• Kaynak menüsünden dosya indirebilmek istiyorsanız lütfen forum kullanım bilgisini okuyunuz

Asrın Alpereni Hakkında Yazılanlar ( Muhsin Yazıcıoğlu)

Alperen Selçuklu

Veziri Azam
Vezir-i Azam
Katılım
12 Mar 2009
Mesajlar
858
Beğeniler
45
Puanları
28
#1

LİDERİM

Ellerin yurdunda çiçek açarken
Bizim ele kar geliyor gardaşım
Kimler çizmiş bu hududu gönlüme
Dar geliyor dar geliyor gardaşım


Evet şair böyle diyor bu hududun ötesinden işaretler vardı . İşte bu işaret büyük Türk İslam Dünyasıydı ve benim için bu dünyanın lideri her zaman Muhsin Reisti . O olmalıydı ona yakışan buydu fakat nasip olmadı . Benim hayatımda çok önemli bir yeri olan insandı . Nizamı alem denen kutlu davayı anlattı o çizgide yaşadı bu çağın Alpereniydi .


İlk karşılaşma 1993 Yozgat

Kendisiyle tanıştım o gün ve hiç bir zaman hafızamdan çıkmayan bir muhabbetimiz oldu . Çok sıcak bir insandı tavırlarında zerre kadar bir gurur yoktu şundan emin olunki ilk defa muhabbet eden biri yıllardır bir dostuyla sohbet ediyor gibi oluyor ve o an ağzımdan şu soru çıkıverdi

- Başkanım Türk-İslam ülkücüleri ne zaman birleşecek?

Cevap : - " Şahısların ülkücülüğü bitip davanın ülkücülüğü başladığı gün ülkücüler birleşir"


28 şubat sürecinde de kendisiyle sohbet etme imkanım oldu . 28 şubatın tüm ayrıntılarını anlattı ve darbelerden çok çeken ve zararını gören biri olarak milletin iradesinin öneminden bahsetti.

Daha sonra kendisiyle bir daha görüşmek nasip olmadı . Türkiye'de siyaset yapan insanlara onun siyaset felsefesi örnek olmalı . Ancak bunun kötü bir tarafı var onun gibi siyaset yaparsanız hiç bir zaman hükümet olamazsınız . Dava adamı , gönül adamı olmak isteyenler zaten onu tanırlar .


Maraştan bir haber geldi öyle bir geldi ki yandık kavrulduk sen donarken biz yandık .

Dediler Muhsin Reis vefat etti , yaşarken ölenler için ölüm nedir ki ...

ve senin dediğin gibi biz de haykırmaya devam edeceğiz , yaşatmaya sonuna kadar bu davayı and olsun

" Ben Türküm Türk esir olmaz !

Ben Türküm Türk ezansız olmaz!

Ben Türküm Türk devletsiz olmaz!

Ben Türküm Türk hürriyetsiz olmaz ! "

Alperence yaşadın, Alperenlere serdar oldun , Alperence göçtün bu alemden .

Yüce Allahım cc. seni çok sevdiğin Muhammed Mustafa ya (SAV) Allah dostlarına komşu eylesin

Yaşarken ölenler için ölüm dediğin düğündür
Bu Kutlu davanın yolunda ölen özge gülümdür



Alperen Selçuklu
 
Moderatör tarafında düzenlendi:

Alperen Selçuklu

Veziri Azam
Vezir-i Azam
Katılım
12 Mar 2009
Mesajlar
858
Beğeniler
45
Puanları
28
#2
Yazıcıoğlu: "Bu ülkenin çocukları dağlarda karlar altında yatarken..."

“Türk topraklarında yabancı asker istemiyoruz! Türk topraklarının savaşta tramplen olarak kullanılmasını istemiyoruz. Türk topraklarından komşu bir devletin vurulmasını kabullenmiyoruz. Türkiye, maddi karşılık bekleyerek savaş taşeronluğu yapamaz. Türkiye uluslararası meşruiyetten yoksun ve bu ahlâksız savaşın taşeronluğunu asla üstlenemez.”
(19 Şubat 2003)

***

“Türkiye AB macerasından dalı budağı kesilmiş, kimlik değerleri hırpalanmış, milli kaygılar içine düşürülmüş bir ülke haline getirilecek. Bugün Türkiye gemisi dümensiz Varyag gemisine dönüşmüştür. Meclis, AB’ye tam üyelik sürecinde uyum yasaları olarak yabancı güçler tarafında verilen her talimatı yerine getirmektedir. Çıkarılan uyum yasalarında sözde kültürel haklar adında milletler için olan haklar, aşiret haklarına dönüştürülerek Türkiye’nin üniter yapısını bozacak bir süreç başlatıldı.”
(18 Ekim 2003)

***

“Türkiye, yeniden bir Sevr kuşatması ile bağımsızlığından vazgeçmeye zorlanıyor. Türk Milleti, fetret devri yaşamadan, tehlikeyi bütün açıklığı ile görmeden, büyük mücadelelere girişmiyor. Fakat bugünlerde tehditler o kadar açık bir hale gelmiştir ki, Türk Milleti, bu kuşatmayı yarmak için harekete geçmek ihtiyacını hissetmekte, Avrupa’nın, Türklüğü yok etmeye yemin etmiş bir Papa’nın heykeli önünde imzalanan Anayasası’nın, ve ‘Seni göklerden seyreden bir Tanrı baba vardır’ diyen marşının ne anlama geldiğini görmektedir. AB Türkiye için bir hayaldir. AB Türkiye’yi alsa bile bu hayali ben istemiyorum, reddediyorum. Biz kendi medeniyet köklerimize, Türk-İslam medeniyetine dönerek, tarihimiz ve coğrafyamız ile bütünleşmeli, geleceğimizi kendi değerlerimizle kurgulamalı ve yüzümüzü Türk Dünyası’na çevirmeliyiz. Biz bu ideallerden uzaklaştığımız için Türk devlet ve toplulukları ile ilgili toplantıyı Putin düzenliyor! Çünkü Türkiye bugüne kadar hep dış projelerle yönetildi. Artık bir iç proje yapmak zorundayız.”
(27 Şubat 2005)

***

“Biz ülkücülerin de doğal milli liderimiz olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk hakkında olumsuz propagandalara ve gelişmelere seyirci kalmakla hata yaptığımızı itiraf etmek isterim. Gençlerimizi önce komünizm ve kapitalizm tehlikesi hakkında eğitirken, milliyetçi saydığımız yazar ve mütefekkirlerin görüşlerine sarılıp, Atatürk’ü sağlıklı olarak öğretip, inceletmediğimiz kanaatindeyim.”
(10 Kasım 2006)

***

“Bu ülkenin çocukları dağlarda karlar altında yatarken, aşağıda deri koltuklarda, masalara serdiğiniz kağıtların üzerinde fantezi yapamazsınız. Size bu hakkı vermeyiz. Kimsenin bu vatan toprakları üzerinde fantezi yapma hakkı yoktur!”
(5 Mart 2007)

***

“Geldim, gördüm, Van Ulucami ve çevresi harabe vaziyette duruyor. Şehitlik de.. Şehitliğin kaidesindeki yazıları bile koruma ihtiyacı duymuyorlar. Ama öbür taraftan Ermenistan devlet yetkililerini çağırarak Akdamar Kilisesi’ni açıyorlar. Yapılan davetlerle, kilise, Ermenistan’la ilişkilendirilmiş ve olaya uluslararası bir boyut katılmıştır. Ermeni soykırımı iddialarına cesaret verilmiştir. Başbakanın bu tutumu, Batı’nın tarihi, ırkı ve dini şoven iddialarına, bağımsızlığımızın ve egemenliğimizin teminatı olan Lozan’ın inkârına ve Sevr’in yeniden gündem bulmasına zemin hazırlamıştır.”
(28 Mart 2007 Van)


Arslan Bulut -Yeniçağ -29-03-2009
 

Alperen Selçuklu

Veziri Azam
Vezir-i Azam
Katılım
12 Mar 2009
Mesajlar
858
Beğeniler
45
Puanları
28
#3
KÖPRÜ Mİ'MÂRIMIZA BORCUMUZ...

Köprüler vardır yakaları birleştiren. Tahtadan, kalastan, betondan, demirden, cansız...

Köprüler vardır; hasretleri, özleyenleri, sevenleri, insanları buluşturan; gönülleri birleştiren, öfkeleri dindiren, öfkelileri buluşturan, gönül köprüleri vardır; îmanlı, kanlı, canlı...

Bu köprü mi'mârları, ölmezler. Öldürülemezler. Eskimezler... Görevleri, doğumlarıyla başlar ölseler de sürer... Köprüleri kalıcıdır, köprü başı bekleyenler de! Mi'mârın ölümüyle, iki zihniyetin mücâdelesi başlar. Biri; "Mimarımız öldü diyeni öldürürüm!" diye feryâd ederken Ömer'ce; diğeri; "İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn". diye Allah hükmünü hatırlatır Ebu Bekir'ce...

Bu köprülerden geçenler, geçtikleri yeri ezemezler. Sevgi köprülüğüne gönüllü bu mi'mârları incitmeye kimsenin gücü yetmez! İncinen yerlerini, nefslerini iptâl etmişlerdir bu mi'mârlar. Acıyı gönüllü kabul ettikleri için, acıya alıştıkları için başkalarının feryâd etmesine vesile olacak acıları, sigara gibi tiryâkice çekerler ciğerlerine!...

Deli Dumrul'lar olur bu köprü başlarında! Geçenden de, geçmeyenden de akçe isterler! Oysa köprüler olmasa, bunların olma şansları yok!... Mi'mârlar, Dumrullara râzıdırlar köprüleşirlerken!

İnsanlıkla berâber; köprülerde olmuş, köprü başı harâmileri de... Mesele; köprüden geçip geçmemeye, geçerken köprü başı delisine akçe verip vermemeye karara kalmıştır! Köprü ortadadır. Köprü başı bekleyen Dumrullar da... Geçenden de, geçmeyenden de istenen akçe bellidir!

Türk Milleti'nin bir gönül köprüsü mi'mârı daha göçtü!

Türk Milliyetçilerinin; güzelliklere, umutlara, yarınlara açılan bir gönül köprüsü kapısı daha açıldı acıyla! Acı büyük! Acı tarifsiz! Acı dayanılmaz! Acı, tahammül edilir!...

Köprüleşmişlerin kurdukları köprü, görevine devam eder. Yola, yolcudan önce çıkanlar da olur hayat denen süreçte. Yolcudan önce yola çıkan şaşkınlar; yol bilmezler, kaybolurlar! Kaybolanı ehîl bir rehber bulursa kurtulur.

