• Kaynak menüsünden dosya indirebilmek istiyorsanız lütfen forum kullanım bilgisini okuyunuz

Abbasiler

ayyıldız

Veziri Azam
Yönetici
Vezir-i Azam
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
3,467
Puanları
83
ABBASİLER (750–1228)

Abbasi Devleti Ebu’l Abbas Abdullah tarafından kuruldu.
Son Emevi hükümdarı II.Mervan kaçtığı Mısır’da yakalanarak öldürüldü.
Dönemi iç karışıklıkları bastırmakla geçmiştir.

Halife Mansur (754–775):
1. Bağdat şehri kuruldu ve burası hilafet merkezi Haşimiye’den Bağdat’a taşındı.
2. Abbasi orduları Kafkasya ve Maveraünnehir’de Türklerle savaşılmış, Hindistan’a kadar uzanan seferler yapılmıştır.
3. Bizans ile mücadele devam etmiş, Anadolu içlerine kadar akınlar yapılmıştır.
4. Kültür alanında eski Yunan ve Helen eserleri Arapça’ya tercüme edilmiştir.

YÜKSELİŞ DÖNEMİ
Harun Reşid (786–809):
1. Abbasiler en güçlü dönemini halife Harun Reşid (786–809) döneminde yaşamıştır.
2. Uzun dönem vezirlik yaparak güç ve otoritesinin artırarak Abbasi halifeliğini tehdit eden İranlı Bermekî ailesinin hâkimiyetine son verilmiştir.
3. Bu dönemde Bizans’a karşı büyük mücadeleler verilmiştir. Ankara’ya kadar gelinmiştir. Bizans barış isteyince 806 yılında barış yapılmış ve Bizans vergiye bağlanmıştır. Bizans’a karşı Frank İmparatoru Şarlman ile iyi ilişkiler kurmuştur.Bu ittifak En¬dülüs Emevi devletini sarstı.
4. Bilim, kültür ve sanatta büyük gelişmeler gerçekleştirilmiştir.
5. İlk defa medrese öğretimi altında çağdaş eğitimi başlattı.
6. Hıristiyanların Kudüs'ü serbestçe ziyaret etmelerine izin verdi. (Nedeni Hıristiyanların Endülüs Emevi devletiyle Abbasi devletine karşı birleşmesini önlemek için.)

Me’mun Dönemi
1. 816 yılında başlayan Babek isyanı uzun mücadeleler sonucu güçlükle bastırabilmiştir. (Babek Zerdüşt dinine benzeyen bir mezhep oluşturmuştu).
2. Abbasi orduları Anadolu’ya girerek Ulukışla’ya kadar ilerlemişlerdir.
3. Türklerin İslam devletindeki etkinliği de yavaş yavaş artmaya başladı. Türkler arasında İslam Dini hızla yayılmaya başladı.
4. Emevilerin aksine Abbasilerin Türklere hoşgörü ile yaklaşmaları, ayrımcılık yapmamaları, Türk-Arap ilişkilerin düzeltmiş ve İslam Dini Türkler arasında yayılmaya başlamıştır.
5. Tercüme faaliyetleri için Bağdat’ta Beytü’l-Hikme kuruldu. Yabancı bilim adamları Bağdat'a davet edildi. İslam Rönesans'ı başlatıldı.

Halife Mutasım Dönemi
1. Babek isyanı devam etmiş e nihayet Tük komutanı Afşin tarafındab Babek öldürülmüş ve bu isyan tamamen sona ermiştir.
2. Türklerin İslam Devletindeki etkinliği daha da arttı. Türklerden ordular oluşturulmaya başlandı.
3. Türk ordusu için Bağdat yakınlarında Samerra şehri kuruldu.
4. Türkler için Bizans sınırlarına Avasım denilen ordu kentler kuruldu. Türklerin Araplarla evlenmesi yasaklandı (savaşçı özelliklerini yitirmemeleri için).
5. Bilimde, teknikte büyük ilerlemeler oldu.

Emirül Umera (Tevaiful Muluk)Dönemi Abbasi Devleti’nin Zayıflaması ve Yıkılışı
Halife Mutasım’ın ölümünden (842) sonra başa geçen halifeler arasında üstün yetenekli kimselerin olmayışı merkezi otoriteyi büyük ölçüde sarsmıştır. Bunun sonucunda Abbasi Devleti’nin çeşitli bölgelerinde birçok devlet ortaya çıkmıştır. Bunlar, çeşitli bölgelere EMİRÜL UMERA (TEVAİFUL MULUK) adı altında vali olarak gönderilen kişilerin devletin zayıflamasından yararlanarak dini bakımdan halifeye bağlı kalmakla beraber, siyasi bakımdan tamamen bağımsızdılar.
Abbasi Devleti’nin yerine kurulan bu devletlerin isimleri ve kuruldukları yerler şunlardır: Tolunoğulları (Mısır, İhşitler (Mısır), İdrisoğulları (Fas), Aglebiler (Tunus, Cezayir) ,Fatımiler (Mısır), Tahiroğulları (İran, Horasan), Safariler(İran’ın Sistan bölgesi-Maveraünnehir), Samanoğulları (Horasan, Maverünnehir ), Büveyhoğulları (İran).
945 yılında Bağdat’ı ele geçiren Büveyhoğulları Abbasi halifeliğin kontrollerine aldılar.1055 yılında Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey Bağdat’a gelerek Halife’yi Büveyhoğullarının baskısından kurtardı. Abbasiler kısa bir süre Irak ve çevresine hakim olmuşlardır. Büyük Selçuklu Devleti yıkılınca Abbasiler de en önemli destekçilerini kaybettiler.
1258 yılında Moğol Hükümdarı Hülagu Han Bağdat’ı ele geçirip son Abbasi halifesi Mu’tasım’ı öldürterek Abbasilere son verdi.
Moğolların elinden kurtulan Abbasi ailesine mensup kişiler Mısır’a kaçtılar ve orada Memlukların egemenliğinde halifeliklerini devam ettirdiler. 1517 yılında Yavuz Sultan Selim Mısır’ı alınca halifelik Türklere geçmiş oldu. Abbasi halifeliği de tamamen sona erdi.

ABBASİLERİN YIKILIŞ NEDENLERİ
1)Emirul Ümeraların faaliyetleri,
2)İç isyanlar,
3)Abbasi Halifelerin Emevi Halifeleri kadar iyi yetişmemiş olması,
4)Abbasilerin devlet adamlarını kullanmadaki beceriksizliği ,
5)Din âlimlerine ve Hz. Ali soyundan gelenlere iyi davranmamaları
6)Fetihlerin durması

ABBASİLERİN GENEL ÖZELLİKLERİ
1) Abbasiler Arap olmayan uluslara hoşgörüyle yaklaşmış ve İslâmiyet’in daha fazla yayılmasını sağlamışlardır.
2) Bu dönemde Emevilere göre bilim – kültür alanında daha çok gelişme gözlenmiştir.
3) Türkler ilk kez bu dönemde İslâmiyet’i kitleler halinde benimsemişlerdir.
4) Abbasilerin denizciliğe önem vermemeleri ticari ve askeri alanda gelişmelerini engellemiştir.
5) Başkentleri Bağdat’dır
6) İslam bu dönemde Arap toplumu dışında da yayılmıştır
7) Emevi devleti Arap devleti özelliğini taşırken, Abbasiler bir İslam devleti özelliğine sahiptir.
8) Bilim, kültür ve felsefe çalışmaları yaptılar
9) İlk tercüme hareketleri ve kütüphaneler bu dönemde kuruldu. Müslümanlar öğrendikleri bu bilgilere yenilerini ekleyerek daha da geliştirdiler.
10) Türkler kitleler halinde İslam’a bu dönemde girdiler
11) Abbasiler de İstanbul’u kuşatmış fakat başarılı olamamışlardır. (782’de Mehdi döneminde)

EMEVİ VE ABBASİ DÖNEMLERİ ARASINDAKİ FARKLAR
1. Emevi Devleti Arap milliyetçiliği politikası izledi. Abbasiler ise Arap olmayanlara da hoşgörü ile davrandılar. Önce İranlı sonra Türk memur ve askerler Abbasi Devleti hizmetinde görev yaptılar.
2. Abbasiler merkezlerini Bağdat'a taşıdılar. Sasani devlet teşkilatını örnek aldılar. Vezirlik kurumunu oluşturdular. Vezir, halifeden sonra en yetkili kişi oldu.
3. Abbasiler, emir-ül ümeralık kurumunu kurdular. Emir-ül ümera, başkomutan durumundaydı.
4. Abbasilerde saray teşkilatı genişledi. Refahın artmasıyla birlikte lüks arttı.
5. Emevi halifeleri Emiru’l-Mü’minin, Abbasi halifeleri ise İmamu’l-Müslimin unvanını kullandılar.

ABBASİ DEVLETİNDE TÜRK ETKİNLİĞİ
Abbasi Devleti Emevilerin takip ettiği Arap ırkçılığına dayanan siyaseti terk ederek Müslüman halka eşit davranmıştır. Abbasilerin bu tavrı Türklerim İslamiyet’e girmelerini hızlandırmıştır.
1)Türklere ilk görev veren Abbasi halifesi Mansur’dur.
2)Harun Reşit saray muhafızlarını Türklerden oluşturmuştur.
3)Halife Me’mun ve Mutasım döneminde ise devlet içerisinde Türklerin rolü oldukça artmıştır.
4)Mu’tasım zamanında Abbasi ordusunda çoğunluk Türklerin eline geçmiş, Türkler için Bağdat yakınlarında Samerra şehrini kurdurmuştur.
5)Abbasiler Bizans sınırı boyunca kurdukları AVASIM ŞEHİRLERİNE (Tarsus, Adana, Antakya, Maraş, Malatya, Diyarbakır) Türkleri yerleştirmişlerdir. Bizans ile savaşlarda önemli rol oynamışlardır.
6) Mısır, Suriye ve devletin doğu illerinde vali olarak görev yapmışlardır. Devlet merkezinde vezir ve haciplik gibi görevler üstlenmişlerdir.
7)Tuğrul Bey 1055 I.Bağdat Seferi ile Abbasi halifesini Şii Büveyhoğulları’nın baskısından kurtarmışlardır.
 

kibela24

Usta Üye
Katılım
12 Mar 2009
Mesajlar
7,974
Puanları
48
--------------------------------------------------------------------------------


Abbasiler


Hz. Muhammed’in amcası Abbas’ın soyundan gelen Ebul Abbas’ın kurduğu halife hanedanı (750-1258).

Emeviler halifeliği, Hz. Muhammed'in amcaoğlu ve damadı, dördüncü halife Ali'den zor ve hile kullanarak almışlar, bununla da yetinmeyerek peygamber ailesine karşı kanlı bir siyaset gütmüşlerdi. Bu yüzden Emevilere karşı düşmanlık artmış, özellikle Hicaz, Irak ve İran'da büyük hoşnutsuzluklar baş göstermişti. Abbasoğulları bu düşmanlıktan yararlanarak, halifeliğin peygamber ailesinden en lâyık olana geri verilmesi gerektiği yolunda propagandaya giriştiler.

Emevilerin, özellikle çoğunluğu Türk olan bölgelerde (Horasan, Toharistan, Sogd) uyguladıkları vergi soygunculuğu ve Arap olmayanları aşağı görme siyaseti bu propagandayı daha da güçlendirdi. Horasanlı Ebu Müslim adında bir Türk, Emevilere karşı ilk ayaklanmayı başlattı. Önceden Türklerin Müslüman olanları ile olmayanlarını barıştırmış ve bunları İranlı Şiilerle birleştirerek güçlü bir birlik hazırlamış olan Ebu Müslim, Arap ordularını yenerek Emevi saltanatına son verdi.

Peygamber sülâlesinden Ebul Abbas Seffah halifeliğe getirildi (750). İlk Abbasi halifesi olan Ebul Abbas, Emevileri acımadan yok ettiği için kendisine kan dökücü anlamına gelen el-Seffah adı verildi.

BERMEKOĞULLARI

Abbasiler ilk dokuz halife zamanında (özellikle Harun Reşit [786809] ve Memun [813833]) bütün İslâm dünyasını kapsayan (Endülüs hariç) bir egemenlik kurdular. Ancak Anadolu'ya ve Akdeniz Bölgesi'ne hiç bir zaman egemen olamadılar.

Türkler ve İranlılar tarafından iktidara getirilen Abbasiler, Araplara güvenemediklerinden yönetim işlerinde Türklerden ve İranlılardan yararlandılar. Yeni devletin maliye ve yönetim işleri, özellikle Toharistanlı Bermekoğullarınca düzenlendi. Bağdat bu dönemde kuruldu ve başkent oldu (762); kısa sürede saraylar, resmi kurumlar ve askeri kışlalarla donatıldı.

Daha sonra gelen halifeler döneminde Abbasi egemenliği zayıfladı, İslâm İmparatorluğu'nda bağımsız hükümetlerin sayısı çoğaldı (Samanoğulları, Karahanlılar, Büveyhoğulları, Fatımiler v.d.). Kuruluştan 150 yıl sonra, Bağdat'ın egemenliği sadece Irak ve İran bölgelerinde geçerliydi. Zamanla Abbasi halifelerinin yalnız manevi değeri kaldı. Büveyhoğulları 945'te Bağdat'ı ele geçirdiler, siyasi çıkarlarını düşünerek, Abbasi hanedanını yıkmadılar, ama onların elinde halife unvanından başka bir yetki de bırakmadılar.

1055'te Selçuklular, Bağdat'ı ele geçirerek Büveyhoğulları Devleti'ne son verdiler, ama yine halifeleri hoş tuttular. Moğol istilâsı ile Abbasi hanedanı kesin olarak son buldu. Hulâgu, Bağdat'ı alarak son Abbasi halifesi Mustasım'ı öldürdü (1258). Öldürülmekten kurtulup kaçan Abbasoğullarından biri, Mısır'da Memlûklere sığınarak orada halife oldu.

Abbasiler döneminde İslam’ın Arap ve İran kesimi büyük ölçüde birliğe kavuştu. Halifelik Arap özelliğini kaybederek, Sasani Krallığı'nın kurumlarını, saray geleneklerini ve uygarlık zenginliğini edindi.

ABBASİ SANATI

Abbasiler dönemi İslâm İmparatorluğu’nun en parlak dönemidir; öyle ki, bu dönemde hemen her bölge bağımsız bir sanat merkezi durumundadır. Bu dönemde edebiyat (özellikle şiir), bilim, fen, müzik, kısaca bütün güzel sanatlar büyük bir gelişme gösterdi. Yunan, Süryani, Fars ve Sanskrit dillerinde yazılmış bilim, fen ve felsefe kitapları Arapça’ya çevrildi. IX. yüzyılda halifelerin oturmuş olduğu Samarra'da bulunan kalıntılar, Abbasi sanatının başlıca özelliklerini yansıtan belgelerdir.
 

Aslı

Usta Üye
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
10,582
Puanları
83
You must be registered for see images

Abbasiler hakkında bilgi
Abbasi Devleti (750-1258) Hz. Muhammed'in amcası Abbas'ın soyundan gelen Ebul Abbas'ın kurduğu devlet. 750 yılında Abbasiler Emevi yönetimine karşı ayaklanarak halifeliği ve iktidarı ele geçirdiler. Bu tarihten başlayarak Abbasiler 1258'e kadar İslam dünyasının büyük bölümüne egemen oldular.

Hz. Muhammed'in amcası Abbas'ın soyundan gelen Ebu'l Abbas Abdullah 'ın kurduğu halife hanedanı (750-1258). 750 yılında Abbasiler Emevi yönetimine karşı ayaklanarak halifeliği ve iktidarı ele geçirdiler. Bu tarihten başlayarak Abbasiler 1258'e kadar İslam dünyasının büyük bölümüne egemen oldular.

Emeviler halifeliği, Hz. Muhammed'in amcaoğlu ve damadı, dördüncü halife Hz. Ali'den zor ve hile kullanarak almışlar, bununla da yetinmeyerek peygamber ailesine karşı kanlı bir siyaset gütmüşlerdi. Bu yüzden Emevilere karşı düşmanlık artmış, özellikle Hicaz, Irak ve İran'da büyük hoşnutsuzluklar baş göstermişti. Abbasoğulları bu düşmanlıktan yararlanarak, halifeliğin peygamber ailesinden en lâyık olana geri verilmesi gerektiği yolunda propagandaya giriştiler.

Emevilerin, özellikle çoğunluğu Türk olan bölgelerde ( Horasan, Toharistan, Sogd) uyguladıkları vergi soygunculuğu ve Arap olmayanları aşağı görme siyaseti bu propagandayı daha da güçlendirdi. Horasanlı Ebu Müslim adında bir Türk, Emevilere karşı ilk ayaklanmayı başlattı. Önceden Türklerin Müslüman olanları ile olmayanlarını barıştırmış ve bunları İranlı Şiilerle birleştirerek güçlü bir birlik hazırlamış olan Ebu Müslim, Arap ordularını yenerek Emevi saltanatına son verdi.

Peygamber sülâlesinden Ebul Abbas Seffah halifeliğe getirildi (750). İlk Abbasi halifesi olan Ebul Abbas, Emevileri acımadan yok ettiği için kendisine kan dökücü anlamına gelen el-Seffah adı verildi.
Bermekoğulları
Abbasiler ilk dokuz halife zamanında (özellikle Harun Reşit 786-809 ve Memun 813-833) bütün İslâm dünyasını kapsayan (Endülüs hariç) bir egemenlik kurdular. Ancak Anadolu'ya ve Akdeniz Bölgesi'ne hiç bir zaman egemen olamadılar.

Türkler ve İranlılar tarafından iktidara getirilen Abbasiler, Araplara güvenemediklerinden yönetim işlerinde Türklerden ve İranlılardan yararlandılar. Yeni devletin maliye ve yönetim işleri, özellikle Toharistanlı Bermekoğullarınca düzenlendi. Bağdat bu dönemde kuruldu ve başkent oldu (762); kısa sürede saraylar, resmi kurumlar ve askeri kışlalarla donatıldı.

Daha sonra gelen halifeler döneminde Abbasi egemenliği zayıfladı, İslam İmparatorluğu'nda bağımsız hükümetlerin sayısı çoğaldı ( Samanoğulları, Karahanlılar, Büveyhoğulları, Fatımiler v.d.). Kuruluştan 150 yıl sonra, Bağdat'ın egemenliği sadece Irak ve İran bölgelerinde geçerliydi. Zamanla Abbasi halifelerinin yalnız manevi değeri kaldı. Büveyhoğulları 945'te Bağdat'ı ele geçirdiler, siyasi çıkarlarını düşünerek, Abbasi hanedanını yıkmadılar, ama onların elinde halife unvanından başka bir yetki de bırakmadılar.

1055'te Selçuklular, Bağdat'ı ele geçirerek Büveyhoğulları Devleti'ne son verdiler, ama yine halifeleri hoş tuttular. Moğol istilası ile Abbasi hanedanı kesin olarak son buldu. Hulâgu, Bağdat'ı alarak son Abbasi halifesi Mustasım'ı öldürdü (1258). Öldürülmekten kurtulup kaçan Abbasoğullarından biri, Mısır'da Memlûklere sığınarak orada halife oldu.
Abbasi Devleti
Abbasiler döneminde, hem Yunan rasyonalizm ve bilim gelenekleri hem İslam öncesi Arap kabilelerince geliştirilen aristokratik savaşçı ülküsü hem de sofu Müslümanların özelliği olan kutsallık ardında ödün vermez bir çaba, bir imparatorluk bürokrasisinin ve daha çok İran örneklerine göre biçimlendirilmiş bir askerler sınıfının kanatları altında barınabildi. Bu üçünün karışımı, o zamana kadar Avrupa'da görülen herhangi bir uygarlığı aşacak ve Uzakdoğu'da Tang Çininin gelişme dönemindeki parlaklığına rakip olacak kadar zengin ve karmaşık bir uygarlığın doğmasına yol açtı.

Bununla birlikte Arap uygarlığının iki zayıf noktası vardı. Önce içerde, Müslüman toplumu içindeki etnik ve belki de ekonomik bölünmelerin beslediği Şii gruplarının muhalefeti, art arda ayaklanmalara yol açtı. İ.S. 861'den sonra, güçlerinin bir bölümünü bu tür dinsel hoşnutsuzluklardan alan birçok devlet, imparatorluktan koparak onun yapısını kemirmeye başladı. İkinci olarak dışarda, Abbasi İmparatorluğu, kuzey sınırları boyunca bozkırdan gelen sürekli baskıyla uzun süre başa çıkabilecek durumda değildi. Bu nedenle bozkırdan içeri sızan Türk askerleri ve serüvencileri, hatta Bağdat'ta bile siyasal denetimi yavaş yavaş ele geçirdiler.

Siyasal iktidarın dizginlerini ele geçirmiş olmakla birlikte, Abbasi hanedanından gelenleri tahtta tutarak, İ.S. 1258'e kadar durumu gizlediler. Bununla birlikte, bu tarihten çok önce, eyaletlerdeki ayaklanmayla birlikte bir saray darbesi, İmparatorluğun can damarını oluşturan Mezopotamya-Suriye bölgesinde bile merkezin denetiminin yıkılmasına yol açtı.

Bundan sonra bozkırdan gelen Türk kabilelerinin özelliklerinin katkısıyla, İslamlığın ilk dönemlerinde yaşamalarına olanak verilmeyen dinsel aydınlanma biçimleri ardında koşan gizemcilere daha geniş bir etkinlik alanının tanınmasının kattığı renklerle, İslam dünyası oldukça farklı bir karakter kazandı.

İ.S. 1000 tarihi, kabaca bu değişikliklerin ortaya çıktığı ve aynı zamanda Müslümanlarla Hindu ve Hıristiyan komşuları arasındaki ilişkilerde görülen önemli değişmelerin belirdiği yıllara rastlar. Ama bunları incelemeden önce, yeniden geri dönüp, öteki uygar toplulukların Islamın yükselişine ve İslam fatihlerinin Eski Dünya'nın Ortadoğu kavşağında böylesine büyük bir başarıyla yarattıkları yeni uygarlık biçimine karşı gösterdikleri tepkileri incelemeliyiz.
Devlet yönetimi
Abbasilerde devlet örgütlenmesi, " Divan" adı verilen ve değişik alanlarda görevler üstlenen resmi kurullara dayanıyordu. Devlet maliyesinin ana gelir kaynağı ise toprak vergisiydi. Halktan toplanan zekât da önemli bir gelir kaynağıydı. Vergi gelirlerinin büyük bölümü orduya ve bayındırlık işlerine ayrılırdı.
Abbasi Sanatı
Abbasiler bilimin geliştirilmesine ve bayındırlığa büyük önem verdiler. Samarra Camisi ile Kudüs'teki Kubbetü's-Sahra ve Mescid-i Aksa gibi büyük yapılar, yeni yollar, han ve kervansaraylar yaptırdılar. Harun Reşid ve oğlu Memun döneminde, Bağdat kenti bir bilim ve kültür merkezi durumuna geldi. Uzmanlık kütüphaneleri, medreseler ve gözlemevleri kuruldu. Matematik, astronomi, tıp ve botanik alanlarında önemli gelişmeler sağlandı.

Başta Bağdat olmak üzere pek çok kentde çok sayıda yapıt, Yunanca ve Latince’den Süryanice'ye, Farsça'ya ve Arapça'ya çevrildi. Eski Yunan metinlerinin daha sonra Arapça’dan Latince’ye çevrilmesi Avrupa’da bilimin canlanmasına katkıda bulundu. Birçok Abbasi halifesinin edebiyata ve güzel sanatlara düşkün olması bu alanlarda da gelişmelere yol açtı.

Bazı tarihçiler bu kültürel hareketliliği, Rönesans'tan yüzyıllar önce, bir Doğu Rönesansı'nın doğuşu olarak kabul eder. Ne var ki Moğol istilası, bu kültürel parlamayı söndürmüştür.
Abbasi Halifleri
Ebu'l-Abbas 750-754

Mansur 754-775

Mehdi 775-785

Hadi 785-786

Harun Reşid 786-809

Emin 809-813

Memun 813-833

Mutasım 833-842

Vâsık 842-847

Mütevekkil 847-861

Muntasır 861-862

Mustain 862-866

Mutez 866-869

Muhtedi 869-870

Mutemid 870-892

Mutezid 892-902

Muktefi 902-908

Muktedir 908-932

Kahir 932-934

Razi 934-940

Mutteki 940-944

Mustekfi 944-946

Muti 946-974

Taî 974-991

Kadir 991-1031

Kâim 1031-1075

Muktedi 1075-1094

Mustazhir 1094-1118

Musterşid 1118-1135

Reşid 1135-1136

Muktefi 1136-1160

Müstencid 1160-1170

Mustazi 1170-1180

Nâsır 1180-1225

Zâhir 1225-1226

Mustansır 1226-1242

Mustasım 1242-1258
 

Aslı

Usta Üye
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
10,582
Puanları
83
Medeniyetler Tarihi Ansiklopedisi

Hz. Muhammed’in amcası Abbas’ın soyundan gelen Ebul Abbas’ın kurduğu halife hanedanı (750-1258).

Emeviler halifeliği, Hz. Muhammed'in amcaoğlu ve damadı, dördüncü halife Ali'den zor ve hile kullanarak almışlar, bununla da yetinmeyerek peygamber ailesine karşı kanlı bir siyaset gütmüşlerdi. Bu yüzden Emevilere karşı düşmanlık artmış, özellikle Hicaz, Irak ve İran'da büyük hoşnutsuzluklar baş göstermişti. Abbasoğulları bu düşmanlıktan yararlanarak, halifeliğin peygamber ailesinden en lâyık olana geri verilmesi gerektiği yolunda propagandaya giriştiler.

Emevilerin, özellikle çoğunluğu Türk olan bölgelerde (Horasan, Toharistan, Sogd) uyguladıkları vergi soygunculuğu ve Arap olmayanları aşağı görme siyaseti bu propagandayı daha da güçlendirdi. Horasanlı Ebu Müslim adında bir Türk, Emevilere karşı ilk ayaklanmayı başlattı. Önceden Türklerin Müslüman olanları ile olmayanlarını barıştırmış ve bunları İranlı Şiilerle birleştirerek güçlü bir birlik hazırlamış olan Ebu Müslim, Arap ordularını yenerek Emevi saltanatına son verdi.

Peygamber sülâlesinden Ebul Abbas Seffah halifeliğe getirildi (750). İlk Abbasi halifesi olan Ebul Abbas, Emevileri acımadan yok ettiği için kendisine kan dökücü anlamına gelen el-Seffah adı verildi.

BERMEKOĞULLARI

Abbasiler ilk dokuz halife zamanında (özellikle Harun Reşit [786809] ve Memun [813833]) bütün İslâm dünyasını kapsayan (Endülüs hariç) bir egemenlik kurdular. Ancak Anadolu'ya ve Akdeniz Bölgesi'ne hiç bir zaman egemen olamadılar.

Türkler ve İranlılar tarafından iktidara getirilen Abbasiler, Araplara güvenemediklerinden yönetim işlerinde Türklerden ve İranlılardan yararlandılar. Yeni devletin maliye ve yönetim işleri, özellikle Toharistanlı Bermekoğullarınca düzenlendi. Bağdat bu dönemde kuruldu ve başkent oldu (762); kısa sürede saraylar, resmi kurumlar ve askeri kışlalarla donatıldı.

Daha sonra gelen halifeler döneminde Abbasi egemenliği zayıfladı, İslâm İmparatorluğu'nda bağımsız hükümetlerin sayısı çoğaldı (Samanoğulları, Karahanlılar, Büveyhoğulları, Fatımiler v.d.). Kuruluştan 150 yıl sonra, Bağdat'ın egemenliği sadece Irak ve İran bölgelerinde geçerliydi. Zamanla Abbasi halifelerinin yalnız manevi değeri kaldı. Büveyhoğulları 945'te Bağdat'ı ele geçirdiler, siyasi çıkarlarını düşünerek, Abbasi hanedanını yıkmadılar, ama onların elinde halife unvanından başka bir yetki de bırakmadılar.

1055'te Selçuklular, Bağdat'ı ele geçirerek Büveyhoğulları Devleti'ne son verdiler, ama yine halifeleri hoş tuttular. Moğol istilâsı ile Abbasi hanedanı kesin olarak son buldu. Hulâgu, Bağdat'ı alarak son Abbasi halifesi Mustasım'ı öldürdü (1258). Öldürülmekten kurtulup kaçan Abbasoğullarından biri, Mısır'da Memlûklere sığınarak orada halife oldu.

Abbasiler döneminde İslam’ın Arap ve İran kesimi büyük ölçüde birliğe kavuştu. Halifelik Arap özelliğini kaybederek, Sasani Krallığı'nın kurumlarını, saray geleneklerini ve uygarlık zenginliğini edindi.

ABBASİ SANATI

Abbasiler dönemi İslâm İmparatorluğu’nun en parlak dönemidir; öyle ki, bu dönemde hemen her bölge bağımsız bir sanat merkezi durumundadır. Bu dönemde edebiyat (özellikle şiir), bilim, fen, müzik, kısaca bütün güzel sanatlar büyük bir gelişme gösterdi. Yunan, Süryani, Fars ve Sanskrit dillerinde yazılmış bilim, fen ve felsefe kitapları Arapça’ya çevrildi. IX. yüzyılda halifelerin oturmuş olduğu Samarra'da bulunan kalıntılar, Abbasi sanatının başlıca özelliklerini yansıtan belgelerdir.
 

