• İletilerinizde "teşekkür" ifadeleri yasaktır. Lütfen teşekkür ederim ... vb ifadeler kullanmayınız.Teşekkür etmek istiyorsanız ilgili iletinin altında yer alan "beğen"ebilirsiniz.

05 Şubat

Added to Calendar: 05-02-18

Ece

Usta Üye
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
14,117
Beğeniler
31
Puanları
0
#1
TARİHTE BUGÜN: 5 ŞUBAT

Belçika kralı II. Léopold, 5 Şubat 1885'te Kongo'yu kendi kişisel mülkiyeti ilan etti.


Tam adı Louis Philippe Marie Victor olan II.Leopold, 1865-1909 arasında hükümdarlık yapan Belçika'nın ikinci kralıdır. 1884'ten 1908'e kadar Kongo İmparatoru ve Brabant Dükü olarak da anıldı. Tahta babası I. Léopold'ün ölümünden sonra geçti. Oğlu tahta oturmadı, yerine yeğeni I. Albert kral oldu.

II. Léopold, özellikle Kongolulara yaptığı insanlık dışı eziyetler ve soykırımla hatırlanır. İktidarı döneminde Belçika, dev bir Afrika ülkesi olan Kongo'yu sömürgeleştirdi ve tüm kaynaklarını kullandı. Kongo'dan gelen paralarla Brüksel'de anıtsal binalar yapıldı, Belçika zenginleşti. Kongolular o dönemde çok talep gören kauçuk bitkisini ekmeye zorlandılar. Bu süreçte Kongo halkı fakirleşti, ezildi ve yığın halinde katledildi.

II. Léopold, Avrupa'nın en çok gezen hükümdarlarından biriydi. 1860'da Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti İstanbul'a da geldi.

II. Léopold'e göre Belçika da diğer Avrupa ülkeleri gibi sömürgeler elde etmeliydi. 1860'da bir konuşmada şöyle dedi:

"Topraklarımızı genişletmenin vaktinin geldiğine inanıyorum. Kalan birkaç güzel pozisyonun bizimkinden daha girişken milletler tarafından kapılması tehlikesi karşısında hiç vakit kaybetmememiz gerekiyor."

1861'de Belçikalılara şu tavsiyelerde bulundu:

"Komşularınızı taklit edin; fırsat çıktığı anda denizlerin ötesine yayılın. Orada ürünleriniz için kıymetli pazarlar, ticaretiniz için gıda ve büyük Avrupa ailesi içinde daha iyi bir konum bulacaksınız."


1865'te vefat eden babasının yerine taç giydi. Anayasaya bağlı bir hükümdar olarak hükümet siyasetini belirleme yetkisi olmamasına karşın "daha büyük, daha güçlü ve daha güzel bir Belçika istediğini" söylüyordu.

Bu amaçla meclisi harekete geçiremeyince bizzat kendisi Kongo'nun sömürgeleştirilmesi çalışmalarını başlattı. 1876'da Brüksel'de uluslararası bir jeofizik konferansı topladı. Bu konferansta, "Kongo yöresi halkına medeniyet götürmek, bilimsel araştırma ve ticaret yapmak, Arap köle tüccarlarına karşı savaşmak için" uluslararası bir komite kurulmasını savundu. Konferanstaki konuşmasında öne sürdüğü fikirlerden biri şuydu:

"Dünyanın henüz nüfuz edilemeyen tek yöresini medeniyete kavuşturmak, oradaki halkların üstünde asılı duran karanlığı delmek, kanımca içinde bulunduğumuz bu ilerleme çağına yaraşır bir haçlı seferidir."

Bu çabaların sonucu olarak Uluslararası Afrika Derneği kuruldu ve II. Léopold derneğin başına geçti.

1878'de Henry Morton Stanley'e Kongo havzasını keşfetme görevi verdi. Stanley'in gizli görevi ise, Kongo nehrinin güney yakasında Belçika egemenliği kurmak ve yöredeki kauçuk ve fildişi ticaretini ele geçirmekti. II. Léopold, bunu, eğer Stanley'e doğrudan görev verseydi, İngilizlerin buna engel olacağından emin olduğunu söyleyerek açıklamıştır. Stanley'e verdiği özel talimatlar şöyledir:

"[...] alabildiğin kadar toprak al ve egemenliğimiz altında topla [...] en kısa sürede, tek bir dakika kaybetmeden, Kongo ağzından Stanley Çağlayanlarına kadar tüm kabileleri ele geçir."

"Bu mümkün olduğu kadar büyük bir devlet yaratma ve yönetme projesi. Bu projede zencilere en ufak bir siyasi söz hakkı vermeyeceğimiz açıkça anlaşılmalı. Aksi çok saçma olurdu."


Bunu takip eden yıllarda, 1884'e kadar, Stanley Kongo'da büyük miktarda fildişi ele geçirir, Léopoldville dahil koloniler kurar, bir demiryolu hattı inşa ettirir, zenci kabile liderlerini kandırarak veya zorlayarak egemenliği devretmelerini sağlar. Léopold, kabile liderleriyle yapılan anlaşmaların kısa ve basit olmasını, "birkaç maddeyle her şeyi kendilerine bırakmasını" istemiştir.

1885'te toplanan Berlin Konferansı'nda Kongo'nun II. Léopold'ün egemenliğinde bir devlet olduğu diğer Avrupa ülkelerince tanınır. Bu olayı takip eden 23 yıl boyunca Kongo acımasızca sömürülecektir.
Ostend, Belçika'daki bir diğer heykel.

II. Léopold, Kongolu yerlilerden Halk Ordusu (la Force Publique) adında bir ordu oluşturur ve bunu yine Kongolulara karşı kullanır. Kongoluların ve Arap tüccarların direnişi acımasızca bastırılır. Köle ticareti ülkenin batı kesimlerinde yasaklanmasına karşın doğu kesimlerinde hoş görülmeye devam eder.