Yakalar arasında başka köprüler de vardır. "Geçme namert köprüsünden ko aparsın sel seni." diye aklı kesenler, her kesi uyarır insanlıkla berâber! Nâmert köprülerinin başında harâmide yoktur! Harâmisiz diye, geçiş beleş diye geçenleri çok olur. Bu köprünün gidişi vardır sadece! Dönmeye izin vermeyen ceberrûtlar bekler öbür başında!

Bu kadar ömürlerce yılda; köprü ile nâmert köprüsü arasındaki farkı fark edememişsek, nâmert köprülerinin diğer tarafındaki ceberûtları bilememişsek geçmeye de, geçip dönememeye de müstehakız! Gönülleri birleştiren köprülerden, harâmilere haraç vermemek için geçmeyip köprüsüz yerlerden yola devam edersek kaybolmaksa mukadder!...

Bir gönül köprüsü mi'mârımızı daha kaybettik!

Mimarımız, özlediğine, seçtiği köprüsünden geçerek gitti. Geride bir köprü bıraktı. Bu yakaya kadar geldiğimiz meşakkatli bir yol sonunda bizi bekleyen köprüden geçenler, geri geldiklerinde karşıda çok güzel yolların varlığından bahsettiler. İnananlar, gönüller birleştiren köprüden geçerek gönüllere doğru sefere devâm ettiler!...

Geçmeyenler, geçemeyenler, korkanlar, yakalarda kaldılar.

Karşı, karşıda; sevenler, karşılıklı el sallamakta ve köprü, ortada! Köprü başı bekleyen Deli Dumrul'da var! Geçenden bir, geçmeyenden iki akçe alacak!

Sadece bu köprü başında kötünün iyisine mecbûriyetin mantığı var! Geçmeden iki akçe verip hasret kalmaktansa; bir akçe vererek geçip, karşıdaki hasretlerle buluşmak akıllıca değil mi?

Sözün hükmünün bittiği yerdeyiz! Karşımızda demokrasi köprüsü ve başında Deli Dumrul! Deli Dumrul'un beklemediği köprülerin, nâmert köprüsü olduğunun, geçenin dönemeyeceğinin bilinmesi zamanı! Üşüme sen Yiğit Mi'mâr, üşüme...

Hükmü kalmayan sözün tamamı, aptala ....

Mi'mârımıza ve arkadaşlarına Allah'tan rahmet sevenlerine sabır diliyorum bir daha.

Selâm, sevgi, dua, dua, dua...

Mustafa ASLAN- Milliocak - 29-03-2009
 

Alperen Selçuklu

Veziri Azam
Vezir-i Azam
Katılım
12 Mar 2009
Mesajlar
858
Beğeniler
45
Puanları
28
#4
MUHSİNLER”İN DESTANI

İlle Muhammet’ten bir renk olmalı

Koklar bu toprakta HER GÜLÜ MUHSİN...

Dost ve düşman bunu böyle bilmeli

Birlik bahçesinin BİR GÜLÜ MUHSİN...



Kuldan öte, Hakk’a giden yolu var

Dosdoğru yol... Ne sağı, ne solu var.

Geleceği kucaklayan kolu var

Aydınlık günlerin HÜR GÜLÜ MUHSİN...



O, Türkmen balası, Oğuz’un soyu

Hamuru sağlamdır, mayası koyu

Sivas’ın Şarkışla Elmalı köyü

Yaylamızın süsü, KIR GÜLÜ MUHSİN...



Şu tozlu yollarda ayağı yalın

Dolaşmışsa açık bağır, ak alın

Bir söz geçiremez ensesi kalın

Köyün şehirdeki MOR GÜLÜ MUHSİN...



Toprağın yankısı yüzünün rengi

Alnındaki izler yılların cengi

Beyler arasında olmadı dengi

Bir şanlı kavganın ZOR GÜLÜ MUHSİN...



Koç Köroğlu olup dağa yaslandı

Erenlerin erdemiyle beslendi

Dede Korkut gibi çağa seslendi

Bu demde tarihin PİR GÜLÜ MUHSİN...



Alplik ve erenlik görüşü onda

İnsanın hizmette yarışı onda

Şehit Hüseyin’in duruşu onda

Ehli beyt yolunun ER GÜLÜ MUHSİN…



Yerli olmak idi yalnızca suçu

Zindanı, sürgünü bilmedi kaçı?

Bir kutlu kavgada kıvılcım içi

Ocaktan da içre KOR GÜLÜ MUHSİN…



Dosyasında durur idam kağıdı

Yüreğinde mazlumların ağıdı

Bu dünyadan beklentisi yoğidi

Kara günler için YAR GÜLÜ MUHSİN…



Yol gözlerken ak pürçekli analar

İç çekerken gara gözlü sunalar

Gençliğe doymadan geçti seneler

Yurdun her köşesi NAR GÜLÜ MUHSİN…



Kuşatılmaz bir cevher var özünde

Bir dağ yanar yüreğinin közünde

Sürgün verir baharında, yazında

Bu helal toprağın YER GÜLÜ MUHSİN…



Ben diyeyim gardaş, siz deyin adaş

Sağdıç mı, haldaş mı, yoksa arkadaş?

Efe, gakkoş, zeybek, seğmen ve dadaş

Horon, çayda çıra, BAR GÜLÜ MUHSİN…



Eğilmedi, kırılmadı, dik durdu

Mamak zindanında alnı ak durdu

Sanki bir sadakta kızgın ok durdu

Kara kışta açan KAR GÜLÜ MUHSİN…




Yusuf yüzlü ve de Hızır kanatlı

Doğudan batıya haykıran atlı

İstanbul önünde bir Ulubatlı

Elinde sancağı SUR GÜLÜ MUHSİN…



Ağrı Dağı gibi berk bir kala’m var

Kim korkar gurbetten gayrı sılam var

Muhsin adlı nice yeni balam var

Aslımın, neslimin GÜR GÜLÜ MUHSİN…



Şehitlerle yeşillendi, allandı

Yiğitlerle bir sehpada sallandı

Çekti tuğu, hilallendi, güllendi

İbrahim bağının DAR GÜLÜ MUHSİN…



Bir derviş misali sırtlayıp çağı

Yayla yayla, köy köy gezmiş ayağı

Sevdasıdır Anadolu toprağı

Yunus’un, Veysel’in SIR GÜLÜ MUHSİN...



Altaylardan, Balkanlara gözü var

Filistin’de, Çeçenya’da sözü var

Yedi iklim, beş kıtada izi var

Öksüzün, yetimin HOR GÜLÜ MUHSİN…



Bekliyor yeryüzü kutlu bir düğün

Kulların göz yaşı dinecek o gün

İnsanlığın, İslamlığın, Türklüğün

Namus, şeref, izzet, AR GÜLÜ MUHSİN...



Can YUSUF müjdeler, o günler yakın

Şu ufukta doğan güneşe bakın…

Medeniyet hamlesidir bu akın

Ağaran şafağın NUR GÜLÜ MUHSİN...


Yusuf AKGÜL-milliocak -29-03-2009




 

Alperen Selçuklu

Veziri Azam
Vezir-i Azam
Katılım
12 Mar 2009
Mesajlar
858
Beğeniler
45
Puanları
28
#5
Bir Ülkü Yıldızı Kaydı

Bir Ülkü Yıldızı Kaydı


Muhsin Yazıcıoğlu hepimizin gönlünde bir yıldızdı. En karanlık dönemlerde bile ışık ve güven veren bir ülkü yıldızı… Bütün ülkücülerin bir gözü hep onda oldu. 1970’li yılların sonunda komünist saldırılar altındayken, Mamak askeri cezaevindeyken, dışarıya çıktığında, hatta MÇP’den ayrıldığında ve BBP’ni kurduktan sonra inançla ve azimle verdiği mücadelede. En kızgın olanların bile göz ucu hep onda oldu.

Belki içimizden kızdık, dışımızdan eleştirdik ama onu hep sevdik. Çok sevdik ama sevgimizi sağlığında gösteremedik. Halbuki o herkese sevgiyle yaklaştı. Sevgisini her daim hissettirdi. Gözlerinin içinden hep bir samimiyet ve güven duygusu yansıttı. Yanına her gelen bunu hissederdi. Belki ne olduğunu anlayamazdı ama yanından çıktıktan sonra ona karşı farklı duygular hissederdi. Kaza haberi ve sonrasında ortaya çıkan sevgi seli zaten bunu gösteriyor.

Muhsin Yazıcıoğlu resmi söylemde bir siyaset adamı diye anılıyor. Ama ben bu tanımlamanın onu ifade etmekte çok yavan ve yetersiz kaldığını düşünüyorum. Onun hayatına baktığımızda zaten bunu rahatlıkla görüyoruz. Günümüz siyaset anlayışı ile uzaktan yakından bir benzerliği olmadı. Onun inandığı bir dava vardı ve bu davası için hayatını adamışlığı vardı. Dolayısıyla davasının gerektirdiği erdemli davranışları ne pahasına olursa olsun sürdürmekten geri durmadı. Tıpkı bir ülkücü gibi… Sanki Galip Erdem’in “ülkücü adayları” sıfatına layık olmak ister gibi… Son yolculuğunda artık hiç şüphe bırakmayacak şekilde “ülkücü” bir er kişi olduğunu adeta cümle aleme gösterdi.

Ülkücülüğü bugünün siyasi bir tavrı olarak görmediğini “alperen” anlayışında zaten ortaya koyuyordu. Onun kabul ettiği “Bugünün ülkücüleri dünün alperenleri, dünün alperenleri bugünün ülkücüleri” anlayışında bir ülkücülüktü. Türkün ülküsü dün neyse, bugün de oydu. Ülkücüsü de milletinin tarihten gelen davasına sahip çıkacaktı. O da öyle yaptı ve hayatını dünün alperenlerinin yaptığı gibi, milletinin bugünkü sıkıntılarını giderecek davasına adadı ve ülkücü olarak yaşadı. Siyaset bunun içinde küçük bir cüzdü. Belki de olması gereken bu kadardı ama bunu kimse anlayamadı.