Aslı

Usta Üye
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
10,582
Puanları
83
Abbasiler
Vikipedi, özgür ansiklopedi
Alm. Abbasiden, Fr. Les Abbasides, İng. Abbasides. Peygamber efendimizin amcası hazret-i Abbas’ın soyundan gelen ve Emevilerin yerini alan halifeler sülalesi. Bu hanedana ilk atalarına nisbetle “Haşimiler” de denilmektedir.
Abbasilerin iktidara gelmesi, Emevi idaresinden memnun olmayan grupların lider kadrolarının yoğun propagandası ve bunların etrafında toplanan büyük bir kitlenin faaliyeti neticesinde mümkün olmuştur. Gerçekten de Emevi hanedanından İkinci Velid’in halifelikten hal’ edilmesiyle aile arasında iç mücadele ortaya çıkmış ve yıllardan beri Emevilerin hakim olduğu Suriye ikiye bölünmüştü. Neticede bu ihtilaf çok büyüdü ve son Emevi Halifesi İkinci Mervan, Dımaşk’ı terk ederek kendisine hilafet merkezi olarak Harran’ı seçti.
Emeviler arasındaki iç mücadeleler sırasında Abbasi Hanedanından Ali bin Abdullah’ın oğlu Muhammed, Humeyme’de gizli olarak halifeliğin kendi ailesine geçmesi düşüncesi ile faaliyetlerde bulunuyordu. Bu arada cemiyeti arasına sızmış olan muhaliflerini ortadan kaldırdı. Onun tesbit ettiği prensiplere göre bu hareket başarıya ulaştığında Ehl-i beytten her kim halife seçilirse ona razı olunacaktı.
Muhammed bin Ali’nin ölümünden sonra yerine geçen oğlu İbrahim çok teşkilatçı ve iyi bir idareciydi. Emevilere karşı çıkış hareketini yürütmesi için Ebu Müslim’i kendi tarafına çekerek Horasan’a gönderdi. Ebu Müslim’in Horasan’a giderek hareketin idaresini ele alması, Abbasiler için bir dönüm noktası olmuştur. Nitekim bölgedeki elverişli durumdan faydalanan Ebu Müslim, kısa zamanda Horasan’ı Emevi tarafdarlarından temizledi. Ebu Müslim bundan sonra Rey’e yöneldi. Karşısına çıkan Emevi kuvvetlerini yendi. Nihavend’i ele geçirerek Irak’a yaklaştı.
Doğuda bu olaylar olurken Halife İkinci Mervan, İbrahim’i tutuklatarak Harran’da hapsettirdi. Vefatına kadar burada hapis hayatı yaşayan İbrahim, yerine kardeşi Ebü’l-Abbas’ı tayin ettiğini bildirmişti.
Ebü’l-Abbas Abdullah bin Muhammed yakınlarını da yanına alarak kendi tarafına geçmiş olan Kufe şehrine gitti. Horasanlılar, 28 Kasım 749 Cuma günü Kufe Camiinde Ebü’l-Abbas’a biat ettiler. Ebü’l- Abbas halife olarak okuduğu ilk hutbede hakimiyet hakkının Abbasilere aid olduğunu çeşitli delillerle izah etmeye çalıştı. Ebü’l-Abbas bundan sonra şiilerin çoğunlukta bulunduğu Kufe şehrinde durmayı kendisi için tehlikeli bularak karargahını Hammam-A’yen’e nakletti. Bu sırada Ebü’l-Abbas’ın, Abbasi hilafetinin kuruluşunda büyük rolü olan Ebu Seleme el-Hallal ile arası açıldı. Ancak Ebu Müslim’in yardımıyla onu da ortadan kaldıran Ebü’l-Abbas böylece hakimiyeti tamamen ele geçirdi.
Bu sırada, Halife İkinci Mervan, Suriye ve el-Cezire Araplarından topladığı büyük bir ordu ile harekete geçmişti. Ebü’l-Abbas’ın amcası Abdullah bin Ali, bu orduyu büyük Zap Irmağı kenarında karşıladı. 16 Ocak 750 tarihinde başlayan savaş, aralıksız on gün devam etti. Bu sırada Mervan’ın birlikleri arasında anlaşmazlık ve kumandanlar arasında ihtilafların çıkması üzerine Abdullah savaşı kazandı. Bu zafer, Suriye kapılarını Abbasilere açtı. Başta Dımaşk olmak üzere o havalideki bütün kaleler birer birer Abbasi ordusuna teslim oldu. Nitekim savaş sonunda Harran’a çekilen Halife Mervan burada da tutunamıyacağını anlayarak, Dımaşk’a oradan da Ürdün'deki Ebüfutrus'a kaçtı. Ancak onu takib eden birlikler, Yukarı Mısır’da Busir adı verilen yerde yetişerek kendisini çevirdiler. Halife Mervan ümitsizce girdiği mücadele sırasında öldürüldü (Ağustos 750). Aynı yılın sonlarında Vasıt’ta Emevi hanedanından İbn-i Hubeyre de teslim olunca, Emevi hilafeti tarihe karıştı. Ancak Emevilerden Abdurrahman bin Muaviye, İspanya’ya geçerek Endülüs Emevi Devletini kurdu.
Ağustos 750 tarihinde Mervan’ın öldürülmesi üzerine Ebü’l-Abbas es-Saffah’ın halifeliği, Endülüs hariç, bütün İslam ülkelerinde kabul edilerek kesinleşti. Eski Enbar şehrini imar eden Es-Saffah, burayı devletinin hilafet merkezi yaptı. Halife Saffah dört yıl süren hilafeti boyunca, ülke içinde çıkan isyanlarla uğraştı. Nitekim onun hilafetini tanımak istemeyen Kuzey Afrika’da Berberiler, Basra ve çevresinde Hariciler, Fars’ta Bessam bin İbrahim, Sind’de Mansur bin Cumhur ve Maveraünnehr’de Ziyad bin Salih isyan etmişlerdi. Ancak Ebü’l-Abbas bu isyanların hepsini bastırarak oğlu Mansur’a iç problemlerini halletmiş sağlam bir devlet bıraktı. (754).
Hazret-i Abbas’ın torununun torunu olan halife Ebü’l-Abbas yumuşak huylu, ağır başlı, haya ve iyilik sahibi bir insan idi. Verdiği sözü mutlaka ve zamanında yerine getirirdi. Cömertliği dillere destan olup, bu hali dolayısıyla kendisine “Saffah” lakabı verilmiştir.
Hilafet makamında dört sene dokuz ay kaldıktan sonra vefat eden Halife Ebü’l-Abbas es-Saffah’ın ölümü ile yerine oğlu Mansur geçti (Haziran 754). Heybet, cesaret, ileri görüşlülük bakımından Abbasi halifelerinin en seçkinlerinden olan Mansur, henüz Saffah’ın hayatta olduğu dönemde bile onun güçlü bir desteği ve yardımcısıydı. Halife Mansur ilk olarak Bağdat şehrini kurarak başkent yaptı. Bazı halifeler, Samarra ve başka merkezlerde ikamet etmelerine rağmen, Bağdat asıl merkez olarak nihayete kadar devam etti. Bu arada yaptığı muharebeler ve kazandığı zaferlerle nüfuz ve itibarı devamlı artan Ebu Müslim gün geçtikçe halifeye olan bağlılığını azaltıyordu. Halife gönderdiği nasihat yollu mektupların bir işe yaramadığını görünce, Ebu Müslim’i öldürttü. Ebu Müslim’in öldürülmesi üzerine, bilhassa nüfuzunun kuvvetli olduğu Horasan ve başka yerlerde çeşitli isyanlar görüldü ise de hepsi bastırıldı.
Halife Mansur 775 senesinde hac etmek üzere giderken yolda hastalanarak vefat etti. Mansur, vakar ve güzel ahlak sahibi idi. Halka karşı gayet yumuşak ve hoşgörülü olmasına karşılık, devlete karşı hareket edenleri asla affetmezdi.
Mansur’un ölümünden sonra oğlu Mehdi halife oldu. O zamana kadar kuruluş dönemini geçirmiş olan devlet onun zamanında kuvvetlendi. Hazine zenginleşti ve halkın hayat seviyesi yükseldi. Devleti içerisinde ıslahatlarda bulundu. Fevkalade yargı işlerine bakmak için bizzat mahkeme kurduran ilk Abbasi halifesidir. Yolcuların barınması ve korunması için Mekke yolu üzerinde konaklama mahalleri yapılmasını emretti. Bunlardan mevcud olanlarını iyileştirdi, kullanılır hale getirdi. Bağdad ile diğer İslam beldeleri arasındaki posta işlerini düzene koydu. Ayrıca veziri Abdullah’a bütün valilere gönderilmek üzere, vergi veren kimselere haksızlık etmemeleri için talimatname yazdırdı.
Halife Mehdi döneminde Bizans’a karşı başarılı seferler düzenlendi. Bu arada Merv şehrinde ortaya çıkan ve ilahlık taslayan El-Mukanna’nın başlattığı isyan bastırıldı.
Mehdi’nin 785 yılında vefatı ile yerine oğlu Hadi halife oldu. Hadi; uyanık, gayretli, cömert, büyük işler yapmaya kabiliyetli, kuvvetli, tuttuğunu koparan cesur bir zattı. Ancak saltanat müddeti çok kısa sürüp 786 yılında vefat etti ve yerine kardeşi Harun Reşid halife seçildi.
Halife Harun Reşid dönemi (786-809), Abbasilerin en parlak zamanı oldu. O, Yahya bin Halid el-Bermeki’yi tam yetkiyle vezirliğe getirdi. Yahya, iki oğluyla birlikte devleti bir hükümdar gibi yönetti. Çıkan ayaklanmaları bastırdı. Bizans’a karşı olan seferlere büyük ehemmiyet veren Harun Reşid, bunlardan bazılarına bizzat kendisi de katılmıştır. 790 yılında Mısır’dan Kıbrıs üzerine yürüyen İslam donanması, Antalya açıklarında karşısına çıkan Bizans donanmasının büyük bölümünü batırmış ve donanma komutanlarını esir etmiştir. 797 yılında bizzat sefere çıkan Harun Reşid, Ankara’ya kadar ilerledi. Ancak İmparatoriçe İrene’nin isteği ve yıllık vergi vermelerini kabul ile sulh yapıldı. Fakat Nikeforos’un imparator olmasından sonra Bizans, antlaşmayı fesh etti. Bunun üzerine Halife, ikinci Bizans seferine çıktı. Kendisi Heraklea (Ereğli) Kalesi üzerine yürürken bazı komutanlarını da diğer kaleler üzerine gönderdi. İmparator Nikeforos, Halife’nin karşısına çıktı ise de, tutunamadı ve sulh istedi. Halife kış mevsiminin gelmesi üzerine imparatorla, yıllık haraç göndermesi şartıyla antlaşma yaptı.
Ancak sözünde durmayan imparator, ertesi sene Abbasilerin elindeki Tarsus üzerine büyük bir ordu gönderdi ve Tarsus işgal edildi. Huduttaki Bizans kaleleri sağlamlaştırıldı. Bu olaylar üzerine güçlü bir ordu ile Bizans üzerine üçüncü seferine çıkan Harun Reşid Ereğli, Tuvana ve daha bir çok kaleleri fethetti. Tuvana’da bir cami inşa ettirdi. Bu arada Balkanlarda da Bulgarlar tarafından sıkıştırılan İmparator, Halife’nin yaptığı fetihleri kabul etmek, tahkim ettirdiği kaleleri yıktırmak ve haraç vermek şartıyla yeni bir sulh yapmaya mecbur oldu (806).
Harun Reşid, devletin idari teşkilatında bazı değişiklikler yaptı. Vilayetleri küçülterek daha kolay idare edilir bir hale getirdi. Merkez teşkilatında bazı divanlar kurarak bunları vezire bağladı. Daha önce valilere bağlı kadıları müstakil hale getirdi. Ancak onlara merkezdeki baş kadıya (kadı-ül kudat) hesap verme mecburiyetini koydu. Bu dönemde başkadı, İmam-ı Azam hazretlerinin talebesi İmam-ı Yusuf rahmetullahi aleyh idi.
Harun Reşid, ilim ve sanata çok ehemmiyet veriyordu. Zamanında Bağdat, dünyanın en meşhur ve en muhteşem şehirlerinden biri haline geldi. Halifenin sarayında ilim ve fikir adamları, sanatkarlar toplanır ve onun huzurunda münazara ederlerdi. Halife onları maddi ve manevi bakımdan desteklerdi.
Harun Reşid, Horasan’da isyan çıkaran Rafi bin Leys’i ortadan kaldırmak üzere ordusunun başında giderken yolda hastalandı. Yerine oğlu Me’mun’u veliahd tayin ettiğini bildirdikten sonra, 24 Mart 809 tarihinde kırk dört yaşındayken vefat etti.
Abbasiler Emevi hanedanından sonra iş başına geçerek İslam dünyasının halifeliğini elinde tutan hanedandır.

Tarihçesi
Muhammed'in vefatından (632) sonra, İslam dünyasını Hulefa-yı Raşidin denilen dört halife ve ardından da Emeviler (661-750) yönetti. Emeviler, Ali’nin öldürülmesiyle yönetimi ele geçirmişlerdi. Emevilerin iktidardan düşüşleri de aynı biçimde kanlı oldu. Muhammed'in amcası Abbas Bin Abdülmuttalip'ın soyundan gelen Abbasiler, Emevi yönetimine karşı ayaklanarak 750'de halifeliği ve iktidarı ele geçirdiler. Bu tarihten başlayarak Abbasiler 1258'e kadar İslam dünyasının büyük bölümüne egemen oldular.

İlk Abbasi halifesi Ebu'l-Abbas’tı. 754'te oğlu Mansur onun yerine geçti. Bu iki halife döneminde orduda Türk ve İran kökenliler önemli görevler üstlendiler. Mansur, 762’de Bağdat kentini kurdurarak başkenti Şam’dan buraya taşıdı. Abbasi Devleti Mansur'un torunu Harun Reşid döneminde en geniş sınırlarına ulaştı. Harun Reşid, Binbir Gece Masalları’na konu olan görkemli saltanatını Bermeki ailesine borçluydu. Bu aileden Yahya Bermeki ve iki oğlu, vezir olarak Abbasi Devleti’ni 17 yıl boyunca fiilen yönettiler.

300px-Harun-Charlemagne.jpg
Harun Reşid'in Şarlman'ın elçilerini kabul etmesi

Harun Reşid’in oğulları Emin (809-813), Memun (813-833) ve Mutasım (833-842) babalarının politikalarını sürdürdüler. Annesi Türk olan Mutasım, Türklerden özel bir askeri güç kurmuştur, Türk unsurları yönetimde önemli görevlere getirmiştir. Daha sonra bu askeri gücün Bağdat’taki varlığı bazı huzursuzluklara neden olduğundan Samarra adıyla yeni bir kent kurdurarak devlet merkezini oraya taşıdı. 838 yılında Bizans üzerine bir sefer düzenleyen Mutasım, sınırları İznik kentinin yakınlarına kadar ilerletmiştir.

Yerine geçen oğlu Vâsık döneminde Türk emirleri askeri işlerin yanı sıra yönetsel konularda daha etkili oldular. Vâsık'ın ölümünden sonra Abbasi Devleti parçalanma sürecine girdi. Abbasi toprakları üzerinde Samaniler, Karahanlılar, Fatımiler, Tolunoğulları ve Hamdaniler gibi bağımsız devletler kuruldu.

İran'da hüküm süren Büveyhiler, 945'te Bağdat'a egemen oldular. Bundan sonra Abbasi halifeleri Büveyhilerin izniyle başta kalabildiler. Halife Kâim'in (1031-1075) çağrısı üzerine Büyük Selçuklu Devleti Hükümdarı Tuğrul, 1031 yılında Büveyhileri Bağdat'tan çıkardı ve Abbasilere yeniden saygınlık kazandırdı.

Ne var ki Abbasiler eski askarı güçlerine ulaşamadılar ve Mustazhir dönemindeki Haçlı Seferleri karşı başarılı olamadılar. Büyük Selçuklu Devleti'nin parçalanmasıyla birlikte Abbasiler yeniden gücünü yitirdi. Cengiz Han'ın torunu Hulagu'nun yönetimindeki İlhanlılar 1258'de Bağdat'ı yakıp yıktılar, Halife Mustasım'ı ve yakaladıkları hanedan üyelerini öldürdüler. Böylece 508 yıllık Abbasi Devleti son buldu.

Halife Zâhir'in oğlu Ahmed Mısır'a kaçtı ve orada Memluk Sultanı Baybars’ın koruması altında halife ilan edildi (1261). Mısır Abbasi halifeliği, siyasal ve askeri yetkiden yoksun, yalnız dinsel otoritesi olan bir kurumdu. Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim 1517'de Mısır topraklarına girerek, halifenin yetkileri ile Kutsal Emanetler’i devraldı ve Mısır Abbasi halifeliğine son verdi.

300px-Abbasids_Dynasty_750_-_1258_(AD).PNG
750-1258 arasında Abbasiler

Devlet yönetimi
Abbasilerde devlet örgütlenmesi, "Divan" adı verilen ve değişik alanlarda görevler üstlenen resmi kurullara dayanıyordu. Devlet maliyesinin ana gelir kaynağı ise toprak vergisiydi. Halktan toplanan zekât da önemli bir gelir kaynağıydı. Vergi gelirlerinin büyük bölümü orduya ve bayındırlık işlerine ayrılırdı. Halife Ömer döneminde kurulan divanı geliştirdiler. Divanı, devlet yönetiminde en etkili kurum haline getirdiler.Devlet ve memleket sorunları, önce divanda görüşülerek divanın önerdiği çözümleri uygularlardı.

Abbasi Sanatı
İslam dininin sanata getirdiği en büyük yenilik cami mimarisidir. İslamlıkta her sınıf halkın ayrım gözetilmeden ön saflarda namaz kılabilmesi safların geniş tutulması istediği uyandırmış, bu nedenle kiliselerin aksine camilerde enine mekan tercih edilmiştir. Plan formunun ihtiyaçtan doğması gibi, mihrap, minber, minare türünden mimari ögeler de İslamlığın gelişmesine paralel olarak zamanla ihtiyaçtan doğmuşlardır.

Abbasilerden önceki İslam şehirciliği konusundaki bilgilerimiz çok kısıtlıdır. Bu konuda bilinen ilk örnek, 762-765 yıllarında Abbasi halifesi Mansur’un kurdurduğu Bağdad şehridir. Kaynaklardan edinilen bilgilere göre ilk Bağdad şehiri daire planlıydı ve iç içe iki sur duvarı dıştan bir hendekle çevrelenmişti. Şehrin dört kapısına bulundukları yöndeki komşu şehirlerin adı verilmişti. Haç planlı saray ve yanındaki cami şehrin merkezinde yer alıyordu. 766 yılında yapılan Bağdad Ulu Camii kerpic duvarlı, ahşap sütunlu ve düz damlı basit bir yapıydı. Halife Harun Reşid, 808’de yapıyı planını değiştirtmeden tuğla duvarlı olarak yeniden yaptırmıştır. Bağdat 892’de Abbasilerin başkenti olunca, artan nüfus nedeniyle camiye aynı planda ikinci bir bölüm eklenmiştir. Ancak, Bağdad şehrinin bu dönem yapılarından günümüze, ilk camiye ait basit bir mihraptan başka hiçbir şey gelmemiştir.

Abbasi şehirleri arasında Samarra’nın ayrı bir önemi vardır. Abbasilerden sonra hiç oturulmadığından üzerinde başka dönem ve kültürün izine rastlanmadığı için Abbasi şehirciliğini en katıksız biçimde yansıtır. Samarra, Dicle kenarında Bağdad’ın yakınındadır. Bağdad’ın dairesel ve düzenli planı burada yerini araziye uydurulmuş, uzun bir plana bırakmıştır. Dicle kıvrımlarına paralel olarak uzanan şehrin büyük bölümü kazılarla ortaya çıkarılmıştır. Buluntular, Abbasi cami, saray, türbe ve ev mimarisi ile zengin süsleme sanatı hakkında bilgi vermektedir. Samarra, 836 yılında Halife Mutasım tarafından abbasi hizmetindeki Türk birlikleri için “ordugah şehri” olarak kurdurulmuş, 883 yılında terkedilmiştir.

Samara Ulu Camii, öteki adıyla Mütevekkiliye Camii, İslam dünyasının en büyük cami yapılarından biridir. 150.000 kişi burada bir arada namaz kılabiliyordu. Basit mimarisi, ilk İslam cami planının anıtsal ölçüler içinde tekrarından ibarettir. Yapımında tuğla ve kerpic kullanılan caminin ilginç bir minaresi vardır. Kare tabana oturan dev boyutlu bu anıtsal minareye geniş bir rampa ile çıkılır. Bu minare formu, yine Samarra’da Ebu Dulaf Camii’nde tekrarlanmış ve bir daha kullanılmamıştır.

Samarra’ın ikinci büyük camii olan Ebu Dulaf Camii, 860 yılında yapılmıştır. Kalıntılar daha gelişmiş bir mimarinin varlığını ortaya koymaktadır. Harem bölümü, kemerli duvarlarla birbirinden ayrılan neflerden oluşmuş ve üzeri düz bir çatıyla örtülmüştü.

Samarra’nın saray ve evlerinde kullanılan çeşitli süsleme arasında mermer tozu ve alçı karışımıyla yapılan “ıtuk” kabartmalar önemli bir yer tutar. Bu kabartmalarda iki farklı teknik kullanılmıştır: Dik kesim ve eğri kesim. Dik kesimde motifler yaş sıva üzerine dikine olarak oyulmakta, böylece ışık-gölge kesin çizgilerle birbirinden ayrılarak kuvvetli bir kontrast etkisi sağlanmaktadır. Eğik kesimde ise daha yumuşak bir plastik etki söz konusudur. Eğik kesim, Türklerin İslam sanatına belki de ilk katkısıdır. Bu teknik daha önceleri Orta Asya sanatında Türkler tarafından kullanılmıştır. Dik kesimde daha natüralist, eğik kesimde ise daha stilize bir üslup görülür.

Abbasi halifeleri
Ebu'l-Abbas 750-754
Mansur 754-775
Mehdi 775-785
Hadi 785-786
Harun Reşid 786-809
Emin 809-813
Memun 813-833
Mutasım 833-842
Vâsık 842-847
Mütevekkil 847-861
Muntasır 861-862
Mustain 862-866
Mutez 866-869
Muhtedi 869-870
Mutemid 870-892
Mutezid 892-902
Muktefi 902-908
Muktedir 908-932
Kahir 932-934
Razi 934-940
Mutteki 940-944
Mustekfi 944-946
Muti 946-974
Taî 974-991
Kadir 991-1031
Kâim 1031-1075
Muktedi 1075-1094
Mustazhir 1094-1118
Musterşid 1118-1135
Reşid 1135-1136
Muktefi 1136-1160
Müstencid 1160-1170
Mustazi 1170-1180
Nâsır 1180-1225
Zâhir 1225-1226
Mustansır 1226-1242
Mustasım 1242-1258​
 

Aslı

Usta Üye
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
10,582
Puanları
83
ABBASİLER (750–1228)

Abbasi Devleti Ebu’l Abbas Abdullah tarafından kuruldu.

Son Emevi hükümdarı II.Mervan kaçtığı Mısır’da yakalanarak öldürüldü.

Dönemi iç karışıklıkları bastırmakla geçmiştir.

UYARI : Ebu'l Abbas, siyasi birliği sağlarken yaptığı çalışmalar yüzünden "Seffah" (kan dökücü) lakabını almıştır.

UYARI : 751 yılında Çinlilerle Talas savaşı yapıldı.

Halife Mansur (754–775):

1. Bağdat şehri kuruldu ve burası hilafet merkezi Haşimiye’den Bağdat’a taşındı.

2. Abbasi orduları Kafkasya ve Maveraünnehir’de Türklerle savaşılmış, Hindistan’a kadar uzanan seferler yapılmıştır.

3. Bizans ile mücadele devam etmiş, Anadolu içlerine kadar akınlar yapılmıştır.

4. Kültür alanında eski Yunan ve Helen eserleri Arapça’ya tercüme edilmiştir.


YÜKSELİŞ DÖNEMİ

Harun Reşid (786–809):

1. Abbasiler en güçlü dönemini halife Harun Reşid (786–809) döneminde yaşamıştır.

2. Uzun dönem vezirlik yaparak güç ve otoritesinin artırarak Abbasi halifeliğini tehdit eden İranlı Bermekî ailesinin hâkimiyetine son verilmiştir.

3. Bu dönemde Bizans’a karşı büyük mücadeleler verilmiştir. Ankara’ya kadar gelinmiştir. Bizans barış isteyince 806 yılında barış yapılmış ve Bizans vergiye bağlanmıştır. Bizans’a karşı Frank İmparatoru Şarlman ile iyi ilişkiler kurmuştur.Bu ittifak Endülüs Emevi devletini sarstı.

4. Bilim, kültür ve sanatta büyük gelişmeler gerçekleştirilmiştir.

5. İlk defa medrese öğretimi altında çağdaş eğitimi başlattı.

6. Hıristiyanların Kudüs'ü serbestçe ziyaret etmelerine izin verdi. (Nedeni Hıristiyanların Endülüs Emevi devletiyle Abbasi devletine karşı birleşmesini önlemek için.)

UYARI : Binbir Gece Masalları'nda geçen Bağdat halifesi Harun Reşit'tir. Binbir Gece Masalları'nda özellikle bu dönemdeki İslam hazinesinin zenginliği vurgulanır.


Me’mun Dönemi

1. 816 yılında başlayan Babek isyanı uzun mücadeleler sonucu güçlükle bastırabilmiştir. (Babek Zerdüşt dinine benzeyen bir mezhep oluşturmuştu).

2. Abbasi orduları Anadolu’ya girerek Ulukışla’ya kadar ilerlemişlerdir.

3. Türklerin İslam devletindeki etkinliği de yavaş yavaş artmaya başladı. Türkler arasında İslam Dini hızla yayılmaya başladı.

4. Emevilerin aksine Abbasilerin Türklere hoşgörü ile yaklaşmaları, ayrımcılık yapmamaları, Türk-Arap ilişkilerin düzeltmiş ve İslam Dini Türkler arasında yayılmaya başlamıştır.

5. Tercüme faaliyetleri için Bağdat’ta Beytü’l-Hikme kuruldu. Yabancı bilim adamları Bağdat'a davet edildi. İslam Rönesans'ı başlatıldı.

Pek Yunanca eser tercüme edildi.


Halife Mutasım Dönemi

1. Babek isyanı devam etmiş e nihayet Tük komutanı Afşin tarafındab Babek öldürülmüş ve bu isyan tamamen sona ermiştir.

2. Türklerin İslam Devletindeki etkinliği daha da arttı. Türklerden ordular oluşturulmaya başlandı.

3. Türk ordusu için Bağdat'ın 50 km kuzeyinde Samerra şehri kuruldu.

4. Türkler için Bizans sınırlarına Avasım denilen ordu kentler kuruldu. Türklerin Araplarla evlenmesi yasaklandı (savaşçı özelliklerini yitirmemeleri için).

5. Bilimde, teknikte büyük ilerlemeler oldu.


Emirül Umera (Tevaiful Muluk)Dönemi Abbasi Devleti’nin Zayıflaması ve Yıkılışı

Halife Mutasım’ın ölümünden (842) sonra başa geçen halifeler arasında üstün yetenekli kimselerin olmayışı merkezi otoriteyi büyük ölçüde sarsmıştır. Bunun sonucunda Abbasi Devleti’nin çeşitli bölgelerinde birçok devlet ortaya çıkmıştır. Bunlar, çeşitli bölgelere EMİRÜL UMERA (TEVA'İF-UL MULUK) adı altında vali olarak gönderilen kişilerin devletin zayıflamasından yararlanarak dini bakımdan halifeye bağlı kalmakla beraber, siyasi bakımdan tamamen bağımsızdılar.

Abbasi Devleti’nin yerine kurulan bu devletlerin isimleri ve kuruldukları yerler şunlardır: Tolunoğulları (Mısır, İhşitler (Mısır), İdrisoğulları (Fas), Aglebiler (Tunus, Cezayir) ,Fatımiler (Mısır), Tahiroğulları (İran, Horasan), Safariler(İran’ın Sistan bölgesi-Maveraünnehir), Samanoğulları (Horasan, Maverünnehir ), Büveyhoğulları (İran).

945 yılında Bağdat’ı ele geçiren Büveyhoğulları Abbasi halifeliğin kontrollerine aldılar.1055 yılında Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey Bağdat’a gelerek Halife’yi Büveyhoğullarının baskısından kurtardı. Abbasiler kısa bir süre Irak ve çevresine hakim olmuşlardır. Büyük Selçuklu Devleti yıkılınca Abbasiler de en önemli destekçilerini kaybettiler.

1258 yılında Moğol Hükümdarı Hülagu Han Bağdat’ı ele geçirip son Abbasi halifesi Mu’tasım’ı öldürterek Abbasilere son verdi.

Moğolların elinden kurtulan Abbasi ailesine mensup kişiler Mısır’a kaçtılar ve orada Memlukların egemenliğinde halifeliklerini devam ettirdiler. 1517 yılında Yavuz Sultan Selim Mısır’ı alınca halifelik Türklere geçmiş oldu. Abbasi halifeliği de tamamen sona erdi.

ABBASİLERİN YIKILIŞ NEDENLERİ

1) Emirul Ümeraların faaliyetleri,

2) İç isyanlar,

3) Abbasi Halifelerin Emevi Halifeleri kadar iyi yetişmemiş olması,

4) Abbasilerin devlet adamlarını kullanmadaki beceriksizliği ,

5) Din âlimlerine ve Hz. Ali soyundan gelenlere iyi davranmamaları

6) Fetihlerin durması

7) Selçukluların yıkılması ile koruyucularının ortadan kalkması.

ABBASİLERİN GENEL ÖZELLİKLERİ


1) Abbasiler Arap olmayan uluslara hoşgörüyle yaklaşmış ve İslâmiyet’in daha fazla yayılmasını sağlamışlardır.

2) Bu dönemde Emevilere göre bilim – kültür alanında daha çok gelişme gözlenmiştir.

3) Türkler ilk kez bu dönemde İslâmiyet’i kitleler halinde benimsemişlerdir.

4) Abbasilerin denizciliğe önem vermemeleri ticari ve askeri alanda gelişmelerini engellemiştir.

5) Başkentleri Bağdat’dır

6) İslam bu dönemde Arap toplumu dışında da yayılmıştır

7) Emevi devleti Arap devleti özelliğini taşırken, Abbasiler bir İslam devleti özelliğine sahiptir.

8) Bilim, kültür ve felsefe çalışmaları yaptılar

9) İlk tercüme hareketleri ve kütüphaneler bu dönemde kuruldu. Müslümanlar öğrendikleri bu bilgilere yenilerini ekleyerek daha da geliştirdiler.

10) Türkler kitleler halinde İslam’a bu dönemde girdiler

11) Abbasiler de İstanbul’u kuşatmış fakat başarılı olamamışlardır. (782’de Mehdi döneminde)



EMEVİ VE ABBASİ DÖNEMLERİ ARASINDAKİ FARKLAR

1. Emevi Devleti Arap milliyetçiliği politikası izledi. Abbasiler ise Arap olmayanlara da hoşgörü ile davrandılar. Önce İranlı sonra Türk memur ve askerler Abbasi Devleti hizmetinde görev yaptılar.

2. Abbasiler merkezlerini Bağdat'a taşıdılar. Sasani devlet teşkilatını örnek aldılar. Vezirlik kurumunu oluşturdular. Vezir, halifeden sonra en yetkili kişi oldu.

3. Abbasiler, emir-ül ümeralık kurumunu kurdular. Emir-ül ümera, başkomutan durumundaydı.

4. Abbasilerde saray teşkilatı genişledi. Refahın artmasıyla birlikte lüks arttı.

5. Emevi halifeleri Emiru’l-Mü’minin, Abbasi halifeleri ise İmamu’l-Müslimin unvanını kullandılar.


ABBASİ DEVLETİNDE TÜRK ETKİNLİĞİ

Abbasi Devleti Emevilerin takip ettiği Arap ırkçılığına dayanan siyaseti terk ederek Müslüman halka eşit davranmıştır. Abbasilerin bu tavrı Türklerim İslamiyet’e girmelerini hızlandırmıştır.

1) Türklere ilk görev veren Abbasi halifesi Mansur’dur.

2) Harun Reşit saray muhafızlarını Türklerden oluşturmuştur.

3) Halife Me’mun ve Mutasım döneminde ise devlet içerisinde Türklerin rolü oldukça artmıştır.

4) Mu’tasım zamanında Abbasi ordusunda çoğunluk Türklerin eline geçmiş, Türkler için Bağdat yakınlarında Samerra şehrini kurdurmuştur.

5) Abbasiler Bizans sınırı boyunca kurdukları AVASIM ŞEHİRLERİNE (Tarsus, Adana, Antakya, Maraş, Malatya, Diyarbakır) Türkleri yerleştirmişlerdir. Bizans ile savaşlarda önemli rol oynamışlardır.

6) Mısır, Suriye ve devletin doğu illerinde vali olarak görev yapmışlardır. Devlet merkezinde vezir ve haciplik gibi görevler üstlenmişlerdir.

7) Tuğrul Bey 1055 I.Bağdat Seferi ile Abbasi halifesini Şii Büveyhoğulları’nın baskısından kurtarmışlardır.
 