Ülkenin altyapısı zorla çalıştırılan yerlilere kurdurulur. Vergi gelirlerinin çok azı ülke için harcanır, çoğu Belçika'ya transfer edilir. Kongo bütçesine ayrılan verginin hemen hemen yarısı Halk Ordusu için ayrılır.

19.yy sonu ve 20. yy başlarında Kongo'da direniş hareketleri kuvvetlenir, isyanları bastırmak için gittikçe daha çok bütçe ayırmak gerekir. Halk Ordusu askerlerinin attıkları mermilerin boşa gitmediğini ispatlamaları için kurbanlarının ellerini kesip getirmesi istenir. Askerler, başarı oranlarını yüksek göstermek için yaşayan kişilerin de ellerini keserler.

Kongo'daki insanlık dışı uygulamalar, dışarı sızmaya ve duyulmaya başlar. Bunda Joseph Conrad, Arthur Conan Doyle ve Mark Twain gibi yazarların konuya dikkat çekmesi de rol oynar. II. Léopold'ün basın kampanyaları ve rüşvetle gazetecileri kontrol etme çabaları yetersiz kalır.

1905'te Belçika Parlamentosu, Kongo'daki insan hakları ihlalleri hakkında soruşturma başlatır. Soruşturma sonucu suçlanan Léopold'ün Kongo'daki genel sekreteri boğazını keserek intihar eder. Bu arada, Kongo'daki rejimin sona ermekte olduğunu gören Léopold, bu son yıllarda ülkeyi sömürmek için elinden geleni yapmaktadır.

Nihayet 1908'de Belçika Parlamentosu, II. Léopold'ün Kongo üzerindeki yetkilerini kaldırır ve ülkenin yönetimini kendine bağlar. II. Léopold'e Kongo için yaptığı "büyük fedakarlıklar" nedeniyle yüklü bir maaş bağlanır.

II. Léopold'ün hükümranlığı döneminde, Kongo nüfusu tahminen 20-30 milyondan dokuz milyonun altına düştü. Bu suçlar, Belçika'daki diğer siyasetçiler tarafından da desteklendi. Örneğin, yönetimin II. Léopold'den alınmasından bir yıl sonra Kongo'yu ziyaret eden Sömürge Bakanı, ülkede insan haklarının ihlâl edilmediğini söyledi. Belçika Parlamentosu, insan hakları ihlâllerinden ötürü kimseyi kovuşturmadı.

Başka neler oldu:

* 1877 - Mithat Paşa, sadrazamlıktan azledildi. Daha sonra Arabistan' da Taif zindanında boğduruldu.
* 1924 - Greenwich gözlemevi saatbaşı sinyallerini yayınlamaya başladı.
* 1932 - İlk Türkçe hutbe Süleymaniye Camii'nde okundu.
* 1937 - Anayasa'nın 2. Maddesi'nde yapılan değişiklikle, 6 ilke Anayasa metnine girdi: Türkiye Devleti Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve İnkılapçıdır. Resmi Dili Türkçe'dir. Makam Ankara şehridir.
* 1956 - Meriç ve Tunca nehirleri dondu; Yeşilköy ve Mecidiyeköy'e kurtlar indi ve İstanbul halkı ekmeksiz kaldı.
* 1958 - ABD hava kuvvetleri, Georgia eyaleti sahili açıklarında bir hidrojen bombası kaybetti. Bomba bulunamadı.
* 1976 - Amerikan uçak firması Lockheed, Türkiye'de rüşvet verdiklerini açıkladı.
* 1993 - ANAP İstanbul milletvekili Adnan Kahveci, eşi ve kızı, Bolu-Gerede yakınlarında geçirdikleri trafik kazasında öldüler; Kahveci'nin oğlu, kazadan yaralı kurtuldu.
* 1994 - Saraybosna pazar yerinde havan mermisi patladı; 68 kişi öldü, 200 kişi yaralandı.

Tarihte bugün doğanlar

* 1852 - Abdülhak Hamit Tarhan, Türk şair ve oyun yazarı. (ö. 1937)
* 1965 - George Hagi, Romen teknik direktör ve eski futbolcu
* 1966 - Soner Arıca, şarkıcı
* 1974 - Deniz Yılmaz, Kurban'ın solisti
* 1981 - Nora Zehetner, ABD'li oyuncu

Tarihte bugün ölenler


* 1960 - Selahattin Pınar, besteci (d. 1902)
* 1967 - Violeta Parra, Şili'li folk müziği sanatçısı (d. 1917)
* 1993 - Adnan Kahveci, siyasetçi (d. 1949)
* 2006 - Cemal Kutay, tarihçi ve yazar (d. 1909)



Kaynak : CNN Türk
05 Şubat 2009 Perşembe 06:22
 

Aynı Kategoriden Farklı Konular

Yorgun

Veziri Azam
Yönetici
Vezir-i Azam
Katılım
13 Mar 2009
Mesajlar
13,936
Beğeniler
11,919
Puanları
113
Web sitesi
www.tarihsinifi.com
#2
05 Şubat 1932'de İlk Türkçe hutbe Süleymaniye Camii'nde okundu.

Süleymaniye Camii'nde ilk Türkçe hutbe Sadettin Kaynak tarafından okundu. İlk Türkçe ezanı da okuyan Sadettin Kaynak, 5 Şubat 1932 günü Süleymaniye Camiinde sarıksız olarak ilk Türkçe hutbeyi de okudu.
 