Anlayamayanlar küçük hesaplara takılıp kaldılar. Kimisinin basireti günlük siyasetle bağlandı, kimisi şark kurnazı olarak değerlendirmeye kalktı. Basireti bağlanıp onu suçlayanlar muhtemeldir ki şu an üzgünlerdir. Gerçekten şahsi çıkar hesabı yapmadan dosdoğru bir hayat yaşayan, yolunda zig zag yapmayan, eğilip bükülmeyen, mücadele azminden zerre kadar bir şey kaybetmeyen bu dava adamının büyüklüğünü şimdi daha iyi anlayacaklarıdır. Çünkü bu insanlar samimidir. Fakat samimi olmayan kurnazlar yine kendi menfaatlerine kullanmaya devam edeceklerdir. “Son ülkücü” nitelendirmesiyle artık “ülkücülüğün” bittiğini ilan etmeye cüret edenler, acaba Muhsin Yazıcıoğlu’nun milletin gönlünde taht kurmuş olması ve gerçek bir ülkücü olarak son anına kadar dimdik durması karşısında zerre kadar utanırlar mı? Yoksa buradan da kendilerine pay mı çıkarmaya çalışırlar?

Ülkücülük gerçekten zor. Bedel gerektirir. Ahlak gerektirir. İstikrar gerektirir. İlkeli ve tutarlı olmayı gerektirir. Sevgi ve engin bir gönül gerektirir. Elinin tersiyle menfaatleri itebilmeyi gerektirir. Gerektiğinde canını, emeğini, parasını vermeyi gerektirir. En önemlisi milletini ve milletinin fertlerini sevmeyi, benimsemeyi, önemsemeyi gerektirir. Ülkücülük bir dava adamı olmayı gerektirir. Galip Erdem rahmetli tabi ki haklıdır. Herkes ülkücü olamaz. Bugünün şartlarında bu sınavı kaç kişi geçebilir bilinmez. Ama Muhsin Yazıcıoğlu ağabeyimizin bu sınavı hakkıyla verdiğine şahitlik ederiz. Ruhu şad olsun. Allah’ın rahmeti üzerine olsun. Işığı gönüllerimizde eksik olmasın

Fahri ATASOY TÜRK OCAKLARI
 

Alperen Selçuklu

Veziri Azam
Vezir-i Azam
Katılım
12 Mar 2009
Mesajlar
858
Beğeniler
45
Puanları
28
#6
Şimdi Biz Üşüyoruz Reis!

Sen gittin, şimdi biz üşüyoruz… Senin adamlığın, mertliğin, cesurluğun, tevazuun, merhametin meğer nasıl da ısıtıyormuş yüreklerimizi…
Sandıkta teslim etmeseler de hakkını meğer insanların yüreklerinde hep Lidermişsin sen. Şimdi ülkücülüğe söz edenler, Türk-İslam sentezi fikriyatına her gün hakaretler edenler de senin delikanlılığın önünde saygıyla eğiliyor ya! Görmeliydin Reis…
Bir ülkücü nasıl ölürmüş, bir ülkücü nasıl olurmuş, bir ülkücü nasıl sevilirmiş herkese öğrettin sen.

Mamak cezaevinin soğuk duvarları, ıslak betonu üşütmüştü seni yedi buçuk yıl, ama yine de ağzını açıp hiçbir şey dememiştin işkence yapanlara, küsmemiştin devletine ya Reis…

Şimdi Maraş dağlarında soğuk toprağa uzandın ve her gece aklıma düştün, acaba yine üşüyor musun diye… Mamağın soğuğu öldürememişti seni, Maraş’ın karlı dağları, karlı dağların soğuğu öldürdü şimdi.

SOGEV’de mütevazi toplantılarımız geldi aklıma, siyasetin kirli tezgahında dokunmuş bir milimlik kumaşın yoktu ama engin bir gönül adamlığın, lider duruşun vardı ya, işte beni sana karşı hep hayran bırakan yönün buydu Reis. Mütevazi ama geleceğe karşı bir kartal kadar keskin ve kararlı bakışın, içimde hep büyüttü seni.

Galip Ağabey karınca hikayesini senin için anlatmıştı sanki;

“Karıncanın hikâyesini dinledin mi, okudun mu? Kocaman bir dağı, minicik toprak kırıntılarını taşıyarak, ortadan kaldırmağa çalışırmış! Yolcunun biri, şaşkınlıkla sormuş: “Karınca kardeş, ne yapıyorsun?” öteki işini bırakmadan cevap vermiş: “Şu dağın ardında bir sevgilim var. Kavuşmamız için aramızdaki engeli yıkmamız gerekiyor da!”
Yolcu: “Sen aklını mı kaçırdın?” demiş. “Yüce bir dağı nasıl kaldırırsın, gücün ne, ömrün ne? Vazgeç bu işten!” karıncanın cevabını hiç unutma, duymamış ülkücü arkadaşların varsa, anlat: “Ey insanoğlu, belki de haklısın. Dağı ovaya indiremem, sevgilimi göremem belki, ama yolunda ölmesini bilirim ya , sen ona bak!..”

Tehlikeyi görünce, korkulu bir rüya görmüşçesine, sırtını dönenlerden, yeni ve eskisinden daha derin bir uykuya dalanlardan olmadın. Hayatında ne üç kuruşun hesabını yaptın ne de yapanlara açtın yüreğini. Yoluna hep devam ettin, o yolda ölmesini de bildin.

Şimdi kıskandık Reis seni, Sen Rabbimizin ne sevgili kuluymuşsun ki, çok uğraştık, çok dua ettik ama sisler arkasına saklayarak, kara toprağa sardı seni geri vermedi bize… Sımsıcak sardı seni meleklerin kanatları, başın aşkın olan, sevdan olan Anadolu toprağına yavaş yavaş düştü…
Bir kar tanesi olsam Mekke’ye düşmek isterdim demiştin ya! Şimdi binlerce kar tanesi düştü senin üstüne Mekke semalarından…
Biz üşüdük, buz kesti yüreklerimiz, yalnızlığın zor olacak koca Reis.

Lise yıllarında bir hayalin vardı ya hani “Bozkurtlar Çiftliği” kurmak. O çiftliği cennette kurarsan haber ver bize de, arkasını dağlara, ormanlara yaslamış yemyeşil uzun vadilere uzanan çiftliğinde, kıratın üstünde engin ovalara at sürerken erken solan genç fidanlarımızı bekle orada. Bilelim ki, Reis orada, onlara ağabeylik yapacak.

Reis, seni Galip Ağabeyimizin yanına uğurlarken son sözümüz de ondan olsun; “Birbirimizi sevmemiz gerektiğinin yazılması kolaydır; fakat uygulanması güçtür. Türk milletini sevmekte birleşenler; birbirlerini sevmekte birleşmeğe de mecburlardır.” Ruhun şad olsun…


Hilmi DEMİR- Türk Ocakları
 

Alperen Selçuklu

Veziri Azam
Vezir-i Azam
Katılım
12 Mar 2009
Mesajlar
858
Beğeniler
45
Puanları
28
#7
Doğruları artık kim söyleyecek?


Memleketin yiğit evladı, Sivas’ın karayağız delikanlısı “ardında güneş doğmayan o büyük kapı”dan karlı bir dağ başında girdi… Dünyada bir şeyler eksildi; dünya doluluğundan bir şeyler kaybetti. Bir yiğit karlı dağdan uçmağa vardı…

12 eylül tipisinden sağ çıkmıştı. Yaratan onu huzuruna bir Maraş tipisinde çağırdı; artık tipilerin olmadığı sonsuzluğa çekip aldı. O artık fani âlemin bütün soğuklarını geride bıraktı.

Mamak koğuşları onu üşütmüştü, Maraş dağları ise üşütemedi. Yazıcıoğlu artık üşümeyecek! Leyle-i Kadir’de düştüğü karlar soğuk değil, Rabbinin sonsuz merhametinin sıcaklığına giden yoldu. O, ölümlülüğün hükmüne uydu, üşüten mekânlardan ebedi sıcaklığa göç etti. Üşümeyi bekleyen ölümlüler düşünsün! Çünkü o, artık beklemeyecek…

* * *

Milyonlarca yürek onun tipiye tutulmasına, soğuk dağ başlarında yapayalnız kalmasına razı olmadı, herkes üzüldü…. Elim kaza duyulduktan sonra yüz binlerce kişi gece yarısına kadar “acaba bulundu mu” diye ekranların karşısından ayrılmadı.

Ne yapmıştı da milletinin gönlünde taht kurmuştu?

Yetkili makamlarından hiçbirini işgal etmeden milletin iltifatına mazhar olmak her faniye nasip olmazdı, o buna nail oldu. Belki oya dönüşmedi; ama onun tek başına idealistçe yolculuğu hep saygı uyandırdı. Sayısız insan ona sevgi ve hürmet besledi. Oy vermedi, ama ilgisini de esirgemedi.

O, “devletlü” olmamıştı. Karar alıcılar arasında değildi. Siyaset sahnesinde tek başına varlığını sürdürdü. Millet ona bu yetkiyi millet verdi; partisine değil sadece ona! O da hep doğruları söyledi, hep hakikatin yanında oldu… Kimsenin lütfuna sığınmadığından, kimseye borçlanmadı. Sadece halkına, milletine borcu vardı, onu da ödedi. İlkeli siyasetin nadide örneklerini sergileyerek!

Şimdi doğruları kim söyleyecek? Şimdi tüm çıkarlardan uzak, dimdik duruşu kim sergileyecek?

Hiçbir kanıtım yok; hiçbir teorim de yok. Ama sormadan edemiyorum; bu acı olay gerçekkten bir kaza mıydı?

* * *

Merhum Yazıcıoğlu her şeyiyle 78 kuşağının temsil etti. Onun tüm hayat çizgisi, 78 kuşağının kavgasını ve trajedisini yansıttı.

Bir dağ başında kayboldu… Bu çağda, bu teknik imkânlar bolluğunda saatlerce kayıp kaldı. Tıpkı 78 kuşağı gibi… Bu kuşak kayıp kuşaktı.

Yazıcıoğlu siyaset sahnesindeki hızlı tempoya katılamamıştı. Parası yoktu ki uçak kiralasın… Sevenleri derme çatma bir bütçeyle hızlandırmak istedi; o da siyaset koşusunda ilk defa helikoptere binmişti. Geç kalmıştı ve daha fazla geç kalmamalıydı… 78 kuşağı da hayata geç kalmış bir kuşaktı. Onlar hep yoksulluk sınırında yaşadılar.