Tarih Öğretmeni

Sultan
Yönetici
Sultan
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
8,584
Puanları
113
Konum
Yeryüzü
Web sitesi
www.tarihbilinci.com
ABBASÎLER

Emevîlerin yıkılmasından sonra, İslâm devletinin başına geçen hanedandır (750-1258). Abbasîler, 1261'den 1517'ye kadar da Mısır'da halifelik yapmışlardır. Hz. Muham-med'in amcası Abbas'm soyundan oldukları için kendilerine Abbasîler denilmiştir. Emevîler zamanında birçok ülke fethedilmiş, İslâm devleti çok genişlemişti. Fakat fetihler durunca, Emevîlere karşı olan hoşnutsuzluk arttı. Her yanda ayaklanmalar başgösterdi. Emevîler, Arap olmayan Müslümanlara "mevalî" diyorlar ve onları hor görüyorlardı. Devlet işlerinde önemli görevleri Araplara veriyorlardı. Oysa, İslâm dininde, Müslümanlar arasında bir ayrılık olmadığı belirtilmişti. Bu tutuma karşılık, Müslüman Türkler ve İranlılar, Emevîlere düşmanlık besliyorlar, onları devirmeye çalışıyorlardı. İranlılar Şiî olduklarından, Hz. Ali'nin soyundan olan birini halife yapmak istiyorlardı. Türkler ise daha çok Abbasilerin meydana getirdikleri gizli örgüte girmişlerdi.
Emevîlere karşı yapılacak ihtilâli, Abbasilerden İbrahim hazırladı. İbrahim, Ebu Müslim adında bir genci, Emevîlere karşı girişilecek hareketi düzenlemek üzere Horasan'a gönderdi. Bu sırada, birçok yerde ayaklanma çıkmıştı. Ebu Müslim de Merv şehri yakınlarında topladığı büyük kuvvetlerle ayaklandı (748). Araplar arasındaki anlaşmazlıklardan yararlanarak Merv şehrini ele geçirdi. Emevî ordusunu bozguna uğrattı. Nişabur'a girdi. Kısa sürede çok önemli başarılar kazandı. Emevîlerin gönderdikleri ordular, Abbasîlere bağlı birlikler tarafından yenilgiye uğratüdı. Küfe şehri alındı. Burada Abbasilerden Ebül Abbas Abdullah halife ilân edildi (749). Son Emevî halifesi II. Mervan, büyük bir ordu ile Büyük Zap ırmağı kıyılarına gelmişti. Burada yapılan meydan savaşını Abbasîler kazandı. II. Mervan, Mısır'a kaçtı. Orada saklandığı bir kilisede yakalanarak öldürüldü (750).
Ebül Abbas Abdullah, Emevî sülâlesinden olanlar hepsini öldürttü. Bunlardan yalnız Abdurrahman adında bir genç, Kuzey Afrika'ya kaçarak kurtuldu. Onun için kendisine kan dökücü anlamına "saffah" denildi. Abbasîler, bununla da kalmayarak Emevî halifelerinin mezarlarını yok ettiler.
Abbasîler de Emevîler gibi babadan oğula veya kardeşe geçen bir saltanat kurdular. Fakat, Arapları üstün görmekten vazgeçtiler. Devlet yönetiminde, öteki milletlerden olan Müslümanlara ve özellikle Türklere önemli görevler verdiler.
Ebül Abbas Abdullah'tan sonra halife olan Mansur, Dicle ırmağı kıyısında Bağdat şehrini kurdu; burasını başkent yaptı. Ününden ve gücünden çekindiği Ebu Müslim'i, hile ile Bağdat'a getirterek öldürttü. Çıkan ayaklanmaları bastırdı. Belh şehri Türklerinden olan Bermek'e önemli görevler vedi.
Abbasîlerin, İslâm devletinin başına geçmesiyle ülkede geniş alanda güvenlik sağlandı. Fetihler hemen hemen durdu. Bilimde, teknikte, sanatta önemli ilerlemeler oldu. Bununla birlikte, yıkılma belirtileri de çok geçmeden görülmeye başlandı.
Abbasîlerin en parlak devri, Harun Reşit ile oğulları Memun ve Mutasım'm halifelik zamanlarıdır. Harun Reşitk, Bermekoğullarm-dan Yahya'yı vezir yaptı. Yahya'nın ve çocuklarının İslâm imparatorluğuna büyük hizmetleri oldu. Harun Reşit, bütün devlet işlerini onlara bıraktı. Bu zamanda Bağdat, İstanbul'dan sonra Doğu'nun en büyük bir şehri oldu. Eski Babil gibi ün kazandı. Harun Reşit, ülkesinde uygarlığın ilerlemesine çalıştı. Bilgin ve sanatkârları korudu. Bir yandan da ordularının başında Anadolu'ya seferler yaptı; İstanbul önlerine kadar ilerledi. Doğu Roma imparatorları barış için vergi vermekzorunda kaldılar. Karo-lenj imparatoru Şarlman (Charlemagne), Harun Reşit'e elçiler ve değerli armağanlar gönderdi. Ondan, Hıristiyanların Kudüs'ü serbestçe ziyaret etmelerine izin vermesini rica etti. Bu istek kabul edilerek dostluk anlaşması yapıldı. Harun Reşit de karşılık olarak Şarl-man'a armağanlar yolladı. Bunlar arasında çok beğenilen ve o zaman Avrupa'da bilinmediği söylenen bir çalar saat vardı. Harun Reşit, son zamanlarında Bermekoğullannı çekemediği için, onları devlet işlerinden uzaklaştırdı; bazılarını da öldürttü. Onun bu davranışı, Mansur'un Ebumüslim'e yaptığına benzetilir.
Harun Resiften sonra Memun ve ondan sonra da Mutasım halife oldu. Her ikisi de Türklere yakınlık gösterdi. Memun iyi yetişmiş, bilgin bir hükümdardı. Eski Yunan, Hint ve İran eserlerini Arapçaya çevirtti; bunlardan herkesin yararlanmasını sağladı. Bilginleri sarayında topladı. Onların tartışmalarına katıldı. İslâm dininin akla uygun şekilde gelişmesini benimseyen Mutezile mezhebine taraftar oldu. Annesi Türk olduğu için, Türklerin Müslüman olmalarına çalıştı. Onun zamanında Doğu Roma
İmparatorluğundan Girit adası alındı. Mutasım, Türklerden bir hassa ordusu meydana getirdi. Türk askerleri için Samarra şehrini kurdu. Kendisi de çok zaman burada oturdu. Doğu Rüma İmparatorluğuna seferler yaptı.
Abbasîler, Anadolu'nun güneydoğusunu ele geçirdiler. Burada Avasım adı verilen bir il kurdular. MaveraünneruYden ve Horasan'dan getirdikleri Türkleri bu bölgeye yerleştirdiler. Böylece Tarsus, Misis, Adana, Maraş, Diyarbakır, Ahlat ve Malazgirt birer Müslüman-Türk şehri oldu.
Abbasîler batıda Atlas Okyanusundan, doğuda Hindistan'a kadar uzanan ve içinde çeşitli milletlerin yaşadığı bu büyük İslâm imparatorluğunu bir yönetim altında tutamadılar. Abbasîlerin halifeliği ele geçirmelerinden kısa bir süresonra, İspanya ve Kuzey Afrika, imparatorluktan ayrıldı. İspanya'da Endülüs Emevî devleti kuruldu (757). Kuzey Afrika'da, Abbasîlerin en güçlü oldukları Harun Reşit zamanında Ağlebîler, ayrı bir devlet oluşturdular (800). Daha sonra Tahirîler Horasan'da, Tolu-noğulları Mısır'da ayrı biryönetim kurdular. Halife Mutasım'dan sonra, devlet otoritesinin zayıflaması sonucunda, eyaletlerin merkezle bağlantılan koptu. Çeşitli yerlerde yeni yeni beylikler ve devletler ortaya çıktı. Bunlar, her ne kadar Bağdat'ta oturan Abbasî halifesinin yüksek egemenliğini veğ din başkanlığını tanıyorlarsa da gerçekte bağımsız hareket ediyorlardı. Daha sonraları, devletin yönetimi, emir-ül ümera adı .verilen başkomutanların eline geçti. Bunlar, Abbasilerden istediklerini halife yapıyorlardı. Artık Abbasî halifelerinin siyasal bir gücü kalmamıştı. Peygamberin amcasımn soyundan geldikleri için başta bulunuyorlardı.
İran'da bir devlet kurmuş olan Büveyhoğulla-rı, 954 yılında Bağdat'ı ele geçirerek Abbasî halifelerini çok güç duruma soktular. Büveyho-ğullarırun, Abbasîler üzerindeki baskısını, Büyük Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey kaldırdı.
Moğolların basma geçerek büyük bir imparatorluk kuran Cengiz'in, İslâm ülkelerini istila etmesi ve yıkıp yakması karşısında Abbasîler, seyirci kalmaktan başka bir şey yapamadılar. Cengiz'in torunlarından Hulâgu, Bağdat'a girdi. Son Abbasî halifesi Mustasım'a hazinelerinin yerlerini söyletti. Sonra onu çuvala koyarak, bir bölük atlının ayaklan altına atıp öldürttü. Sanki, Abbasilerden, Emevîlerin öcünü almış oluyordu. Böylece, Bağdat'taki Abbasî hanedanı sona erdi (1258).
Abbasîlerin Mısır kolu: Bağdat'ın Moğollar tarafından alınmasından ve Abbasî hanedanının ortadan kaldırılmasından sonra, halife Mustasım'ın amcası Ahmetd, Mısır'a kaçarak Memlûk sultanı Baybars'a sığındı. Baş kadının önünde Abbasilerden olduğunu ispat ederek törenle halife ilân edildi ve Mustansır adını aldı (1261). Baybars, İslâmlar üzerinde etkili olabilmek için Abbasîlerin Mısır'da halifelik yapmalarını uygun görmüştür. Baybars, Mustansır'ı yanma verdiği askerlerle Bağdat üzerine gönderdi. Mustansır, yolda Moğolların saldırısına uğrayarak yenildi ve ortadan kayboldu. Yerine, yine Abbasilerden olduğunu ispat eden Hakim halife oldu. Bütün Mısır halifeleri bunun soyundan gelirler. Bu halifelerin siyasal yetkileri yoktu. Yalnız dinî görevleri yerine getirirlerdi. Mısır'da Abbasî halifeliği Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim'in Mısır'ı almasma kadar sürdü (1517). Bundan sonra Osmanlı padişahları İslamların halifesi olarak tanınmışlardır.
 

Tarih Öğretmeni

Sultan
Yönetici
Sultan
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
8,584
Puanları
113
Konum
Yeryüzü
Web sitesi
www.tarihbilinci.com
ABBASİLER


Hz. Peygamber'in amcası Abbas'ın soyundan gelen ve 750-1258 yılları arasında hüküm süren hanedanı



I- Siyası Tarih.


İsmini Hz. Muhammed'in amcası Abbas b. Abdülmuttalib b. Hâşimden alan bu hanedana ilk atalarına nisbetle “Hâşimîler” de denilmektedir.

İslâm dünyasında Emevîler'in yerine Abbâsîler'in yönetimi ele geçirmesiyle idarî, askerî, siyasî ve ilmî sahalarda çok büyük değişiklikler olmuş, Abbâsîler'in iktidara geldikleri 750 yılı, İslâm tarihinin en önemli dönüm noktalarından birini teşkil etmiştir. Abbâsîler'in iktidara gelmesi, Emevî idaresinden memnun olmayan grupların lider kadrolarının temsil ettiği ve öncülüğünü yaptığı yoğun bir propaganda ve teşkilâtlanan büyük bir kitlenin faaliyeti neticesinde mümkün olmuştur. Emevî halifelerinin bir asır kadar devam eden idarelerinde benimsedikleri siyasî görüşler ve yaptıkları uygulamalar, geniş bir sahaya yayılmış bulunan İslâm toplumu içinde çeşitli gayri memnun unsurların ortaya çıkmasına ve sonunda Emevî hanedanının yıkılmasına yol açmıştır.

Hz. Muhammed'in kurduğu İslâm Devletinin aslî unsurunu Araplar meydana getiriyor ve devletin kurulduğu Arabistan'da pek az gayri müslim yaşıyordu. Hulefâ-yi Râşidîn devrinde yapılan fetihlerle Mısır, Suriye, Irak ve İran ülke topraklarına katıldı. Emevîler devrinde de devam eden bu fetihler sayesinde devletin sınırları Endülüs'ten Orta Asya içlerine kadar uzanmıştı. Arap fâtihler, fethettikleri ülkelerin sakinlerine, cizye ödemek şartıyla eski dinlerine bağlı kalma hakkını tanıdıkları gibi, İslâmiyet'i kabul edenlere de kendileriyle eşit haklar tanıyorlardı. İslâm'ın bizzat kendi bünyesinde bulunan bu düşüncenin Hulefâyi Râşidîn devrinde uygulandığı görülmektedir. Ancak Emevî halifeleri, İslâm'ın ön gördüğü devlet reisliği yerine, Arap asil sınıfına dayanan hükümdarlığı getirdiler; böylece cihanşümul İslâm devleti yavaş yavaş etnik unsura dayalı bir devlet halini aldı. Emevîler zamanında giderek imtiyazlı bir sosyal sınıf durumuna gelen Araplar arazi vergisinden muaftılar ve ordugâh şehirlerini meydana getirmek için yalnız onlar silâh altına almıyorlardı. Divana kaydedilen askerlerin büyük bir kısmı Araplar'dan meydana geliyor, her türlü tazminat ile fethedilen bölgelerden gelen ganimet ve para dışında ayrıca aylık ve yıllık alıyorlardı.

Fethedilen yerlerde İslâmiyet'i kabul eden Arap olmayan unsurlara (mevâlî1') gelince, bunlar idarî, iktisadî ve sosyal bakımlardan ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyorlardı. Genellikle şehirlerde bulunan mevâlî, teoride Araplarla eşit haklara sahipti, fakat uygulamada hiç de böyle değildi. Müslüman olmalarına rağmen, devletin gelirlerinin arttırılması maksadıyla kendilerinden her türlü vergi, hatta gayri müslimlerin ödedikleri bir vergi olan cizye bile alınıyordu. Fetihlere piyade olarak katılıyor, buna karşılık Arap süvarilerinden daha az aylık ve ganimetten daha az pay alıyorlardı. Emevî halifelerinin mevâlîye karşı takip ettikleri bu siyaset, Halife Ömer b. Abdüla-zîz tarafından terkedildi ise de onun ölümü ile tekrar eski duruma dönüldü. Bu tutum iktidara karşı kuvvetli bir muhalefetin doğmasına zemin hazırladı.

Hz. Osman'ın şehid edilmesinden sonra meydana gelen hadiseler, İslâm dünyasında asırlarca devam edecek karışıklıkların çıkmasına sebep olmuştur. Emevîler ve bu ailenin reisi durumunda olan Suriye Valisi Muâviye b. Ebû Süfyân, Hz. Osman'ın öldürülmesini bahane ederek Hz. Ali'nin halifeliğini kabul etmedi. Bunun üzerine meydana gelen gelişmeler sonucu Cemel ve Sıffîn savaşlarında müslümanlar karşı karşıya gelmiş ve kardeş kanı dökülmüştü. 661 yılında Hz. Ali'nin de öldürülmesi ve oğlu Hasan'ın halifelikten feragat etmesiyle Muâviye'nin halifeliği kesinleşti. Ancak Hz. Ali taraftarları Irak'ta iktidara karşı sert bir muhalefet başlattılar. Muâviye'nin Irak Valisi Ziyâd b. Ebîh'in katı tutumu, aradaki gerginliği daha da arttırdı. Bilhassa 680 yılında Hz. Hüseyin'in şehid edilmesiyle sonuçlanan Kerbelâ faciası, iktidara karşı yapılan mücadeleleri daha da sertleştirdi. Şiî propagandası kısa sürede etkili oldu ve doğu eyaletlerinde kalabalık bir taraftar kitlesi meydana getirdi. Mevâlî, Şiîler'in görüşleri doğrultusunda Hz. Peygamber'in neslinden gelen meşru bir halife fikrini benimsedi. Böylece mevâlî ile Şiîler arasında Emevî iktidarına karşı bir ittifak kurulmuş oluyordu. Bu arada Sıffîn Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan Haricîler, devamlı isyan halinde idiler ve az da olsa devlet otoritesinin zayıflamasına sebep olmuşlardır.

Emevî hilâfetinin başlıca zaaflarından birisi de Arap kabileleri arasında ardı arkası kesilmeyen mücadeleleri önlememiş olması ve hatta bizzat bu mücadelelerin içine girmiş bulunmasıdır. Arap an'anesi, kabileleri kuzey ve güney Arapları olmak üzere iki kısma ayırıyordu. Kabileler arasında İslâm'dan önce görülen rekabet ve savaşlar İslâmiyet'le birlikte büyük çapta ortadan kalkmıştı. Ancak fetihlerden sonra siyasî ve iktisadî menfaatler eski düşmanlıkları yeniden körükledi. Yeni kurulan ordugâh şehirlerinde bu kabileler belirli yörelere yerleştirildiler. İslâmî devirde kuzey ve güney Arapları arasındaki ilk sürtüşmeye Muâviye zamanında rastlanmaktadır. Bu mücadeleler devlet otoritesinin zayıf olduğu dönemlerde çok kanlı mecralara sürüklenmekteydi.

Yezîd'in ölümünden sonra ortaya çıkan hilâfet mücadelesinde, güney Araplan'ndan Kelb kabilesi Emevî ailesinden Mervân b. Hakem'i. kuzey Arapları'ndan Kays kabilesi de Abdullah b. Zübeyr'i destekliyordu. Bu iki kabilenin 684 yılında Mercirâhifteki kanlı savaşı. Benî Kelb'in yani Emevîler'in galibiyeti ile sonuçlandı. Bu savaşla Emevî halifeleri tarafsızlıklarını kaybederek kabileler arasındaki mücadeleye bizzat katılmış oluyorlardı. Halife I. Velîd zamanında (705-715) Haccâc'ın desteklediği Kays kabilesi güçlenirken, buna karşılık Velîd'in kardeşi Süleyman da Yemenlileri destekliyordu. II. Velîd'in tahttan indirilmesinde en önemli rolü oynayan ve ondan sonra halife olan III. Yezîd de Yemenliler'in desteğini sağlamıştı. Halifelerin bu yola baş vurmaları, birlik ve bütünlük içinde bir imparatorluğun halifesi olmaktan çok, belli bir zümrenin temsilcisi haline gelmeleri sonucunu doğurdu. Bu ise Emevîler'in düşüşünü hızlandırmıştır.

Emevî hanedanının zayıflama sebepleri arasında, II. Velîd'in halifelikten hal'edilmesinde aile arasında ortaya çıkan iç mücadeleyi de belirtmek gerekir. Bu olayla, yıllardan beri Emevîler'in hâkim olduğu Suriye ikiye bölünmüş oluyordu. Bu ihtilâf o hale geldi ki son halife Il. Mervân Dımaşk'ı terkederek kendisine hilâfet merkezi olarak Harran'ı seçti. Bu arada, son Emevî halifelerinin çok beceriksiz oldukları da unutulmamalıdır.

Bütün bunların yanında diğer bir yıpratıcı güç de Abbasîler idi. Abbasîler hilâfet makamını ele geçirmek için bütün bu şartlan kendi lehlerine ustaca kullanmasını bilmişler, yavaş ve emin adımlarla hedeflerine doğru ilerlemişlerdir. Ülke çapında yaygın olan memnuniyetsizlikten faydalanan Abbasîler, kısa zamanda Emevîier'e karşı başlatılan harekete yön verir hale geldiler. Hz. Peygamber'in amcası Abbas ve oğlu Abdullah siyasî olaylara katılmamış, ilimle meşgul olmuşlardır. Abdullah'ın oğlu Ali de babasının siyasetini takip etmiş, ancak I. Velîd tarafından baskıya mâruz kalınca Dımaşk'ı terkederek 714 yılında, Suriye hac yolu üzerinde bulunan Humeyme'ye gitmek zorunda kalmıştı. İşte burada, İslâm'daki siyasî mücadelenin belki en eski ve en ince propaganda hareketi başlamış oldu.

Abbasîler daha harekete geçmeden önce Horasan'da kuvvetli bir güç olan Şiîler faaliyet halinde idiler. Şiiler Hz. Muhammed'in ailesinden birinin halife olmasını istiyorlardı. Bu devirde Şiîler'in büyük bir kısmı Hz. Ali'nin oğlu Muhammed b. Hanefıyye'nin oğlu Ebû Hâşim'in etrafında toplanmıştı. Ebû Hâşim ikametgâhını Humeyme'ye nakletti ve Abbasîler ile temasa geçti. Hatta bir rivayete göre, 98 (716-17) yılında vefatı sırasında imameti Muhammed b. Ali b. Abdullah'a vasiyet etmişti. Böylece Abbasîler daha başlangıçta Şiîler'in desteğini sağlamış oldular.

Abbasî propagandası ve yer altı faaliyetlerinin merkezi Küfe olup bu faaliyetleri yürüten teşkilât 718 yılında kurulmuştu. Kaynaklar ilk önce Arap'tan Arap'a yapılan propagandanın başladığı tarihi 100 (718) yılı olarak vermektedirler. Ancak bu konuda kesin bir şey söylemek oldukça güçtür. Zaten ilk faaliyetler hakkında verilen bilgiler de karışıktır. İlk zamanlar Abbasî taraftarları ağır darbeler yemişler, fakat faaliyetlerinden vazgeçmemişlerdir. Abbasî hareketini on iki nakîb ve bunlara bağlı yetmiş dâî büyük bir gizlilik içinde yürütüyordu.

Horasan'da ilk başarılı adımları atan. Hidaş adlı bir propagandacıdır. Aşırı fikirlere sahip olan Hidaş, etrafına kısa sürede kalabalık bir grup topladı. Merv'deki Şiîler de ona katıldılar. Hidaş başlangıçta bazı başarılar kazanmasına rağmen 736 yılında yakalanarak idam edildi. Aynı yıl, Hidaş'ın isyanından önce Abbasî ailesinden Ali b. Abdullah b. Abbas ölmüş, yerine oğlu Muhammed b. Ali geçmişti. Muhammed, Abbasî hareketinin kuvvetlenmesinde babasından çok daha fazla gayret sarfetti. Muhammed Hidaş'ı tanımadı ve bütün kötülükleri onun sırtına yükleyerek davayı ayakta tutmasını bildi. Abbasî nakîb ve dâfleri kendilerini bir iktidar isteklisi olmaktan çok, Allah tarafından istenilen değişikliğin aracıları olarak tanıtıyorlardı. İleri sürdükleri dava, hakkın haksızlığa karşı yaptığı mücadele idi. Biat kendileri için değil, ileride Peygamber ailesinden, üzerinde sonradan ittifak edilecek bir şahıs adına alınıyordu.

26 Ağustos 743 tarihinde İmam Muhammed b. Ali b. Abdullah vefat edince, yerine vasiyeti üzerine oğlu İbrahim geçti. Horasan'da gelişmekte olan ihtilâl faaliyetinin dizginlerini eline alan İbrahim 745 yılında Ebû Müslim'i, mukaddes ailenin vekili sifatıyle Horasana gönderdi. Ebû Müslim'in milliyeti kesin olarak bilinmemekle beraber Arap olmadığı muhakkaktır. 0, Abbasî ailesine intisap etmeden önce Kûfe'de köle veya mevlâ olarak yaşıyordu. Genç yaşta olmasına rağmen Abbasî hareketini yönetenlerin dikkatini çekti ve İmam İbrahim b. Muhammed'e onu kazanması tavsiye edildi. İbrahim Ebü Müslim'i yanına alarak kendi fikirleri istikametinde yetiştirdi ve kendi vekili olarak Horasan'a gönderdi.

Ebû Müslim'in Horasan'a giderek hareketin idaresini ele alması, ihtilâl faaliyetinin bir dönüm noktası olmuştur. Bu sırada Horasan'daki Arap kabileleri arasındaki mücadele had safhaya varmıştı. Kısa sürede ihtilâl faaliyetlerinin geliştiği Horasan şehirlerini dolaşan ve Şiilerin baş dâîsi Süleyman b. Kesîr el-Huzâi’nin yerine liderliğe geçen Ebû Müslim, İmam İbrahim ile devamlı temas halinde idi. Nihayet 15 Haziran 747 tarihinde Süleyman b. Kesîr'in taraftarlarının toplu halde bulundukları Sifezenç'te İmam İbrahim'in gönderdiği

siyah bayrak açıldı. Bir müddet Sifezenç'te kalan Ebû Müslim buradan Âlîn'e, oradan da Mâhiyân'a geçti. Ebû Müslim, Horasan'daki Emevî taraftarlarının toplanmasına fırsat vermeden bu eyaletin başşehri Merv'i işgal etti. Horasan Valisi Nasr b. Seyyar, Nisabura çekilmek zorunda kaldı. Merv, Mervür-rûz, Herat, Nesâ ve Ebîverd şehirleri zaptedildi. Bu sırada İbrahim'in yanından dönen ve onun tarafından başkumandanlığa tayin edilen Kahtabe b. Şebîb, Tûs yakınlarında Nasr b. Seyyâr'ı mağlûp etti. Artık Horasan'daki Emevî kuvvetleri çökmüştü. Haziran 748'de Nasr Nisabur'u terketti ve Ebû Müslim merkezini oraya nakletti.

Nasr ve onun etrafında toplanan Arap kabileleri Kumis şehrinde tutunmaya çalıştılar. Horasan'daki bu gelişmeler üzerine Halife II. Mervân, Irak Valisi Yezîd b. Ömer b. Hubeyre'ye Horasan'a yardımcı kuvvetler göndermesini emretti; ancak gönderilen kuvvetler Nasr ile birleşmeden mağlûp edildi. Kahtabe ve oğlu Hasan. Kumis'i zaptettikten sonra batıya doğru ilerlemeleri-ne devam ederek Rey ve Hemedan'ı ele geçirdiler. 749 ilkbaharında İsfahan civarında yapılan savaşı kaybeden Nasr'ın artık tutunabileceği yer kalmamış, Kah-tabe'ye Irak yolu açılmıştı. Oğlu Hasanı önden göndererek kendisi de onu takip ediyordu. Hasan Celûlâ'da karargâh kurmuş olan İbn Hubeyreden sıyrılarak Dicle'yi geçti ve Kûfe'ye doğru ilerlemeye başladı. Kahtabe ise 27 Ağustos 749 tarihinde İbn Hubeyrenin karargâhına âni bir baskın yaparak onu mağlûp etti; İbn Hubeyre müstahkem şehir Vâsıt'a çekildi. Bu gece savaşları arasında, Abbâsîler'e ilk askerî başarıları kazandırmış olan Kahtabe öldürüldü: kumandayı oğlu Hasan aldı ve 2 Eylülde Kûfe'yi zaptetmeye muvaffak oldu. Artık Abbâsîler'İn Küfedeki gizli idaresi ortaya çıkabilirdi. Peygamber ailesinin veziri unvanını taşıyan Ebû Seleme el-Hallâl. gizlendiği yerden çıkarak idareyi ele aldı. Abbasîler de artık ön plana geçme zamanının geldiğine karar verdiler. Horasan'da ihtilâl hareketi hızla geliştiği sırada Halife Mervân, İbrahim'i Harran'a götürerek hapsetti. Rivayete göre İbrahim, kendi yerine kardeşi Ebü'l-Abbas'ın geçmesini vasiyet etmişti. Abbasî ailesi Kûfe'nin zaptından sonra oraya gitti, fakat pek iyi karşılanmadı.

Ebû Seleme, Ali evlâdını tuttuğu için onlan oyalamaya çalışıyordu. Bunu farkeden Horasanlılar bir emrivaki ile Ebü'l-Abbas'a biat ettiler. 28 Kasım 749 Cuma günü KÛfe Camii'nde Ebü'l-Abbas'a biat edildi. Ebü'l-Abbas, halife olarak okuduğu İlk hutbede hâkimiyet hakkının Abbasîler'e ait olduğunu çeşitli deliller ileri sürerek ispat etmeye çalıştı. Abbasîler, ihtilâl hazırlıklarının başladığı ilk anlardan itibaren Şiîler'le birlikte hareket ediyormuş gibi görünüyorlar ve gerçek niyetlerini açığa vurmuyorlardı. Ancak iktidarı ellerine geçirince onlara sırt çevirdiler. Ebü'l-Abbas karargâhını, Şiîler'in çoğunlukta bulunduğu Kûfe'den Hammâm-A'yen'e nakletti ve Ebû Müslim'in yardımıyla Ebû Seleme ile Süleyman b. Kesîr'i ortadan kaldırdı.

Kahtabe ve oğlu Hasan güneyden Kufe üzerine yürürlerken, ikinci bir ordu Ebü'l-Abbas'ın amcası Abdullah b. Ali kumandasında kuzeyden Suriye istikametinde ilerliyordu. Halife II. Mervân, Suriye ve el-Cezîre Araplan'ndan topladığı bir ordu ile Büyük Zap kenarında Abdullah'ı karşıladı. Savaş 16 Ocak 750 tarihinde başladı ve on gün devam etti. Mervân'ın birlikleri arasında çıkan anlaşmazlık sebebiyle Abdullah savaşı kazandı. Bu hezimetten sonra Harran'a çekilen Mervân, orada da kalamayacağını anlayarak Dımaşk'a, oradan da Ürdün'deki Ebûfutrus'a kaçtı. Abdullah b. Ali hiçbir mukavemetle karşılaşmadan Dımaşk önlerine geldi ve kısa bir muhasaradan sonra şehri zaptetti. [204] Mervân'ı takip eden birlik Yukan Mısır'da Busîr adı verilen yerde ona yetişti ve Ağustos 750'de cereyan eden çarpışmada Mervân Öldürüldü. Bu yıl sonlarına doğru Vâsıfta mukavemet etmekte olan İbn Hubeyre de teslim olunca Emevî hilâfeti tarihe karışmış oldu.

İhtilâlin başanya ulaşmasından ve Abbâsîler'in iktidara gelmesinden sonra Emevîler'e mensup olanlar her tarafta hunharca katledildi. Muâviye ve Ömer b. Abdülazîz'in mezarları hariç, diğer halifelerin mezarlan açılarak kemiklerinden bile öç alma yoluna gidildi. Emevîler'e karşı girişilen cinayetlerin en büyüğü, Abdullah b. Ali'nin bulunduğu Suriye'de meydana geldi. Abdullah, Ebûfutrus'ta Emevî ailesi mensuplarını bir ziyafete davet etti. Yemek sırasında okunan bir mısradan aniden hiddetlenerek Emevîler'den 80 kişiyi öldürttü.

Abbasî ihtilâlinin karakteri ve ihtilâlcilerin esas istekleri hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmektedir. XIX. yüzyılın bazı Batılı tarihçileri, Emevîler'le Abbasîler arasındaki mücadeleyi Araplar'la İranlı unsur arasında ırkçı bir mücadele olarak kabul etmekteydiler. Daha sonra yapılan yeni araştırmalar bu görüşün doğru olmadığını ortaya koymuştur. İhtilâl hareketi her ne kadar İranlı unsurun yoğun olduğu Horasan'da başlamış ve ilk başarısını orada kazanmışsa da İhtilâlin elebaşıları Araplardır. On iki nakîbden sekizi Arap, dördü mevâlî idi. Ayrıca Horasan'ın çeşitli şehirlerinde çok sayıda Arap yerleşmiş ve bunların büyük bir kısmı Abbasî ordusu içinde yer almıştı. Abbasî ihtilâli, yukarıda sebepleri açıklanırken belirtildiği gibi. Emevî hanedanına karşı cephe almış çeşitli unsurların beraberce hareket etmeleri sonunda başanya ulaşmıştır. İhtilâli harekete geçiren ve başanya ulaştıran güç ırkî bir temele değil, muhtelif menfaat gruplarının ittifakına dayanıyordu.

Abbasîler hilâfeti ele geçirdiklerinde, genellikle Emevîler'in temsil ettiği “Mülk-devlet” yerine, dine dayalı devlet şeklinde gerçek halifelik fikir ve idealini temsil eden kimseler olarak karşılandılar. Halife cuma namazlarında Hz. Peygamberin hırka-i şerifini (bürde) giyiyordu. Etrafını, himayesi altında tuttuğu ve devlet işlerinde tavsiye ve görüşlerini aldığı fakihler ve diğer din âlimleri çeviriyordu. Abbasî halifeleri, yerlerini aldıkları Emevî halifeleri gibi dünyevî zihniyet ve temayülde oldukları halde, etrafa karşı dindar ve zâhid görünmeyi ihmal etmiyorlardı.

Abbasîler, hilâfet merkezi olarak Suriye yerine Irak'ı tercih ettiler. Birinci halife Ebü'l-Abbas es-Seffâh, Fırat'ın doğu yakasında bulunan küçük Hâşimiyye şehrini merkez yaparak bir süre orada oturdu. Kısa bir müddet sonra da merkez Enbâr'a nakledildi. İkinci Abbasî halifesi ve birçok bakımdan hanedanın gerçek kurucusu olan Ebû Ca'fer el-Mansûr, Dicle kıyısında, Sâsânî İmparatorluğumun eski başşehri Medâin harabeleri yakınında bulunan ve Abbâsîler'in sürekli başşehri olacak yeni bir şehir kurdu. Resmî adı Medînetüsselâm olmasına rağmen burası, aynı yerde bulunan eski bir İran köyünün adıyla Diyarı bağdâd olarak tanınmıştır. Hilâfet merkezinin değişmesinin önemli sonuçları olmuştur. Bu değişiklikle idarenin ağırlık merkezi, bir Akdeniz ülkesi olan Suriye'den, sulanabilen zengin bir vadi ve birçok ticaret yollarının kavşağı olan Irak'a geçmiş, böylece Bizans yerine İran'ın tesiri yoğunluk kazanmıştır.

Abbasî ihtilâlinin başanya ulaşması ile birlikte Araplar ve özellikle Suriyeliler için hâkimiyet devri sona ermiş oluyordu. Böylece Arap ve mevâlî arasındaki fark ortadan kalkmış, hatta mevâlî Araplar'a karşı üstünlük bile kazanmıştı. İhtilâlin ağır yükünü omuzlannda taşıyan Horasanlılar devletin yüksek makamlarını paylaştılar. Hareketin lideri Ebû Müslim büyük bir nüfuz ve İktidar sahibi oldu. İlk Abbasî halifesi âdeta onun gölgesinde yaşıyordu. Halife Mansûr, Ebû Müslim'in bu hâkimiyetine tahammül edemeyerek onu öldürttü. Ancak bununla devlet içindeki İran nüfuzu kırılmış olmuyordu. Bermekî vezir ailesi, Mansûr devrinden itibaren uzun müddet iktidarını devam ettirdi. Bu sefer de Bermekîler devlet içinde halife kadar kudret sahibi olmuşlardı. 803 yılında Hârûnürreşîd bir bahane ile Bermekî ailesini bertaraf etti. Hârûnürreşîd'in ölümünden sonra, oğullan Emîn ve Me'mûn arasındaki hilâfet mücadelesi, aynı zamanda Arap ve İranlı unsurun iktidar mücadelesi idi. Anne ve baba tarafından Abbasî ailesine mensup olan Emîn'i Araplar, annesi İranlı bir câriye olan Me'mûn'u da İranlılar destekliyordu. Neticede Me'mûn'un galip gelmesi, Araplar'ı devlet idaresinden tamamen uzaklaştırdı.

Me'mûn, halifeliğinin ilk yıllarında Merv'de bulunduğu sürece İranlı unsurun tesirinde kalarak kendisi için de zararlı bazı İcraatta bulundu. Ancak hadiselerin hızla aleyhine gelişmesi Me'mûn'u uyandırmış ve siyasetini değiştirmek zorunda bırakmıştır. İlk önce Merv'den Bağdat'a gelerek idareyi bizzat yürütmeye başladı. Merv'de bulunduğu sırada cereyan eden hadiseler Arap ve İranlılar'a karşı güvenini sarsmıştı. Bu durumda güvenebileceği bir kuvvete ve kadroya ihtiyacı vardı. Horasan'da bulunduğu sırada yakından tanıma fırsatını bulduğu Türkler, Abbasî İmparatorluğunda Arap ve İranlılar'in nüfuzuna karşı çıkabilecek yegâne kuvvetti; siyasî tecrübe ve askerî kabiliyet bakımından da imparatorluk İçinde bir denge unsuru olabilirlerdi. Me'mûn'un, halifeliğinin son yıllarında Türkler'i askerî birlikleri arasına almaya başladığı ve bunu bir devlet politikası haline getirdiği görülmektedir. Kaynaklar. Me'mûn'un son yıllarında halife ordusu içinde Türklerin sayısının 8000-10.000 civarında olduğunu ve kumanda heyetinin Türkler'den meydana geldiğini belirtmektedir.