Yorgun

Veziri Azam
Yönetici
Vezir-i Azam
Katılım
13 Mar 2009
Mesajlar
13,936
Beğeniler
11,919
Puanları
113
Web sitesi
www.tarihsinifi.com
#3



İlk Türkçe hutbeyi, Atatürk'ün direktifiyle nasıl okuduğunu, ses sanatkarı Sadettin Kaynak şöyle anlatmaktadır :

"Türkçe Kur'anın anlattığım bu tecrübesinden sonra, Fatih Camiinde ilk defa Türkçe Kur'an okudum. Bunu müteakip, Türkçe hutbeye sıra gelmişti.

Atatürk: -Haydi bakalım. Türkçe hutbeyi de Süleymaniye camiinde mukabele oku! Amma, okuyacağını önce tertib et, bir göreyim, dedi. Yazdım, verdim. Beğendi. Fakat:

-Paşam, bende hitabet kabiliyeti yok. Bu başka iş, hafızlığa benzemez, dedim.

-Zarar yok, tecrübe edelim... buyurdu.

Bunun üzerine tekrar sordum:

-Hutbeye çıkarken sarık saracak mıyım?

-Hayır, sarığı bırak... Benim gibi başı açık ve fraklı!...

Ne diyeyim, inkılap yapılıyor, peki dedim.

O gün, hıncahınç dolmuş Süleymaniye camiinde cemaat arasına karışmış yüz elli de sivil polis vardı.

Bu tedbirin isabetli olduğu çok geçmeden anlaşıldı.

Ben Türkçe hutbeyi okur okumaz, kalabalık arasından, bilahare Arap olduğu anlaşılan biri, sesini yükselterek:

-Bu namaz olmadı! .. diye bağırdı.

...Onu da derhal karakola götürdüler... ve tabii benzettiler. (Sadettin Kaynak)
 

Yorgun

Veziri Azam
Yönetici
Vezir-i Azam
Katılım
13 Mar 2009
Mesajlar
13,936
Beğeniler
11,919
Puanları
113
Web sitesi
www.tarihsinifi.com
#4
You do not have permission to view link Giriş yap veya üye ol.


Ülkemizde bugünkü şekli ile, yani öğüt kısmının Türkçe, dua kısmımn ise Arapça olarak hutbe okunmasına Cumhuriyet döneminde geçilmiştir.
 

Yorgun

Veziri Azam
Yönetici
Vezir-i Azam
Katılım
13 Mar 2009
Mesajlar
13,936
Beğeniler
11,919
Puanları
113
Web sitesi
www.tarihsinifi.com
#5
HUTBE*


Cuma ve bayram namazları başta olmak üzere bazı ibadet ve merasimlerin icrası esnasında topluluğa hitaben yapılan konuşma.

Sözlükte "bir topluluk karşısında yapılan etkileyici konuşma" anlamına gelen hutbe, dinî literatürde başta cuma ve bayram namazları olmak üzere belirli ibadetlerin icrası esnasında irat edilen, genelde vaaz ve nasihati içeren konuşmayı ifade eder. Konuşmayı yapan kimseye de hatip (hatîb) denir. Câhiliye devri Arap toplumunda çok yaygın olan bu konuşma sanatı, İslâm döneminde de bir yandan sosyal hayatın bir parçası ve edebî sanatların bir türü olarak devam etmiş [7] öte yandan dinî bir muhteva kazanarak bazı ibadetlerin şekil şartı veya tamamlayıcı unsuru olmuştur.

Hutbe kelimesi Kur'ânı Kerîm'de geçmemekle birlikte hem sözlük hem terim anlamıyla birçok hadiste yer almış, Hz. Peygamber'in hutbelerinden çeşitli örnekler zamanımıza ulaşmıştır [8] Fıkıh âlimleri, "Ey iman edenler! Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman Allah'ı zikretmeye koşun [9] mealindeki âyette geçen "Allah'ı zikir"den maksadın hutbe olduğunu belirtip Resûli Ekrem'in hutbesiz cuma namazı kıldırmamasını ve, "Namazı benim nasıl kıldığımı görüyorsanız öyle kılın [10] emrini dikkate alarak cuma hutbesinin farz olduğu konusunda ittifak etmişlerdir.

Fakihler, cuma hutbesinin rükün ve şartlarının nelerden ibaret olduğu hususunda kısmen farklı görüşlere sahiptir. Ebû Hanîfe'ye göre hutbenin rüknü Allah'a hamd, O'nu tehlil ve teşbih etmektir; Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre bunun hutbe olarak adlandırılacak ölçüde uzun olması gerekir. Mâlikîler'in koyduğu "Arap örfünde hutbe sayılması" ölçüsü de bu görüşle paralellik arzeder. Şâfiîler ise hutbenin Allah'a hamd, Peygamber'e salâvat, takvaya davet (nasihat ve irşad), ikinci hutbede müminlere dua, iki hutbeden birinde tek başına anlam bütünlüğü olan bir âyet okuma şeklinde beş rüknünün bulunduğunu söylemişlerdir. Hanbelîler, Şâfiîler tarafından belirtilen rükünleri ikinci hutbede müminlere dua etme rüknü hariç kabul etmişler, ancak bazı Hanbelî fakihleri iki hutbenin ve hutbeden sonra kılınan cuma namazının arasında fasıla bulunmamasını, ayrıca cuma için gerekli olan sayıdaki cemaatin duyabileceği kadar yüksek sesle okunmasını da rükün olarak saymışlardır. Bu iki husus diğer fakihler tarafından hutbenin rüknü değil şartı kabul edilmiştir.