O, kendi gücüne bakmadan milletin kaderini omuzlamaya soyundu ve inancının gücünü tüm fani güçlerden üstün gördü. İdealistçe, dünya nimetlerine sırt çevirerek… 78 kuşağı da kendi gücüne bakmadan ülkeyi omuzlamak istemişti. Hiçbir beklentisi olmadan, idealistçe…

O hep dik durdu. Dosdoğru ve doğrunun yanında oldu. Doğru da bu aziz milletin yanıydı. 78 kuşağı da dik duran bir kuşaktı… Yeri toplumun yanıydı.

O, faşist diktatörlerin işkencelerinden geçmiş bir mazlumdu. Son nefesini soğuklara karışarak verdi. 78 kuşağının kaderi darbelerin mazlumu olmaktı; onlar hep soğukta çaresiz kaldılar.

O, bir kuşağı mahveden darbecilerin bugünkü uzantılarının yargıya hesap verdiklerini gördü… Bu yüzden derin bir huzur duydu; tıpkı 78 kuşağı gibi. Bu kuşak şimdi, darbecilerin yakalanmasına tanıklık ettiği için daha bir huzurlu!

Bu kuşağın anneleri hep feryat etti. Onlar çok acı çekti. Merhum Yazıcıoğlu’nun eli öpülesi annesi de şimdi derin bir acı içinde…. “Yavrumu bulun” feryadından daha yürek yakıcı bir feryat var mı?

* * *

O, beka âlemine son yolculuğunda da milletine hizmet etti. Nasıl mı? Anlamsızlaşan seçim kavgalarına son vererek….

Mekânı cennet olsun. Rabbim geride kalanlarına sabır versin.

Yazıcıoğlu ilk cihanda azizdi, Allah öbür cihanda da aziz eylesin.

Milay KÖKTÜRK - Türk Ocakları
 

Alperen Selçuklu

Veziri Azam
Vezir-i Azam
Katılım
12 Mar 2009
Mesajlar
858
Beğeniler
45
Puanları
28
#8
Hey gidi Muhsin Başkan hey...


Şakaklarında birkaç kır tel, alnında birkaç çile kırışığı.Bizim kuşağın en genci, en yakışıklı delikanlısı...

* * *

Bugün perşembe; 26 Mart Perşembe.

Muhsin Yazıcıoğlu'nun bindiği helikopterin enkazına, neredeyse 24 saatten beri ulaşılamadı; modern zamanların en şeddâdî iz ve sinyal takib etme teknikleri bir işe yaramadı. Yüzlerce insan, bilmem kaç helikopter ve uçak seferber... Haber yok! Kulağımızda İHA muhabiri İsmail Güneş'in gittikçe zayıflayan sesi yankılanıp duruyor,

- Kimseden ses gelmiyor, gelmiyor. Eyvah çok kötü!..

Saat 13 sularına geldi; hâlâ bir haber alamıyoruz.

Ve saatler geçtikçe bir mucize, şaşırtıcı bir "iyi haber" bekliyoruz ama...

* * *

18 yaşlarında kocaman çocuklarız. Senelerden 1972. Mevsim güz; içimizde Ankara rüzgârı. Taşralardan Ankara'lara okuyup "büyük adam" olmak için gelip resmî yurtların kasvetli odalarında yalnızlığın çukurlarına düşünce, "anne, anneciğim" diye başımıza yorganı çekip bir güzel ağlamışlığımızın günleri.

Muhsin Yazıcıoğlu'nu ilk defa Veteriner Fakültesi'nde görüyorum; adam 18 yaşında bile efsâne; öyle karizmatik. Yıldırım Beyazıt'taki yurt binasının bahçesinde bir duvar önünde sohbet ediliyor. O günlerde bir "başkan"lık vâkıası var; yurt başkanı, fakülte başkanı: Yazıcıoğlu ya yurdun ya Veteriner'in başkanı.

Bazı insanlar vardır; hep böyledir; vasıflarında lider olmak tabiatı ile doğar, öyle yaşarlar. Muhsin Yazıcıoğlu da öyle. Hep yaşından büyük, hep sorumlu, hep ağır...

Gençlik hâtıralarımı çağırıyorum; onu hep bulunduğu mekânda, insanların ilgi odağı ve çekim merkezi halinde hatırlıyorum. İnsanlara güven, ümit ve cesaret telkin ediyor. Orada Muhsin Yazıcıoğlu varsa nefislere itimad duygusu gelip yerleşiyor.

Ankara'da Hacettepe sırtlarında bir tarafta fakültelerin, öteki yanda kalabalık yolların bulunduğu meydan gibi bir yerdeyiz. Bin kişi var mıyız? Varız. Hacettepe Tıp Fakültesi'nin olduğunu tahmin ettiğim binaların tepesinden aşağıya doğru silah tarrakaları yankılanıyor. Sene 75, belki 76... Kalabalık dalgalanıyor. Mesele nedir? İşgal, boykot, güç gösterisi? Hatırlamak zor. Heyecan yüksek. Polis panzerleri kalabalığı çevreleyip dağılın ikazları yapıyor megafonla.

Orada yüksekçe bir yerde görüyorum onu,

-Dağılmayın, dik durun; ben söylemedikçe bir yere kımıldamayacaksınız, diyor ve ilâve ediyor:

-Yanınızdaki arkadaşınızı polise bırakmayacaksınız. Nasıl geldiysek öyle gideceğiz!

Yine silah sesleri...

- Şimdi İstiklâl Marşı'mızı okuyacağız; rahat, hazır oll!

* * *

Ülküdaşım, genel başkanım, hemşehrim, arkadaşım...

Günün birinde patronum da oluyor. Ankara'da yayınlanan Hasret ve Genç Arkadaş dergilerinin yayınlandığı Dörtyol semtindeki apartman dairesine uğruyor ara sıra. Dergi yapıyoruz, mizanpaj yapıyoruz, kapak yapıyoruz, sonu "kahrolsun"larla, "yaşasın"larla biten sert yazılar yazıyoruz, pikaj, montaj işleri, ışıklı masalar... Vaktiyle Nihat diye bir arkadaş vardı; o derginin dizgi işlerini görmekte. Kaç ay sürdü bilmiyorum, talebeyim henüz, biraz alacağım birikmiş. Alacağımı veriyor patronum; kaç lira hatırlamıyorum; o parayla Anafartalar'da bir kuyumcudan bir çift altın küpe alıyorum nişanlım için.

O küpeleri her görüşümde yıllardan beri o günleri, onu hatırlıyorum.

* * *

Saat onbeşe geliyor; bakanlar açıklama üstüne açıklama yapıyorlar. Helikopter sinyal vermiyormuş.

Kelimeler... Ne işe yararsınız siz? Kanat olabilir misiniz kanat? Kar araçlarına takılan demir palet olabilir misiniz icabında? Elinde minicik ilkyardım çantasıyla bir doktor, bir hemşire...

Veya bir Allah'ın kulu olsun da, sırtından pardesüsünü çıkarıp yirmi dört satten beri kar altında, tipi altında hayatla ölüm arasında gidip gelen kazazedelere ümit versin, su versin, söz olsun...

Ne işe yarıyor ki kelimeler?

* * *

Günün birinde Sivas'tan milletvekili seçiliyor; önceleri, sandık başına bile gitmeyeceğimi işiten eski ülküdaşlarım bana çok şirin bir şaka hazırlıyorlar. Yolda yürürken iki kişi koluma giriyor, bir arabaya bindiriyorlar. Şehir dışında bir yere gidiyoruz, iniyoruz; diyorlar ki, "sen oy vermeyeceğim demişsin; doğru mu?" "Doğru" diyorum, "kimseye oy vermeyeceğim bu seçimde". İçlerinden biri elini beline götürüyor, "Sen yine sözünde durmuş ol; sorarlarsa silah zoruyla oy verdim dersin!"

Gülüyoruz, gülüşüyoruz. İşin ucunda "Muhsin Başkan" var çünkü. O seçimlere koalisyon halinde giriyor sağdaki partiler.

O Meclis'e yakışıyor; Meclis de ona. Sonra partisinden ayrılıp kendi partisini kuruyor. Seçimler, seçimler, seçimler... Karşılaştıkça beni onurlandırmak için "üstad" diye hitab ediyor; ben ona "Başkan".

Karşılaştığımız ilk gün de "başkan"dı; şimdi ve hâlâ yine başkan.

İstatistiklere bakanlar, Muhsin Yazıcıoğlu'nun partisini tek kişiden ibaret bir küsurat partisi gibi görürler; sayılar böyledir; bu yüzden akıllı adamın biri, "saymalı değil, tartmalı" demiş vaktiyle.

Sayılacak değil, tartılacak adamdır o; tabii özgül ağırlık denilen şeyin terazisi varsa...

* * *

Nedendir bilmem yıllar geçtikçe ikiye bölünen o iki partinin irice olanına değil de ufak ama sevimli olanına ısındı kalbim. Rahmetli anacığımın vefatında bir evvelkiler kapımı çalmazken Muhsin Başkancılar, fakirhanemize gökten indirilmiş paraşütçü birlikleri gibi akın etmişlerdi de nasıl onurlanmıştım, nasıl içim kabarmıştı...

O gün dedim ki içimden, "ki bunlar kara gün dostlarıdır; salımıza girecek arkadaşlardır; hatırları büyüktür".

* * *

Saat 16'ya geliyor. Haber yok; bir nefes de mi yok?

Kelimeler, ne işe yararsınız siz; karlı dağların başında bir kibrit kadar olsun ışık olup ısıtmadıktan sonra...

* * *

Şakaklarında birkaç kır tel, alnında birkaç çile kırışığı. Bizim kuşağın en genci, en yakışıklı delikanlısı...

28 Mart 2009
Ahmet Turan Alkan - ZAMAN
 

Alperen Selçuklu

Veziri Azam
Vezir-i Azam
Katılım
12 Mar 2009
Mesajlar
858
Beğeniler
45
Puanları
28
#9
Dağlarda ölen Muhsin


Birkaç ay önceydi.

Ankara’da BBP kongresi oluyordu veya henüz olmuştu sanırım.

Ankara’dan sevgili Mahmut Akyol kardeşim telefonda “Hocam evimde bir misafir var, sürpriz olsun,kendisine veriyorum” dediğinde hiç aklıma gelmemişti o olduğu.


“Mahmut bey sizden epey bahsetti. Yazılarınızı Yarın Dergisi’nden beridir takip ediyoruz. Memleketin dürüst siyasetçilere, cesur yazarlara, haykıran şairlere ihtiyacı var. Görüşelim, tanışalım, halleşelim kardeşim…” sesi hala kulağımda.


Orta Anadolu şivesiyle konuşuyor, arada bir “Sende bilirsin, hani bizim Anadolu’da bir söz vardır” diye ekliyordu.