Halife Me'mûn'un ölümünden sonra kardeşi Mu'tasım Türkler'in desteği sayesinde hilâfet makamına geçti. O da ağabeyi gibi çeşitli Türk ülkelerinden birlikler getirmeye devam ederek kısa zamanda ordunun büyük kısmını Türkler'den meydana getirdi. 836'da Sâmerrâ şehrini kurarak Türk birlikleriyle beraber hilâfet merkezini oraya nakletti. Böylece 892 yılına kadar devam edecek olan “Sâmerrâ devri” başlamış oluyordu. Türk kumandanları yavaş yavaş idarî kadrolara da hâkim olarak devletin yönetiminde büyük ölçüde söz sahibi oldular. Halife Mütevekkilden itibaren istediklerini halife yapıyor, istemediklerini bu makamdan uzaklaştinyorlardı. Diğer taraftan halifeler de Türkler'in baskısından kurtulmak için gayret sarfediyor ve fırsat buldukça Türk kumandanlannı öldürüyorlardı. Türklerle halifeler arasındaki bu mücadele, 892 yılında merkezin tekrar Bağdat'a nakledilmesine kadar devam etti. Fakat hilâfet merkezinin Bağdat'a nakledilmesi, halifelik müessesesinin siyasî nüfuzu bakımından büyük bir değişiklik meydana getirmedi. Halife Mu'tazıd devrinde kısmî bir toparlanma olduysa da onun ölümüyle durum tekrar eski haline döndü. Bu sefer de devlet erkânı arasındaki rekabet halifeliği yıpratıyordu. Halife Râzî, bu duruma son vermek maksadıyla âdeta halifelik yetkileriyle donattığı Muhammed b. Râik el-Hazarîyi emMi'l-ümerâ tayin etti (936). Ancak bu tedbir de beklenilen sonucu vermedi. Bu sırada imparatorluk iyice parçalanmış ve halifenin sözde iktidarı, Irak'ın bir kısmıyla sınırlı kalmıştı.

Abbasî hilâfeti için bütün bunlardan çok daha kötü bir gelişme, 945 yılında Büveyhîler'in Bağdat'ı işgal etmeleri olmuştur. İranlı ve Şiî bir hanedan olan Büveyhîler. IX. yüzyılın ortalarına doğru Fars, Hûzistan, Kirman ve Cibâl bölgelerinde hâkimiyet kurmuşlardı. Abbasî Halifesi Müstekff, Büveyhîler'den Mu-izzüddevle Ahmed'e emîr'ül-ümerâlık payesi vermek zorunda kaldı. Böylece Abbasî hilâfeti Şiî bir hanedanın baskısı altına girmiş oluyordu. Büveyhîler'in Bağdat'a hâkim oldukları bir asırdan fazla zaman içinde halifeler onların kuklaları durumuna düşmüşler, bütün siyasî ve askerî otoritelerini kaybetmişlerdi. Buna karşılık Büveyhîler, merkezî hükümetin meşruiyet kaynağı ve dinî lider olarak Abbasî halifelerini başta tuttular. Ancak istediklerini halife yapıyor, istemediklerini de hiçbir zorlukla karşılaşmadan bertaraf edebiliyorlardı. Artık Bağdat İslâm dünyasının bir merkezi olmaktan çıkmışta. XI. yüzyılın ortalarında Büveyhîler güçlerini kaybettiler. Bu dönemde Arslan el-Besâsîrî Bağdat'a hâkim olarak hutbeyi Fatımî halifesi adına okutmaya başladı.

Abbasî hilâfetinin resmen ortadan kaldırılmaya teşebbüs edildiği bu sıralarda İran'da yeni bir güç ortaya çıkmıştı. Bu güç, Sünnî inancı benimsemiş olan Selçuklular idi. Arslan el-Besâsîrî’nin hutbeyi Fatımî halifesi adına okutması, Selçuklular'ı harekete geçirdi. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, 1055 yılında Bağdat'ı Arslan el-Besâsi’rîden kurtararak halifeye dinî itibarını iade etti. Yanm asır kadar halifeler, Selçuklular'ın siyasî hâkimiyetleri altında varlıklarını devam ettirdiler. Selçuklular yalnız Bağdat'ı değil, bütün İrak ve Suriye'yi de Fatımî tehlikesinden kurtardılar. Aynı zamanda, başta Bağdat olmak üzere başlıca büyük şehirlerde medreseler kurarak fikrî bakımdan da Şiîler'e karşı harekete geçtiler. Ancak Büyük Selçuklu İmparatorluğumun taht kavgaları sebebiyle zayıflamaya başladığı sıralarda, Abbasî halifeleri maddî iktidarı da ele geçirmek üzere harekete geçtiler. Fakat bilhassa Halife Nâsır'ın halefleri onun başlattığı siyaseti devam ettirecek kudrette olmadıkları için, Abbasî hilâfeti tekrar eski haline dönmekte gecikmedi. 1194'te Irak Selçuklu Sultanı Tuğrul, Hârizmşah Tekiş'e mağlûp olunca, onun hâkimiyeti altındaki ülkeler Hârizmşahlar'ın eline geçti. Bu sefer de Abbasî halifeleri ile Hârizmşahlar karşı karşıya geldiler. Bazı rivayetlere göre Halife Nasır, yeni rakiplerini daha tehlikeli bularak bu sırada bütün Asya'yı kasıp kavurmakta olan Cengiz Han'dan yardım istedi. Gerçekten de Alâeddin Tekiş'ten sonra tahta geçen Hârizmşah Muhammed, Abbasî hilâfetini ortadan kaldırmayı düşünüyordu. Ancak Moğol tehlikesi bu tasavvurun gerçekleşmesine fırsat vermedi.

Emevî hanedanı zamanında İslâm imparatorluğunun sınırları Türkistan içlerinden Pirene dağlarına, Kafkaslar'dan Hint Okyanusu'na ve Büyük Sahra içlerine kadar uzanıyordu. Bu sınırlarıyla tarihinde en büyük imparatorlukların başında yer alıyordu. Ancak o zamanın şartları göz önüne alınacak olursa, bu kadar geniş bir imparatorluğu ayakta tutmanın kolay olmayacağı kendiliğinden ortaya çıkar. Nitekim Abbâsîler'in iktidara geldiği ilk yıllardan itibaren kopmalar başladı. Abbasî katliamından kurtulabilen Halife Hişâm'ın torunu Abdurrahman b. Muâviye, Mısır ve Kuzey Afrika yoluyla Endülüs'e gitmeye muvaffak oldu. Abdurrahman, Endülüs'ün içinde bulunduğu karışık durumdan faydalanarak 756 yılında bağımsız bir hükümdar gibi hareket etmeye başladı. Halife Mansûr. Abdurrahman üzerine kuvvetler sevkettiyse de bir sonuç alamadı ve Endülüs böylece imparatorluktan resmen kopmuş oldu. Endülüs'ün istiklâlini kazanmasından sonra yavaş yavaş bütün Kuzey Afrika'da bağımsız ve yan bağımsız devletler ortaya çıkmaya başladı. 758'de, merkez Sicilmâse olmak üzere resmen Abbâsîler'e bağlı olan Haricî Midrârîler. 777'de Batı Cezayir'de Rüstemîler, 789'da Fas'ta İdrîsîler ve 800'de İslâm coğrafyacılarının İfrîkıyye adını verdiği Tunus'ta istiklâllerini kazanan Ağlebîler bunlar arasında sayılabilir.

IX. yüzyılın ortalarından itibaren Abbâsîler'in nüfuzu Mısır'dan batıya geçemiyordu. Hatta 868-905 yılları arasında Türk Tolunoğullan ile 935-969 arasında İhşîdîler Mısır ve Suriye'ye hâkim olarak batıdaki sının iyice daraltmışlardı. Doğu eyaletierindeki durum da batıdakinden pek farklı değildi. 819 yılından itibaren Horasan ve Mâverâünnehir'de Sâmânîler, 821 yılında Horasan'da Tâhirîler ismen halifeye bağlı olmakla beraber iç ve dış işlerinde tamamen bağımsız hareket ediyorlardı. 867 yılında Sîstan bölgesinde ortaya çıkan Saffârîler, Bağdat halifesi ile uzun ve çetin mücadelelere giriştiler. Suriye ve el-Cezîre'de Hamdânîler 905 tarihinden itibaren bağımsızlıklarını kazanmışlardı. IX. yüzyılın ortalanna doğru halifenin maddî nüfuzu Bağdat ve çevresine münhasır kalmıştı.

Abbasîler devrinde siyasî, iktisadî ve dinî sebeplere dayanan isyanlara sık sık rastlanmaktadır. 752'de Suriye'de Emevî hanedanının haklanna sahip çıkmak isteyen bir isyan oldu. İsyan çabuk bastırıldı: ancak Emevî taraftarları, Emevîler'in bir gün yeniden dönerek adaleti tesis edeceklerine İnanıyor, pek tehlikeli boyutlara varmamakla birlikte Suriye'de zaman zaman ayaklanıyorlardı. Diğer taraftan Şiîler, başarıya ulaşmasında büyük ölçüde yardımcı oldukları ihtilâlden sonra Abbasî ailesinin hilâfete geçmesini hazmedemiyorlar ve hilâfetin kendi haklan olduğunu açıkça ilân ediyorlardı. Nitekim Hz. Ali'nin oğlu Hasan'ın soyundan gelen Muhammed en-Nefsü'z-Zekiyye ve kardeşi İbrahim, halifelik iddiasıyla harekete geçtiler. Uzun müddet gizli çalışan ve halifenin takibinden kurtulmak için devamlı yer değiştiren bu iki kardeş, nihayet ailelerine yapılan baskıya dayanamayarak ortaya çıktılar ve Mansûr'a karşı harekete geçtiler. Ancak 762 yılında Muhammed ve ertesi yıl da İbrahim yakalanarak idam edildi. Şiîler'in isyanları bununla bitmedi. Fırsat buldukça ortaya çıktılar; fakat bir sonuç elde edemediler. Ancak bunlardan daha önemlisi, Halife Mansûr'un 755 yılında Ebû Müslim'i öldürtmesi bahane edilerek İran'da başlatılan bir seri isyandır. Bu isyanların temelinde belirli bir noktaya kadar milliyetçi fikirler bulunuyordu. İsyan hareketinin altında yatan dinî ideoloji ise İran menşeli idi. Ebû Müslim'in ölüm haberi Horasan'a ulaşınca, muhtemelen onun yakın adamlarından Sunbaz adında bir kumandan Rey'i ele geçirerek Hemedan üzerine yürüdü. Rey ile Hemedan arasında halife kuvvetleriyle yaptığı savaşı kaybeden Sunbaz, Taberistan'a kaçtıysa da yakalanarak idam edildi. Yine aynı tarihlerde Ebü Müslim'in adamlarından İshak et-Türkî, Mâverâünnehir'de isyan etti ve iki yıl halife kuvvetlerini uğraştırdı. 757 yılında Üstâzsîs adlı birisi Herat, Bâdgîs ve Sîstan taraflarında ayaklandı; bir yıl kadar süren mücadeleden sonra isyan bastırıldı ve Üstâzsîs esir edildi. Horasan'daki isyanların en tehlikelisi, Mukanna' (Peçeli) isyanıdır. Fikirleri bugünkü komünizme benzeyen Mukanna'ın isyanı, ancak 789 yılında bastırılabildi. Halife Mehdî zamanında eski İran dinlerini ihya etmek için daha birçok ayaklanma olmuştur. Bütün bu olaylar üzerine, isyanları bastırmakla görevli Dîvânü'z-zenâdıka adı verilen bir müessese de kurulmuştur.

Abbasîler devrinde ortaya çıkan isyanların en önemlisi, geniş bir alana yayılması, devamlılığı, teşkilâtlanması ve bütünlük arzetmesi bakımından, Bâbek el-Hürremrnin isyanıdır. Siyasî ve askerî sahada dikkate değer kabiliyetlere sahip olan Bâbek'İn taraftarlannın çoğunu köylüler teşkil ediyordu. O, büyük arazilerin taksim edileceğini vaad ediyor ve sözünü de tutuyordu. 816 yılında Azerbaycan'da isyan bayrağını açan Bâbek, uzun müddet İsyanını devam ettirmiş, üzerine gönderilen kuvvetleri mağlûp ederek nüfuz alanını genişletmiş, nihayet 837 yılında Halife Mu'tasım'm Türk asıllı kumandanlarından Afşin tarafından yakalanarak idam edilmiştir.

Diğer taraftan, Zenc adıyla bilinen siyahı kölelerin 869-883 yıllan arasındaki isyanı, daha çok iktisadî ve sosyal sebeplerden kaynaklanıyordu. Basra bölgesinde tuzla ve çiftliklerde çalışan bu köleler son derece güç şartlarda hayatlarını devam ettiriyorlardı. Hz. Ali soyundan geldiği iddia edilen Ali b. Muhammed, çeşitli vaadlerle Zencîler'i harekete geçirdi. İsyana birbiri arkasından katılan yeni gruplarla bu hareket süratle gelişti. Zencîler'in askerî harekâtı başlangıçta oldukça parlaktı. Güney Irak ve Güneybatı İran'ın önemli bölgelerini hâkimiyetleri altına alıp Basra ve Vâsıt'i zaptettiler. Böylece Bağdat'ı da tehdit etmeye başladılar. Nihayet uzun ve çetin mücadelelerden sonra isyan güçlükle bastırılabildi.

X. yüzyılın başında imparatorluğun içinde bulunduğu sosyal buhran en yüksek noktasına varmıştı. Zencî isyanının bastırılmasına rağmen etkileri hâlâ devam ediyor ve İsmâilî mezhebine ait fikirler süratle yayılıyordu. 901-906 yılları arasında. Karmatîler adıyla bilinen bir gruba mensup silâhlı İsmâilî çeteleri Suriye, Filistin ve el-Cezîre'yi yağmaladılar. Bahreyn bölgesindeki Karmatî hareketi çok daha tehlikeli bir şekilde gelişiyordu. Merkez Ahsâ'da 20.000 kadar silâhlı kişinin yaşadığı söyleniyordu. Karmatîler süratle kuzeye doğru ilerleyerek KÛfe'yi yağma ettiler. 929'da Mekke'yi işgal ederek Hacerülesved'i Ahsâ’ya götürdüler ve ancak yirmi yıl sonra tekrar yerine koydular. Ayrıca Suriye'de büyük kanşıklıklara sebebiyet verdiler. Karmatîler'in Bahreyn'deki hâkimiyetleri XI. yüzyılın sonlanna kadar devam etmiştir.

Abbasîler devrinde fetih amaçlı savaşlara pek az rastlanmaktadır. Yeni hanedan zaten çok genişlemiş olan sınırları daha da genişletmek yerine, içerde refahı sağlama yoluna gitmiş ve bunda da oldukça başarılı olmuştur. Bununla birlikte ihtilâli takip eden birkaç yıllık bir sükûnet devresinden sonra Bizans'a karşı gazalar yeniden başlamış ve Bizans İmparatorluğu ile mücadeleye devam edilmiştir. Halife Mansûr zamanında Anadolu'ya küçük çapta akınlar yapılıyordu. Üçüncü Abbasî Halifesi Mehdî, İslâm devletindeki iç karışıklıklardan faydalanmak isteyen Bizans İmparatorluğuna bir ders vermek maksadıyla 782 yılında İstanbul'a büyük bir sefer düzenledi. Oğlu Hârûn kumandasındaki İslâm ordusu Üsküdar'a kadar gitti ve Kraliçe İrene'yi yıllık vergi ödemek şartıyla barış yapmaya mecbur ederek geri döndü. Halife Hârûnür-reşîd, Tarsus'tan başlayarak Malatya'ya kadar uzanan sınır hattını yeniden teşkilâtlandırdı, kaleleri tamir ve tahkim ettirdi. Buralara ülkenin çeşitli bölgelerinden gelen gönüllüler yerleştirilerek akınlara hız verildi. Hatta bu sınır kalelerini Avâsım adı verilen yeni bir vilâyet haline getirdi. Halife Me'mûn, hilâfetinin son yıllannda Bizans'a karşı 830-833 arasında bizzat kendisinin de katıldığı üç sefer düzenledi. Orta Anadolu'da Tyana (Tuana) zaptedilerek şehre müslüman nüfus iskân edildi. Bu hareketinden, onun Anadolu'yu fethetmek niyetinde olduğu anlaşılmaktadır.

Abbasîler devrinde Bizans'a karşı düzenlenen seferlerin en büyüğü Mu'tasım tarafından yapılmıştır. 838 yılında büyük bir ordu ile Anadolu'ya giren Mu'tasım, Ankara üzerinden yürüyüp bugünkü Afyon yakınlannda bulunan ve o zaman Anadolu'nun en büyük şehirlerinden biri olan Ammûriyye'yi (Amorion) muhasara ederek zaptetti. Halife Mu'tasım'dan sonra Bizans cephesindeki askerî harekâtın hızını kaybettiği görülmektedir. Diğer taraftan IX. yüzyılın ortalanndan itibaren Abbasî hilâfetinin zayıflaması, Suriye ve el-Cezîre'de yeni devletlerin ortaya çıkması üzerine, mücadeleler bu devletlerle Bizans arasında cereyan etmeye başlamıştır. Bilhassa Hamdânîler'den Seyfüddevle'nin gazâlan büyük bir önem taşımaktadır. Bu sırada Türkistan ve Hazar cephesinde birkaç sınırlı harekât dışında, tam manasıyla bir sükûnet hüküm sürüyordu. Abbasîler, hilâfet merkezinin çok Hârûnürreşîd devrine ait bir sikke uzakta olması sebebiyle Akdeniz'e daha az ilgi gösteriyorlardı. Fakat Mısır ve Kuzey Afrika'da kurulan devletler, birkaç asır boyunca Akdeniz'de hâkimiyetlerini devam ettirdiler. Meselâ Ağlebîler. 825-878 yılları arasında Sicilya'nın fethini tamamlayarak burada parlak bir fikir hayatının gelişmesine zemin hazırladılar.

Abbasî Halifesi Hârûnürreşîd ile Frank Kralı Büyük Kari (Charlemagne) arasında IX. yüzyılın başlarında kurulan dostane münasebetler her iki tarafın da karşılıklı menfaatlerinden kaynaklanıyordu. Büyük Kari. Hârûnürreşîd'i kendi düşmanı Bizans'a karşı muhtemel bir müttefik olarak düşünüyor. Hârûnürreşîd de onu İspanyada kudretli ve müreffeh bir devlet kurmaya muvaffak olan rakibi Endülüs Emevîleri'ne karşı kullanmak istiyordu. Bu gaye ile başlayan münasebetler. Batılı tarihçilere göre. karşılıklı gönderilen elçiler ve hediyelerle geliştirilmiştir. Hatta Hârünürreşîd'in gönderdiği hediyeler arasında tuhaf ve dikkati çeken bir saatin bulunduğu da zikredilmektedir. Batı kaynaklarında. 797-806 yıllan arasında kurulduğu belirtilen bu münasebetler hakkında İslâm kaynaklarında hiçbir bilgi bulunmamaktadır.

Diğer taraftan Moğollar Cengiz Han idaresinde Çin'e karşı yaptıkları başarılı akınlardan sonra. 1218 yılından İtibaren batıya yönelerek İslâm dünyasını istilâ etmeye başladılar. Hârizmşahlar Devteti'nin ortadan kaldırılmasından sonra İran ve Irak'ta Moğollar'ın karşısında duracak kuvvet kalmamıştı. Moğollar Semerkant, Buhara. Taşkent. Hârizm, Belh gibi şehirleri yerle bir ederek batıya doğru ilerliyorlardı. Cengiz Han'dan sonra da Moğol İstilâsı devam etti. Onun torunlarından Hülâgû, İran'da son mukavemetleri kırarak 1258 yılının Ocak ayında Bağdat önlerine geldi ve şehri kuşattı. Bağdat Moğollar'a karşı dayanacak güçte değildi. Barış teşebbüslerinden de hiçbir olumlu sonuç alınamayınca son Abbasî Halifesi Müsta'sım, devlet erkânı ile birlikte teslim olmak mecburiyetinde kaldı. Hülâgû, teslim olanların hepsini idam ettirdi; beş asırdan beri İslâm dünyasının başşehri durumunda olan Bağdat tahrip edildi. Bütün İslâm şehirlerinde olduğu gibi Bağdat'ta da dünya tarihinde eşine pek az rastlanır cinayetler işlendi ; bütün medenî müesseseler yerle bir edildi. Camiler ahır haline getirildi; kütüphaneler tahrip edildi, kitaplar yakıldı ve Dicle nehrine atıldı. Moğollar'ın Bağdat'ı İşgalleri İslâm tarihinde büyük bir felâket olarak kabul edilmektedir. Bu felâket siyasî sahadan ziyade medeniyet sahasında olmuş ve bu tarihten İtibaren İslâm medeniyeti duraklamaya ve gerilemeye başlamıştır.

750-1258 yılları arasında hüküm süren Abbasîler. İslâm tarihinde Osmanlılar'dan sonra en uzun ömürlü hanedandır. İslâm medeniyeti en parlak devrini bu hanedan zamanında yaşamıştır. Abbasîler uzun müddet siyasî sahada hâkimiyeti ellerinde tutmuşlar ve bir iki fasıla hariç, son günlerine kadar İslâm dünyasının manevî liderliğini de sürdürmüşlerdir. Abbasî hilâfetinin İslâm tarihinde olduğu kadar dünya tarihinde de büyük bir yeri vardır.


ABBASÎ HALİFELERİ


1-Ebü'l-Abbas es-Seffâh 132 (750)

2- Ebû Ca'fer el-Mansûr 136 (754)

3- Muhammed el-Mehdî 158 (775)

4- Mûsâ el-Hâdî 169 (785)

5- Hârûnürreşîd 170 (786)

6- el-Emîn 193 (809)

7- el-Me'mûn 198 (813)

8- el-Mu'tasım-Billâh 218 (833)

9- el-Vâsik-Billâh 227 (842)

10- el-Mütevekkil-Alellah 232 (847)

11- el-Muntasır-Billâh 247 (861)

12-el-Müstaîn-Billâh 248 (862)

13- el-Mu'tez-Billâh 252 (866)

14- el-Mühtedî-Billâh 255 (869)

15- el-Mu'temid-Alellah 256 (870)

16- el-Mu'tazıd-Billâh 279 (892)

17- el-Müktefî-Billâh 289 (902)

18-el-Muktedir-Billâh 295 (908)

19- el-Kâhir-Billâh 320 (932)

20- er-Râzî-Billâh 322 (934)

21- el-Müttaki-Lillâh 329 (940)

22- et-Müstekfî-Bil!âh 333 (944)

23-el-Mutr-Lillâh 334 (946)

24- et-Tâi'-Lillâh 363 (974)

25- el-Kâdir-Billâh 381 (991)

26- el-Kâim-Biemrillâh 422 (1031)

27- el-Muktedî-Biemrillâh 467 (1075)

28- el-Müstazhir-Billâh 487 (1094)

29- el-Müsterşid-Billâh 512 (1118)

30- er-Râşid-Billâh 529 (1135)

31- el-Muktefî-Liemrillâh 530 (1136)

32- el-Müstencid-Billâh 555 (1160)

33- el-Müstazî-Biemrillâh 566 (1170)

34- en-Nâsır-Lidînillâh 575 (1180)

35- ez-Zâhir-Biemriliâh 622 (1225)

36- el-Müstansır-Billâh 623 (1226)

37- el-Müsta'sım-Billâh 640 - 656

(1242- 1258)
 

Tarih Öğretmeni

Sultan
Yönetici
Sultan
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
8,584
Puanları
113
Konum
Yeryüzü
Web sitesi
www.tarihbilinci.com
Moğol felâketi 1260 yılında Aynicâlûfta Memlüklü kumandanı Baybars tarafından durduruldu. Baybars aynı yıl Memlüklü Sultanı Kutuz'u öldürerek kendisi tahta geçti. Sultan Baybars. Abbâsîler'den Halife Zâhir'in oğlu olup Moğollar'ın Bağdat'ı tahribi sırasında canını kurtararak Dımaşk'a gitmiş bulunan Ahmed'i Kahire'ye getirerek parlak bir merasimle halifeliğini ilân ve ona biat etti. [205] Böylece beş asırdan beri İslâm âleminin manevî liderliğini yapmış olan Abbasî hilâfeti üç yıllık bir aradan sonra yeniden kurulmuş oldu. Halife olduktan sonra “el-Müstansır” lakabını alan Ahmed, Sultan Baybars ile birlikte Bağdat'ı kurtarmak için aynı yıl Dımaşk'a gitti: fakat Baybars'ın aniden geri dönmesi üzerine tek başına kalan Müstan-sır Moğol valisi ile yaptığı savaşta öldürüldü. Bu olaydan bir müddet sonra yine Abbasî ailesinden Ahmed adlı başka birisini “el-Hâkim” lakabıyla halife ilân eden Baybars, bu hareketiyle siyasî iktidarı için manevî bir destek kazanmış oluyordu. Mısır'daki Abbasî halifeleri Hâkim'in soyundan gelmişlerdir. Yetkileri olmayan bu halifelerin isimleri sikke ve hutbelerde Memlüklü sultanlarının isimleriyle birlikte zikrediliyordu. Halifeler sadece dinî maksatlarla vakfedilmiş mal ve mülkleri idare ediyor, yeni bir hükümdar tahta geçtiği zaman belli merasimleri icra ediyorlardı.

Kahire'deki Abbasî halifeleri bazı müslüman hükümdarlara hükümdarlık menşuru gönderiyorlar, pek az da olsa fırsat buldukları takdirde siyasî hadiselere de karışıyorlardı. Nitekim 1412 yılında Sultan Nâsır'ın ölümü üzerine Halife Âdil, kendisini sultan ilân etti, ancak sultanlığı üç gün sürdü. Sultan Müeyyed Şah tarafından makamından indirilerek öldürüldü. Bu arada bazı halifeler, sultanlara cephe almaları sebebiyle hal ediliyorlardı. Nihayet 1517 yılında Osmanlı Hükümdan Yavuz Sultan Selim Mısır'ı zaptedince, son halife Mütevekkil'i beraberinde İstanbul'a getirdi ; böylece Mısır'daki Abbasî hilâfeti de sona ermiş oldu. [206]


MISIR ABBASİ HALİFELERİ

1-el-Müstansır-Billâh Ebü'l-Kâsım Ahmed 659 (1261)

2-el-Hâkim-Biemrillâh Ebü'l-Abbas Ahmed I 660 (1261)

3-el-Müstekfî-Billâh Ebü'r-Rebf Süleyman 1 701 (1302)

4-el-Vâsik-Billâh EbÛ İshak İbrahim740 (1340)

5- el-Hâkim-Biemrillâh Ebü'l-Abbas Ahmed 11 741 (1341)

6-el-Mu'tazıd-Billâh Ebü'1-Feth Ebû Bekir 753 (1352)

7-el-Mütevekkil-Alellah Ebû Abdullah (1. hilâfeti) 763 (1362)

8- el-Mu'tasım-Billâh Ebû Yahya Zekeriyyâ (1.hilâfeti) 779(1377)

9- el-Mütevekkil-Alellah Ebû Abdullah (2. hilâfeti) 779 (1377)

10- el-Vâsik-Billâh Ebû Hafs Ömer 785 (1383)

11- el-Mu'tasım-Billâh Ebû Yahya Zekeriyyâ (2. hilâfeti) 788 (1386)

12- el-Mütevekkil-Alellah Ebû Abdullah (3. hilâfeti) 791 (1389)

13- el-Müstaîn-Billâh Ebü'l-Fazl el-Abbâs 808 (1406)

14- el-Mu'tazıd-Billâh Ebü'1-Feth Dâvûd 816 (1414)

15- el-Müstekfî-Billâh Ebü'r-Rebî' Süleyman 11 845 (1441)

16- el-Kâim-Biemrillâh Ebü'1-Bekâ Hamza 855 (1451)

17- el-Müstencid-Bi!lâh Ebü'l-Mehâsin Yûsuf 859 (1455)

18- el-Mütevekkil-Alellah Ebü'l-İz Abdülazîz 884 (1479)

19- el-Müstemsik-Billâh Ebü's-Sabr Ya'küb (1. hilâfeti) 903 (1497)

20- el-Mütevekkil-Alellah Muhammed (1. hilâfeti) 914 (1508)

21-el-MÜstemsik-Billâh Ebü's-Sabr Ya'kûb (2. hilâfeti) 922 (1516)

22- el-Mütevekkil-Alellah Muhammed (2. hilâfeti) 923 (1517)
 

Tarih Öğretmeni

Sultan
Yönetici
Sultan
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
8,584
Puanları
113
Konum
Yeryüzü
Web sitesi
www.tarihbilinci.com
II- Medeniyet Tarihi


A- İdari Ve Siyasî Teşkilât.


Emeviler devrindeki gelişmelerin ardından Abbasîler devrinde halife mutlak bir hükümdar, halifelik de verasete dayalı bir hükümdarlık şeklinde devam etti. Veliahtlık müessesesi de pratikte halifeliği Abbasî ailesinin elinde tutabilmek gayesiyle muhafaza edildi. Halifenin kudret ve kuvvetinin kaynağı ilâhî bir temele dayanıyordu. Abbasî halifeleri artık “Halîfetü Resûlillâh” yerine “Halîfetullah” ve “Zıllullah fi'l-arz” unvanlarını taşımaya başlamışlardı. Hulefâyi Râşidîn ve Emevî halifelerine adlarıyla hitap edilir ve huzurlarına rahatlıkla girilirken. Abbasî halifeleri bir saray hiyerarşisinin teşrifata ve debdebesiyle halktan ayrılmışlardı. Halife nazarî olarak şeriatın bütün hükümlerine uymak mecburiyetinde olmakla birlikte uygulamada hiç de böyle değildi. Hilâfet düzenli askerî kuvvetlere dayanıyor ve iktidarını ücretli bürokrasi ile yürütüyordu.

Abbâsîler'le birlikte devlet teşkilâtında bazı yeni müesseseler ortaya çıkmıştır. Bunların başında Sâsânîler'den alınan bir müessese olarak vezâret gelmektedir. Vezir, halifenin vekili ve idarî teşkilâtın başı idi. Halifeden sonra gelen en önemli icra organı olması dolayısıyla geniş yetkilere sahipti. Zaman zaman “Mezâlim mahkemeleri”ne başkanlık eder, savaşlara karar verir, hazineden gerekli gördüğü harcamaları yapar, valileri tayin ve azledebilirdi. Abbâsîler'de iki çeşit vezirlik vardı: Vezâret-i tefviz, vezâret-i tenfîz. Birinci gruptaki vezirler tam ve sınırsız yetkilere sahipti; halifenin naibi sıfatıyla da hilâfet mührünü taşırdı. Hârûnürreşîd ve oğullarının vezirliğini yapmış olan Bermekîler, vezâret-i tefvîze güzel bir örnek teşkil eder. İkinci gruptaki vezirler ise sadece yürütme (icra) ile ilgili yetkilere sahip olup halifenin verdiği emirleri yerine getirmekle mükellef idiler. Bu bakımdan yetkileri sınırlıydı. Bu gruptaki vezirler genellikle mahir kâtipler, basiretli ve parlak zekâlı kişiler arasından seçilirdi. Halifeler önemli işlerde ve tayinlerde onlara da danışırdı. Vezirler tavsiye ettikleri kişilerin hatalarından sorumlu tutulurlardı; onların yanlış hareketleri vezirlerin cezalandırılmalarına ve hatta azillerine sebep olurdu. Merkezî idare, vezirlerin başkanlığında birçok divan, yani vezirliklerden meydana geliyordu. Devletin çeşitli malî işlerine bakan Dîvânü'l-harâc, Dîvânü beyti'l-mâl, para basma işlerini yürüten Dîvânü dâri'd-darb. askerî İşlere bakan Dîvânü'l-ceyş (Dîvânü'l-cünd), resmî yazışmaları yürüten Dîvânü'r-resâil, Dîvânü't-tevki, Dîvânü'l-hâtem, posta ve gizli istihbarat hizmetlerini yürüten Dîvânü'l-berid, idarî haksızlıklann ve adlî hataların görüşüldüğü Dîvânü'l-mezâlim bu divanların en önemlileridir.

Başşehir ve diğer büyük şehirlerde asayiş şutta teşkilâtı tarafından sağlanırdı. Başlangıçta adlî teşkilâta bağlı olarak çalışan şurta teşkilâtı, sanıkları yakalayıp sorguya çekme ve suçu sabit olanlar hakkında verilen cezayı infaz etmekle görevli bir daireydi. Zamanla suçluları takip edip cezalandıran müstakil bir daire olarak faaliyette bulunan bu kuruluşun başında, genellikle nüfuzlu ailelerden seçilen ve sâhlbü'ş-şurta denilen bir âmir vardı. Her şehirde emniyet ve huzuru sağlamakla görevli bir askerî birlik bulunur ve bu birlik sâhibü'ş-şurtaya vekâlet eden bir kumandanın emrinde çalışırdı. Sâhibü'ş-şurta-lar valiler tarafından tayin ve azledilirdi.