Cuma hutbesinin sahih olabilmesi için cuma vaktinde ve namazdan önce okunması, hutbeyi dinleyen belirli miktarda bir cemaatin bulunması, hutbeye niyet edilmesi, hutbenin rükünlerinin Arapça okunması gibi şartlar aranmıştır. Hutbe için gerekli cemaat Hanefîler'e göre en az bir, Mâlikîler'e göre on iki, Şafiî ve Hanbelîler'e göre ise kırk kişiden oluşur. Cuma namazında ise Hanefîler cemaat olarak en az üç kişinin varlığını şart koşarken diğer mezhepler hutbe ile namaz arasında bir fark gözetmemişlerdir. Hutbede niyetyalnız Hanefî ve Hanbelî mezheplerine göre şart olup diğer iki mezhep bunu gerekli görmemiştir. Hutbenin Arapça okunması, Hanefîler'den Ebû Yûsuf ile Muhammed'in de dahil olduğu çoğunluğa göre şarttır. Ebû Hanîfe ile diğer Hanefî fakihleri ise bu görüşe katılmamış ve hutbenin Arapça'dan başka bir dille de okunmasının sahih olacağını söylemişlerdir. Hutbenin Arapça okunmasını şart kabul eden Hanbelîler'e göre hatip Arapça bilmiyorsa başka dilde de okuyabilir. Şafiî âlimleri de hutbenin rükünleri Arapça olmak kaydıyla başka dilde ayrıca vaaz ve irşadda bulunulmasında bir sakınca olmadığını belirtmişlerdir. Hutbede Arapça okuma şartı, esasen Kur'ânı Kerîm ile hamdele ve salvele gibi şekilleri sünnetle belirlenen dua ve zikirlerle ilgili bulunduğu gibi, hutbenin asıl amacı cemaati dinî konularda aydınlatmak olduğundan öğüt kısmının her toplumun kendi dilinde okunması tabiidir.

Hutbenin minberden okunması ve hatibin hutbeye başlamadan önce bir süre oturması, abdestli olması [11] cemaate dönmesi ve minbere oturduğu zaman huzurunda ezan okunması hutbenin sünnetleri arasında yer alır. Saîd b. Yezîd'in rivayetine göre cuma günü ilk ezan, Hz. Peygamber ile ilk İki halife devrinde imam minbere oturduğu vakit okunurdu. Hz. Osman'ın hilâfeti döneminde Medine nüfusunun artması üzerine günümüzde minarelerde okunan dış ezan ilâve edilmiştir.[12] Hatibin sesini yükseltmesi, hutbenin uzatılmaması, ikinci hutbenin daha kısa tutulması da hutbenin sünnetlerindendir. Resûli Ekrem namazın uzun, hutbenin kısa tutulmasını emretmiştir.[13] Hz. Peygamber'in hutbe okurken asâ veya yay gibi bir nesneye dayandığı rivayet edildiği için [14] hatibin bu tür şeylerden birine dayanmasının sünnet olduğu fakihlerin çoğunluğu tarafından kaydedilmişse de Hanefî âlimleri, yalnız savaş yoluyla fethedilen ülkelerde İslâm'ın gücüne imada bulunmak üzere kılıca dayanılarak hutbe okunmasını uygun görmüşlerdir.

Hutbe sırasında zaruret olmadıkça konuşmak Hanefî ve Şâfıî mezheplerine göre mekruh, Hanbelîler ve Mâlikîler'e göre haramdır. Hanefî ve Mâlikîler'e göre namaz kılmak da böyledir. Şâfıî ve Hanbelîler'e göre ise bu durumda yalnız tahiyyetü'lmescid namazı kılınabilir.

Ramazan ve kurban bayramlarında okunan hutbeler sünnettir. Bunlar cuma hutbesinden farklı olarak namazdan sonra okunur ve hutbeye tekbir getirilerek başlanır. İlk hutbenin dokuz, ikinci hutbenin yedi tekbirle başlaması müstehaptır. Hac ibadetinin ifası esnasında okunan hutbeler de sünnet olup Şâfiîler'e göre dört, diğer mezheplere göre üç defa icra edilir. Birinci hutbe zilhicce ayının 7. günü Kabe'nin yanında öğle namazından sonra, ikincisi arefe günü Arafat'ta cem" ile kılınacak namazdan önce üçüncüsü bayram günü Mina'da, dördüncü hutbe ise ikinci gün yine Mina'da okunur. Birinci ve üçüncü hutbede hatip oturmayıp konuşmasını tek hutbe halinde yapar. Bu hutbelerin hepsinde hac menâsikiyle ilgili bilgiler verilir. Fakihlerin çoğunluğuna göre yağmur duası münasebetiyle kılınacak namazdan sonra hutbe okumak menduptur. Ebû Hanîfe ise bu esnada hem namazın cemaatle kılınmayacağı hem de hutbe okunmayacağı görüşündedir. Öte yandan Şafiî fakihleri, güneş tutulması sırasında kılınacak namazdan sonra da cuma hutbesi gibi iki hutbe okunmasının mendup olduğunu söylemişlerdir.