Kendime o kadar yakın hissettim ki anlatamam.


İlk bıraktığı izlenim delikanlılık, dürüstlük, mertlik, içtenlikti.


O sesi sevmiştim, daha görüşecektik, “halleşecek”tik…


***


Muhsin Yazıcıoğlu “özeleştirisi” olan birisiydi.


Kur’an’ın tabiri ile “kendini/yaptiklarini elestirebilen kişilik” (nefsu’l-levvame) özelliği vardı. Bunun için ayrıca değer veriyor ve saygı duyuyordum.


Muhsin Yazıcıoğlu “bir fikri, bir davası” olan birisiydi.


Kariyerizmin ve konformizmin her yanı sardığı, “kendisinden” başka derdi olmayanların mantar gibi her yana yayıldığı ı bir ortamda, “kendisi” dışında bir şeye, bir fikre, bir davaya inanmak başlı başına bir meziyetti. Bunun için de önemsiyordum.


Aramizda yedi yas olduguna gore Mamak cezaevinde yattigimizda ben 19, o 26 yasindaymis.Koguslarda karisik yattigimizdan ulkucu ranza arkadaslarimizin surekli kullandigi ''Reis hucrede,yasiyor,direniyor... '' cumleleri benim icin de hep moral ve direnc kaynagi olmustu.


Mamak’ta hoyratça kıyılan “idealist” bir kuşağın son temsilcisi gibiydi.


28 Subat da soyledigi ''Millete yoneltilen silaha selam durmam''sozu biz arazidekilere ilac gibi gelmisti.


Bunlar hic unutulur mu?


Bu nedenle olum haberini duyunca sanki kolum kanadım kırıldı, 'galiba neslimiz tukeniyor' hissine kapıldım.


Geçen seçimlerde “Millet bizi nadasa bıraktı” demişti. Serpilmeyi bekleyen tohum gibi gününü bekliyordu. Kimseye bulaşmadan süren bu asilce bekleyişi hep takdir etmişimdir.


Ve Muhsin başkan mahpus şehirlerde değil; dik durmanin sembolu dağlarda öldü!


***


Çekip gider gibi…


Dağlarda ölen Reis…


Sanırım onu hep böyle hatırlayacağız.


Ama ölümü çok anlamlı ve çarpıcı geliyor bana.


Dağlar ve ölüm…


İnsana neler hatırlatmıyor ki…


BBP’liler, ülkücüler, Alperenler, sevenleri, dostları üzülmesin.


Anadolu’nun karlı dağlarında ruhunu Allah’a teslim etmek her lidere nasip olmaz.


Maraş’ın dağları Muhsin’i iki gün vermedi.


Sivas’ın, Göksun’un, Elbistan’ın ovaları onu iki gün sakladı.


Annesinin ağlayan yüzünden, bembeyaz yemenisinden buram buram Anadolu akıyordu.


Tıpkı benim, senin hepimizin anası gibi.


Dağlarda ölen “Muhsin”…


Yani Anadolu’nun dağlarına gömülen “Güzel insan”…


“Ben bu dağların maralıyam” der gibi gitti.


Maral yani meral; ceylan, karaca, sevgili…


“Ey mor dağların maralı! Sana dağlarda ölmek yaraşırdı” diyesi geliyor insanın.


O sesi çok sevmiştim; görüşecek, kaynaşacak, halleşecektik…


Dağlara gömülen “Muhsin”, şehirlerden dirilir inşallah.


Yeterki butun dağlarımızın başı sağ/dik olsun.


Ruhu şad, mekanı cennet olsun.


Allah sevgi ve merhametine alsin.


İhsan Eliaçık haber10
 

Alperen Selçuklu

Veziri Azam
Vezir-i Azam
Katılım
12 Mar 2009
Mesajlar
858
Beğeniler
45
Puanları
28
#10
hüzün ve rıza


Muhsin Beğ vefat etti. Yoldayken. Hep hazırdı. Ölüme hazırlıksız yakalanmadı bu yüzden.

Yakından tanışırlardı ölümle. Hep kolkola yaşadılar. Bir ömür boyu.


* * *
Hazırlıksız yakalanan biz olduk. Ölüm haberine değil, ölümüne.

Gafil avlandık.

Ölüm bize gelmez zannettik.

Geldi.

Ve ruhumuzu bedenimizden ayırdı.


* * *
Memleketin namuslu bir evlâdı vefat etti.

Haysiyet ve şeref sahibi bir yiğidi.

Muhsin Beğ.


* * *
Ölüm en kıymetli mürebbîdir.

Hep hatırlatır.

Unutanlara, bazen en yakınlarına dokunmak suretiyle kendisini hatırlatır.

Hatırlayınız o hâlde ölümü. Öleceğinizi. Herkesin ve sizin.

İbret alınız ölümden ve dahî yaşamdan. Başkalarının yaşamlarından.

VE dahî ölümlerinden.


* * *
İnsan ölüme doğru yaşar. Ölümlüdür.

Ebedî hüznün sebeb-i aslîsi bu!

İnsan gölgede yaşıyor, ve zavallı yaşam biteviye ölümle aydınlanıyor.

Basiret sahipleri için.

Bâki olan O! İnsan fani.

Bu vesileyle olsun bir kez daha hatırlamalı!

Sade vahvahlanmak yerine, ibret almalı.

Ölüm en kıymetli mürebbîdir.

Tıpkı bir dost gibi.


* * *
— “Göz yaşarır, gönül hüzünlenir, ama biz yine de Rabbimizin bizden razı olacağı sözü söyleriz: Hepimiz O'ndan geldik, dönüşümüz yine O'nadır.”

Efendimizin sözüdür. Oğlu İbrahim vefat ettiğinde söylemiştir. Söylemiştir diyemem, onunkisi de baba yüreğidir, inlemiştir.


* * *
Hüznümüz var. Lâkin rızamız da var.

İnna lillâhi ve innâ ileyhi râciûn!


Dücane Cündioğlu - Yenişafak
 

halil toprak

Yeniçeri Ağası
Yeniçeri Ağası
Katılım
15 Mar 2009
Mesajlar
98
Beğeniler
35
Puanları
18
#11
Bir insan güzelinin Rahmet-i Rahmana yürüdüğü haberini üzüntü ile aldık. Türkiye siyasetinde ilkeleri kısa vadeli çıkarlara ve az bir pahaya değişmeyen bir insandı. Ne mutlu Allah’ın (C.C.) ayetlerini az bir pahaya değişmeynlere…
Allah (C.C.) Muhsin Yazıcıoğlu’na, onunlu beraber vefat edenlere ve Hz. Adem’den (A.S.) kıyamete kadar gelen ve gelecek olan bütün Mü’min ve Müslüman kardeşlerimize rahmet eylesin.
"İnnalillahi ve inna ileyhi raciun"
Halil Toprak
 

alp-eren

Vezir
Vezir
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,568
Beğeniler
9
Puanları
38
#12
Berit dağlarında sana berat mı verildi, Gül'üm?




Berit dağlarında sana berat mı verildi, Gül'üm?

Kanlı çukurlardan göklere yükselmen için kanat mı verildi? Meydanlar boş, kuru davalar değil, hoş, duru dualar istiyordu.


Mehmet Doğan'ın yazısı

Muhsin ve Mahcuptu

Berit dağlarında sana berat mı verildi, Gül'üm?

Kanlı çukurlardan göklere yükselmen için kanat mı verildi?

*

Meydanlar boş, kuru davalar değil, hoş, duru dualar istiyordu.

Yağan yağmurlar, dökülen bembeyaz karlar, milletçe yunmak, aklanmak için arı dualar istiyordu.

Derin, kirli hesapların, vahşi kibirli kasapların kör dövüşlerini durdurmak için toplu dualar gerekiyordu.

Çamurlar saçılan kara alanların gönül yaralama, insan karalama tavrına karşı, nurlar saçılan kutlu mekânların gül aşılama, her canı, her yanı gülden terazilerle karşılama, gülleri güllerle tartıp, güller pazarlama yeri, yerleri olması için toplu dualar lazımdı.

Sürekli tanış olmanın, bütün işleri kolay kılmanın, Allah için sevmenin sevilmenin sevdalısı olmak, çırağı, kalfası, giderek ustası olmak, olabilmek için milletçe dualara durulmalıydı.

Bütün kollar gül dalları gibi göklere uzamalı, bütün dillerde gül çiçekleri açmalıydı. Gönülleri gül bahçelerine döndürmeliydi.

Anadolu baştanbaşa yediveren gülfidanlarıyla dolmalı, Selçuklu, Osmanlı ruhlarını şad edecek bir diyara dönmeliydi yeniden. Çelebi Mehmed'in ruhu yeşil yeşil gülmeliydi, Bursa'dan.

Siyaset bu ruhla, bu maksatla yapılmalıydı. Ve ona benzer bir hava esmeliydi, bir an da olsa, öyle bir hava esmeliydi, Anadolu'da. O hava esti:

Bir dua deryasına döndü Anadolu.

*

Kutlu bir Fidan'dan bir taze dal doğdu.

Sivas'ta Elmalı'da filizlenen dal, Maraş'ta Elmalı'da koptu.

Bembeyaz güllerin, göklerden dökülen güllerin, semavi çiçeklerin içine kopup düştü.

Elmalı'da doğdu, Elmalı'da geldi dünyaya, Elmalı civarında dön gel denildi, döndü dünyadan.

*

Hilâl kaşlarının ortasında gül gözleri gülmese de, hep tebessüm gülleri açardı yüzü.

İman ve aşk dolu nice zenginliklerle dopdoluydu özü.

Zulmü alkışlamadı, zalimi asla sevmedi, gelenlerin keyfi için geçmişe hiç sövmedi. Üşüdü… Ruh kışlarının ortalığı kasıp kavurduğu, inkâr ve zulüm fırtınalarının estiği en çetin dönemlerde üşüdü ama ısınmak için bir can yakmayı hiç düşünmedi. Allah'tan utandı. O hep Muhsin ve mahcuptu. Ama şimdi biz üşüyoruz.

Kanayan bir yara gördü mü kanardı ta ciğeri, düşenleri tutup kaldırmaktı şiarı. Bu nasihatle çıktı baba ocağından, asla çıkarmadı bu kutlu küpeyi kulağından.

Büyük birlikler için bedel mi gerekti? Hiç tereddüt etmeden, “İşte ben…” derdi. Gözünü kırpmadan, ardına bakmadan giderdi.