Merkez teşkilatındaki diğer bir önemli memuriyet de hâcibliktir. Hâciblik halifeyi suikastlara karşı korumak ve halkın önemli işlerle uğraşan halifeyi meşgul etmelerini önlemek için kurulmuştu. Bundan dolayı halifelere, halkın kendileriyle görüşmesi için belli vakitler ayrılmış ve salonlar tahsis edilmiştir.

Abbasîler zamanında ortaya çıkan diğer bir müessese de. 936 yılında Halife Râzî tarafından kurulan emîrü'l-ümerâlıktır. Bu müessese halifelerin siyasî otoritelerinin zayıflaması üzerine, devlet erkânı arasında ortaya çıkan iktidar mücadelesine son vermek maksadıyla kurulmuştur Emîrü'l-ümerâ geniş yetkilere sahip olup adı hutbe ve sikkelerde halifenin isminden sonra geçmekteydi. 936-945 yıllan arasında İbn Râik. Beckem ve Tüzün adlı üç Türk bu makamda bulunmuştur. Büveyhîler Bağdat'ı işgal ettikleri zaman onlar da emîrü'l-ümerâ unvanını aldılar.

Abbâsîler'de idare merkeziyetçi bir karaktere sahipti. Eyaletler vali ve emîr tarafından İdare edilirdi. Malî işlerden sorumlu olan sâhibü'l-harâc ve âmiller de yönetimde valilere yardımcı olurlardı. Nazarî olarak valilerin başlıca görevleri şunlardı: Orduları hazırlamak, stratejik yerlerde iskân edip her türlü ihtiyaçlarını sağlamak ve savaşa hazır bulundurmak, hukuki meselelerle, zekât ve vergi toplanmasıyla, ayrıca cihad ve ganimetlerin taksimiyle ilgilenmek, bid'at ve hurafelerle mücadele etmek, cezaların infazını sağlamak, cuma namazlarında imamlık yapmak, hac işlerini düzenlemek.

Hilâfet merkezinden uzak eyaletlere hanedana mensup kişiler veya son derece güvenilir kumandanlar tayin edilirdi. Ancak bu göreve tayin edilen kumandanlar zamanla Bağdat veya Sâmerrâ'da oturmayı tercih ederek yerlerine nâibler göndermeye başladılar. Merkezî otoritenin zayıflaması üzerine bu valiler veya vekilleri bağımsızlıklarını ilân ettiler. İfrikıyye'de Ağlebîler, Mısır'da Tolunoğullan ve İhşîdîler, Azerbaycan'da Sâcoğulları, Horasan'da Tâhirîler, Maverâünnehir'de Sâmânîler bu şekilde kurulmuşlardır. Abbasîler zamanında nazari olarak iki çeşit valilik vardı: Imâret-i âmme (istikfâ. umumi valilik) ve imâret-i hâssa (hususî valilik). Bölge valiliği Abbasî Devletinin en önemli makamlarından biriydi. Bununla birlikte valilerin otoritesi, şahsî kabiliyet ve başansı, halifenin güçlü veya zayıf oluşu ve nihayet kendisinin başşehirden uzaklığıyla yakından ilgili bulunduğundan, valinin “Umumi” veya “Hususi” olarak aynlması tamamen nazariyatta kalmıştır. Valiler, vezirlerin tavsiyeleriyle tayin edildiği için, kendilerini halifeye arz ve takdim eden vezirler İş başından uzaklaştırılınca genellikle valiler de görevden alınırlardı. Abbâsîler'in ilk devirlerindeki başlıca eyaletler şunlardı: İfrîkıyye, Mısır, Suriye ve Filistin, Hicaz ve Yemâme, Basra, Sevâd (Irak). el-Cezîre, Azerbaycan, Irâk- Acem (Cibâl), Hûzistan, Fars, Kirman, Mukran, Sicistan (Sîstan), Kûhistan, Kumis, Taberistan, Cürcân. Horasan, Hârizm, Fergana. Şâş (Taşkent), Suğd (Buhara, Semerkant). [207]
 

Tarih Öğretmeni

Sultan
Yönetici
Sultan
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
8,584
Puanları
113
Konum
Yeryüzü
Web sitesi
www.tarihbilinci.com
B- Askeri Teşkilât.


İdarî, malî ve kazaî işleri Dîvânü'1-ceyş tarafından yürütülen Abbasî ordusunun esasını, murtazıka (ücretli) denilen nizamî ve daimî statüdeki muvazzaf askerler teşkil etmekteydi. Bunlar yaptıkları askerî hizmet karşılığında devlet bütçesinden maaş alırlar ve her türlü ihtiyaçları devlet tarafından karşılanırdı. Bunların yanında, cihad davetine uyarak kendi istekleriyle orduya katılan, zekât ve ganimetten pay alan ikinci bir grup daha vardı ki bunlara mutatavvıa (gönüllü) denilirdi, kendilerine hazineden herhangi bir ücret veya maaş ödenmezdi. Bu gönüllü kıtalar arasında bedeviler olduğu gibi köy, kasaba ve şehir halkı da vardı.

Abbasî ordusu şu beş gruptan oluşuyordu:

1- Başşehirde bulunan ve doğrudan halifeye bağlı olarak görev yapan muhafız birliği (haresü'l-halîfe).

2- Büyük devlet adamlarının emrinde görev yapan birlikler.

3- Vilâyetlerde bulunan kuvvetler.

4- Avâsım ve suğur adı verilen sınır garnizonlarındaki birlikler.

5- Yardımcı kuvvetler.

Abbasî ordusunda görev alan muharip sınıflar da şunlardı: Müşât veya reccâle (kılıç-kalkan ve mızrakla donatılmış piyade birlikleri), fürsân (miğferli ve zırhlı olup mızrak ve savaş baltaları taşıyan süvari birlikleri), rumât (okçular), nef-fâtün (neft ateşi atmakla görevli birlikler), mühendisler (kuşatma silâhlarının yapımı ve onarımıyla ilgili teknik elemanlar), istihkâm (marangoz ve duvarcı gibi çeşitli zanaat erbabından oluşan birlikler).

Ordu savaş sırasında beşli tertibi (el-hamîs) esas alırdı. Kalbü'1-ceyş (merkezde başkumandanın emrinde görev yapan birlikler), meymene (sağ kanat), meysere (sol kanat), talîa (mukaddeme de denilen zırhlı ve miğferli süvarilerden oluşan öncü birliği), saka (artçılar). Savaşlarda kullanılan başlıca silâh, araç ve gereçler de kılıç, ok, yay, hançer, mızrak, topuz, balta, kalkan, zırh, miğfer, dikenli tel, merdiven, mancınık, arrâde ve deb-bâbeden ibaretti.

Ordudaki rütbelere gelince, özellikle Türk birliklerinin hilâfet ordusunun saflarına katılmasından sonra bazı değişiklikler olmuş ve Türkler'deki onlu sistem esas alınmıştır. Buna göre arif 10 askere, halife 50 askere, nakib 100 askere, kâid 1000 askere, emîr 10.000 askere kumanda ediyordu. Başlangıçta sırasıyla Araplar, İranlılar, Türkler. Zenciler ve Berberîler'den teşekkül eden ordunun etnik yapısında zamanla büyük değişiklikler oldu. Araplar idarî kadrolarla birlikte ordudaki etkinliklerini de kaybedince. Halife Me'mûn devrinden itibaren ordudaki üstünlük yavaş yavaş Türklerin eline geçmeye başladı ve bu durum Büveyhfler'in Bağdat'ı işgallerine kadar devam etti.

Abbasîler kara kuvvetlerine olduğu kadar deniz kuvvetlerine ve denizciliğe de büyük önem vermişlerdir. Muhtelif şehirlerde kurdukları tersanelerde Bizans gemilerinden daha büyük gemiler inşa etmişlerdir. Her gemide bir subay bulunur ve askerlerin eğitimiyle yakından ilgilenirdi. Devlet deniz savaşları için lüzumlu her türlü araç, gereç ve mühimmatı temin ederdi. Donanma kumandanlarına emîrü'l-mâ' (veya emîrü'l-bahr) denilirdi. Bu kelime Batı dillerine admiral-amiral şeklinde geçmiştir. [208]
 

Tarih Öğretmeni

Sultan
Yönetici
Sultan
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
8,584
Puanları
113
Konum
Yeryüzü
Web sitesi
www.tarihbilinci.com
C- Adli Teşkilât


Adliye teşkilâtı mahkeme, mezâlim mahkemeleri ve hisbe teşkilâtından müteşekkildi. Abbasî halifeleri kazaî yetkilerini fakihler arasından seçilen kadılar vasıtasıyla icra ederlerdi. Başlangıçta eyaletlerdeki kadılar vali tarafından tayin ediliyordu. Ancak daha sonra halifeler merkezde veya eyaletlerde kendi adlanna görev yapacak kadıları bizzat tayin etmeye başladılar. Hârûnürreşîd devrinden itibaren ise kâdılkudâtlık (başkadılık) müessesesi ihdas edildi ve bu göreve ilk olarak İmam Ebû Yûsuf getirildi. Bu tarihten sonra kadılar başşehirde oturan kâdılkudât tarafından tayin edilmeye başlandı. İlk dönemlerde her vilâyette bir kadı bulunurdu. İrak kadısı Hanefi mezhebine, Suriye ve Kuzey Afrika kadısı Mâlikî mezhebine, Mısır'daki kadı da Şafiî mezhebine göre hüküm verirdi. Daha sonra her vilâyete dört mezhebi temsilen kadılar tayin edildi. Zaman zaman halifelerin kadıları kendi istekleri doğrultusunda hüküm vermeye zorlamaları sebebiyle bazı fakihler kadılık görevini kabul etmemişlerdir. Nitekim İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe, Halife Man-sûr'un kadılık teklifini reddetmişti. Kadının başlıca vazifeleri davalara bakmak, yetimleri, mecnunları ve henüz erginlik çağına ulaşmamış çocukları koruyup gözetmek, bunlara veli ve vasi tayin etmek, vakıflarla ilgilenmek ve şer'î kanunları ihlâl edenleri cezalandırmaktan ibaretti. İlk dönemde davalara mescidde bakılırken Halife Mu'tazıd bu uygulamayı yasaklamıştır. Kadılar duruşma sırasında siyah cübbe giyer, uzun bir başlık üzerine siyah sarık sararlardı.

Mezâlim mahkemeleri. Mevki ve nüfuz sahibi kişilerin zulüm ve haksızlıklarına mâni olmak gayesiyle kurulmuş bir müessesedir. Kadıların bakmaktan âciz kaldıktan bu davalara sâhibü'l-mezâlim veya kâdı'l-mezâlim denilen görevliler bakar, halife veya vali adına hüküm verirlerdi. Bunlann çok geniş yetkileri vardı. Zaman zaman halife ve valiler de mezâlim mahkemelerine başkanlık ederlerdi. Bu mahkemelerdeki duruşmalarda muhafızlar, kadılar, fakihler, kâtipler ve şahitlerden müteşekkil beş grup görevlinin mutlaka hazır bulunması gerekirdi.

Hisbe. Muhtesibin başkanlığında faaliyet gösteren hisbe teşkilâtının esas görevi iyiliği yaymak ve kötülükten vazgeçirmek (emir bi'1-ma'rûf nehiy ani'l-münker) idi. Bu temel prensibe bağlı olarak toplumda sosyal huzuru sağlamaya yönelik pek çok işle meşgul olan muhtesip genel ahlâk, asayiş ve bazan da süratle sonuçlandırılması gereken davalarla ilgilenir ve zaman zaman kuvvet kullanarak meseleleri hallederdi. Bunun dışında çarşı ve pazarları, ölçü ve tartı âletlerini, gıda maddelerini kontrol eder, borçluların borçlarını vaktinde ödemelerini sağlar, komşular arasındaki ihtilâfları çözmeye çalışırdı. İbadetlerin ve dinî vecibelerin yerine getirilmesine nezaret eder, bu görevlerini ihmal edenleri cezalandırırdı. Sokak ve caddelerin temiz tutulmasını temin etmek, çeşitli işlerde İnsanlara ve hatta hayvanlara kötü muamelede bulunanları cezalandırmak gibi daha birçok iş muhtesiplerin görevleri arasındaydı. [209]
 

Tarih Öğretmeni

Sultan
Yönetici
Sultan
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
8,584
Puanları
113
Konum
Yeryüzü
Web sitesi
www.tarihbilinci.com
D- İlim ve Kültür Hayatı.


Mescid ve camilerin İslâm eğitim ve öğretim tarihinde önemli bir yeri vardır. Camiler hem ibadethane, hem birer eğitim ve öğretim müessesesi olarak kullanılmışlardır. Zengin kitap koleksiyonlarına sahip olan camiler bu önemli fonksiyonlarını Abbâsîler'in ilk devirlerinde de devam ettirmişlerdir. Camilerin dışında yüksek öğretim alanında ilk meşhur müessese. Halife Me'mûn (813-833) tarafından Bağdat'ta kurulan Beytülhikme'dir. Cündişâpûr Akademisi örnek alınarak kurulan bu müessese, bir tercüme merkezi olarak faaliyette bulunmasının yanı sıra bir akademi ve halka açık kütüphane olarak da hizmet veriyordu. Hizânetülhlkme ve hizâne-tülkütüb denilen kütüphaneler de birer eğitim müessesesi olarak kabul edilebilir. Fakat gerçek mânada ilk yüksek öğretim müessesesi, hiç şüphesiz, meşhur Selçuklu veziri Nizâmülmülk'ün Bağdat'ta kurduğu (1065-1067) Nizamiye Medresesi'dir. Bu medrese İslâm tarihinde ilk çekirdek üniversiteyi oluşturmuştur. Nizamiye medreselerinde öğrencilerin yeme içme ve barınma ihtiyaçtan ücretsiz karşılanırdı. Bağdat Nizamiye Medresesi Avrupa'da kurulan ilk üniversitelere de örnek olmuştur. Nizâmülmülk'ün gayretleriyle kurulan bu ilk medreseyi diğerleri takip etmiş ve VI. (XII.) yüzyılda Bağdat'taki medrese sayısı otuza varmıştır. Daha sonra Halife Müstansır da (1226-1242) Müstansıriyye adıyla meşhur bir medrese kurdu. Burada dört mezhep için ayn bölümler tahsis edilmişti. Her bölümde bir müderris ve yetmiş beş öğrenci vardı. Aynca bir de hekimi bulunan medreseye hizmet veren bir kütüphane, hamam ve aşevi bulunuyordu. Adı geçen medreselerle birlikte ülkenin diğer şehirlerinde kurulan medreseler de eğitim ve öğretim faaliyetlerini 1258'deki Moğol istilâsına kadar verimli bir şekilde sürdürmüşlerdir.

Abbasîler devrinin ilk zamanlan. İslâm kültür ve medeniyetine damgasını vuran çok önemli bir çağdır. İslâm dünyasında çeşitli müesseseler ve ilimler bu devirde şekillenmiş, zamanla gelişerek modern Avrupa medeniyetinin doğmasında da etkili olmuştur. İslâm dünyasında filolojik, dinî, sosyal ve tabii ilimler sahasındaki ilk çalışmaların bir kısmı Emevîler devrinde başlamış olmakla birlikte, bu çalışmaların sistemli bir şekilde ele alınarak müstakil birer ilim dalı haline gelmesi Abbasîler devrinde olmuştur. [210]
 

Tarih Öğretmeni

Sultan
Yönetici
Sultan
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
8,584
Puanları
113
Konum
Yeryüzü
Web sitesi
www.tarihbilinci.com
1- Dil ve Edebiyat.


Abbasîler devri, Arap dili ve edebiyatı alanlarındaki çalışmalar bakımından çok verimli geçmiştir. Önceleri Kur'ân-ı Kerîm ve hadisin inceliklerini anlamak gayesiyle başlayan filolojik ve edebî araştırmalar, zamanla müstakil birer ilim dalı halini almış, çeşitli dilciler Arap kabileleri arasında dolaşarak Arap edebiyatına esas teşkil edecek malzemeyi toplayıp tesbit etmeye başlamışlardı. Bu çalışmaları ve sonuçlarını şiir, şiir nevileri, kompozisyon ve hikâye türü, sözlük çalışmaları, dil (nahiv), edipler, antoloji yazarları ve tabakat kitapları ile ilgili çalışmalar şeklinde ele almak mümkündür.

Gerek Kur'an ve hadislerdeki bazı kelimeleri anlamak, gerekse bunların gramer ve sentakslarını kavramak için önemli bir kaynak olan şiir, konu ve şekil bakımından Câhiliye ve Emevî devri şiirinden farklı olmamak ve hatta büyük ölçüde ona dayanmakla birlikte, özellikle edebî sanatlar bakımından büyük bir gelişme göstermiştir. Bu devrin önde gelen şairlerinden bazıları şunlardır: Beşşâr b. Bürd. Ebû Nüvâs, Ebü'l-Atâhiyye. İbnü'l-Mu'tez, Ebû Temmâm, Dîkülcin, Buhtürî, İbnü'r-Rûmî, Ebü't-Tayyib el-Mütenebbî, Ebû Rrâs el-Hemedânî, İbn Hânî, Ebü'l-Alâ el-Ma-arrî, İbnü'l-Fâriz. Bahâ Züheyr ve İbn Zeydûn. Diğer taraftan şiirle ilgili çalışmaların bir uzantısı olarak, eski şairlerin divan ve şiirleri bir araya toplanarak antolojiler meydana getirilmiştir. Asma’nin el-Asmcfiyyât, Mufaddal ed-Dabbi’nin el-Mufaddaliyyât, İbn Sel-lâm el-Cumahrnin Tabakatü fühû-li'ş-şuara, İbn Ebü'l-Hattâb el-Kure-şinin Cemheretü eşcâri'I-Arab, İbn Kuteybe'nin eş-Şicr ve'ş-şılarâ, İbn Abdü Rabbih'in el-'lkdü'l-ferîd. Ebü'l-Ferec el-İsfahânrnin el-Eğânî, İbn Reşîk el-KayrevânFnin el-Umde fîşmâ-'ati'ş-şi'r ve nakdih, Ebû Temmâm'ın Kitâbü'l-Hamâse ve Seâübrnin Yetîmetü'd-dehr'i bu eserlerden bazılarıdır.

İslâmî ilimlerin temelini oluşturan Kur'an ve hadisle ilgili çalışmalara bağlı olarak, sözlük çalışmaları da bu devirde başlamıştır, önceleri, muhtelif konulara ve çeşitli eşyaya dair, rastgele toplanıp açıklanan kelimeler, ilk defa Halfı b. Ahmed el-Ferâhidî tarafından Kitâbü'l-Ayn adlı eserde belli bir sistem içinde bir araya getirildi. Halîl b. Ahmed'in başlattığı bu hareket kendisinden sonra değişik sistemlerle geliştirildi ve çok değerli sözlükler ortaya konuldu. Abbasî devrinin Halîl b. Ahmed'den sonra belli başlı sözlük yazarları ve eserleri şunlardır: İbn Düreyd, Cemheretü'I-luğa; Ebû Ali el-Kâlî, el-Bâri' fi'1-luğa-, Ebû Mansûr el-Ezherî, Tehzîbü'1-luğa-, İbn Fâris. el-Mücmel ve Mu'cemü mekâyîsi'1-luğa; Cevheri, eş-Şıhâh, İbn Sîde, el-Muhkem ve el-Muhaşşaş; Ebû Mansûr el-Cevâlîkî, eI-Muearreb; Zemahşerî, Esâsü'l-belağa.

Daha önce Ebü'l-Esved ed-Düelî tarafından esastan tesbit edilen nahiv ilmi, Abbâsîler'in ilk zamanlarında Basra ve Küfe ekolleri şeklinde teşekkül etti ve bu ekollere bağlı olarak birçok dil (nahiv) âlimi yetişti. Bu ekolün başlıca temsilcileri, Kitâbü'l-Ayn müellifi Halîl b. Ahmed. el-Kitâb müellifi Sîbeveyh, Ma’âni'l-Kur’ân müellifi Ahfeş el-Evsat, el-Muktedab müellifi Ebül-Abbas el-Müberred, Kitâbü Ahbâri'n-nahviy-yîn el-Basriyym müellifi Ebû Saîd es-Sîrâfî ve Zeccâc'dır. Daha sonra teşekkül eden Küfe ekolünün ise belli başlı temsilcileri Kisâî, Maâni'1-Kut'ân müellifi Ferrâ ve Sa'leb'dir. Bağdat'ın başşehir yapılmasından sonra eklektik bir ekol meydana geldi ve bu ekolü de el-îzâh fî cileli'n-nahv müellifi Ebü'l-Kasım ez-Zeccâc, Ebû Ali el-Fârisî, el-Haşâ'iş müellifi İbn Cinnî ve el-Mufaşşal müellifi Zemahşerî temsil ettiler. Diğer taraftan Endülüs ekolü de er-Redd cale'n-nahviyyîn müellifi İbn Mada', meşhur el-Eltiyye müellifi İbn Mâlik ve Ebû Hayyân el-Endelüsî tarafından temsil edilmiştir.

Daha önce oluşan esaslar çerçevesinde gelişmekle birlikte, Abbasîler devrinde çeşitli dillerden yapılan tercümelerle edebî nesrin alanı daha da genişledi. Bu tercümeler eski Arap gelenekleriyle karışarak yeni bir türün meydana gelmesine sebep oldu. Aydınlara, sade bir dille gerekli bilgileri öğretmek maksadı güden bu yeni nesir türünün (edeb) kurucusu. el-Beyân ve't-tebyîn ile Kitabü'l-Hayevân müellifi Câhiz'dir. Bu türde Câhiz'i 'Uyûnü'l-ahbâr adlı eseri ile İbn Kuteybe, el-Kâmil ile Müberred, el-Ikdü'lferîd ile İbn Abdü Rabbih, el-Emâlî ile Ebû Ali el-Kâlî ve Zehrü'I-âdâb adlı eseri ile Ebû İshak el-Husrî takip ettiler. Abdülhamîd el-Kâtib'in başlattığı resmî yazışmalar ile gayri resmî yazışma ve hikâye türü edebiyat da Abbasî devri boyunca İbnü'l-Mukaf-fâ, Câhiz, İbnü'l-Amîd. Ebû Bekr el-Hârizmî, Bedîüzzaman el-Hemedânî ve Harırî gibi üstatlarla devam etmiştir.

Bu devirde şair ve ediplerin hayatını anlatan tabakat (biyografi) kitapları da yazılmıştır. Daha önce anılanlara ilâve olarak bu konuda şu eserleri de hatırlatmak gerekir: İbnü'l-Mu'tezz'in Taba-kâtü'ş-şucarâ'sı, Ebü't-Tayyib el-Luganin Merâtibü'n-nahviyyîn'l Zübey-dînin Tabakâtü'n-nahviyyîn ve'Uuğa-viyyîn'l İbnü'l-Enbârî'nin Nüzhetü'l-elibbâ fî tabakâti'l-üdebâ'sı, Yâkut el-Hamevi’nin Muccemü'l-üdebâ'sı. Cemâleddin el-Kıfirnin İnbâhü'r-ruvâfı. [211]
 

Tarih Öğretmeni

Sultan
Yönetici
Sultan
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
8,584
Puanları
113
Konum
Yeryüzü
Web sitesi
www.tarihbilinci.com
2- İslâmî İlimler.


Tefsir ve Kıraat. Tefsir faaliyeti her ne kadar sahabe devrinde başlamış ve İbn Abbas gibi ileri gelen bazı sahâbîlerin tefsir “Sahîfe”leri olduğu ileri sürüi-müşse de bunlar o dönemde rivayet halinde ve dağınık bir durumda bulunuyordu. Kur'an tefsirinin sistemli bir şekilde ele alınışı, hicrî ikinci yüzyılın başlarına rastlar. Tefsir ilmi bu yüzyılın ikinci yansından İtibaren de ilk meyvelerini vermeye başlamıştır. Mukâtil b. Süleyman'ın Tefsîrü'l-Kur’ân, Yahya b. Sellâm'ın Tefsîfi ve Abdürrezzâk b. Hemmâm'ın Tefsirü'l-Kur'ârn bize ulaşan ilk tefsirlerdir. Âyetlerin genel yorumu yanında Kur'an'ın metniyle ilgili çeşitli filolojik çalışmalar da aynı zamanda başlamıştır. Yahya b. Ziyâd el-Ferrâ'nın Macâni’l-Kur'ân'ı ve Ebû Ubeyde'nin Mecâzü'l-Kur'ân'ı bu konuda kaleme alınan ilk eserlerdir.

Taberinin, kendisinden önceki tefsir çalışmalarının hemen hemen hepsini içine alan Cami'u'1-beyân fî tefsîri'l-Kur'ân adlı büyük tefsiri, hiç şüphesiz, bu dönemdeki tefsir faaliyetinin en büyük mahsulüdür. Abbasîler zamanında ortaya çıkan dinî ve fikrî akımların etkisiyle diğer İslâmî ilimlere paralel olarak tefsir ilmi de gelişme göstermiş, tefsirde rivayet ve dirayet metotları teşekkül etmiştir. Bu metotlara göre kaleme alınan genel tefsirler yanında Kisâî, Ebû übeyd Kasım b. Sellâm, İbn Kuteybe, Zeccâc, Ebû Ca'fer en-Nahhâs ve Bâkıllânî gibi tanınmış bir çok âlim tarafından da Kur'an metnini çeşitli yönleriyle ele alan garîbü'I-Kur'ân, müşkilü'l-Kur'ân, müteşâbihü't-Kur'ân, mecâzü'l-Kur'ân, i'câzü'l-Kur'ân, en-nâsih ve'1-mensûh gibi başlıklar taşıyan bir çok eser telif edilmiştir. Abbasîler devrinin sonlarına doğru tefsir ilminin ulaştığı seviyeyi göstermesi bakımından Zemahşerfnin el-Keşşâf ve Fah-reddin er-Râzi’nin Mefâtîhu'I-ğayb adlı iki önemli tefsirini zikretmek gerekir. Tahâvî, Cessâs ve Ebû Bekir İbnü'1-Arabinin Ahkâmü'l-Kur'ân adlı fıkhî tefsirleriyle Sehl et-Tüsteri’nin Tefsir, Sülemi’nin Hakâ'iku't-tefsîr ve Kuşeyrînin Letâ'ifü'l-işârât adlı tasavvufî tefsirleri de yine bu dönemde kaleme alınmıştır.

Diğer taraftan, kıraat-i seb'a ve aşere imamlarının birkaçı müstesna, hepsi Abbasîler zamanında yaşamış ve kıraatle ilgili çalışmalar bu devirde doruk noktasına varmıştır. Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm'ın Kitâbü'l-Kur'an, Ebû Bekir b. Mücâhid'in “Yedi kıraat”i tasnif ettiği önemli eseri Kitâbüs-Sebla, İbn Mihrân'ın el-Göye fi'l-kırâ’âti'l-'aşr, Mekkî b. Ebû Talibin el-Keşf'an vücûhi'1-kırâ’âti's-setf ve Ebû Amr ed-Dânrnin et-Teysîr”i bu dönemde telif edilmiş belli başlı eserlerdir. [212]



Hadis

Hicrî ikinci yüzyıla girerken Halife Ömer b. Abdülazîz tarafından resmen başlatılan hadislerin tedvîn'i hareketi ZührFden sonra gelişerek devam etmiş, Abbâsîler'in ilk yıllarından itibaren belli başlı İslâm ülkelerinde tasnif faaliyetleri hız kazanmıştır. Bu faaliyetlerin günümüze ulaşan en eski önemli ürünü. Medineli Mâlik b. Enes'in el-Muvatta adlı eseridir. Bundan bir müddet önce Ma'mer b. Râşid tarafından Mekke'de meydana getirilen ve tasnif devrinin ilk mahsulü sayılan el-Câmic, Ma'mer'in talebesi Abdürrez-zâk es-San'ânfnin el-Muşannef adlı eserinin içinde günümüze kadar gelmiştir. Ebû Dâvûd et-Tayâlisfnin ei-Müsned'l Ebû Bekir b. Ebü Şeybe'nin el-Muşannefl ihtiva ettiği 40.000'e yakın hadis ile Ahmed b. Hanbel'in el-Müsned'i ve Dârimrnin el-Müsned veya daha yaygın söylenişi ile es-Sünen'i, hicrî III. yüzyılın ilk yarısında meydana getirilen en önemli eserlerdir. Bu yüzyılın daha çok ikinci yarısında yazılan ve “Kütüb-i Sitte” diye şöhret bulan Buhârî ve Müslim'in el-Câirücuş-şahîh'leri ile İbn Mâce, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesârnin es-Sünen'leri bu sahadaki eserlerin en önemlileri olarak kabul görmüştür. Bu orijinal eserlerden sonra IV. (X.) asırda meydana getirilen hadis kitaplarının belli başlıları, Ebû Ca'fer et-Tahâvi’nin Ma'âni'l-âşâr'ı. İbn Hibbân'ın Şahîh'l Taberânfnin üç Mu'cem'i, Dârekutni’nin es-Sünen'i-dir. Bu asırda meydana getirilen değişik çalışmalardan biri de, Ebû Dâvûd'un es-Sünen"ın şerhetmek maksadıyla Ebû Süleyman el-Hattâbrnin kaleme aldığı Me'âlimü's-Sünen'dir. Bu eser ilk yazılan hadis şerhi olarak bilinmektedir. V. (XI.) yüzyılın kayda değer iki önemli eseri. Hâkim en-Nİsabûrînin el-Müstedrek'ı ile Beyhakî'nin es-Sünenü'l-kübtâ'sıdır. Sahabenin hal tercümesine dair ilk önemli eserlerden biri olan İbn Abdülberr'in el-İstîcâb'ı da bu devirde meydana getirilmiştir. VI. (XII.) yüzyılda başlayan derleme çalışmalarının zikre değer bir mahsulü olarak da Hüseyin b. Mes'ud el-Begavî'nin Şerha's Sünne ve Meşâbîhu's-Sünne adlı eserlerini zikretmek mümkündür. [213]



Fıkıh

Abbasîler zamanında özellikle ilk iki yüzyıl, fıkhın tedvin edildiği ve mezheplerin teşekkül ettiği bir dönemdir. Dört Halife ve Emevîler döneminde daha çok çevre ve üstat ayrılığı ile fıkıh hükümlerinin ortaya konulmasında kullanılan malzeme farklılığına dayanan (Hicâziyyûn-lrâkıyyûn). yerlerini Emevîler'in son döneminden itibaren, hadis ve re'yin İslâm hukukunun kaynakları arasında yer alıp almayacağı veya ne ölçüde alacağı ayrımına dayanan hadis ve re'y ekollerine (ehlü'l-hadîs-ehlü'r-re'y) bıraktı. Emevîler'in İslâm dinini ve hukukunu ihmal ettiklerini, kendilerinin İse İslâmî hükümleri hayata hâkim kılacağını iddia ederek iş basma gelen Abbasîler, biraz da bu vaadlerini yerine getirme düşüncesiyle. İslâmî ilimleri ve fıkhı desteklemek mecburiyetini hissettiler. Gerek bu anlayış, gerekse genişleyen İslâm ülkesinde yeni birçok meselenin ortaya çıkması ve bunların fıkhî hükümlerinin tesbiti ihtiyacı, buna bağlı olarak Hicaz ve Irak başta olmak üzere İslâm ülkesinin birçok bölgesinde fıkhın büyük bir gelişme göstermesi, bu ilim dalının bir bütün olarak ortaya çıkmasına ve tedvin edilmesine, müctehid hukukçuların farklı yorumlarına dayanan muhtelif mezheplerin teşekkülüne yol açtı. Bunun neticesinde Irak'ta hadise yer.vermekle birlikte re'yi de etkin bir şekilde kullanan Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf ve Muhammed başta olmak üzere talebelerinin ortaya koyduğu Hanefî mezhebi. Hicaz'da hadise ve Medîne'nin hukuk tatbikatına (amel-i ehl-i Medîne) özel bir ağırlık veren İmam Mâlik'in kurmuş olduğu Mâlikî mezhebi, bu İki mezhep arasında telifçi bir yol takip eden İmam Şâfirnin kurucusu olduğu Şafiî mezhebi, daha çok bir ha-disçi olarak bilinen ve hadis ekolünün (ehlü'l-hadîs) kuvvetli bir taraftan olan Ahmed b. Hanbel'in kurduğu Hanbelî mezhebi teşekkül etmiş oldu. Günümüze kadar gelen bu mezheplerin yanı sıra, bugün taraftan bulunmayan Dâvûd b. Ali'nin Zâhiriyye mezhebi ile Evzâî, Süfyân es-Sevrî ve Taberi’nin mezhepleri ile Sünnî olmayan diğer mezhepler de bu dönemde kuruluşlarını tamamladılar.