Hz. Peygamber'in başta cuma ve bayram namazları olmak üzere çeşitli vesilelerle İrad ettiği hutbeler muhtelif hadis kaynaklarında yer aldığı gibi [15] bu alanda erken dönemlerden itibaren müstakil eserler de yazılmıştır [16] Resûli Ekrem'in genel olarak irşad metodu, hutbeleri ve sözlü tavsiyelerinin incelenmesinden anlaşıldığına göre başarılı bir hatipte her şeyden önce sağlam bilgi, samimiyet, şevk ve heyecan bulunması gerekmektedir. Hatibin ayrıca giyim kuşamının düzgün olması, güzel konuşması ve cemaatle iletişim kurabilecek bir olgunluğa sahip bulunması da güven telkin edip başarılı olmasının vazgeçilmez şartlarındandır. Hz. Peygamber'in hutbelerinin maddî ve manevî hayatın ihtiyaçlarıyla yakından ilgili, ferdî veya içtimaî problemlerin çözümüne yönelik olduğu bilinmektedir. Ayrıca hutbelerini kısa tuttuğu ve bunu tavsiye ettiği de rivayet edilmektedir.[17] Toplumun beklenti ve ihtiyaçlarına cevap verecek nitelikte olması gereken hutbelerde cami dışında bulunan kişi ve grupların eleştirisi yerine bizzat hitap edilen cemaatin ihtiyaçlarının göz önünde bulundurulması, İslâmiyet'in öngördüğü şekilde birlik ve beraberliğe özendirici konuşmaların yapılması, gerek Kur'ânı Kerîm'in gerekse sünnetin genel irşad yönteminin zaruri kıldığı bir davranıştır. Hutbelerde zaman zaman kötü hareketlerin sebep olacağı felâketlerin hatırlatılması nebevi irşad yöntemlerinden biri olmakla birlikte Kur'an'da ilâhî rahmetin her şeyi kuşattığına [18] ve son peygamberin bütün âlemlere rahmet olarak gönderildiğine [19] dikkat çekilmesi müjdeleyici, iyimser, ümit verici, barışçı ve hoşgörülü bir üslûp kullanmanın korkutucu, ümit kırıcı, sert bir üslûptan daha yapıcı olduğunu göstermektedir. Âli İmrân sûresinin. Ey Peygamber! Allah'tan bir rahmet olarak sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet ve bağışlanmalan için dua et" (3/159) mealindeki âyeti, Kur'an ve Sünnet'in öngördüğü irşad faaliyetlerinde takip edilecek yöntemle ilgili kuralların bir özeti sayılabilir.

Resûli Ekrem'den sonra hutbe dinî fonksiyonu yanında siyasî hâkimiyetin sembolü olarak da önem kazanmıştır. Hz. Ebû Bekir halife seçildiği zaman takip edeceği siyasetin temel prensiplerini açıklayıcı mahiyette veciz bir hitabede buiunmuş [20] diğer üç halife de bu geleneği sürdürmüştür. Valiler de göreve başladıklarında benzer konuşmalar yaparlardı. Öte yandan ilk zamanlarda cuma hutbesini halife okur, namazı da o kıldırırdı. Daha sonra hutbe ve namaz için görevliler tayin edilmeye, hutbe sırasında hâkimiyet ve istiklâlin sembolü olarak halifenin ve sultanın ismi zikredilmeye başlandı.

İbn Haldun'un kaydettiğine göre halife adına ilk hutbe okuyan kişi Hz. Ali'nin Basra valisi Abdullah b. Abbas'tır. Hz. Ali ile Muâviye b. Ebû Süfyân arasında ortaya çıkan anlaşmazlık sırasında Hz. Ali'nin adının hutbede okunması onun hilâfetinin bir alâmeti sayılmış, halkın da sükût ederek dinlemesi kendisine biat olarak kabul edilmiştir.[21] Muhtemelen Muâviye de bu uygulamayı sürdürmüştür. Ancak halifenin göreve başlarken hutbe irat etmesi âdetinin Emevîler devrinde ne ölçüde korunduğu kesin olarak bilinmemektedir.

Abbasîler döneminde İslâm topraklarının genişlemesi, devlet teşkilâtında Sâsânî menşeli geleneklerin etkili olması ve resmî meşguliyetlerin artması, halifelerin halktan uzak kalmalarına ve dolayısıyla cuma namazını bizzat kıldırma geleneğini terketmelerine yol açtı. Bunun yerine bir din âlimi hatip olarak tayin edildi ve Abbasî devri boyunca hutbede halife adının anılarak kendisine dua edilmesi hilâfetin sembolü oldu. Bir halife başa geçtikten sonra hilâfet merkezinde ve ülkenin diğer yerlerinde adına hutbe okutur, ilk hutbede maiyetiyle birlikte camiye giderek hatibe hil'at giydirir ve mükâfat verirdi. Özellikle camide veya sarayda halktan biat alma âdeti terkedilince umumi biatin yerini alan hutbenin önemi daha da arttı. Hutbede bir kimsenin adının halife olarak anılmasına halkın tepki göstermemesi bir onay kabul edilirdi. İkinci hutbede halifenin İsim ve lakabı zikredilerek dua edilir [22] zaman zaman da halife ve sultanlar övgü dolu uzun lakap ve vasıflarla anılırdı. Kur'an ve Sünnet'e bağlılığıyla tanınan Nûreddin Mahmud Zengî, hatiplere gönderdiği bir fermanda kendisinin hutbede lâyık olmadığı vasıflarla anılmamasını, hatiplerin övgüde aşırı gitmemesini emrederek kendi belirlediği sade dua cümlelerinin okunmasını istemiştir.[23]

İslâm devletlerinde bir hükümdarın meşruiyet kazanması onun saltanatının halife tarafından tasdik edilmesiyle mümkün olurdu. Bunun ilk şartı da hükümdarın kendi ülkesinde halife adına hutbe okutmasıydı. Doğu İslâm dünyasında genellikle Abbasî, zaman zaman da Fatımî halifeleri adına hutbe okunmuştur. Karahanlı, Gazneli ve Selçuklu hükümdarları da Sünnîler'in hâmisi sıfatıyla birkaç istisna dışında Abbasî halifeleri adına hutbe okutmuşlardır. İslâm tarihi boyunca bazı kadın hükümdar ve yöneticilerin de kendi adlarına hutbe okuttukları bilinmektedir. Eyyûbî Hükümdarı elMelikü'sSâlih Necmeddin'in hanımı olup Mısır'da Memluk tahtına geçen Şecerüddür, Kutluğhanlılar Hükümdarı Türkân Hatun. İlhanlılar'dan Olcaytu Han'ın kızı Satı Bey Hatun ve Celâyirl iler'den Döndü Hatun bunlardan bazılarıdır.[24]