Evet, Muhsin ve mahcup bir hayat yaşadı hep, uzak yerler özlemiyle. Kekik kokulu koyaklar aşarak güvercinler ülkesinde bir çeşme başı aradı, milli barış için, milletçe mutluluğa varış için.

Her şeyin zikre daldığı, gülümseyen kar papatyaları içinde aradığı sonsuzluk çeşmesine ulaştı. Dualar gibi ümitlerini Alperenlerine bıraktı. Peygamber çiçeklerini onlara emanet etti.

Ve kendisi Sonsuzluğun sahibine gitti.

Ruhun şad olsun. Yüce Allah sana sonsuz rahmetiyle muamele etsin. Mekânın cennet olsun.

Bütün başlar sağ olsun!

Moral Haber
 

Alperen Selçuklu

Veziri Azam
Vezir-i Azam
Katılım
12 Mar 2009
Mesajlar
858
Beğeniler
45
Puanları
28
#13
Bir Gül Düştü


Dört gün önce, Kahramanmaraş civarında BBP Genel Başkanı Sayın Muhsin Yazıcıoğlu'nun da içerisinde bulunduğu helikopterin saat 16.30 civarlarında düştüğü haberi tüm milletimizi ve bilhassa Ülkücü camiayı derinden etkiledi.

Bir umut ile beklediğimiz "kurtuluş" haberi bir türlü gelmedi. Sonra "rahman-ür rahim"e kavuştuğu haberi "bu acı bizim" kelimelerini döktü dilimize. Kendisine Yüce Allah'tan rahmet diliyoruz, mekânı cennet-i âla olsun inşallah. Yakınları ve gönüldaşlarımıza sabr-ı cemiller diliyorum.

Resmi arama ekiplerinin değil de birkaç köylü vatandaşımızın bir dağ başında bulduğu enkazda BBP'li 4 kardeşimiz, bir pilot, gazeteci bir arkadaşımız ve bir partinin genel başkanı, Sivas milletvekili, Ülkü Ocakları gibi sivil inisiyatifin kurduğu en büyük sivil toplum örgütünün eski genel başkanı, Türkiye'de hemen her kesimin sözüne itibar ettiği ve samimiyetine inandığı bir siyasetçi ama her şeyden önce bir insan ve iki evladı olan bir baba bulunmaktaydı. Yaşanmış her şeye ve söylenmiş her cümleye rağmen "Muhsin Başkan"dı O ve ölümün soğuk nefesiyle baş başaydı.

Sonra "son dakika", "sıcak gelişme" haberlerini gördük;

"Muhsin Yazıcıoğlu Öldü." Soğuk bir kâğıdı ve soğuk bir ekranı ısıtamayacak kadar sıcak bir gelişme(?). Yalnızca acıyan yanlarımızı geliştirdi, depreştirdi bu haber.

Bu haberin altına şunları yazarım bir ülkücü olarak; "ölen ten imiş, âşıklar ölmez". Memleketine, davasına, yiğitliğe, bayrağına binlerce can feda etmiş bir hareketin bu "yiğit delikanlısı" öldü dersek, eksik söyleriz. Bir ülkücüydü ve âşık olduğu değerler o'nun istirahatgahını ülkücü yürekler yapmıştır. Sağlığında yazılarımızla defaatla eleştirdiğimiz Muhsin Başkan, keşke yaşasaydı da "biz onun MHP'deki ülkücü kardeşleri", O da bizim "neticede sever, sayarız, ki neticede Eski Ocak Genel Başkanımız" iğnelemelerimizin muhatabı olsaydı.
Bir Türk Milliyetçisi olarak her ne kadar Muhsin Bey'i bazı bazı eleştirmiş olsak da ülkücü kimliğimle ve kimliğimizle en çok bizim içimiz acıyor.

Zaten biz böyle zemheri baharlarda alıştık yiğitlerimizi gömmeye.

Hakkını helal et Muhsin Başkan.
Hakkımız helal olsun Yiğit Adam.
Başımız sağolsun.

Acizane ithafımdır.

"kaç yıl yaktın ülkünün ocağını,
Şimdi "üşüyorum" deme,
İnanmam.
Tabutlarla büyüttüğün kucağını,
Toprakla örüyorum deme,
İnanmam...
Şimdi kavuştuğun Başbuğunu,
Hiç özlemedim deme,
İnanmam..."

etikhaber sitesinden alınmıştır.

28 Mart 2009, Cumartesi


Arif Kaan YALÇIN
 

alp-eren

Vezir
Vezir
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,568
Beğeniler
9
Puanları
38
#14
Bir Alperen Hakka yürüdü...


Mostar’da, Buna nehrinin doğduğu sarp, yalçın kayaların üstünde Bulagay Tekkesi vardır. Tekke’nin üst katındaki bir oda Alperen Sarı Saltuk’un türbesine tahsis edilmiştir. Huşû içerisinde türbeyi ziyaret ederken oğlum, ‘Günümüzde de alperenler yaşıyor mu?’ diye sordu. ‘Elbette Mustafa’ diye cevap verdim; ‘Muhsin Yazıcıoğlu amcan var ya...’
Firûze ile Furkan babalarını, oğlum Mustafa ile kızım Elif, Muhsin Amcalarını, bense arkadaşımı, dostumu, kardeşimi kaybettim...
Bir alperen Hakka yürüdü, ardında Türk Milleti’ni öksüz bırakarak...
O, Türkiye’nin en çok sevilen kişilerinden biriydi. Milliyetçiler, vatanseverler, inançlı milyonlar ve dürüstlüğüne hayran değişik görüşteki insanımız, O’nun sözü edilince sevgiyle gülümser ve hep güzel şeyler söylerlerdi. Zira O, hiç ayırım yapmaksızın herkesi kucaklamaya çalışırdı.
***
Muhsin Yazıcıoğlu, açıkçası bu devrin adamı değildi. O ’na her bakışımda, Ahmet YesevÎ’den el almış, kılıcını kuşanmış, atının üzerinde Anadolu’yu aydınlatmak üzere mücahade eden alperenleri, Kara Mürselleri, Sarı Saltukları, Akça Kocaları görür gibi olurdum.
Nasıl görmeyeyim ki... O, 15 asırlık bir medeniyetin, bu toprakları 1000 yıllık kültürüyle âbâd eden bir milletin gerçek temsilcisiydi.
Benim derviş gönüllü Muhsin Gardaşım, hiçbir engel tanımadan beş vakit namazını edâ etmiş bir gönül eri, Türk tarihini omuzlarında taşıyacak kadar heyecanlı ve şuurlu bir vatansever, bir milliyetçiydi.
***
O, bir çile adamıydı. Soğuk Savaş yıllarının zor şartlarında, daha çocuk yaştayken mücadeleye atılmış. Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı yapmış; o hay huy içerisinde Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi’ni bitirip veteriner hekim olmuştu.
Lâkin, vatanı ve inancı için koşturmaktan mesleğini icra edecek fırsat bulamadı. Ocaklar kapatılınca ÜGD’yi kurdu ve Genel Başkanı oldu. Bana hayatını teferruatıyla anlatmıştı. Elinin en ufak bir haksızlığa kalkmadığını ve aslâ kana bulaşmadığını söylemişti.
12 Eylül’den sonra, diğer darbelerde olduğu gibi birçok haksızlıklar ve zulümler yapılmıştı. Bugün dahi, her türlü darbeciliği, çeteciliği yapanlar birkaç ay tutuklu kalınca avazları çıktığı kadar bağırıyorlar ve Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı avukatlıklarını yapıyor.
Ancak, Sivas’lı bu tertemiz 26 yaşındaki genç adam, tam 7,5 sene, hakkında hiçbir yargı kararı olmadan ‘tutuklu’ olarak zindanlarda yattı. Üstelik bunun da 5,5 senesini 2,5 metrekarelik bir hücrede geçirdi. Bu durum, Türkiye’deki yargının en büyük haksızlığıdır. Lâkin, bir alperene uygulandığı için, ne yazık ki kimsenin umurunda olmamıştır. Bu haksızlık, eğer solcu ya da liberal geçinen birilerinin başına gelseydi, herhalde kıyametler koparılırdı.
Ağlayarak dinlediğimiz hapishane hâtıralarında, en fazla abdest alıp namaz kılmakta zorlandığı için üzüldüğünü söylemişti. Bir de gülerek, gözlerini bozulmaktan nasıl koruduğunu anlattığını hatırlıyorum. Fırsat buldukça birkaç bağ maydanoz aldırır, bunları yatağına dizer ve uzun uzun yeşil rengine bakarak gözünü dinlendirirmiş...
***
Dedim ya, O bir çilekeşti; hep çile çekti. O’nun tırnağı etmeyecek adamlar bu ülkede Genel Müdür, Müsteşar, Bakan, Başbakan oldular. Mesut Yılmazlar, Tansu Çillerler, paraşütle iktidar partilerinin başına konarak defaatle Başbakanlık yaptılar. Benim çileli, derviş gönüllü Muhsin Gardaşım ise hiçbir zaman kırmızı plâkalı arabalarda dolaşmadı; lüks makam odalarında oturmadı. Türk Milleti’nin ve bunun en güzel bir parçası olan vefakâr Sivaslı’ların milletvekili oldu.
Muhsin Başkan, hem partisini ve dâva arkadaşlarını, hem de âşığı olduğu milletini ve memleketini TBMM’de, bazen tek başına kalarak en iyi şekilde temsil etti.
28 Şubat Darbesi’ne O’nunla birlikte karşı çıkmıştık. Darbenin muhatabı olan RP ve DYP milletvekilleri ile darbecileri destekleyen CHP, DSP, ANAP milletvekillerine, arslanlar gibi demokrasi dersi verdiğini düşününce içine düştüğüm yalnızlık hüznünün derinleştiğini hissediyorum.
***
Muhsin Başkan, 1992 yılı sonunda Büyük Birlik Partisi’ni (BBP ) kurdu. Siyasette keşke aynı çatı altında olabilseydik ama hep yanyana mücadele ettik.
O, ‘Alperen Ocakları’nı da kurarak bu yeni alperenler kuşağıyla yakından ilgilendi. Geleceğin Türkiyesi için her biri bir pırlanta olan idealist gençler yetiştirmeye çalıştı.
Siyasette ‘çile’nin ne demek olduğunu, hazineden trilyonlar alan tuzu kuru partiler anlayamazlar. Ben, YDP Genel Başkanı olarak bu çileye 8 yıl devam edebildim. Muhsin Başkan ise 17. yılını doldurmak üzereydi.
Şu hazin kader karşısında gözyaşlarınızı tutabilir misiniz? SiyasÎ hayatı boyunca ilk olarak, kendisi ve arkadaşları ceplerindeki parayı birleştirip bir helikopter tutuyorlar, o da kaza yapıyor... Koskoca Türkiye Cumhuriyeti ise enkaza ancak üç günde ulaşabiliyor. Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın yardımcı olmak için samimiyetle nasıl uğraştıklarını biliyoruz. Meclis Başkanı, İçişleri Bakanı ve Emniyet Genel Müdürü’nün nasıl çırpındıklarını ise Göksun’da kendi gözlerimle gördüm. Lâkin, imkânlarımızın bu kadar mahdut olması, doğrusu çok üzücüdür.
***
Muhsin Yazıcıoğlu bir dâva adamıydı. Kısa süren ömründe dinini, imanını, vatanını, milletini, bayrağını herşeyin önünde tuttu.
Güzel ahlâk numûnesi, tertemiz, dürüst ve namuslu bir insandı. Gani gönüllü, kâmil bir mümin ve Müslümandı ama asla tutucu olmamıştır.
Milliyetçi ve vatanseverdi ama asla ayrımcı ve ırkçı olmamıştır.
Tâvizsiz bir demokrat ve millÎ irade taraftarıydı.
Mevküfiyeti ve mücadelesi sebebiyle biraz geç evlendi. Her bakımdan uyuştuğu çileli bir eş buldu. Gözü gibi sevdiği Firûzesi ve Furkânı oldu. Onları en iyi şekilde yetiştirdi.
***
Benim canım, sevgili kardeşim, aziz dostum artık uçmağa vardı; Hakka yürüdü. Çok sevdiği Allahına kavuştu. İçimden bir ses bana O’nun şehit olduğunu söylüyor, İnşaallah Allah’ın indinde de öyledir.
Allah rahmet eylesin, ruhun şâd olsun... Rahat uyu, yetiştirdiğin Alperenler ve çocukların dâvanı devam ettireceklerdir.