Özellikle mezheplerin ilk teşekkül dönemlerinde farklı ictihadların hukuki hayatta doğurduğu istikrarsızlık ve kargaşayı giderme düşüncesiyle, İbnü'l-Mukaffa'ın teklifiyle İslâm hukukunun kanunlaştırılması düşünülmüş, önce Halife Mansûr. sonra da Hârûnürreşîd İmam Mâlik'in el-Muvvattcfıru bu maksatla kullanmak istemişlerse de onun, yeni uygulamanın İslâm hukukunun gelişmesini önleyeceği endişesiyle bunu kabul etmemesi üzerine, bu husus gerçekleşmedi. Aynı dönemde İslâm hukukunun gelişmesine paralel olarak hukuk müesseseleri de gelişti. Kadılar idarecilerden daha bağımsız bir hale geldiler. Hârûnürreşîd zamanında ilk defa başkadılık (kâdılkudâtlık) kuruldu ve adalet işlerinin düzenlenmesinde, kadı tayinlerinde etkili oldu. [214]



Kelâm

Abbasîler dönemi, diğer İslâmî ilimler gibi kelâmın da sistemleştiği, bazı itikadî mezheplerin kurulup geliştiği, bazılarının da sönüp gittiği bir dönemdir. Emevîler devrinde ortaya çıkan Mu'tezile Halife Me'mûn, Mu'tasım ve Vâsik dönemlerinde en parlak devrini yaşamış ve Abbasî coğrafyasında taraftarlannı çoğaltmıştır. Ebü'l-Hüzeyl el-Allâf, Ebû Bekir el-Asam, Muammer b. Abbâd, Nazzâm, Câhiz, Ebû Ali el-Cübbâî, Ebü Hâşim el-Cübbâî, Bişr b. Mu'temir . İbn Ebû Düâd, Sümâme b. Eşres Mu'tezile'nin bu devirdeki meşhur âlimleridir. Bağdat Mutezilesi, halifeler nezdinde itibar kazanmaya çalışarak kendi görüşlerini devletin resmî mezhebi haline getirmişlerdir. Bilhassa halku'l-Kur'ân meselesinde Sümâme b. Eşres ve İbn Ebû Düâd. Halife Me'mûn ve ayrıca Mu'tasım'ın huzurunda Ahmed b. Hanbel ile yaptıkları münazaralar sonunda mihne devrinin ortaya çıkmasına yol açmışlardır. Bu olay sebebiyle müslüman halkm nefretini üzerine çeken Mu'tezile'nin, Mütevekkil'in halife olmasıyla nüfuzu daha da azalmış, Abbâsîler'in son devirlerinde ise gücü ve tesiri tamamen kaybolmuştur.

Abbasî idaresinin ikinci asnnda Sünnî akîdeyi savunan İbn Küllâb el-Basrî, Haris el-Muhasibi, Buharı, Ebû Ali el-Kerâbisî, Dârimî gibi âlimlerin Ehl-i sünnet kelâm ilminin doğmasına zemin hazırlamasından sonra, Ebü'l-Hasan el-Eş'arî tarafından kurulan Ehl-i sünnet kelâmı giderek gelişmiş ve Bâkıllânî. İbn Fûrek, Abdülkâhir el-Bağdâdî, Cüveynî, Gazzâlî, Râzî gibi âlimlerin eserleriyle kökleşmiştir. Eş'arî ekolüne paralel olarak Mâverâünnehir'de Ebû Mansûr el-Mâtürîdî tarafından kurulan ikinci Sünnî kelâm mektebinin ortaya çıkışı ve yayılışı da Abbasîler zamanına rastlar. Şîa, Havâric ve Mürcie mezheplerinin birçok fırkalara ayrılması da Abbasîler zamanında vuku bulmuştur. Bu devirde söz konusu mezhep mensuplarının zaman zaman halifelerin aleyhinde bulunmaları, bazan İç savaşlara ve siyasî karışıklıklara da yol açmıştır. [215]



Tasavvuf

Tasavvuf hareketinin ortaya çıkışı ve gelişmesi de Abbasîler dönemine rastlar. Tasavvufun doğuşunu hazırlayan İbrahim b. Edhem ve Şaklk-ı Belhî gibi Horasanlı zâhid sûfîlerle, zühd konusundaki eserleri günümüze kadar gelen Abdullah b. Mübarek, Ahmed b. Hanbel gibi zâhid âlimler ve Allah sevgisini zühd hayatının hâkim unsuru olarak kabul eden Basra zühd ekolünün temsilcisi Râbiatü'l-Adeviyye. bu dönemin başında yaşamışlardır. Remle'de ilk zaviyeyi kuran Ebû Hâşim gibi bazı zâhidler, yine bu dönemde sûfî adıyla anılmaya başlamıştır. Tasavvufun gerçek kurucuları sayılan Ma'rûf-i Kerhî, Cüneyd-i Bağdadî, Ebü'l-Hüseyin en-Nûrî, Ebû Saîd el-Harrâz, Çiblî gibi İraklı; Bâyezîd-i Bistâmî, Hatim el-Asam, Haris el-Muhâsibî, Ahmed b. Hadra-veyh, Yahya b. Muaz er-Râzî, Sehl et-Tüsterî, Hakîm et-Tirmizî, Hüseyin b. Mansûr el-Hallâc, İbn Hafif gibi Horasanlı; EbÜ Süleyman ed-Dârânî, Ahmed b. Âsim el-Antâkî, Ahmed b. Ebü'l-Havârî gibi Suriyeli ve Zünnûn el-Mısrî gibi Mısırlı sofilerin hepsi Abbasî hâkimiyetinin ikinci asrına tesadüf eden hicrî üçüncü yüzyılda yaşamışlardır.

Bu ilk mutasavvıflardan bazıları belli bir tasavvufî temayül ve meşrebi temsil ettiğinden, onlara tâbi olanlar da ayn birer tasavvuf! ekol ve grup olarak kendi adlarına nisbetle anılmışlardır. Buna göre, rızâyı esas alan Haris el-Muhâsibiye tâbi olanlara Muhâsibiyye, sekr halini esas alan Bâyezîd-i Bistâmiye bağlı bulunanlara Tayfûriyye, sahv halini benimseyen Cüneyd-i Bağdadînin yolundan gidenlere Cüneydlyye, İsarı esas kabul eden Ebü'l-Hüseyin en-Nuriye tâbi olanlara Nûriyye, mücahedeye dayalı bir anlayış geliştiren Sehl et-Tüsterîye uyanlara Sehliyye, velayet fikrine ağırlık vererek tasavvufî konuları felsefi açıdan da yorumlayan Hakîm et-Tirmiziye tâbi olanlara Hakîmiyye, cem' ve tefrika halleriyle uğraşan Ebü'l-Abbas es-Seyyârfnin yolundan gidenlere Seyyâriyye, fena ve beka konularıyla uğraşan Ebû Saîd el-Harrâz'a bağlananlara Harrâziyye, gaybet ve huzur konularına ağırlık veren İbn Hafîfe tâbi olanlara da Hafifiyye denildi. Kılık kıyafet, âdâb ve erkâna önem veren Bağdat safîlerine mukabil Nİsabur'da Hamdûn el-Kassâr tarafından kurulan, kılık kıyafet ve şekle önem vermeyen Melâmetîlik anlayışının ortaya çıkışı da bu döneme rastlar.

Tasavvuf hareketinin gelişmesi sırasında, özellikle Yunan felsefesine dair kaynakların Arapça'ya çevrilmesinden sonra, dış kaynaklı bazı düşünce ve görüşlerin bir kısım mutasavvıflar üzerinde etkili olduğu, bu yüzden hulul, ittihad ve ibâhiyye fikrini benimseyen birtakım tasavvufî zümrelerin ortaya çıktığı görülmektedir. Mutasavvıflar arasında az da olsa bu tür düşüncelere sahip kimselerin bulunması, bazı fıkıh ve kelâm âlimlerini tasavvufa karşı tavır almaya sevketmiştir. Bâyezîd-i Bistâmî ve Zünnûn el-Mısrrnin memleketlerini terke mecbur edilmesi, Gulâm Halil Ahmed'in kışkırtmasıyla 885 yılında Bağdat'ta Nûrî ve Semnûn gibi bazı sûfüerin takibata uğraması, sûfîlerle zahir ulemâsı arasındaki ihtilâfın büyümesine sebep olmuştur. Vezir Hâmid'in Mâlikî Kadısı Ebû Ömer el-Hammâdi’den aldığı fetva ile Hallâc-ı Mansûr'u öldürtmesi (922) ve daha sonra da aynı gerekçe ile Sühreverdî el-Maktûl'ün idam edilmesi (1191), bu ihtilâfın daha da büyümesine tesir etmiştir. Bu tür tasavvufî zümrelere karşı takınılan tavra mukabil, şer'î ölçülere bağlı tasavvuf zümreleri İslâm ülkelerinin her tarafında geniş bir serbestlik içinde faaliyette bulunmuş, hatta bazan Bağdat'taki halifeler tarafından himaye edilmiştir. Nasır-Lidînillâh'ın dağınık gruplar halinde bulunan fütüvvet ehlini bir araya toplayıp teşkilâtlandırması, esnaf teşekkülleri üzerindeki tesirleri bakımından önemlidir.

Tasavvufun temel kaynakları sayılan eserler de Abbasîler döneminde kaleme alınmıştır. Bunların başlıcaları şöyle sıralanabilir: Haris el-Muhâsibî, er-Rjcdye li'hukukillâh; Kelâbâzî, et-Ta'arruf, Serrâc, el-Lüma, Ebû Tâlib el-Mekkî, Kütü'l-kulûb; Niflerî , Kitâbü'1-Mevâkıfı Ebû Saîd Ebü'l-Hayr , Esrârü't-tevhîd-, Kuşeyrî , er-Risâle-, Hücvîrî, Keşfül-mahcûb; Gazzâlî, İhya; Sühreverdî. Avârifü'l-macârif. Bu dönemde yazılan sûfî tabakatına dair başlıca eserler de şunlardır: Sülemî, Tabakâtü'ş-şûfiyye; Ebû Nuaym , Hilyetü'I-evliye; Herevî, Tabakâtü'ş-şûîiyye, Attâr, Tezkiretü'I-evIiyâ. Yine aynı dönemde kaleme alınan Sehl et-Tüsteri’nin Tetsîmi-Kurani'l-'azîm, Sülemi’nin Hakâ'iku't-tefsîr, Kuşeyrînin Letâ’ifü'l-işârât Rûzbihân-ı Bakirnin Ardisül-beyân adlı eserleri en önemli tasavvufî tefsirlerdir.

Bugünkü anlamıyla tarikat müessesesinin Abbâsîler'in son döneminde ortaya çıktığı ve Abbâsîler'den sonraki dönemde tekke ve zâviyeleriyle İslâm memleketlerinin her tarafına yayıldığı görülmektedir. Bu tarikatlardan başlı çalan ve kurucuları şunlardır: Ebû İshak el-Kâzerûnfye nisbet edilen Kâzerûniyye, Abdülkâdir-i Geylâni’nin kurduğu Kâdiriyye, Ahmed er-Rifâînin kurduğu Rifâiyye, Ahmed Yesevi’ye nisbet edilen Yeseviyye, Ebû Medyen el-Mağribiye nisbet edilen Medyeniyye, Necmeddîn-i Kübrâ'ya nisbet edilen Kübre-viyye, Ebû Hafs es-SühreverdTnin kurduğu Sühreverdiyye, Muînüddin Hasan Çişirnin kurduğu Çiştiyye.

Bâyezîd-i Bistâmî ile tasavvuf dili haline gelmeye başlayan Farsça, Senâî ve Attâr gibi şairler vasıtasıyla Abbâsîler'in son döneminde tasavvuf edebiyatındaki yerini almıştır. Yine bu dönemde Ahmed Yesevî ve dervişleri sayesinde Türkçe de tasavvuf dili olma yoluna girmiştir.

Tarikatlan, temel eserleri, tekke, zaviye, ribat, hankah, türbe ve diğer müesseseleriyle tasavvuf, Abbasîler döneminde en parlak ve en verimli çağını yaşamıştır. [216]
 

Tarih Öğretmeni

Sultan
Yönetici
Sultan
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
8,584
Puanları
113
Konum
Yeryüzü
Web sitesi
www.tarihbilinci.com
3- Diğer İlimler.


Fetihler sebebiyle çok geniş bir sahaya yayılan müslümanlar Helenistik, İran ve kısmen de Hint kültürüyle temasları sonucu, bunlara karşı büyük bir ilgi duymuşlar ve antik dünyanın İlmî ve felsefî eserlerini Arapça'ya çevirme ihtiyacını hissetmişlerdir. Ancak bu alandaki çalışmalar Halife Me'mûn devrinde beytülhikmeler kuruluncaya kadar fazla verimli olmamış, şahsî bazı teşebbüsler seviyesinde kalmaktan öteye geçmemiştir. Müslümanlardan tercüme faaliyetine katılan ilk şahıs, Emevî ailesinden Hâlid b. Yezîd b. Muâviye’dir. Emevîler devrinde sadece tıp. kimya, astronomi sahasına inhisar eden bu faaliyetler Halife Mansûr döneminde genişleyerek cebir, geometri, mantık ve metafizik alanını da içine almıştır. Pehlevice'den (eski Farsça) Arapça'ya tercüme yapanlar arasında en önemli yeri, hiç şüphesiz Abdullah b. Mukaffa' alır. Bu dilden Arapça'ya çevirerek yeni bir şekil verdiği Kelile ve Dimne Arap nesrinin en güzel örneklerinden biri olmuştur. İbnü'l-Mukaffa1 ayrıca Mani, İbn Deysân ve Markios'un kitaplarıyla Hudâynâ-me, Âyînnâme, Kitâb-ı Mezdek, Kitâbut-Tâc, el'Edebü'I-kebîr vb. çok sayıda kitabı da Arapça'ya çevirmiştir. Hatife Mansûr ve Bermekîler devrinden itibaren Cündişâpûr Akademisi'ndeki Süryânîler, Hintliler, Harranlılar ve Nabatâler de tercüme faaliyetlerine katıldılar. Tabip Circis b. Cibril ve Bağdat Patriği Sergios Yunanca birçok eseri Arapça'ya tercüme ettiler. Batlamyus'un el-Macestis ve Öklid'in Usûlü'î-hendese'si de bu dönemde Arapça'ya çevrildi. Kehkehü'l-Hindî, Sanchelü'l-Hindî ve Salih b. Behletü'l-Hindî gibi şahısların Hindistan'dan getirdikleri eserler, İranlı bilginlerin yardımıyla Arapça'ya kazandırılmış olup bunlar arasında Sind-Hind adıyla meşhur astronomi ve hesap kitabı da vardır. Bu sayede Hint rakamları İslâm dünyasına girmiştir. Tercüme faaliyetlerinin devam ettiği Hârûnürreşîd devrinde özellikle tıp alanında başarılı çalışmalar yapılmıştır. Yuhanna b. Mâseveyh, Haccâc b. Yûsuf b. Matar, Yahya b. Bıtrîk, Sehl b. Hârûn bu devrin önemli mütercimlerindendir. Fakat bu alandaki en önemli gelişmeler, Ortaçağ'ın en büyük ilimler akademisi hüviyetine sahip Beytülhik-me'yi kuran Halife Me'mûn devrinde olmuştur. Bu dönemde antik Yunan, Hint, İran ve Nabatî kültürlerine ait ilmî ve felsefî eserler tercüme yoluyla İslâm dünyasına kazandırılmıştır. Mütercimler ise tercüme ettikleri eserlerin ağırlığınca altınla ödüllendirilmiştir. Bu çalışmalar sonunda ünlü tabip Hipokrat ve Galen'in, filozof Eflatun ve Aristo'nun ve daha birçok bilginin eserleri tercüme edilmiş, bu sayede büyük müslüman bilginler yetişmiştir. Meselâ Me'mûn devrinde Şâkiroğullan adıyla meşhur Muhammed, Ahmed ve Hasan adlı üç bilgin, dünyanın enlem ve boylam derecelerini ölçmüşler ve her derece arasında kaç dakika olduğunu doğru olarak tesbit etmişlerdir. Yine Me'mün devrinde çok değerli kozmoğrafik haritalar hazırlanmıştır. Mu'tasım ve Mütevekkil zamanında da devam eden bu çalışmalar sonunda cebir, geometri, astronomi, fizik, mekanik, tıp. kimya, zooloji, botanik, mûsiki ve diğer sahalarda değerli birçok eser Arapça'ya çevrilmiştir. Hu-neyn b. İshak, Ya'küb b. İshak el-Kindî, Sabit b. Kurre el-Harrânî, Ömer b. Ferruhan et-Taberi bu tercüme faaliyetlerinin başlıca üstatları olarak kabul edilmektedir.

Yaklaşık 750-850 yıllan arasında bir asır devam eden tercüme faaliyetleri sonunda, müsbet ilimler sahasında İslâm dünyasında büyük âlimler yetişti. Bu bilginlerin yetişmesinde kütüphaneler de önemli rol oynamıştır. Cami kütüphaneleri yanında, muhtelif ilim dallarına ait eserleri ihtiva eden kütüphaneler de mevcuttu. İlk kütüphane Bağdat'ta kurulmuş, bunu Basra ve diğer şehirlerde kurulan kütüphaneler takip etmiştir. Bunlar arasında, Beytülhikme'nin çok zengin kütüphanesi dışında, şair ve âlim İbn Hamdûn'un Musul'da kurduğu Dârülilim Kütüphanesi, Basra'da İbn Savvâr ve Harîrî tarafından yaptırılan iki kütüphane, İbn Savvâr'ın Râmhürmüz'de tesis ettiği kütüphane, 1059 yılında 100 bin cilt kitap ihtiva ettiği söylenen Kerh Kütüphanesi ve Halife Müstansır'ın yaptırdığı Müstansıriyye Medresesi Kütüphanesi sayılabilir. Moğol istilâsından önce ilim adamlarına ve halka hizmet veren 36 kütüphane vardı. Halifelerin desteğiyle kurulan saray kütüphaneleri (hizânetülhikme) zengin kitap koleksiyonlarına sahip olmuştu. III. (IX.) yüzyılda Bağdat'ta 100 kitapçı dükkânı bulunduğu kaynaklarda zikredilmektedir.

Müslümanlar sadece antik dünyanın eserlerini tercüme etmekle kalmamış, ayrıca hem dinî hem de pozitif ilimler sahasında değerli eserler yazmışlardır. Bu eserler Suriye, İspanya ve Sicilya yoluyla Avrupa'ya geçerek Ortaçağ Avrupa dünyasını etkilemiştir. [217]


Mantık ve Felsefe


Emevîler döneminde başlayan düşünce hareketleri daha çok, “Büyük günah İşleyenin dinî ve hukuki durumu”, “Kader ve irade hürriyeti”, "”Allah'ın sıfatlan” ve “İman meselesi” gibi problemler üzerinde gelişip yoğunlaşmış, Hârûnürreşîd döneminde kelâm, İslâmî ilimler arasında bağımsız bir ilim olarak teşekkül etmişti. İkinci Abbasî Halifesi Mansûr'un kâtibi olan Abdullah b. Mukaffa', Aristo'nun Orga-non adlı mantık külliyatının ilk üç kitabı ile Porpyrius'un İsgöcisini (Eisagoge) tercüme etmek suretiyle de mantık, bir metodoloji olarak İslâm kültür dünyasına girmiş oldu. Daha sonraki tarihlerde Organon'un tamamı muhtelif mütercimler tarafından birçok defa tercüme ve şerh edilmiş, aynca başta Kindî, Fârâbî ve İbn Sînâ olmak üzere müslüman mantıkçılar bu alanda müstakil eserler yazmışlardır. Mantık. X. yüzyılda bazı Mu'tezile kelâmdan vasıtasıyla kelâm ve nahivde kullanılmaya başlanmışsa da XII. yüzyılda Gaz-zâirye gelinceye kadar bu disiplin, İslâm ilim ve kültür dünyasında genel bir kabul görmemiştir.

Felsefeye gelince. İslâm dünyasındaki felsöfe ekollerinin tamamı Abbasîler döneminde ortaya çıkmıştır. Çünkü halifeler İran, Hint ve özellikle Helenistik ilim ve düşünce ürünlerinin Arapça'ya kazandırılması için gereken zemini hazırlamış ve bu alandaki çalışmaları maddî ve manevî açıdan desteklemişlerdir. Nitekim Mansûr zamanında münferit ve mevziî olarak başlayan tercüme faaliyeti giderek gelişmiş ve nihayet Me'mûn 830 yılında Beytülhikme'yi kurarak bu çalışmaları esaslı bir kuruma kavuşturmuştu. Burada kırk kişilik mütercim kadrosu, seksene yakın âlim ve filozofun birçok eserini Arapça'ya çevirmişlerdir. [218] Bu verimli çalışmalar kısa zamanda feyizli ürünlerini vermeye başlamış ve Kindî, ilk İslâm filozofu olarak bu kadro içinden çıkmıştır. 0, aynı zamanda Meşşâî felsefesinin İlk temsilcisi olup felsefenin bütün disiplinleriyle ilgilenmiş ve çeşitli alanlarda iki yüz yetmiş eser kaleme almıştır. Büyük bir filozof ve mantıkçı olan Fârâbî ise Meşşâîliği her alanda temellendirmiş. Aristo'dan beri çözümlenmeyen klasik mantığın karmaşık problemlerini açıklığa kavuşturmuştur. İslâm dünyasında tabiat felsefesinin kurucusu olan ünlü hekim ve filozof Ebû Bekir er-Râzî ise tıp. kimya, felsefe ve daha başka alanlarda yazdığı 230 eseriyle. X. yüzyılın her bakımdan dikkate değer hekim-filozof tipini temsil etmektedir. Yine bu yüzyılda ortaya çıkan ve o döneme kadar gelmiş olan ilim ve felsefe birikimini kendi eklektik metotlarıyla yeni baştan sistemleştiren İhvânü's-safâ hareketi de Abbasîler devri düşünce ve kültür hayatnda önemli bir yer tutar. XI. yüzyılın bir başka Meşşâî filozofu, felsefî ahlâk alanındaki eserleriyle üne kavuşan İbn Miskeveyh'tir. Bu yüzyılın en büyük filozof ve hekimi İbn Sînâ ise gerek felsefî sistemi, gerekse tıp alanındaki çalışmalarıyla kendini kabul ettirmiş bir dehadır. Fıkıh, kelâm ve tasavvuf alanlarındaki çalışmalarının yanı sıra, Meşşâî fîlozoflanyla hesaplaşmak üzere kaleme aldığı Tehâfütü'l-felâsile adlı eseriyle İslâm fikir hayatında önemli yankılar bırakan Gazzâlî de bu devrin en ünlü simalan arasında bulunmaktadır. Ayrıca. Meşşâîliğe reaksiyon olan İşrâkîlik ve onun kurucusu Sühre-verdî el-Maktûl'ü de Abbâsîler'İn son dönemlerinde yetişen filozoflardan saymak gerekir. [219]



Tıp


Abbasî halifeleri tbbın gelişmesine önem verdiler; tıp fakülteleri ve hastahaneler açarak tabipleri teşvik ve himaye ettiler. Ayrıca hac mevsimlerinde çok sayıda doktorun katıldığı tıp kongreleri düzenleyerek tıbbın ilerlemesine yardımcı oldular. Doktorlar bu kongrelerde araştırmalarının sonuçlarını açıklar ve ilâç yapımında kullandıkları bitkiler hakkında bilgi verirlerdi. Doğuda Bağdat, batıda Kurtuba iki önemli tıp merkeziydi. Halifeler hastahane kurma konusunda Süryânî doktorlardan çok faydalanmışlardır. Halife Mansür Bağdat'ta körler için bir hastahane, ihtiyarlar için bir darülaceze yaptırmıştı. Hârûnürreşîd ise pratik tıp eğitimi için büyük bir hastahane inşa ettirdi ve buraya değerli tıbbî eserler temin etti. Bu hastana nede hastalar din farkı gözetilmeksizin tedavi edilir, kendilerine parasız ilâç ve yemek verilirdi. Bu devrin meşhur doktorları arasında İbn Bahtîşû', Yuhanna b. Mâseveyh, Huneyn b. İshak, İshak b. Huneyn. Sinan b. Sabit ve oğlu İbrahim, Hasan b. Zeyrek ve İbrahim b. İsa'yı sayabiliriz. Tıp alanında eser veren başlıca tabipler Ali b. Rabben et-Taberî, Ebû Bekir er-Râzî ve İbn Sînâ'dır. Bir mühtedî olan Ati b. Rabben et-Taberî. Halife Mütevekkil'in göz doktoru olup Firdevsü'l-hikme adlı meşhur eserin yazarıdır. Müslüman tabiplerin en büyüğü sayılan Ebû Bekir er-Râzî. Kitâbü't-Tıbbi'l-Manşûrî adlı on ciltlik değerli eserinden başka İslâm dünyasındaki ilk tıp ansiklopedisi sayılan ve on beş yılda tamamlanan el-Hâvî isimli eseri de kaleme almıştır. İbn Sînâ ise, Râzi’den sonra gelen en meşhur hekim olup, yazdığı el-Kânûn ü't-tıb adlı kitap uzun yıllar Batı'da ders kitabı olarak okutulmuştur. Ayrıca Ali b. İsa göz hastalıkları hakkında Tezkiretü'l-kehhâlîn adlı eseri yazmış. İbn Cezle de Takvîmü'l-ebdân fî tedbîri'l-insân adlı kitabıyla öp ilmine hizmet etmiştir. [220]


Astronomi


Bu alandaki çalışmalar. 771 yılında Hindistan'dan Bağdat'a getirilen ve Muhammed b. İbrahim el-Fezârî tarafından Arapça'ya çevrilen Sind-Hind adlı eserle başlamıştır. Halife Me'mûn, Beytülhikme ile ilgili olarak Yahya b. Mansûr'un idaresi altında bir rasathane kurdurmuştu. Aynı halife devrinde Dımaşk yakınlarındaki Kâsiyün dağında da bir rasathane kuruldu. İslâm tarihinde ilk usturlap aleti de İbrahim el-Fezârî tarafından Abbasîler zamanında yapılmıştır. Me'mûn devrinde yetişen astronomlar, boylam derecesinin uzunluğunu bugünkü imkânlarla bulunan gerçek uzunluğa yakın bir rakamla tesbit etmişlerdi. 0 devrin meşhur astronomi âlimlerinden biri de Ebül-Abbas Ahmed el-Ferganîdir. Halife Mütevekkil zamanında Nü nehrinin tasmasıyla ilgili ölçmelere nezaret eden Fergânî, astronomi konusunda el-Medhal ilâ 'ilmi hey'eti'l-eflâk adlı bir eser yazmıştır. Ancak Abbasîler devrinde İslâm dünyasının yetiştirdiği en büyük astronom, hiç şüphesiz Bet-tânFdir. Aynca Bîrûnî, Ömer Hayyâm, Nasîruddin et-Tûsî de meşhur astronomi bilginlerindendir. Astronomi ile bağlantılı olarak gelişmiş bir ilim dalı olan astroloji alanının en meşhur siması ise Ebû Ma'şer el-Belhi’dir. İslâmî anlayışa uygun olmamakla birlikte Abbasî halifeleri müneccimlere çok önem verir, savaşlara ve mühim işlere onlann fikirlerini almadan başlamazlardı. Nitekim Halife Mansûr Bağdat'ın temelini. Müneccim Ebû Sehl b. Nevbaht'tan şehrin uzun yıllar ayakta kalacağına dair bilgi aldıktan sonra atmıştı. [221]



Matematik


Fezârî tarafından Arapça'ya tercüme edilen Sind-Hind adlı eserin, sayılar sistemiyle ilgili bilgilerin İslâm dünyasına girişinde önemli rol oynadığı kabul edilmektedir. Daha sonra Muhammed b. Mûsâ el-Hârizmî ve Habeş el-Hâsib'in hazırladığı tablolar, sayıların bütün İslâm dünyasına yayılmasına vesile olmuştur. Matematik sahasındaki en seçkin sima hiç şüphesiz Hârizmrdir. O en eski zîcleri (astronomi tabloları) derleyen bilgin olduğu gibi, aritmetik ve cebirle ilgili Hisâbü'î-cebr ve'l-mukâbeîe adlı en eski eserin de müellifidir. İmrân b. Vaddâh, Şihâb b. Kesîr ve Ebû Mansûr el-Bağdâdî de Abbasîler devrinin başlıca matematikçileri arasında yer alır. Geometri sahasında ise Mansûr zamanında Bağdat Uluca-mii'nin planını çizen Haccâc b. Ertât zikredilebilir. [222]



Kimya


Müslümanların ilme olan en büyük katkılarından biri de kimya alanında olmuştur. İslâm kimya ilminin kurucusu Câbir b. Hayyân'dır. Emevîlerden Hâlid b. Yezîd'in öğrencisi olan Câbir, teorik alanda olduğu gibi laboratuvar deneyleriyle de kimya ilmine hizmet etmiştir. Daha sonra gelen kimyacılar onu üstat olarak kabul ederler. Bunların en meşhurları Tuğrâî ve Ebü'l-Kâsım el-lrâkı’dır.

Zooloji ve antropolojinin en önemli temsilcisi, Kitâbü'l-Hayevân adlı eserin müellifi Câhiz'dir. Eczacılık sahasında ise yahudi Kûhinü'l-Attâr meşhur olup Şmâcatü's-şaydate adlı eserinde bitkilerden nasıl ilâç yapıldığını ve ilaçların hangi dozajda kullanılacağını anlatır. [223]



Tarih


Emevîler devrinde başlayan İslâm tarihçiliği Abbâsîler'in ilk zamanlarında şekillendi. Önce Hz. Peygamber ve sahabenin hayatlarını tesbit etmek maksadıyla başlayan İslâm tarihçiliği, eskiden beri Araplar'da mevcut olan ensâb ilminin de yardımıyla toplumun bütün unsurlarını kapsadı ve aynı zamanda “Rical İlmi”nin gelişmesine de yardım etti. İlk devir tarihçileri naklettikleri haberlerin başında genellikle onu nakleden kimselere ait rivayet senedini de verirlerdi. Böylece tarihî olaylara dair haberler, hadisler gibi, sened ve metin kısımları olmak üzere iki ana unsurdan meydana geliyordu. İslâm dünyasındaki ilk büyük tarihçilerden sadece Zührî, Abbasîler devrinden önce, Süleyman b. Tahran, Mûsâ b. Ukbe, sîret ve tarih ilminin babası sayılan İbn İshak, Kitâbü'l-Meğâzınin ve daha birçok eserin müellifi olan Vâkıdî gibi büyük tarihçilerin hepsi Abbâsîler'in ilk devirlerinde yaşamışlardır. Bugünkü sîret ve megâzî bilgilerimizin temelini, İbn İshak ile Vâkıdî gibi Abbasî halifelerinin himaye ettiği âlimlerin eserleri oluşturmaktadır. İbn İshak'ın eserini ele alarak yeniden düzenleyen İbn Hi-şâm İle Vâkıdînin kâtibi İbn Sa'd da bu devrin diğer önemli iki simasıdır. İbn Sa'd'ın et-Tabakâtü'l-kübrâ'sı İslâm dünyasında biyografi alanında yazılan ilk önemli eserdir.

İslâm siyasî tarihinin ilk müellifleri, ilk kültür ve ilim tarihçilerinin hepsi Abbasîler devrinde yaşamış ve İslâm tarihçiliğine yön vermişlerdir. Daha sonraki devirlerde yetişen tarihçiler İslâm'ın ilk üç asrı hakkında verdikleri bilgileri hep bu dönem kaynaklarına borçludurlar. Abbasîler devrinde yetişen başlıca tarihçiler ve bazı eserleri şöyle sıralanabilir: Medâinî, Ahbârü'I-hulefâ-, Câhiz, Kitâbü'l-'Arab ve'l-Acem; İbn Kuteybe, el-Mefârit-, Belâzürî, Fütûhu'l-büldân-, Ebû Hanîfe ed-Dîneverî, el-Ahbâru't-üvâl; Ya'kûbî, Târihu'l-Yakûbî; Taberî, Târihu'1-ümem ve'l-mülûk-, Cehşiyârî, Kitdbü'i-Vüzerâ; Mes'ûdî, Mürûcü'z-zeheb; İbnü'n-Nedîm, el-Fihrist-, İbn Mİskeveyh, Tecâriba'l-ümem-, Bîrûnî, el-Âşârü'1-bâkıye cani'l-kurûni'l-hâliye; Hİlâİü's-Sâbi', Târihu'l-vüzerâ'; İbnü'l-Kalânisî, Zeylü Târihi Dımaşk-, Hatîb el-Bağdâdî, Târihu Bağdâd; Sem'ânî, Kitâbü'l-Ensâb-, İbnü'l-Cevzî , el-Muntazam îî târihi'l-mülûk ve'1-ümem-, İbnü'1-Esîr, el-Kâmil fi't-târih; İbnü'l-Kıftî, İhbârü'l- ulemâ bi-ahbâri'l-hükemâ. [224]



Coğrafya


İslâm dünyasında coğrafî eserler ilk defa Arabistan'a dair malumat şeklinde ortaya çıkmış, fethedilen ülkeler hakkında verilen bilgilerle zenginleşmiş ve nihayet İran. Hint ve Yunan kaynaklarından yapılan tercümelerle IV-V. (X-X1.) yüzyıllarda en yüksek noktasına ulaşmıştır. Coğrafya ilminin İslâm'da klasik bir şekil alması, Vlll-IX. milâdî asırlarda Abbasî halifelerinin teşvikleriyle (özellikle Halife Me'mûn devrinde 1813-833) gerçekleşen tercüme faaliyetleriyle başlar, önceleri sadece tercüme faaliyetiyle yetinen İslâm coğrafyacıları, daha sonra bu konudaki metot ve bilgileri oldukça geliştirmişlerdir. İlk coğrafya eserleri, İslâm ülkelerini ve şehirlerini birbirlerine bağlayan önemli yolları öğrenmek ve hac yollarını tesbit etmek gibi birtakım pratik ihtiyaçlardan doğmuştur. Bu maksatla yollar ve ülkeler (el-mesâlik ve'l-memâlik) hakkında muhtelif eserler yazılmıştır. Abbasîler devrinde yetişen başlıca coğrafyacılar ve eserleri şöyle sıralanabilir: İbn Hurdâzbih, el-Mesâlik ve'l-memâlik: Mervezî, el-Mesâlik ve'l-memâlik; Yakûbî, Kitâbü'l-Büîdân; Serahsî, el-Mesâlik ve'l-memâlik; İbnü'l-Fakîh el-Hemedânî, Kitâbü'i-Büldân; İbn Rüşte, el-Aclâku'n-nefîse; Ebü Zeyd el-Belhî, Şuverü'l-ekâlîm; Hasan b. Ahmed el-Hemedânî. Şıîatü Cezîreti'l-'Arab; İstahrî, Mesâiikü'l-memâlik; Kindi, Resmü'l-ma'mûr fi'l-arz; Mutahhar b. Tâhir el-Makdisî, Kitâbü'1-Bed ve't-târih; İbn Havkal, Kitâbü Şûreti'1-ari; Ebü Abdullah el-Makdisî, Ahsenü't-tekâsînu Yâküt el-Hamevî. Mu'cemü'l-büldân, Zekeriyyâ el-Kazvîni, Aşâiü'l-büâd ve ahbârü'l-cibâd. [225]
 

Tarih Öğretmeni

Sultan
Yönetici
Sultan
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
8,584
Puanları
113
Konum
Yeryüzü
Web sitesi
www.tarihbilinci.com
E- İçtimai ve İktisadî Hayat.