Siyasî bakımdan hutbenin bir önemi de halife ile sultan veya eyalet valileri ve mahallî hanedanlar arasındaki güç dengesinin bir işareti olmasında ortaya çıkmaktadır. Horasan valisi ve Tahinler hanedanının kurucusu Tâhir b. Hüseyin, bağımsızlık işareti olarak Halife Me'mûn'un yerine hutbede kendi adını okutup eyalet valileri içinde bu uygulamayı başlatan ilk kişi olmuştur (207/822). Saffârî Emîri Amr b. Leys. bazı yetkilerinin elinden alınması üzerine (276/889) Abbasî hanedanının önde gelen simalarından Muvaffak'ın adını hutbelerden kaldırdı. Halife RâzîBİllâh'ın emîrü'lümerâlığa getirdiği (324/936) Basra ve Vâsıt Valisi İbn Râik ile Bağdat Sâhibüşşurtası Muhammed b. Yakut'un adlarının hutbede kendi adından sonra okunmasına müsaade etmesi bir başka örnektir. Hamdânîler'den Nâsırüddevle'nin ismi ve lakabı cuma hutbelerinde zikredildi. Ancak bu bir kural halini almadı [25]Halifelerin güçlerinin zayıflaması ve hükümdarlıkları tanınan bazı müstakil yöneticilerin adlarının halifenin adıyla birlikte anılmaya başlanması diğer taşra hanedanları için bir problem teşkil etti. Bir halifeyi tanıma, hutbede adı onunla birlikte anılan taşra yöneticisinin üstünlüğünü de kabul etme anlamına geldiğinden bazan halifeyi de tanımama yoluna gidildi. Meselâ Sâmânîler, Büveyhîler'in üstünlüğünü kabul etmiş olmamak için Mutî'Lillâh'ın (946974) halifeliğini tanımadılar. Ancak kendi yönetimlerini meşrulaştırmak amacıyla onların hal'ettiği MüstekfîBillâh'a biatlarını sürdürdüler; hatta ölümünden sonra bile adını hutbede anmaya devam ettiler.

Büveyhîler devrinde görüldüğü üzere siyasî alandaki güçlerine bağlı olarak hutbede bazan halifenin adıyla birlikte taşradaki bir hanedanın hükümdarı, onun nâib veya önemli bir valisi yahut başka bir hanedanın hükümdarının adı da anılıyordu. Büveyhî Hükümdarı Adudüddevle (978983), hutbede halifeden sonra kendi adını zikrettirmekle yetinmeyip [26] naibi İzzüddevle'nin adını da zikrettirmiştir. Yine Büveyhîler'den Bahâüddevle hutbelerde kendi adından başka Büveyhîler'in Musul emîri Haccâc, Ukaylî emîri Ali ve kardeşi Mukallid'in isimlerini de okutmuştur. Gazneliler Devleti topraklarında Abbasî halifesinin adı İslâm toplumunun manevî lideri olarak anılırken Gazneli Mahmud hâkimiyeti altına aldığı müslüman ülkelerde hutbeyi kendi adına okuttu. Böylece devlet yapısında halifeyi manevî, hükümdarı siyasî lider olarak tanıma temayülü ortaya çıktı. Halifenin izni alınarak veliahdın adının hutbede anılması Gazneli Mahmud'un başlattığı bir uygulama olup devlette istikrarın sağlanması amacını taşımaktaydı. Gazneli geleneği Selçuklular tarafından devam ettirilmiştir.

İslâm tarihinde devletlerarasındaki güç dengesi de zaman zaman hutbelere yansımıştır. Özellikle taht kavgaları sırasında Abbasî halifeleri Bağdat'a hâkim olan taraf adına hutbe okutmuşlardır. Meselâ 492'de (1099) Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar adına hutbe okutarak onu meşru hükümdar ilân eden Halife MüstazhirBillâh, ertesi yıl Berkyaruk'un ordusunun Bağdat'a yaklaşması üzerine onu meşru sultan ilân ederek adına hutbe okutmaya başlamıştır. Taht iddiacıları Bağdat'ta adlarına hutbe okutmak istemeyen halifeleri tehdit ettikleri gibi bazan da halifeleri dikkate almadan kendi adlarına hutbe okutmaktan çekinmemişlerdir. Hatta mahallî emîrler bile diledikleri kişiler adına hutbe okutmuşlardır.[27] Selçuklular, Gazneliler'in Horasan ve Mâverâünnehir'deki hâkimiyetlerine son verip onları tâbi devlet haline getirince Gazne'de hutbe sırasıyla Abbasî halifesi. Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar, Melik Sencer ve Gazne Sultanı Behram Şah adına okunmaya başlandı. 514 Muharreminde (Nisan 1120) Bağdat'ta Büyük Selçuklu Hükümdarı Sencer ile yeğeni ve Irak Selçuklu Sultanı Mahmûd b. Muhammed Tapar adına hutbe okunmuştur.[28]

Abbasî hilâfetine rakip olan Fâtımîler, hâkimiyetleri altına aldıkları topraklarda yalnız kendi halifelerinin adını okuttular. 370 (981) yılından itibaren Mekke'de Abbasî halifesi yerine Fatımî halifesinin adı hutbede anıldığı gibi Fâtımîler'in Rahbe valisi olan Arslan elBesâsîrî Bağdat'ı ele geçirdiğinde (1059) Fatımî halifesi adına hutbe okuttu. Ebû Ali Ahmed b. Efdal ordunun desteğiyle vezir olunca Fatımî Halifesi HâfızLidînillâh'ın (i 1311149) adını hutbelerden çıkarıp kendi adının zikredilmesini emretti. Seiâhaddîni Eyyûbî1nin Fatımî hilâfetine son vermesi üzerine Mısır'da tekrar Abbasî halifeleri adına hutbe okutulmaya başlandı.[29] Bu arada 316'dan (928) itibaren Endülüs Emevî Hükümdarı III. Abdurrahman, daha sonraki dönemlerde Muvahhid ve Hafsî hükümdarları halife unvanıyla cuma hutbelerini kendi adlarına okutmuşlardır.