Hasan Celal GÜZEL - RADİKAL /29/03/2009
 

Alperen Selçuklu

Veziri Azam
Vezir-i Azam
Katılım
12 Mar 2009
Mesajlar
858
Beğeniler
45
Puanları
28
#15
Ve Muhsin Yazıcıoğlu…



Muttasıl çaresizliklerin billur tanesidir,
Gamzeli yanaklardan mezar anıtlarına süzülen,
Senli-benli gözyaşlarımız.
Bağrımızda açan hüzünlerin nilüfer çiçekleri
Ölümlerin dupduru gözyaşlarında,
Katlin çıkmaz bakışlarında


Söz: Alişan Satılmış

Müzik: Hasan Sağındık

Parça: Ağıt


***


“Ebu Cehil devrinin Eylül uzantısında” bir gece ânsızın isyanlı sükût işitilmişti: “Katlimize ferman verenler utansın!”


Medrese-i Yusufiye mezunu, kayıp kuşaktandı o da.


Ötelerden bir mektup gelmişti: “Ben seni bu çağda hiç düşünmedim zaten. Hep ötelere söyledim durmadan türkülerimi.”


Üşüyen bedeni işkencehanelerden geçti…


“Anadolu kıtası büyüklüğündeki dava taşını gediğine koymayı” ülkü edinenlerdendi. Çağın çilesini sırtına saran beşinci mevsim yolcularındandı. “Kavgamız vurguncu düzenedir” diyenlerdendi.


Sonra, çok sonra; birbirini halen daha öteleyenlere ve ötekileştirenlere rağmen, şöyle demişti: “Birbirimizi mahallelere sığdıramadık, okullara sığdıramadık, köylere sığdıramadık, Türkiye’ye sığdırmadık. Birimizi Moskova’ya gönderdik, birini başka yere. Hep kahrolsun dedik. Sonunda iki buçuk metrekare hücreleri paylaştık.”


Yazıcıoğlu, diğergâm kuşağın son mağlûplarındandı. Fakat galibini taklit etmeyen bir mağlûptu.


Kimisi için başkan, kimisi için reis, kimisi için ağbi, kimisi için “bizim Muhsin” di. Lâkin her şeyden evvel insandı.


Bilhassa mütedeyyin cenah tarafından sevilmesi ve saygı duyulması, sandıklara rey olarak sirayet etmese de; çokluk-azlık bahsinde şu düsturu şiar edinmişti: “Mandacı olmaktansa, marjinal olarak tanımlanmayı tercih ediyorum.”


Yerli idi. Onu, diğerlerinden ayıran en mühim şey, bir medeniyet tasavvurundan süzülen cihanşümul bir idrake sahip olmasıydı.


Türk’ün İslâm ülküsüne müdavimdi.


Köhnemiş sistemin kapıkullarınca, gün geldi “dinci” şucu bucu diye aşağılandı. Çünkü fincancı katırlarını ürkütüyordu.


Her daim Türk ve İslâm coğrafyasının, mazlum ve mağdur halkların derdini dert edindi. Reel şartlar denilen ucube şeye mahkûm olmadı! Belki de bu sebeple, “aşırı” geliyordu bazılarına. “Ötelerden habersiz” değildi çünkü.


Bir nizam özlüyordu!


Devlet adına milleti ezen, jakoben, şovenist, tepeden inmeci, kökü dışarıda bir posa milliyetçiliğini benimsemedi. Keza İslâm’ın müsaade ettiği nisbette bir mensûbiyet duygusu güdüyordu milletine. Kendisi için istediğini, başkası için de isteyen bir milliyetçilik anlayışıydı bu. Türkiye’yi bir ebruya benzetiyordu: Renkleri birbirine karışmış bir ebru’ya…


Son katıldığı miting esnasında, “Allah, ülkemizin birliğini ve beraberliğini bozmasın” demişti.


Ve Muhsin Yazıcıoğlu ile birlikte beş kişinin içinde bulunduğu helikopterin Kahramanmaraş’ta düştüğü iletildi ajanslardan. Müthiş bir bilgi kirliliği istilâ etmeye başlamıştı dimağları. Bu ülkenin ayıp kontenjanına bir yenisi daha eklenmişti! Zira kazazede muhabirle, dakikalarca sürecek olan irtibat sağlanmıştı: “Hanımefendi hâlâ bulamadınız mı yerimizi? Burada donacağız, diğer insanlar öldü herhalde. Yerimizi ne zaman tespit edeceksiniz hanımefendi?” Çağ, çokça övünülen teknoloji çağıydı güya!


Biri şöyle yazmıştı bir kâğıda: “Üşüyoruz reis.”


Upuzun bekleyişin ardından “bir gurup köylü” tarafından bulundular.


Malûm son hepimizi bir gün bir yerlerde bekliyordu esasında: “Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya Suresi / 35)


Kılıçların gölgesi altında buluşmak dileği ile…



AFŞİN SELİM - haber10
 

Alperen Selçuklu

Veziri Azam
Vezir-i Azam
Katılım
12 Mar 2009
Mesajlar
858
Beğeniler
45
Puanları
28
#16
Bozkırın Çocuğu: Muhsin Yazıcıoğlu
Bir insan, başka bir kişi için ne anlam ifade eder? Bu anlam en çok da o kişi göçüp gittiğinde kendini belli eder. İnsanlar arası anlam ilişkileri, kişilerin etki derecesi ile ilgilidir. Anlam ilişkisi bakımından bazıları bilgi, bazıları kalbi bir etki ile diğer insan üzerinde bir hatıra- iz bırakır. İnsanlar içerisinde bu izleri bırakanlar çok azdır. Muhsin Yazıcıoğlu kendi partisinden olsun olmasın insanların kalbinde- aklında derin izler bırakmış önemli bir şahsiyettir.


Muhsin Yazıcıoğlu Milliyetçi Hareket içerisinde önemli görevler almış ve geniş bir kitle üzerinde etkisi vardı. Türkiye kamuoyu bu ismi 1990’lı yıllarla beraber duyacaktı. Milliyetçi Hareket Partisi’nden bir grubun ayrılması ile gündeme geldi. 1980 sonrası dönemde cezaevinde bulunan ülkücü mahkûmların içsel dönüşümü sürecinde önemli bir kısım ırkçı- milliyetçi anlayışın İslam anlayışı ile Türkiye ve insanlık için zararlı olduğu düşüncesine inandı. Milliyetçi Hareket’in ırksal ve İslam’ı araçsallaştırıcı düşüncesine karşı İslam’ı amaç kılan anlayışı ön plana getirdi. Bu özeleştiri sürecinde Muhsin Yazıcıoğlu önderliğindeki grup ayrı bir parti yapılanmasına gitti. Milliyetçi Hareket Partisi gibi katı örgütçü yapıdan kopmak cesaretini gösterdi. Tabii ki bu MHP tabanında büyük sarsıntıya yol açtı. İhanetle suçlandılar. Ama Muhsin Yazıcıoğlu önderliğindeki grup ısrarla bu özeleştiriyi yapmaya devam ettiler ardından Büyük Birlik Partisi’ni kurdular.


Büyük Birlik Partisi hızlı bir örgütlenmeye gitti. Gençlik örgütlenmesini Alperen Ocakları olarak gerçekleştirdi. Milliyetçi Hareket içindeki birçok aydın ve sanatçının desteğini aldı. Çıkarılan basın- yayın organları ile Büyük Birlik öğretisi tanıtılmaya çalışıldı. Parti amblemine seçilen gülü ile Anadolu çocuklarına yeni oyunların parçası olmadan var olmaya çağırıyordu. Barış- sevgi ve hoşgörüyü Anadolu bozkırında yeniden diri tutmaya çalıştı.


Büyük Birlik Partisi 1995 seçimlerinde Anavatan Partisi ile yaptıkları ittifak ile 6 milletvekili ile mecliste bulundular. 28 Şubat döneminde 6 milletvekilinin olgun, yapıcı muhalefetine şahit olundu. Baskı ve yıldırma çabalarına rağmen Refah- yol hükümetine desteklerini geri çekmediler. Milletinin gönlünde taht kurdular. Daha sonraki seçimlerde önemli bir başarı elde edemediler. Muhsin Yazıcıoğlu’nun memleketi Sivas’tan bağımsız aday olarak mecliste temsili oluştu.


Türkiye için planlanan birçok karanlık senaryoya alet olmadan, kendi tabanını koruyabilen ve geçmiş savruk yapıların düşünsel olarak zenginleşmesini sağladı. Sağ- Muhafazakâr ve inançlı bir anlayışla Anadolu enerjisinin ifadesi oldu.