Abbâsîler'de İslâm toplumu genel olarak havas ve avam denilen iki tabakadan oluşuyordu. Halifenin yakınları, vezirler, emîrler, kadılar, âlim ve ediplerle kâtipler birinci tabakaya mensuptu. Esnaf ve sanatkârlar, çiftçiler, askerler, köleler ve diğer gruplar da ikinci sınıfı teşkil ediyordu. Çok geniş bir alana yayılmış olan Abbasî halifeliğinin sınırları içinde başta Araplar, İranlılar ve Türkler olmak üzere muhtelif kavimlere ve çeşitli mezheplere mensup insanlar yaşamaktaydı. Zaman zaman etnik unsurlar arasında çatışmalar çıktığı gibi mezhepler arasında da kavga ve mücadeleler eksik olmazdı. Bu olaylar sırasında pek çok kişi öldürülür, dükkânlar yağmalanır, evler yakılıp yıkılırdı.

Savaş esirlerinden meydana gelen köleler toplumun önemli bir bölümünü teşkil ederdi. Kölelerin çoğu Slav, Rum ve Zencî idi. Mısır, Kuzey Afrika ve Kuzey Arabistan köle ticaretinin en önemli pazarlarıydı. Sosyal sınıflardan biri de yahudi ve hıristiyanlardan oluşan zimmî'lerdi. Bunlar devletin himayesinde geniş bir din hürriyetiyle rahat bir şekilde yaşıyor ve ibadetlerini yapabiliyorlardı.

Refahın artmasına paralel olarak lüks ve konfor da artmış, muhteşem köşk ve saraylarda eğlence ve mûsiki meclisleri tertip edilmeye başlanmıştı. O devrin meşhur musikişinasları arasında İbrahim el-Mavsılî, Zübeyr b. Dihman. Ganevî, İbn Câmî, Zelzel ve Miskin el-Medenî sayılabilir. Mûsiki sahasında yazılan eserlerin en meşhuru, Ebü'l-Ferec el-İsfahâni’nin Kitâbü'l-Eğânisıdir. Halife, vezir ve diğer devlet adamları saray ve köşklerde, halk ise tek katlı evlerde yaşıyorlardı. Kerpiç, tuğla, kireç ve alçı kullanılarak yapılan evlerin tavanı hurma lifleri ve ağaç dallarıyla örtülürdü. Zenginlerin evleri harem, selâmlık ve hizmetçi odalarından oluşuyordu. Bu evler genellikle bir bahçe içinde yapılır, duvar ve tavanları mozaikler ve renkli resimlerle süslenirdi. Halifelerin sarayları ise geniş köşkler, kubbeler, revaklar ve asma bahçelere sahipti.

Saray çevreleri giyim kuşam konusunda daha çok Sâsânî etkisinde kalmış, böylece İran kıyafeti Abbasî sarayının resmî kıyafeti olmuştu. Halifeler kıymetli mücevherle süslü bir kuşak, siyah bir külah giyer ve sarık sararlardı. Valiler ve asilzadeler de halifeyi taklit ederlerdi. Halifeler merasimlerde siyah veya menekşe renginde dizlere kadar uzanan bir hırka giyerlerdi. Yüksek tabakanın günlük kıyafeti geniş kaftan, fistan, gömlek, ferace, ceket ve Külahtan oluşuyordu. Halk ise fistan, gömlek ve uzun ceket giyiyordu. Kadınların elbisesi genellikle geniş bir çarşaftan ve boyundan yırtmaçlı uzun bir gömlekten ibaretti.

Dinî bayramlara büyük önem verilirdi. Halifeler her iki bayramda da bayram namazlarını kıldırır ve yapılan törenlere katılırlardı. Sarayda İran nüfuzu giderek artınca eski İran bayramları Nevruz, Mihricân ve Râm günleri de törenlerle kutlanmaya başlandı. Halifeler cuma ve bayram namazlanyla diğer merasimlere hilâfet alayı ile giderlerdi. Halife bu alaylarda siyah bir kuşak bağlar ve üzerine siyah bir kürk alırdı. Başına uzun bir külah geçirir, elinde de Peygamber'in kılıcını taşırdı.

Abbâsîler'in iktidara gelmesiyle meydana gelen değişiklikleri İslâm devletinin iktisadî hayatında da görmek mümkündür. Abbasîler iktisadî hayatın her alanında üretimin ve buna bağlı olarak refahın arttırılması hususunda büyük gayret saffettiler. İktisadî hayatın temelini ziraat teşkil ediyordu. Devlet gelirlerinin büyük bir kısmı tarıma bağlı olduğu İçin ilk Abbasî halifeleri geniş sulama faaliyetlerine giriştiler ve ülkenin muhtelif yerlerinde sulama ve kanal işlerinde uzman kişileri çalıştırdılar. Mu'tasım Sâmerrâ şehri için Çin'den

çok sayıda su işleri mühendisi getirtti. Merv'de sadece sulama işleriyle görevli bir divan (dîvânü'l-mâ1) vardı ve emrinde binlerce kişi çalışmaktaydı.

Bataklıklar kurutularak tarım alanları genişletildiği gibi ziraat okulları açılarak modern usullerle tanm yapılması, toprak ve bitkinin cinsine göre gübre kullanılması sağlandı. Bitkilerle ilgili çok sayıda eserin tercüme ve telif edilmiş olması da tarıma duyulan ilginin bir göstergesi kabul edilebilir. Kaynaklar, bu tedbirler sayesinde verimin yüksek bir seviyeye ulaştığını kaydetmektedir. Sulanabilen büyük nehir vadilerinde yetiştirilen buğday, arpa ve pirinç ülkenin önemli ürünleri arasında yer alıyordu. Hurma ve zeytin İkinci derecede önemli besin kaynağıydı. Ayrıca her çeşit meyve, sebze ve çiçek yetiştiriliyordu. Buğday ve arpa daha çok Irak. Hûzistan ve Mısır'da, darı Güney Arabistan ve Kirman'da, pirinç Hûzistan. Mâzenderan ve Mısır'da, üzüm Irak, Yemen, Mısır, Belh ve Suriye'de, pamuk Kuzey Afrika ve Mezopotamya'da üretiliyordu. Köylülere geniş mülkiyet haklan tanınmış ve âdil bir vergi sistemi getirilmişti. Vergi, tes-bit edilmiş sabit bir miktar yerine elde edilen mahsulden değişik oranlarda alınıyordu.

Ülke zengin maden kaynaklarına sahipti. Halifeler maden ocaklarının işletilmesine büyük önem veriyorlardı. Gümüş doğu eyaletlerinde, bilhassa Hin-dukuş bölgesinde çıkarılıyordu. Burada 10.000 maden işçisinin çalıştığı kaynaklarda belirtilmektedir. Altın batıdan, bilhassa Sudan'dan getiriliyordu. Fars ve Horasan'da bakır, kurşun ve demir, Beyrut'ta zengin demir cevheri yatakları vardı. Çeşitli yerlerde kıymetli taşlar ve Basra körfezinde çok miktarda inci elde ediliyordu.

Çalıştırılan işçi sayısı ve üretim hacmi bakımından en önemli endüstri kolu, Emevîler zamanında başlayan ve süratle gelişen dokumacılık idi. İç tüketim ve ihracat için her türlü mal üretiliyordu. Elbiselik ve döşemelik kumaşlar, halı, yatak takımları, keten kumaşlar Fey-yûm, Dimyat, Tİnnis, Dâbık ve İskenderiye gibi önemli merkezlerde dokunuyordu. Fars'ta da Kâzerûn şehri dokuma sanayiinde meşhurdu. Pamuk başlangıçta Hindistan'dan ithal ediliyorken kısa bir süre sonra Doğu İran'da yetiştirilmeye başlandı ve Merv ile Nİsabur pamuk endüstrisinin önemli merkezleri haline geldi. Pamuk üretimi daha sonra

batıda İspanya'ya kadar yayıldı. İpek endüstrisi Cürcân ve Sîstan eyaletlerinde toplanmış, ülkenin her tarafında el sanatları gelişmişti. Hemen her yerde halı dokunmakla birlikte en iyileri Taberistan ve Azerbaycan'dan geliyordu. Bunlardan başka gülsuyu ve ıtriyat sanayii, cam. kâğıt ve sabun sanayii, maden işletme ve silâh atelyeleri ile tuğla ocaklarda başlıca endüstri kollarını teşkil ediyordu. Sadece Bağdat'ta 4000 cam ve 30.000 tuğla imalâthanesi vardı. Kiremit ve tuğla endüstrisinin diğer başlıca merkezleri ise Küfe. Basra, Hîre ve daha sonralan Sâmerrâ idi. Irak cam sanayiinde Abbâsîler'den önce de söz sahibiydi. Fakat Abbasîler devrinde bu kolda çok büyük gelişme gösterdi. Bağdat'la birlikte Basra. Kâdisiyye ve Sâmerrâ bu sahanın önemli merkezleriydi. Bağdat Basra, Küfe ve Vâsıftaki sarraflar yalnız ziynet eşyası üretmekle kalmayıp aynı zamanda çeşitli kadehler, kavanozlar, çiçek vazolan, şamdanlar, eyerler, kınlar ve daha pek çok eşya imal ediyorlardı.

Demir ve çelik sanayii de oldukça ileriydi. Musul'da demir zincirler, bıçaklar, kamalar, Harran'da ise laboratuvar ve rasathaneler için araç gereçler yapılmaktaydı. Dericilikte Bağdat ve Basra öndeydi. Iraklı marangozlar halifelerin saraylarını süsleyen nadide kutular, sandıklar, divan ve sandalye yapımında şöhret kazanmışlardı. Dokuma sanayiinde perdecilik önemli bir yer tutmaktaydı. Vâsıt, Âmid ve Musul bu endüstri kolunun merkeziydi. Diğer önemli bir endüstri kolu da çadırcılıktı. Basra bu sanayiin merkezi durumundaydı. Endüstri kuruluşlarının bir kısmı devlet bir kısmı da özel teşebbüsün elinde bulunuyordu. Kâğıdın ilk defa 105 yılında Çin'de imaline başlandığı kabul edilmektedir. Nitekim 105 yılıyla tarihlenen bir kâğıt parçası bulunmuştur. 751'de Çinliler'e karşı Türkler'le müslümanlann yaptıkları Talaş Savaşı'nda ele geçen Çinli esirler arasında İslâm dünyasında kâğıt yapımını başlatacak ustalar bulunuyordu. Bu esirler 756 yılında Semer-kant'ta kâğıt imalâthanesi kurdular Kısa zamanda kâğıt papirüs ve parşömenin yerini aldı. 795 yılında Bağdat'ta, daha sonraki yıllarda da Mısır, Kuzey Afrika ve Endülüs'te kâğıt imalâthaneleri kuruldu. Avrupa kâğıt ihtiyacını müslümanlardan İthal yoluyla karşılıyordu. Avrupa'da kâğıt imaline ancak XIII. yüzyıldan itibaren başlanmıştır.

Kültür ve medeniyet seviyesinin yükselmesi milletler arası ticaretin de gelişmesine sebep oldu. Başlangıçta ticaret yahudi. hıristiyan ve Mecûsî tüccarların elindeyken zamanla müslümanlar da ticaret hayatına atıldılar ve çok geçmeden dünya ticaretinde söz sahibi oldular. Abbasî halifeleri ticarete gereken önemi vermişler, yol emniyetini sağladıkları gibi kervan yollan üzerinde kuyular ve kervansaraylar yaptırarak ticaretin gelişmesine yardımcı olmuşlardır. Bu sayede kara ve deniz ticareti kısa sürede gelişti. Bağdat Basra, Sîrâf, Kahire, İskenderiye ve Hicaz yolu üzerindeki Küfe ile Dımaşk önemli ticari merkezler haline geldi. Basra, özellikle deniz ticaretinde çok önemli bir yere sahipti. Arap tacirler genellikle Basra Limanı'ndan yola çıkıyor ve Hindistan şehirlerindeki Önemli merkezlere uğruyorlardı. Çin ile deniz ticareti daha çok Çin gemileriyle yapılırdı. Dünya eşya fiyatlarının tesbitinde Bağdat ve İskenderiye borsaları esas alınırdı. Bağdat'ta her şehir için bir pazar yeri ayrılmıştı. Akdeniz kıyısındaki bazı sahil şehirleri de ticarî alanda önem kazanmışlardı. Özellikle Antakya, doğu ile batı arasında önemli bir köprü vazifesi görmekteydi.

Abbasîler zamanında iç ve dış ticaret çok gelişti. Müslüman tüccarlar Basra, Übülle ve hatta Kızıldeniz ve Aden limanlarından Hindistan. Seylan ve Çin'e ticarî mallar sevkediyorlardı. Hindistan ve Sind'den kâfur, öd ağacı, karanfil, pamuklu kumaşlar, Serendib'den yakut ve elmas, Bizans'tan kürk, Çin'den öd ağacı, ipek ve misk, Yemen'den ıtriyat, Fars'tan silâh ve ziynet eşyaları satın alan müslüman tacirler bunların dışında kalay, baharat, fildişi ve diğer bazı lüks eşyalar da İthal ediyorlar: buna karşılık buğday, arpa, pirinç, hurma, meyve, çiçek, şeker, cam, keten, yünlü ve ipekli kumaşlar, gülsuyu, esans, zeytinyağı, tuz, ilâç ve demirden yapılmış aletler ihraç ediyorlardı. Müslümanlar ithal ettikleri malların bir kısmını Akdeniz limanlan vasıtasıyla Avrupa'ya sevkediyorlardı. Diğer taraftan Orta As-ya'daki tüccarlar nehir yoluyla kuzeye işlenmiş mal götürüp buralardan ham madde ve kürk alıyorlardı. Bugün İskandinavya'da Baltık sahillerinde bulunan bol miktarda İslâmî sikke bu ticaretin yoğunluğunu göstermektedir. Afrika'dan ise altın ve köle satın alınıyordu. Bu ticaretin gelişmesi ve büyük teşebbüslere girişilmesi, bir çeşit bankacılık müessesesinin doğmasına zemin hazırladı. Sarraf, bütün müslüman pazarlarında vazgeçilmez bir unsur olmuştu. IX. yüzyılda sarraflar, sermaye sahibi zengin tüccarlarla dayanışma içine girerek bankacılık hizmetlerini verir hale geldiler. Bunlar bazı tüccarlara belirli bir yüzdeyle para verdikleri gibi. zaman zaman hükümete de borç para veriyorlardı. 0 dönemde merkezi Bağdat'ta, şubeleri ülkenin diğer şehirlerinde bulunan bu müessese ile çek ve kredi mektupları gibi gelişmiş bir sistemin varlığı bilinmektedir. Bağdat'ta yazılan bir çek Fas'ta ödenebiliyordu. Basra'da tüccarlar paralarını sarraflara vererek onlardan çek (sakk) alıyor ve çarşılarda ödemeleri bu çeklerle yapıyorlardı. Bu sebeple para pek az kullanılıyordu. Faiz haram olduğu için bu işi yapanların çoğu gayri müslimlerden oluşuyordu.

Devletin başlıca gelirleri zekât, haraç, cizye, öşür, fey, ganimetler ve örfî vergilerden ibaretti. Elde edilen gelirler askerî ihtiyaçlara, yol, köprü ve sulama işlerine, halife, vezir ve diğer devlet adamlarının maaşlarına sarfedilirdi. Devlet gelirlerinin büyük meblağlara ulaşmış olması, aynı zamanda halkın yüksek bir refah seviyesine eriştiğini de göstermektedir. Halifeler devlet hazinesini korumak ve bütçeyi denkleştirmek için büyük itina gösterirlerdi. Dîvânü'l-harâc ve Dîvânü beyti'1-mâl devletin mâlî işlerini üzerine alan iki önemli daireydi. [226]



Bibliyografya


Klasik kaynaklar dışında şu eserlerden faydalanılmıştır:

1- G. Weil. Geschichte der Chalİfen, Mannheim 1848-51.

2- A. Müeller. Der islam im Morgen und Abendland, Berlin 1885-87.

3- C. Zeydan. Medeniyet-i İstâmiyye Târihi (trc. Zeki Meğâmız), İstanbul 1329.

4- A. Mez. Die Renaissance des Istams, Heidelberg 1922.

5- M. Semseddin (Günaltay), İslâmda Târih ve Müverrihler, İstanbul 1339-42.

6- G. Le Strange, Baghdad During the Abbâsid Caliphate, Oxford 1924.

7- G. Le Strange, The Lands of the Eastern Caliphates, Cambridge 1930.

8- E, de Zambaur, Manuel de Cûnalogie et de Chronologie Pour l'Histoire de l'lslam, Hannover 1927.

9- Halil Edhem. Düveli İstâmiyye, İstanbul 1927.

10- A. A. Vasiliev, Byzance et les Arabes, La Dynastie d'Amorium (820-867), Bruxelles 1935.

11- A. A. Vasiliev, II, La Dynastie Macödonienne (867-956), Bruxelles 1968.

12- Zaky Mohamed Hassan, Les Tulunides, Paris 1937.

13- A. Mieli, La science Arabe, Leiden 1938.

14- Gholam Hossein Sadighi. Les Mouuements Religieux Iranies, Paris 1938.

15- Abdülaziz ed-Dûrî, el-Aşrü'l-Abbâsiyyü'l-evvel, Bağdad 1945.

16- E. E. Herzfeld. Geschicte der Stadt Samarra, Hamburg 1948.

17- Brockel-mann. İslâm Milletleri ve Devletleri Tarihi (trc. Neşet Çağatay), Ankara 1954.

18- D. Sourdel. Le Vizirat Abbaside, I-II, Damascus 1959-60.

19- J. Sauvaget, Introduction a l'Histoire de l'Orient Musulman Elemente de bibliographie (ilâve lerle neşreden Cl. Cahen), Paris 1963.

20- Ignati Krachkovski, Târthu'l-edebi'l-coğrâfî (trc. Selâhaddin Osman Haşim), III, Kahire 1963-65.

21- E. Gabrieli. Les Arabes (trc. Marie de Wasmer), Paris 1963.

22- AndrĞ Miquel. La GĞographie du monde musulmane, Paris 1967.

23- Robert Mantran. L'Expansion Musulmane, Paris 1969.

24- Muhammed el-Hudarî Bey, Muhâdarâtü târîhi't'ümemi'l-lslâmiyye: ed-Devtetü'l-Abbâsiyye. Kahire, ts. (Dârü'l-Fikri'l-Arabî)- Faruk Ömer. The Abbasid Caliphate (750-786), Bağdad 1969.

25- Muhammed el-Hudarî Bey, Tabt'atud-da'veti'l-'Abbâsiyye, Beyrut 1970.

26- Muhammed el-Hudarî Bey, el-Hilâfetul-'Abbâsiyye fi'l-aşri'l- fevdiyyi'l-askerî, 247-334/ 861-946, Bağdad 1397/1977.

27- M. A. Shaban, The 'Abbasid Revoluüon, Cambridge 1970.

28- a.mlf.. Islamic History, III, Cambridge 1976.

29- M. Lombard, L'lslam dans sa Premiere Gran-deur, Paris 1971.

30- Hakkı Dursun Yıldız, İslâmiyet ve Türkler, İstanbul 1976.

31- W. Barthold. İslâm Medeniyeti Tarihi (izah, düzeltme ve ilâvelerle tercüme ve neşreden M. Fuad Köprülü), Ankara 1977.

32- B. Lewis, Tarihte Araplar (trc. H. Dursun Yıldız), İstanbul 1979.

33- Muhammed Manazir Ahsan, Social Life Under the Abbasids, London 1979.

34- Muhammed Manazir Ahsan, “A Note on Hunting in the Early cAbbasîd Period: Some Evidence on Expenditure and Prices”, JESHO, XIX (1976).

35- Philip K. Hitti, Siyâsî ue Kültürel İslâm Tarihi (trc. Salih Tuğ), I-IV, İstanbul 1980-81.

36- C. E. Bosworth. İslâm Devletleri Tarihi (trc. Erdoğan Merçil-Mehmet İpşirli), fstanbul 1980.

37- Dayfullah Yahya ez-Zeh-rânî. en-Nafakât ve idâretühâ fıd-devleti'i-'Abbâsiyye, Mekke 1406/1986.

38- Olga Pinto. “The Libraries of the Arabs During the Time of the Abbasids” (trc. F. Krenkow), IC, III/2 (1929)

39- Maurice S. Dimand, “Studies in Islamic Ornament”, Al, III-IV (1937).

40- M. Rashid Akhtar Nadvi. “Industry and Commerce under the 'Abbasids”, JPHS, 1/2 (1953).

41- Mafizullah Kabir. “The Relation of the Buwayhid Amirs with the e Abbasid Caliphs”, JPHS, 111/3 (1954).

42- Dawid VVaines, “The Third Century Internal Crisis of the 'Abbasids”, JESHO, XX/3 (1977).

43- Jacob Lassner, “Provincial Adminis-tration under the Early 'Abbâsids: The Ruling Family and the Amşâr of Iraq”, SL Is., L (1979).

44- Peter von Sivers. “Taxes and Trade in the Abbâsid Thughür, 750-962/ 133-351” JESHO, XXV/1.

45- K, V. Zetterstöen. “Abbasîler”, III, I, 18-22.

46- B. Lewis. “Abbâsids”, El2 (İng.), I, 15-23.

47- C. E. Bosworth. “Abbasid Caliphate”, Elr., I, 89-95. [227]
 

Tarih Öğretmeni

Sultan
Yönetici
Sultan
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
8,584
Puanları
113
Konum
Yeryüzü
Web sitesi
www.tarihbilinci.com
F- Sanat


İslâm tarihinde önemli değişikliklerin başladığı Abbasîler devrinde hilâfet merkezinin Şam'dan Bağdat'a geçmesi, yalnız siyasî bakımdan değil, sanat ve kültür bakımından da büyük değişikliklere zemin hazırlamıştır. Şam'da İslâm sanatına tesir eden Geç Helenistik-Bizans sanatının yerini Bağdat'ta Sâsânî sanatı almış, Abbâsîler'e iktidara geçmeleri hususunda yardımcı olan Horasan Türkleri'nden müteşekkil hassa ordusu da İslâm sanatı içinde Türk sanatı etkilerinin başlamasında ilk kademeyi oluşturmuştur. Türkler aracılığıyla Uzak Doğu sanatı da İslâm sanatında kendini hissettirmiştir. Böylece Abbasî sanatının mimarî planları ve süsleme motifleri bu çeşitli unsurların özümlenmesiyle şekil bulmuş, yeni malzeme ve tekniklerin uygulanması ile de İslâm sanatının kendine has üslûbu ortaya çıkmıştır. [228]



1- Güzel Sanatlar,

a- Mimari.


Bağdat. Abbasî halifeliğinin yükseliş devrinde Mezopotamya'da muhteşem şehirler kurulmuştur. İkinci halife Man-sûr'un planını bizzat çizerek kurdurduğu Bağdat şehrinden bugüne, geçmişinin parlak devrini hatırlatan hiçbir şey kalmamıştır. Moğol istilâsı sırasında şehrin tamamen harap olması, sonra da üstüne yeni Bağdat'ın inşa edilmesi, ilk Bağdat şehrini efsane diyarı haline getirmiştir. Kaynaklardan öğrenildiğine göre Bağdat, savunmaya çok elverişli olduğu için Eskiçağ'dan beri Mezopotamya. Anadolu ve İran'da uygulanan

dairevî planda kurulmuş ve etrafı çift surla çevrilmiştir. Yuvarlak kulelerle takviye edilen surların tuğladan örüldüğü, şehrin kuvvetle tahkim edilmiş dört büyük kapısının bulunduğu ve bu kapıların yakınında muhafız kıtaları için binalar yapıldığı bilinmektedir. Şehrin ortasında Kubbetülhadrâ adıyla anılan Halife Mansûr'un sarayı ile bitişiğine inşa ettirdiği cami bulunuyordu. Saray, ortadaki kubbeli mekâna açılan tonoz örtülü dört eyvandan meydana gelmişti ve anlaşıldığına göre planı Horasanlı Ebû Müslim'in Merv'deki Dârülimâre'sinin planına benziyordu. Caminin ise bir avlunun üç tarafını kuşatan çift sıra ahşap sütunlu olduğu, mihrabının da istiridye biçimli nişi ve taş süslemeleriyle Emevî devri mihraplarına benzediği rivayet edilmektedir. Bazı kaynaklara göre cami Hârûnürreşîd zamanında 193'te (809) büyütülmüş ve binaya eski caminin benzeri yeni bir kısım ilâve edilmiştir: başka bir kaynağa göre ise Mu'tazıd-Billâh zamanında 280 (893) tarihinde, kıble duvarı yıkılarak yeni yapılan bir kısmın eklenmesiyle büyütülmüştür.

Rakka. Abbasî devrinde kurulan diğer bir şehir de Rakka'dır. Bağdat gibi tam dairevî planlı olmayıp güney tarafı düz, at nalı biçiminde bir plan gösterir. Kerpiç ve tuğladan yapılan dış sur tamamen yıkılmış, iç surun yuvarlak kulelerle takviye edilmiş bazı kısımları ile Bağdat Kapısı adını taşıyan kapısının bir bölümü bugüne kadar gelmiştir. Kapı tuğladan olup dilimli kemerlerle süslü, sivri kemerli sathî niş dolgulu bir

arkad sırası taşımaktadır. Bazı kaynaklar bu kapının, Rakka'yi 180'de (796) merkez haline getiren Hârûnürreşîd in zamanına ait olduğunu yazmakta iseler de dış ve iç surların Mansûr tarafından yaptırılmış olması ve eski yolun nehir boyunca buradan geçmesi, bu kapının da Mansûr zamanında yapılmış olduğunu düşündürmektedir. Şehrin büyük camii kuzeyde yer almakta ve kalıntılarından kare planlı olduğu, duvarlarının köşelerde ve yanlarda bulunan yuvarlak kulelerle takviye edildiği anlaşılmaktadır. Mihrap duvarına paralel üç nef ile avluyu üç taraftan çevreleyen ikişer neften oluşan ve bugün çok harap durumda bulunan cami, 155'te (772) Halife Mansûr tarafından yaptırılmış ve XIII. yüzyılda Nûreddin Zengî tarafından tamir ettirilmiştir. Rakka'da bulunan ve hangi binaya ait oldukları bilinmeyen bazı alabaster (su mermeri) başlıklar. İslâm sanatındaki yeni üslûp değişikliğini göstermeleri bakımından önemlidir. Bu başlıklardan üç tanesi New York Metropolitan Müzesinde, diğerleri Berlin Müzesi ile İstanbul'da Türk ve İslâm Eserleri Müzesinde bulunmaktadır. Bunların bazılarında derin kazınmış akantus yaprağı motifleri, çoğunda ise kırık dallarla birleşmiş çeşitli palmet ve yarım palmet motifleri görülmektedir. Sathî bir kazıma tekniği ile yapılmış olan bu süslemeler, Sâsânî sanatında görülen örnekleri hatırlatmaktadır.

Uhaydir Sarayı (Kasrü'l-Uhaydir). Ab-bâsîler'in inşa ettirdikleri eski Bağdat ve Rakka şehirlerinde bulunan yapılar hakkındaki bilgilerimiz daha çok edebî ve tarihî kaynaklara dayanmaktadır.

Fakat ayakta kalabilen yapılar onların muhteşem mimarîlerini tanıtacak durumdadır. Bağdat'ın 120 km. güneybatısında yer alan Uhaydir Sarayı, bu devrin saray mimarîsini tanıtabilecek İlk eserdir. Vâdî-i Ubeyd"de Kerbelâ'nın takriben 48 km. batısında bulunan saray, 19 m. yüksekliğindeki 175 x 169 m. boyutlarında bir surla çevrilidir. Bu surun her kenarının ortasında, kuvvetle tahkim edilmiş mekânlara sahip kapılar ve ayrıca köşelerinde yuvarlak, kenarlarında yarım yuvarlak kuleler bulunmaktadır. Bu büyük surun içinde kuzey duvarına bitişik inşa edilen asıl saray binası yer alır. Sarayın doğu. batı ve güney duvarları da yarım yuvarlak kulelerle takviyeli olup sarayın ana kapısı dış surun kuzey kapısı ile bütünleşmiştir. Saray, Sâsânî saray planlarını hatırlatan bir düzenleme ile, kubbe tonozlu nişlerin çevrelediği büyük bir merasim avlusu, ona açılan kabul merasimlerinin yapıldığı büyük tonozlu esas eyvan ve arkasındaki kubbe örtülü kare salon sıralaması içinde inşa edilmiştir. Arkada tonozlu küçük odalar yer alır. Resmî ve özel törenlerin yapıldığı esas kısım, 3.50 m. genişliğinde tonozlu bir koridorla çevrilerek sarayın diğer kısımlarından ayrılmıştır. Saray, bu orta kısmın doğusunda ve batısında yer alan. önleri avlulu ve revaklı, tonoz örtülü çeşitli mekânlarla gelişmekte ve daha sonraki Abbasî yapılarında da görülecek olan T şeklinde bir plan ortaya koymaktadır. Giriş kısmının sağında, 24.20 x 15.15 m. boyutlarında ve kuzeyi hariç üç tarafı tek dizi kemerlerle çevrili bir de cami bulunmaktadır. Bu binaların Halife Mansûr'un amcası İsa b. Mûsâ tarafından 161 (778) yılında yaptırılmış olduğu kabul edilmektedir.

Atsan Sarayı (Kasrü'l-Atşân). 25.57 X 24.90 m. ölçülerinde kareye yakın planlı bir yapı olup Uhaydir Sarayı ile Küfe şehrî arasında yer alır. Köşelerinde ve üç kenarının ortasında birer yanm yuvarlak kule ile kuzey tarafında kuvvetle tahkim edilmiş bir kapıya sahip olan yapı bugün çok harap haldedir. Dışarı çıkıntı yapan köşeleri kule şeklinde yuvarlatılmış müstahkem kapısı bir avluya açılmakta, avlunun doğu tarafında tonozlu üç oda ile köşede mutfak olduğu sanılan küçük bir mekân ve güney tarafında da tonozlu büyük bir eyvan bulunmaktadır. Bina ayrıca, bir ucu yarım kubbeyle sonuçlanan tonozlu uzun bir mekâna daha sahiptir. Yapıdaki tuğla süslemeler, kemer şekilleri, sathî niş dolguları ve tonoz örtüleri Uhaydir Sarayı1 ndakilere çok benzemektedir. İnşa tarihi bilinmeyen bu yapının da Halife Mansûr'un amcası İsa b. Müsâ tarafından 161 (778) yılında yaptırılmış olduğu sanılmaktadır.

Sâmen-â. Halife Me'mûn, Bizans'a karşı sefere çıkarken Orta Asya Türklerinden bir ordu kurmuş. Halife Mu'tasım ise hassa ordusunu da Türkler'den teşkil etmişti. Daima güvendiği bu askerlerle birlikte oturmak isteyen Mu'tasım. 221'de (836) Dicle'nin sol tarafında, Sâmerrâ adı verilen yeni bir başşehir kurdu ve Bağdat'ı terkederek buraya yerleşti. Bugün harabe halinde olan Sâmerrâ'daki eserler, Abbasî devri mimarîsinin ihtişamını aksettirmekte ve Abbasî sanatı hakkında kesin tarihleme imkânı vermektedir. Şehir yetmiş yıl kadar varlığını sürdürmüş ve 883'te halifelerin tekrar Bağdat'a dönmeleri üzerine eski önemini kaybetmiştir. Saraylarının yazlık olarak bir süre daha kullanılmasından sonra kendi haline terke-dilen Sâmerrâ, Hülâgû istilâsı sırasında Moğollar tarafından tamamen tahrip edilmiştir.