Abbasî hilâfetine son veren Moğollar'ın İslâmiyet'i kabul etmeleri hutbe konusunda yeni bir uygulama getirdi. Mısır'daki Abbasî hilâfetini tanımayan Moğollar, kendi yönetimlerinin meşruiyetine bir temel olarak Sünnî çevrelerde Hulefâyi Râşidîn'in. Şiî çevrelerde ise on iki imamın adını hutbede okuttular. Memlûk hükümdarları, herhangi bir siyasî gücü bulunmayan Mısır Abbasî halifelerinin adını hutbede kendi adlarıyla birlikte okutuyorlardı. Hindistan'da Bâbürlüler Hulefâyi Râşidîn'in yanında kendi hükümdarlarının adlarını anarken Âdilşâhîler ve Kutubşâhîler gibi Şiî hanedanları on iki imam ve kendi hükümdarları adına hutbe okuttular. İran'da Safevî Devleti'nin kurulmasından sonra bu yönetimin manevî önderliğine bağlılıklarını ifade için hutbeye Safevî hükümdarının adını da dahil ettiler. Bâbürlü Hükümdarı Evrengzîb 1665'te Kutubşâhîler ile bir antlaşma yapınca on iki imamın ve Safevî hükümdarlarının adının hutbede antlmamasını şart koştu. Ancak Evrengzîb'in oğlu I. Bahadır Şah (17071712) Şiî mezhebini benimsediğinde hutbede on iki imamın adının anılmasını emrettiyse de halkın tepki göstermesi üzerine bu uygulamadan vazgeçti.

Anadolu beyliklerinden bağımsız olanlarda hutbe bey adına okunurdu. Karacahisar Osman Bey tarafından fethedilip kilisesi camiye çevrilince (1291) ulemâdan Dursun Fakih ilk defa hutbede Osman Bey'in adını andı. Bu sırada Osmanlı Beyliği henüz Selçuklu Devleti'ne tâbi İdi. Osman Bey'den sonra da bu uygulama sürdürüldü. Devletin güçlü olduğu dönemlerde çok uzak bölgelerde bile himaye edilmesini isteyen müslüman devletlerde hutbe Osmanlı sultanı adına okunmuştur. Açe. Cava, Seylan, Batavya, Sumatra gibi Hint Okyanusu'ndakİ küçük müslüman devletler bunlardan bazılarıdır. Devletin elinden çıkan bir kısım topraklarda da zaman zaman hutbe Osmanlı hükümdarı adına okunmuştur. Meselâ Küçük Kaynarca Antlaşması ile (1774) Kırım'ın bağımsızlığı tanınırken ülkenin dinî yönden Osmanlı Devleti'ne bağlılığını teyit çerçevesinde cuma ve bayram hutbelerinin padişah adına okunması kabul edilmiştir.

Özellikle XIX. yüzyılın ikinci yarısında, bir taraftan eski gücünü kaybeden Osmanlı Devleti'nin dünyanın çeşitli yerlerindeki müslüman topluluklarla dinî bağlarını kuvvetlendirerek Batılı güçlere karşı siyasî destek elde etme arzusu, diğer taraftan sömürgeci güçler karşısında İslâm dünyasının tek hâmisi görülen Osmanlı Devleti'nin himayesini temin yönündeki çabalar sonucunda İngiliz yönetimindeki Hindistan'da ve Kâşgar'da [30] olduğu gibi Uzakdoğu'da ve Afrika'nın çeşitli ülkelerinde de hutbe Osmanlı sultanı adına okunmuştur. II. Abdülhamid'in İslamcılık siyasetiyle daha çok önem atfedilen bu durum Osmanlı Devieti'nden sonra da uzun yıllar devam etmiştir.

1876 anayasasının 7. maddesinde padişah adına hutbe okunması onun hâkimiyet hakları arasında sayılmıştır. Ancak son halife Abdülmecid'in sürgün edilmesinin ardından Cumhuriyet hükümeti ve İslâm milleti adına dua edilmeye başlandı. Türkiye Büyük Millet Meclisi yönetimi zamanında hutbenin dili konusunda değişiklik yapıldı ve ilk olarak 24 Kasım 1922 tarihinde Abdülmecid'in Büyük Millet Meclisi"nce hilâfet makamına seçilmesinden sonra murahhaslar heyeti başkanı Müfid Efendi tarafından Fâtih Camii'nde Türkçe hutbe okundu. 23 Şubat 1925te birçok milletvekili hutbenin Türkçe okunmasını ve aynı yılın sonbaharında hutbede geçen duaların hem Türkçe hem Arapça olarak okunmasını teklif etti. 1926 yılı Ramazan ayında İstanbul'da Göztepe Camii imamı Cemâleddin Hoca dua ve âyetlerle birlikte hutbenin tamamını Türkçe okudu, bu yüzden de bir süre görevden uzaklaştırıldı. Daha sonra oluşturulan komisyon 1926'da Diyanet İşleri Reisliği'ne yeni bir teklif sundu. Başkan Rifat Börekçi'nin imzasıyla yürürlüğe giren talimatta (1927) âyet ve hadis metinlerinin dışında kalan bölümlerin Türkçe okunması istendi. 1928 yılı Nisan ayının sonunda İstanbul müftüsü Fehmi Efendi, hutbeye halkın iman ve ahlâk konularında aydınlatılacağı Türkçe bir kısmın ekleneceğini bildirdi. 5 Şubat 1932 tarihinde İstanbul'da Süleymaniye Camii'nde tamamı Türkçe olan bir hutbe okunduysa da bu uygulama devam ettirilmedi.