Sâmerrâ Ulucamii. Bugüne kadar yapılmış camilerin en büyüğü olan Sâmerrâ Ulucamii, 240x156 m. boyutlanndadır ve “Ziyade” siyle (dış avlu) birlikte yaklaşık 150.000 mz bir yer kaplamaktadır. Halife Mütevekkil tarafından 848-8S2 yılları arasında inşa ettirilmiştir. Caminin duvarları tuğladan örülmüş, köşelerde birer, doğu ve batı kenarlarında on ikişer, kuzey ve güney kenarlarında da sekizer olmak üzere kırk dört kule ile takviye edilmiştir. On altı kapısı, yirmi dördü güney duvarının yukarı kısmında, ikişer tanesi de yan duvarlarda olmak üzere yirmi sekiz penceresi vardır. Mihrap üstünde pencere yoktur ve güney pencerelerinin her biri cami içindeki bir sahna rastlamaktadır. Bunlar dışardan dikdörtgen aydınlık şeklinde olup içerden dikdörtgen bir çerçeve İçinde kemer ve sütuncelerle tezyin edilmişlerdir. Yanlarda dört, kuzeyde üç sıra revakın çevrelediği avlu çok büyüktür. Yapılan kazılarla caminin içinde, 2.07 x 2.07 m. boyutlarındaki kaideler üzerinde yükselen 464 adet sekiz köşeli paye bulunduğu ve 10 m. yükseklikte olmaları gereken bu payelerin dörder köşesinde birer mermer sütuncenin yer aldığı tesbit edilmiştir.

Tavanın, kemerlerin bağlanmadığı bu payeler üzerine doğrudan oturduğu anlaşılmaktadır. Üst kısmı yıkılmış olan dikdörtgen biçimindeki 2.59 m. genişlikte ve 1.75 m. derinlikte olan mihrabın sağında ve solunda pembe mermerden çifte sütunce bulunmaktadır. Kazılar sırasında nişin içinde altın mozaik kalıntılarına rastlanmıştır. Yapının mehriye (spiral, helezon) adı ile tanınan minaresi ayrı bir önem taşımaktadır. Minare, caminin ziyadesi içinde, kuzey duvarının 27.25 m. uzağında ve mihrap mihveri üzerinde yer almaktadır. Her kenarı 33 m. olan 3 m. yüksekliğindeki bir kare kaide üzerinde, spiral biçiminde gittikçe daralarak yükselmekte ve gövde etrafında dolaşan 2.30 m. genişliğindeki müezzin yolu, kaidenin güney kenarının ortasından başlayıp tepeye kadar beş dönüş yapmaktadır. En tepedeki silindirik kısım, sekiz sivri kemerle süslenmiştir. Minarenin biçiminin eski Mezopotamya zigguratlanndan alındığı kabul edilmektedir. [229]

Hakan Sarayı (el-Cevsaku'1-Hâkânî). Sâmerrâ'da. Halife Mu'tasım tarafından ünlü Türk beyi Artuk Ebü'l-Feth b. Hakan için yaptırılan, fakat çok beğendiği için kendisi tarafından kullanılan Hakan Sarayı, bu devrin en büyük saraylarından biridir. Dicle nehrinin sol kenarında, vadiden 17 m. kadar yükseklikteki bir düzlükte kurulmuş olan sarayın bugüne en sağlam ulaşabilen kısmı. Bâbü'l-âmme denilen mahaldir. Bu yapı. 11.10 m. yüksekliğinde üç sivri kemerli cephesi olan, birbirine paralel beşik tonozlu üç eyvandan meydana gelmiştir. Halifenin kabul merasimlerinde kullanıldığı bilinen orta eyvan daha geniştir. Bunun sağ ve sol tarafındaki yarım kubbe tonozlu daha küçük eyvanlar muhafızlara ait olup orta eyvanla bağlantılı değildirler ve yalnız arkadaki muhafız askerlerine mahsus mekânlara geçit vazifesi görürler. Orta eyvanın arkasında yer alan 4 m. genişlik ve 7.19 m. yüksekliğindeki bir kapıdan, arka arkaya bir eksen üzerinde sıralanmış altı odaya geçilir. Bunlardan sonra ortası havuzlu bir odaya, ondan sonra da dikdörtgen şeklinde bir merasim avlusuna girilir. Bu avludan ise üç kemerli bir girişten geçerek kubbe örtülü olması gereken kare planlı merasim salonuna varılır. Bu mekâna haçvarî tertiplenmiş üç nefli dört büyük oda açılmakta olup aralarında mermer panolarla süslü küçük odalar ve halifeye mahsus mescid yer almakta, kuzey tarafında halifenin daireleri, güneyinde ise harem daireleri bulunmaktadır. Bunların ötesinde, 180 m. genişlik ve 350 m. boyunda, İçinden kanallar geçen büyük bir avlu, ondan sonra ise çevgân oyununa mahsus saha ile yazın sıcağından korunmak için yapılan büyük ve küçük serdâblar (yeraltı odası) yer almaktadır. Küçük serdâbda, renkli stuko (alçı kabartma) ile yapılmış çift hörgüçlü deve kervanı ve bir çeşmeden oluşan duvar süslemeleri dikkat çekmektedir; sarayın diğer odaları da stukolarla kaplanmıştır. Harem duvarlarının üst kısmında İse figürlü freskler bulunmuştur. Bu freskler Abbasî devri resim sanatı için çok zengin bir kaynak oluşturmaktadır. Sâsânî sanatından gelen inci dizileri arasında hayvan ve kuş figürleri ile Geç Helenistik sanattan gelen bereket boynuzu şeklindeki akantus yaprakları arasında oturmuş insan, kuş ve koşan hayvan figürlü kompozisyonlar, kuvvetli Uygur sanatı etkileri taşır. Özellikle iki rakkase resmi bunu bariz biçimde göstermekte ve Abbasî sanatındaki Türk etkisinin ilk belgesini teşkil etmektedir. Ellerinde içki sürahileri tutan ve başlarının arkasındaki kâseye kıvrak hareketlerle içki boşaltan bu bir çift rakkase figürünün aşağı doğru sarkan saçları, kıvrımlı zülüfleri, dolgun yüzleri, iri badem gözleri, kalın yay biçimli kaşları. küçük ağız ve ince burunları Uygur fresklerindeki tiplerle büyük benzerlik göstermektedir. Elbiselerindeki kıvrımlar, Helenistik üslûba göre çok daha sathîleşmiştir. Sarayın kalıntıları arasında stuko ve fresklerden başka oymalarla, boya ve altın yaldızla süslenmiş, altın yaldızlı çivilerle tutturulmuş ahşap kaplama parçalarına, renkli cam mozaiklere ve dört renkli lüster tekniği ile yapılmış çini levha kırıklarına da rastlanmıştır. Hakan Sarayı'nda üzeri tasvirli bazı payeler de bulunmuştur. Mahiyeti pek anlaşılamamış olan bu eserleri bazı sanat tarihçileri şarap küpü, bazıları da taht salonunun on iki direği olarak tanımlamıştır. Bu sivri dipli payelerden birinin üzerinde uzun sakallı, elinde asası olan bir insan figürü, bir diğerinde ise sırtında buzağı taşıyan bir figür tasvir edilmiştir. Uygur fresklerinde görülen insan figürlerinin çehre özelliklerini taşıyan ve uygur sanatına bağlı portre geleneğinin Abbasî sanatında da sürdürüldüğünü gösteren bu figürlerin üzerinde iyi okunamayan bazı yazılar bulunmakta ve bu yazıların çeşitli lakaplar, figürlerin de Türk beylerinin portreleri olduğu ileri sürülmektedir.

Sâmerrâ'da pek çok ev kalıntısı da bulunmuş ve çok büyük olan bu evlerde elli kadar odanın bulunduğu görülmüştür. Genellikle aynı plana göre yapılan bu evlerde giriş büyük bir avluya açılmakta ve avlunun kenarlarından biri üzerinde T şeklinde bir salon bulunmaktadır. Ortada dik bir eyvan ve iki yanında birer odanın yer aldığı bu mekân grupları diğer avlularda da tekrarlanmakta ve avluların öteki kenarlarında daha küçük odalar sıralanmaktadır. Evler tek katlı olup hepsinde hamam ve kanalizasyon tertibatı ile serdâblar bulunmaktadır.

Sâmerrâ yapıları zengin stukolarla süslenmiştir. Daha sonraki devirlerin süsleme sanatında etkili olduğu görülen bu stukoların teknik ve üslûp özellikleri, İslâm süsleme sanatında ayrı bir yer tutmaktadır. Mezopotamya'da ve

İran'da genel olarak Sâsânîler tarafından kullanılan stuko süsleme tekniği, İslâm sanatında çeşitli yabancı etkilerin kolayca kendini kabul ettirdiği bu devirde, Özellikle Sâmerrâ yapılarında değişik üslûplar ortaya koymuştur. Buradaki kazıları yönetmiş olan Herzfeld, somuttan soyuta giden bir gelişmeyi dikkate alarak bu değişik üslûpları üç gruba ayırmıştır. Zeminin kalabalık motiflerle doldurulduğu A üslûbu stukolarda derin oyulmuş asma yaprakları görülür. Beş veya üç dilimli asma yapraklarında bir değişiklik meydana getirilerek yapraklar üzerine dairevî çizgiler arasında dört delik işlenmiş ve yaprağın sapla birleştiği kısımda yer alması gereken üzüm salkımları yapılmamıştır. Örnekler bütün stilize görünüşlerine rağmen tabiattan tamamen uzaklaşmış değildir. Motifler, içleri Sâsânîler'in inci dizileriyle doldurulmuş kare ve sekizgen gibi geometrik çerçeveler içine alınmıştır. B üslûbunda motifler tabii özelliklerini kaybetmiş olup sap ve yapraklar görülmez; bazı Uzak Doğuya has sembolik motiflere de rastlanır. Motifler kare ve sekizgen çerçeveler içine alınmış ve koyu gölgeli zemin derin kesimle oyulmuştur. C üslûbunda ise teknik değişmiş, derin kesim yerine motifler eğri kesimle meydana getirilmiştir. Eğri kesim tekniği. Türkler'in koşum takımlarında görülen bir teknik olup İslâm sanatına Türklerle girmiştir. Bu üslûpta duvarlar, motiflerle hiç boş yer kalmayacak şekilde kaplanmıştır. Örnekler tahta kalıplar kullanmak suretiyle yapılmış ve böylece büyük sahaların süratle süslenmesi mümkün olmuştur. Sâmerrâ stukolarının etkisi Kahire'de Tolunoğlu Camii ile İran'da Nain Camii'nin süslemelerinde görülmektedir.

Ca'feriyye Şehri ve Ebû Dülef Camii. Sâmerrâ Camii'nin yapılmasından birkaç yıl sonra Halife Mütevekkil. Sâmerrâ'nın kuzeyinde kendine yeni bir şehir kurmaya karar verdi ve 859'da başlayan çalışmalar 861 yılının başlarında sona ererek Ca'feriyye adı verilen yeni şehre taşınıldı. Etrafı kuleli duvarlarla çevrilmiş olan ve geniş bir sahayı kaplayan Ca'feriyye Sarayı'nın kalıntılarında henüz kazı yapılmamıştır. Kaynaklara göre Halife Mütevekkil. Ca'feriyye Sara-yı'nda dokuz ay üç gün yaşamış ve burada öldürülmüştür. Aynı yılın sonlarında yerine geçen Müntasır. derhal Sâmerrâ'ya geri dönmüş ve Ca'feriy-ye'yi yıktırıp işe yarar yapı malzemesini Sâmerrâ'ya taşıttırmıştır. Ebû Dülef Camii adını taşıyan Ca'feriyye'deki caminin iç kısmı Sâmerrâ Camii'ne göre daha iyi korunmuş, kerpiçten yapılmış olan dış duvarların ise sadece kuzey kenarda birkaç metrelik küçük bir parçası kalmıştır. Cami kuzeyden güneye 213 m., doğudan batıya 135 m. uzunluğunda olup büyük avlusu revaklarla çevrilidir. Camide mihrap duvarına dik beş kemerli, ortadaki daha geniş on yedi nef bulunmakta ve kemerlerin, bazıları hâlâ ayakta duran 8 m. yüksekliğindeki kalın payelere oturup düz çatıyı taşıdıkları anlaşılmaktadır. Bu dikine nefler kıble duvarında T biçimi payelerle son bulmakta ve on yedi paye ile bölünen iki nef de orta nefle büyük bir T şekli meydana getirmektedir. Harimin doğu ve batı tarafından ikişer nef avlunun kuzey duvarına kadar uzanmaktadır. Kuzeyde bulunan revaklar üç sıralıdır ve payeleri tuğladan örülmüştür. İhata duvarında, köşelerde birer, doğu ve batı kenarlarında on birer, kuzeyde sekiz, güneyde tahminen altı olmak üzere toplam kırk kadar yuvarlak kule yer almaktadır. Caminin doğu ve batı yanlarında, doğrudan revak kemerlerine açılan altı, kuzeyinde ise üç kapısı bulunmaktadır. Caminin “Ziyadelerinin de olduğu katıntılardan anlaşılmaktadır. Kuzey ziyadede, caminin duvarına 9.60 m. mesafede ve mihrap ekseni üzerinde yer alan minare, Sâmerrâ Camii'nin melviyesine benzemektedir. Bir kare kaide üzerine oturan çok harap durumdaki minare, gittikçe İncelerek yükselmekte ve görünüşe göre spiral müezzin yolu üç dönüş yapmaktadır.

Belkuvârâ Sarayı (Kasru Belkuvârâ). Sâmerrâ'nın 6 km. güneyinde bulunan diğer bir büyük Abbasî sarayı da Belkuvârâ Sarayı'dır. Yapımına Halife Mütevekkil zamanında başlanan ve içindeki bir kitabeden oğlu zamanında tamamlandığı anlaşılan sarayın inşa tarihi 240-24S (854-859) olarak kabul edilmektedir. Saray, kenar uzunluğu 1250 m. olan kare planında, köşe ve kenarları kulelerle takviye edilmiş bir duvarla çevrilidir. Güney tarafı Dicle'ye bakan duvarın üç kapısı bulunmaktadır. Dış duvarın kapılarından birbirine dik gelen yollar, sarayın kuzeydoğu duvarındaki tek kapısına varır. Enine dikdörtgen planlı olan saray içerden üç paralel kısma bölünmüştür. Orta kısım esas merasim kısmıdır. Bu kısım, birbiri ardına sıralanmış olan âbidevî bir kapı ile merasim avlusu, büyük eyvan ve haçvarî planlı taht odasını ihtiva etmektedir. Taht odası üçüncü bir avluyla oda ve salonlara açılmakta, böylece mekânlar nehre kadar uzanmaktadır. Kalıntılardan, odaların alçı kabartmalar, renkli freskler, altın yaldız ve çeşitli renkte mozaiklerle süslü oldukları anlaşılmaktadır. Sarayın, ortasında havuz bulunan bir de büyük bahçesi vardır.

Kasrü'1-Aşık. el-Cezîre yaylasında Dicle nehrinin batı tarafına kurulmuş bir saray olan Kasrü'l-Âşıkın 878-882 yılları arasında yapıldığı sanılmaktadır. Halife Mu'tez zamanında Ali b. Yahya b. Ebû Mansûr adlı bir mimar tarafından, nehirden 20 m. kadar yükseklikte kısmen tabii kayalar, kısmen de tonozlu temeller üzerine kurulmuştur. Bugün harabe halinde olan yapı, kuzeyden güneye 139 m., doğudan batıya 93 m. uzunluğunda duvarlarla çevrili bir dikdörtgen şeklindedir. Dört köşesi ile güney kenarında dört, batı ve doğu kenarlarında altışar, kuzey kenarında da iki kulesi olduğu anlaşılmaktadır. Kuvvetle tahkim edilmiş olan âbidevî giriş kapısı, kuzey duvarının ortasında yer almaktadır. Taşlaştırılmış kil ve kuvars kumu karışımı ile tuğladan inşa edilen saray, orta eksen üzerinde arka arkaya sıralanmış büyük merasim salonu, taht odası ve T biçimi avluların etrafına yerleştirilmiş küçük odalardan meydana gelmiştir.

Kubbetü's-Süleybiyye İslâm sanatında bilinen ilk türbe Kubbetü's-Süleybiy-ye'dir. Dicle nehrinin batısında, Kasrü'l-Âşık'ın güneyindeki bir tepe üzerine inşa edilmiştir. Sekizgen bir yapı olup halen çok harap durumdadır. Mevcut dört kapı kalıntısından, her duvarda bir tane olmak üzere sekiz kapısı bulunduğu anlaşılan binanın içinde, 2.62 m. genişliğinde bir dehlizle dış duvarlardan ayrılan yine sekizgen planlı bir iç yapı yer almaktadır. Kubbe örtülü olduğunu belli eden bu sekizgen iç yapının ortası kare biçimindedir ve sekizgene geçiş tromplarla sağlanmıştır; dehlize açılan haçvarî sıralanmış dört kapısı vardır. Bütün yapı, Kasrü'l-Âşık'ta da kullanılmış olan taşlaştırılmış kil ve kuvars karışımı tuğlalardan inşa edilmiştir. Kaynaklardan. Halife Müstansır'ın 862'deki ölümü üzerine. Yunan asıllı annesinin Kasrü's-Savâmi' yakınında onun için bir türbe inşa ettirdiği, böylece mezarı bilinen ilk Abbasî” halifesinin Müstansır olduğu ve daha sonra Mu'tez ile Mühtedi’nin de aynı yere gömüldükleri öğrenilmektedir. Burada kazı yapan Herz-feld, üç müslüman mezarı bulmuş ve bu bilgilerin ışığı altında Kubbetü's-Süleybiyye'nin Müstansır için yapılan türbe olduğunu ortaya çıkarmıştır. Yapı sadece bugün mevcut en eski müslüman türbesi olarak değil, İslâm mimarîsinin ilk türbesi olarak da büyük önem taşımaktadır.[230]



b- Minyatür, Hat ve Tezhip.


İslâm sanatında ilk minyatürlü yazmalar XI. yüzyılın sonuna tarihlenir. Bununla beraber, Mısır'da Feyyûm ve Fustat'ta bulunan, parşömen üzerine yapılmış bazı resimler, daha eski tarihlerde de bir minyatür sanatının var olduğunu ortaya koymaktadır. Büyük bir kısmı Viyana'da Arşidük Rainer Koleksiyonunda mevcut olan bu resimlerin benzerleri, H. P. Kraus ve Keir koleksiyonları ile New York Metropolitan Müzesi'nde bulunmaktadır. Bunlar basit çizgilerle yapılmış insan, hayvan ve bitki tasvirleridir. Fatımî devrine tarihlenen bu eserlerde Abbasî tasvir sanatının etkisi görülmektedir. Bir yazmaya ait olduğu anlaşılan Fustat'ta bulunmuş tam sayfa bir minyatürde, kalın tezhipli bordürle çerçevelenmiş bir şehzade figürü tasvir edilmiştir. Yazılı kaynaklar, daha Tolunoğulları zamanında Mısır'da tasvir sanatının var olduğunu belirtmekte ve bundan, Abbasî sanatı etkisinin Mısır'a o dönemde girdiği anlaşılmaktadır.

IX. yüzyılda Halife Me'mûn'un emriyle bilim ve fen konulu bazı Antik dönem eserlerinin ilk defa Arapça'ya çevrilmeleri sırasında, konulan açıklayan resimler de aynen kopya edilmiş ve böylece Antik tasvir sanatı da İslâm sanatına girmiştir. Fakat bu döneme ait herhangi bir yazma bugüne ulaşmamıştır. Ele geçmiş olan en eski minyatürlü yazmalar. XI. yüzyılın sonlarına ait Abdurrahman es-Süffnin Kitâbü Şuveri'1-kevâkibi'ş-şâbite'si ile Kitâbü)-Hâşâ'iş (Dioskorides'in Materia Medica'sı) adil eserdir. Bu ilk minyatürlerde çizgici bir üslûp hâkimdir. Uygur resim sanatının etkisi yanında, Bizans resim sanatında görülen Geç Antik gelenek de belirgin biçimde etkisini hissettirmektedir. Ga-lenus'un Kitâb-ı Tiryâk'ı XII. yüzyıla tarihlenen en eski yazmalardandır. XIII. yüzyılda ilmî konulu eserlerde bir artma görülmekte olup bu yüzyıla ait minyatürlerin en önemlileri Cezerrnin Kitâb fî ma crifeti'l-hiyeli'I-hendesiyye adlı kitabında bulunmaktadır. Edebî konulan işleyen minyatürlü eserler ise XIII. yüzyılda görülmeye başlamıştır. Bunların en önemlisi, minyatürleriyle Emevî ve Abbasî sarayları hakkında bilgi veren Küâbü'l-Eğanî'dir. Bidbay'ın Kelile ve Dimne'si ile Harîrî'nin Makhmât'ı da minyatürlü yazmaların en önemlilerindendir, bu yazmaların minyatürlerinde artık Selçuklu tasvir sanatının kalıplaşmış üslûbunun hâkim olduğu görülmektedir.

Abbasîler devrinde kûfî ve nesih yazılar kullanılmıştır. Bilhassa köşeli karakteri ile küfî yazı tercih edilen tip olmuştur; harfler dikeyde kısa. yatayda uzatılmış ve yuvarlatılmış olarak yazılmıştır. Bu devre ait mushaflar, IX. ve X. yüzyıllarda parşömen üzerine mavi, eflâtun, kırmızı, siyah mürekkep ve altın yaldızla istinsah edilmiştir. Tezhipler metin boyunca yatay uzanan dikdörtgen bir çerçeve içine alınarak palmetli kıvrık dal ve örgü motifleriyle süslenmekte, uçlarından da stilize birer ağaç veya kanat şeklinde palmetler çıkmaktadır. [231]



2- El Sanatları.


Abbasî döneminin çeşitli el sanatları bu devrin karakterini ortaya koyacak niteliktedir. Orta Asya Türk sanatı ile Sâsânî sanatı bu alanda da etkili olmuş, ancak eserler İslâmî görüş içinde biçimlendirilerek Abbasî devrinin kendine has üslûbu ortaya konulmuştur. Bu devirden kalan bu tür eserler çok olmamakla beraber, gene de el sanatlarının hemen her kolunda ürün verildiğini ortaya koymaktadır. [232]



Çini ve Seramik


İslâm seramik sanatının bir buluşu olan lüster tekniği ilk defa Abbasîler devrinde kullanılmıştır. Çinilere ve pişmiş toprak kaplara madenî bir parıltı veren bu teknik, seramik kaplarda altın ve gümüş kapların görünümünü sağlayabilmek için bulunmuş bir tekniktir. Sır üstüne içinde maden oksitleri bulunan bir cila (lüster) sürülmekte ve kap ikinci defa daha az hararetli, dumanlı bir fırında tekrar pişirilmektedir. Böylece cilanın içindeki maden eriyiği, sır üzerinde madenî parıltı veren bir kaplama oluşturmaktadır. Sâmerrâ'daki kazılar sırasında, başta kırmızı olmak üzere dört renkli cila kullanıldığını gösteren çini parçalan bulunmuştur ve Berlin Müzesinde, ortasında bir horoz figürü olan bazı lüsterli çiniler muhafaza edilmektedir. Kuzey Afrika'da Kayrevan Şeydi Ukbe Camii'nin mihrap duvarında bu teknikle yapılmış çiniler kullanılmış olup bunların Ağlebîler zamanında Bağdat'a ısmarlandığı bilinmektedir. Günlük ihtiyaçlar için kullanılan seramik kaplar üzerinde de lüster tekniğinin uygulandığını gösteren tabak ve vazolar bulunmuştur. Kapların kenarında dairevî dilimler ve Sâmerrâ seramiği için tipik olan benek biçiminde dolgular, stilize edilmiş bitki, hayvan ve özellikle insan figürleri görülür. Çok defa kabın şekline uydurulmuş olan figürlerde karikatürü andıran aşırı bir soyutlama dikkati çekmektedir. Bunlardan başka sırlı ve kabartma süslemeli tek renk kaplar, kazıma teknikli (sgrafito), sır üstüne mavi ve yeşil boyalı kaplar da bulunmuştur. [233]



Cam, Ahşap, Maden, Halı ve Dokuma.


Sâmerrâ'daki buluntular arasında, renkli ve renksiz süslemeli cam parçalarıyla kaya kristalinden kesilmiş, Sâmerrâ'ya has süslemelere sahip eğri kesimli kap parçaları bulunmuştur. Seramikte kullanılan lüster tekniği, yine Abbasîler devrinde ilk defa Mısır'da cam üstüne de uygulanmıştır. İlkçağda tatbik edilen ve “Binbir çiçek” denilen çok renkli bir tekniğin Abbasîler devrinde kullanılmış olduğu anlaşılmış, ayrıca sedef parçaları ile yapılan kaplamalar da bulunmuştur.

Abbasî devri ahşap işçiliğinin en önemli örneğini Kayrevan Şeydi Ukbe Camii'nin muhteşem minberi temsil eder. Ağlebî emîri tarafından Bağdat'tan getirtilen minber dikdörtgen panolardan meydana gelmiştir. Her panonun içine bazılarında geometrik örgülerle, bazılarında ise stilize bitki motifleri ve üzüm salkımlarıyla dolgu yapılmıştır. Panolardan birinde görülen bir hayat ağacının ucundaki kıvrık iki yaprak, Abbasî üslûbunda stilize edilmiş Sâsânî çifte kanat motifini hatırlatmaktadır. Abbasî üslûbu, özellikle asma kıvrımları ve kozalak şeklini almış olan üzüm salkımlarının stilizasyonunda görülür. Bu minberin Hârûnürreşîd zamanında (786-809) yapıldığı sanılmaktadır. Bağdat'ın kuzeyinde Tekrit'te ve Mısır'da yine aynı döneme ait çeşitli ahşap eserler bulunmuştur. Bunların bazılarında çam kozalağı şeklinde üzüm salkımları ve dalları kıvrık palmete benzeyen asma yaprakları görülür. Bir kısım ahşap süslemelerde ise derin kesim yerine eğri kesim tekniği ile yapılan, tamamen stilize edilerek soyutlaş-tırılmış bitki motifleri bulunmaktadır. Bazı parçaların kırmızı ve mavi gibi canlı renklerle boyandığı da görülmektedir. İstanbul'da Türk ve İslâm Eserleri Müzesi'nde Sâmerrâ'dan getirilmiş böyle bir ahşap süsleme parçası muhafaza edilmektedir.

İslâmiyet'in yayılmasından önce Sâsânîler'in hüküm sürdüğü İran ve Irak'ın kuzey ve kuzeydoğu bölgelerinde çok gelişmiş bir maden sanatı bulunuyordu. Bu bölgeler ve sanat açısından etkili oldukları çevre bölgeler, müstümanların hâkimiyetinden sonra da eski maden sanatını aynı üslûp ve tekniklerle devam ettirmişlerdir. Dolayısıyla, üzerinde kitabe bulunmayan madenî eserlerin Erken İslâmî Devir'e mi (Emevî-Abbâsî). yoksa Sâsânî devrine mi ait olduğu tam olarak tesbit edilememektedir. Erken İslâm madenî eserleri içinde, kesinlikle Abbasî devrine mal edilebilecek olanlar, üzerinde halife adlarının yer aldığı bir grup altın ve gümüş madalyondur. Bugün çeşitli müze ve özel koleksiyonlarda bulunan bu madalyonların ön yüzlerinde genellikle bir hükümdar portresi veya alçak bir tahta bağdaş kurmuş, bir elini beline dayayıp diğeriyle bir kadeh tutan sakalsız, yuvarlak yüzlü, uzun saçlı bir hükümdar tasviri gibi Orta Asya Türk kökenli motifler; arka yüzlerinde ise genellikle bağdaş kurup tambura ailesinden telli bir saz çalan müzisyen figürü, yahut kolunda avcı kuş bulunan atlı figürü gibi yine Orta Asya Türk kökenli motifler yer almaktadır. Bu madalyonlar kitâbeli olmaları sebebiyle birer tarihî belge değeri taşımaktadır.

İklim şartlarının gerektirdiği bir buluş olan düğümlü halı tekniğini muhtemelen ilk kullanan ve geliştirenler, Orta Asya bozkırlarında yaşayan Türkler'dir. İlk halı örneklerinin Türkler'in yaşadığı bölgelerde bulunması bunun en kuvvetli delilidir. VIII. yüzyıldan itibaren Abbasîler döneminde batıya gelen Türkler, o zamana kadar düğümlü halı tekniğini bilmeyen İslâm âlemine halıcılığı tanıtmışlardır. Mısır'da Fustafta ele geçen küçük halı parçalarının bir kısmı Abbasî dönemine mal edilir. Kahire İslâm Eserleri Müzesi'nde bulunan kûff kitâbeli iki parçadan biri tarihsiz, diğeri 202 (817-18) tarihlidir; ayrıca bir parça da Washington Tekstil Müzesi'nde bulunmaktadır. Yine Fustafta bulunup bugün İsveç müzelerinde muhafaza edilen parçalar da Abbasî halısı olarak kabul edilmektedir. Bunlar, daha önce Doğu Türkistan'da bulunan halılar gibi tek atkı iplikleri üzerine dokunmuş halılardır. Mısır'da bulunmuş bazı halıların desenleri Sâsânî kumaşlarını hatırlatır; fakat baklava gibi geometrik desenli olanların Orta Asyadaki örneklerle benzerliği açıktır. Fustafta bulunan parçaların Mısır'da mı dokundukları, yoksa Irak'tan mı getirildikleri kesinlikle belirlenememiştir.

Sâmerrâ'da ele geçen IX. yüzyıla ait bir keten tırâz parçası üzerinde kırmızı ipekle işlenmiş bir kitabe bulunmakta ve bu kitabede Tinnis şehrinin adına rastlanmaktadır. Dârüttırâz denilen tekstil imalâthanelerinde dokuma ve işleme olarak yapılan tırâz bantlarının, bir unvan işareti olarak elbiselerin yenlerine dikildiği bilinmektedir. En eski tırâz parçası, üzerinde Halife Hârünürreşîd ile yapan usta Mervân'ın adı bulunan Berlin Müzesi'ndeki bir parçadır. Tırâz şeritlerinde kûfî yazının çeşitli şekilleri kullanılmıştır. Pek az parçada tarih ve yapım yeri bulunmakta, figürlü dokumalarda kopt sanatının etkisi görülmektedir. Keten ve yün kumaşlarda süslemeler ipekle yapılmıştır. New York Metropolitan Müzesi'nde bulunan bir dokuma parçası kırmızı ipekle işlenmiş olup üzerinde 282 (895) tarihi ile Halife Mu'tazıd'ın adı okunmaktadır. Halife Mutî'lillâh'ın adını taşıyan ve yazısı siyah olan bir parça ise altın ipliklerle zenginleştirilmiştir. Ayrıca IX. yüzyıla ait kufi yazılı ve hayvan figürlü bazı ipek kumaş parçalan da Londra'daki Victoria ve Albert Müzesi'nde bulunmaktadır. Bunlardan başka, keten dokumalar üzerine yazı ve süslemelerin baskı tekniğinde boya ve yaldızla yapıldığını gösteren bazı parçalar da vardır. [234]



Bibliyografya


1- G. Lowthian Bell, The Palace and Mosçue of Ukheidir, Oxford 1913.

2- E. Kühnel. Miniaturmalerei im Islamischen Orient, Berlin 1922.

3- C. L Lamm, Das Glas oon Samarra. Die Ausgrabungen von Samarra IV, Berlin 1928.

4- C. L Lamm, “The Marby Rug and Some Fragments of Carpets Found in Egypt”, Suenska Orientsallskarpets Arsbok (1937), Stockholm 1937.

5- A. C. Cresvvell. Earty Müslim Architecture II. Eariy Abbasids, Umayyads of Cordoua, Aghlebids, Tulunids and Samanids, Oxford 1950.

6- M. S. Dimand, A Handbook of Muhammadan Art, New York 1958.

7- M. S. Dimand, “Studies in Islamic Ornament I. Some Aspects of Omaiyad and Early Abbâsid Ornament”, Al, NI-IV (1937).

8- D. T. Rice, Isiamic Painting. A Suruey, Edinburg 1971.

9- E. Grube, islamic Paintings from the I l'n to the I8lh Century. The Coltection of H. P. Kraus, Neıo York, New York 1972.

10- E. Grube, Islamîc Pottery of Eight to the Fifteenth Century in the Keir Collection, London 1976.

11- Oktay Aslanapa-Yusuf Durul, Selçuklu Haltları, İstanbul 1973.

12- L W. Robinson a.o., Istamic Painüng and the Arts of the Book London 1976.

13- Güner İnal. Başlangıcından XIV. Yüzyıla Kadar Türk-İslâm Tasuir Sanatı, Ankara 1978.

14- Ülker Erginsoy, İslâm Maden Sanatının Gelişmesi, İstanbul 1978.

15- E. Esin, “The Türk al'ağam of Samarra and the paintings attribu-table to them in the Gawsaq al-Hâqânf”, KO, IX, 1/2 (1975).

16- D. S. Rice. “Deacon ot Drink; Some Paintings from Samarra Reexamined”, Arabica, sy. 5, Leiden 1985. [235]
 
Üst Alt