Bibliyografya :


Lİsânü'l'Arab, "htb"md.; Wensinck, etMuccem, "htb" md.; a.mlf., Miftâhu künûzi'ssünne, "hutbe" md.; a.mlf., "Hutbe", İA, V/l, s. 617620; M. F. Abdülbâki, elMıt'cem, "bşr" md.; Müsned, IV, 212, 263, 320; V, 91, 93, 94, 95, 98, 100, 106; Dârimî, "Şalât", 199; Buhârî, "Cunfa", 14, 21, 35, "Ezan", 18; Müslim, "Cunfa", 43, 47; Tirmizî, "Cum'a", 14; Ebû Dâvûd, "Şalât", 223; İbn Hişâm. esSîre2, IV, 311; Sahnûn, elMüdeoaene, 1, 150; Cessâs, A/ı/câmü'lKur'ân, 111, 450; Cezîrî, elMezâhibü'lerbaca (Kahire). 1, 389; İbn Miskeveyh, Tecâribü'lümem. Kahire 1333/1915, II, 396; Sâbî, Rüsûmü dâri'Ihilâfe, s. 133134, 138; Serahsî.e/Mebsût, II, 24; Ebû Bekir İbnü'lArabî, Ahkâmü'tKur'ân, İV, 1805; İbnü'lCevzî. etMuntazam, IX, 216; Ebû Şâme, erRauzateyn, 1/2, s. 30; ibn Kudâme.elMuğnî(Herrâs), II, 302; Nevevî, Tehzîb, III, 9293; Beyzâvî, etGâyelü'lkuşvâ (nşr. Ali Muhyiddin Ali elKaradâğî), Kahire 1980,1, 340; Kâsânî. BedaV, I, 262;İbn Haldun. Mukaddime, II, 712713; Tecrid Tercemesi, İli, 80, 88, 94, 109, 110; Şirbînî. Muğni'lmuhtâc, I, 285; İbn Âbidîn, Reddü'lmuhtâr (Kahire), I, 377; II, 147150, 158, 163; Ahmed b. Abdullah elFakih. Hiiâbeli Arabiyyc Tarihi ue Arapça Hutbelerin üsûii Tertibi, İstanbul 1335; Uzunçarşılı. Medhal, s. 1, 14,29, 135,303,320,321; Hasan elBâşâ. elFünûnü'lİslâmiyye ue'lueza'if'a(e'lâşâri'!cArabiyye, Kahire, ts., I, 478489; G. Jâschke, Yeni Türkiye'de İslâmlık (ire. Hayrullah Örs). Ankara 1972, s. 4345; Ahmet Lütfi Kazana, Peygamber Efendimizin Hitabeti, İstanbul 1980, tür.yer.; Reşat Genç, Karahanlı Devlet Teşkilâtı, İstanbul 1981, s. 140141,338; Suna Kili, Türk Anayasaları, İstanbul 1982, s. 910; Selâhaddin elMüneccid. Mu'cem ma üt* life 'an Resûiillâh, Beyrut 1402/1982, s. 292293; Ahmed Ramazan Ahmed, elHilâfe fı'ltyadâreti'lİslâmiyye, Cidde 1403/1983, s. 249257; Abdülkerİm Uzaydın, Sultan Muhammed Tapar Deuri Selçuklu Tarihi: 498511/11051118, Ankara 1990, s. 3134, 146148; Cezmİ Eraslan, II. Abdülhamid ue İslâm Birliği, İstanbul 1992, s. 89, 91, 119, 165, 317, 323, 350351; Fatima Mernissi, The Forgotten Queens of İslam (trc. Mary |o Lakeland), Mİnneapolis 1993, s. 7187; Bahriye Üçok,/s/âm Deutetterinde Türk Naibeler ue Kadın Hükümdarlar, Ankara 1993, s. 74, 114, 149, 176, 187; Azmi Özcan, Pan islamizm. Osmanlı Deuleti, Hindistan Müslümanları ueingiltere: 18771924, Ankara 1997, s. 20, 2829, 53; İsmail Lütfi Çakan, DM Hitabet, İstanbul 1998, s. 2559; A. H. Sıddıqi, "Caliphate and Sultanate", JPHS, H/1 (1954), s. 3839, 4349; V V. Barthold, "Caliph and Sultan" (trc. N.S. Doniach),/Q, VII/34 (1963), s. 126134; MubarakAIİ, "The Khu:ba: A Symbol of Royalty in islam", Sind üniüersity Research Journal, XVIIXVIII, Hyderabad 197879, s. 8996; Hasan Ali Görgüiü. "Hazreti Peygamberin Hutbede İzlediği Metod ve Günümüzde Hutbe Uygulamaları", Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sy. 3, İsparta 1997, s. 171235; Johs. Pedersen, "Hatîb", İA, V/l, s. 363365; "Hutbe", Mu^XIX, 176189; Asghar Fathi, "Khutbah", The Oxford Encyclopedia of the Modem islamic World, Mew York 1995, El, 432435; Cevdet Küçük, "Abdülmecid Efendi",

TDV İslâm Ansiklopedisi "Hutbe Maddesi"

Ayrıca konu ile ilgili İsmail Hakkı Uzunçarşılı Türkçe Hutbe Münasebetiyle ilgili çalışması elinde olan var mı ?
 
Konuyu Başlatan Benzer Konular Forum Cevaplar Tarih
Ece Şubat 2
I M 0
M Tarih 10 Dersi Haritaları 0
K Şubat 1
K Şubat 1

Benzer Konular

Üst Alt