Muhsin Yazıcıoğlu ismi güven veren, kişilikli, doğruları söylemekten çekinmeyen, mücadeleci bir portre oluşmasına yol açtı. Türkiye halkının oy veren- vermeyen tüm insanların sevdiği- saydığı bir insan oldu. Parti içerisinde bir mücadelede yer alıp kesimlerden bu muhabbeti kazanmak kolay değildir. Muhsin Yazıcıoğlu bu sevgi ve güvene layık bir insandır.


Bozkırın son çocuğu Muhsin Yazıcıoğlu Anadolu gençliğinin yeni yanlış maceralara atılmaması için büyük bir mücadele yürüttü. Varlığı ile birçok planları bozguna uğrattı. Ancak bu bazılarını rahatsız etti. Bozkırın gür sesi oldu. Bozkırın büyük oğlu Cengiz Aytmatov “Bozkır uçsuz bucaksız, insan ise küçüktür. İnsan çok güçlü ve hünerli olmalıydı burada” diyordu. İçinden geldiği gibi konuştu. İmajların arkasına saklanmadı. Soylu bir duruşun ifadesi ve dili oldu.


O bozkırın çocuğuydu. Yine bozkıra kendin teslim etti. Yüce sarp dağlarına sığındı. Kirletilmiş hafızalardan, sinsi planlardan uzak olmak istedi. Siyasetin kirliliklerin her an yeni bir perdesinin açıldığı zamanda ölümüyle en büyük mesajı verdi. Kinlere, hırslara, mevki ve makamlara teslim insanlara giderken son mesajını verdi. Ve en güzel seçimde, en değerli yere oyunu kullandı. O oyunu sahibine teslim etti.


Muhsin Yazıcıoğlu’ düşünce ve ruh dünyasında önemi yeri olan Osman Yüksel Serdengeçti’nin bozkır için söylediği nasıl da kendisiyle örtüşüyor.

Bozkır sükun, bozkır ruh, bozkır bir derviş gibi!

Kendi kendinden geçmiş, Allah'ı görmüş gibi!”


Ey bozkırın soylu çocuğu! Allah sana rahmet etti, katına aldı. Bizden de rahmetini esirgemesin…

Rüstem Budak - Haber10
 

Alperen Selçuklu

Veziri Azam
Vezir-i Azam
Katılım
12 Mar 2009
Mesajlar
858
Beğeniler
45
Puanları
28
#17
Cennet bahçelerinde güller açsın yüzünde
"İla-yı Kelimetullah İçin Nizam-ı Alem Ülküsü"ne baş koymuş bir yiğit öldü. Türkiye'nin her köşesinde gözyaşları dökülüyor o yiğidin ardından.

Azerbaycan'da, Doğu Türkistan'da, bütün Turan illerinde gözyaşları dökülüyor.

Ve Bosna'da, Kosova'da, Makedonya'da, Kerkük'te, Halep'te…

Muhsin Yazıcıoğlu'nun ölümünden bahsediyoruz efendiler!

Bu ölüm sizin küçük kafalarınıza çok büyük gelir.

Muhsin Yazıcıoğlu'nu 'anlatırken' Maraş olaylarına, Sivas katliamına, Hrant Dink cinayetine kahpece atıflarda bulunarak ne yaptığınızı sanıyorsunuz?

1970'lerdeki kaos ortamında, çatışmaların ve katliamların orta yerinde, kan gövdeyi götürürken bile düşman bildiklerinin kapısını çalıp 'bir anlaşma zemini bulalım' diyen; Mamak tecrübesinden sonra ise her türlü toplumsal çatışma temayülüne 'kategorik olarak' cephe alan ve emrindeki ülkücü gençliği şiddet olaylarının dışında tutmak için akla karayı seçen; Türk'üyle-Kürt'üyle, Sünni'siyle-Alevi'siyle bütün topluma "Gelin canlar bir olalım" diye seslenen ve son seçim konuşmasında da çatışmacı üsluplardan 'illallah' diyen Muhsin Yazıcıoğlu'nun aziz hatırasını lekeleyebileceğinizi mi sanıyorsunuz?

Boşuna uğraşmayın.

1970'lerin kavgalarında kalan kafalarınız, o kavgaları Mamak zindanında mazlum komünistlerle paylaştığı işkence odalarında bırakıp yenilenen, tekâmül eden Muhsin Yazıcıloğlu'nu yargılamaya kâfi gelmez.

Komik duruma düşersiniz.

Trajikomik duruma düşersiniz.

Düştünüz zaten.

Muhsin Yazıcıoğlu'nu şövalyece bir saygıyla anan kendi arkadaşlarınız dahil, herkes size acıyarak bakıyor.

Böyle bir zamanda bile dizginleyemediğiniz o amansız kininiz, Muhsin Yazıcıoğlu'na gösterilen muazzam muhabbet ve onun ardından dökülen sel misali gözyaşlarında boğuldu.

Salı günü musalla taşının başında "Merhumu nasıl bilirdiniz?" diye sorulduğunda milletin ne kadar cân-ı gönülden "İyi bilirdik" dediğine dikkat edin ve utanın kendinizden.

***

Muhsin Yazıcıoğlu'nu iyi bilirdik.

Muhsin isminin manası gibi bilirdik.

İhsan eden, iyilik yapan, haramdan sakınan…

Üzerinde bir hakkımız varsa helal olsun.

O da bize hakkını helal etmiştir inşaallah.

Ne zaman derde düşüp yardıma çağırdıysak koşa koşa geldi; şahsen benim üzerimde de o kadar büyük hakkı var ki, anlatamam.

Rahmân ve Rahîm Allah ganî ganî rahmet eylesin.

Cennet bahçelerinde güller açsın yüzünde.

Melekler onu alnından öpsün.

Amin, Yâ Rabbe'l Alemin.


Hakan ALBAYRAK- Yenişafak -30-03-2009
 

Alperen Selçuklu

Veziri Azam
Vezir-i Azam
Katılım
12 Mar 2009
Mesajlar
858
Beğeniler
45
Puanları
28
#18
Seçime hüzün karıştı
70'li yıllar. Özellikle, gençlik düzeyinde sağ-sol çatışmaları. Her gün birkaç genç öldürülüyor. Sonradan bazı istihbaratçıların anlattığı gibi, bazen, bir mahallede 'sağcı'yı öldüren tabancayla, bir gün sonra bir solcu genç öldürülüyor.

Sokaklar, mahalleler parsellenmiş. Şurası solcuların, şurası sağcıların. Solcu bir simitçi, sağcı bir ayakkabı boyacısı öldürülebiliyor. Kabile savaşına dönüşmüş çatışmalar, bir bizdense, bir de onlardan olmalı…

Nerden bilsin o masum gençler, kavganın aslında kendileriyle zerre kadar ilgisi olmadığını. Devlerin savaşında, bozuk para gibi harcandıklarını.

Biz o kavgada, kalabalık taraflardan birinde yer almıyorduk. Ama, sağın ya da solun mahalle parselleme kavgaları arasında, 'acı' bizim yakınlarımıza da isabet ediyordu.

Bir gün, bütün bu kavgaların gerçek olmadığı, hepimizin, başkalarının yazdığı senaryoya uygun bir şekilde figüranlık yaptığımızı anladık. 12 Eylül 80 darbesi, hepimize ders oldu.

İşte o dönemlerin Ülkücü 'reis'iydi merhum Muhsin Yazıcıoğlu.

O, hepimizin, herkesin kullanıldığı yılların bedelini, Mamak'taki 'üşüyorum' dediği hücresinde, başkanlık yaptığı süreden çok daha fazla yatarak ödedi.

Yazıcıoğlu, 90'lı yıllarda Yeni Şafak yazı işlerinde yaptığımız saatler süren toplantıda, kendi döneminin farkını anlatmıştı. "Kanımız aksa da zafer İslam'ın" sloganı, Ülkücü harekette bir değişimin işaretiydi ve bu değişim, biraz da merhum Necip Fazıl'ın onların dünyasına alaka göstermesiyle ivme kazanmıştı.

Yazıcıoğlu, cezaevinden çıktıktan sonra, MHP (veya o yıllarda MÇP) tabanından büyük ilgi ve sevgi gördü. Bu sevgi, parti liderliğini rahatsız etmişti. Sonunda, MHP'nin dışında kalmaya zorlandı.

Ben, yine o toplantıda, "Neden MHP'nin içinde kalmadınız?" diye sormuştum. O, parti teşkilatının yaptığı sıkı 'markaj'a dikkat çekmiş, davet edildiği toplantıların baskıyla bir bir iptal ettirildiğini, kendisine hiç hareket alanı bırakılmadığını, aslında ayrılmak istemediğini ama mecbur kaldığını ayrıntılı bir şekilde anlatmıştı.

Yazıcıoğlu, siyasi hayatını Büyük Birlik Partisi'ni kurarak devam ettirdi. Bu hareket de, yakın siyasi tarihte çok önemli işlevler görmüştü. Mesela, Refahyol koalisyonu, Yazıcıoğlu'nun desteğiyle güvenoyu için gereken çoğunluğu sağlayabildi.

28 Şubat müdahalesinin en gergin günlerinde, Yazıcıoğlu'nun, 'cunta'yı deşifre ettiği, Türkiye'deki 'derin sağduyu'yu uyandırdığı, "Türkiye İran olmaz. Cezayir de olmayacak. Suriye'deki gibi azınlık mezhebine dayalı bir rejim de olmayacak" cümlelerini içeren konuşması da, mutlaka kayda geçirilmesi gereken bir 'çıkış'tı.

Son yıllarında, sık sık, ciddi trafik kazaları atlatıyordu Yazıcıoğlu. Bu kazalar, Yeni Şafak'ta birkaç kez haber oldu. Ben, bir defasında, Meclis kulisinde sohbet ederken, bu kazaları da sordum. Anlattı. Büyük bir şüphe görmedim anlatımında. Sabotaj olduğunu zannetmiyorum diyordu, kazaların nasıl olduğunu anlatırken.

Son helikopter kazasında suikast şüphesini tahrik edecek karanlık noktalar var mı, araştırmalardan sonra göreceğiz.

Yeni Şafak, dün. "Son teklifi Kur'an-ı Kerim'di" sürmanşetiyle vermişti, Yazıcıoğlu'nun ölüm haberini.

Allah, onu, bu fiiline muvafık bir güzellikle karşılasın.

* * *

Yusuf Ziya Cömert - Yenişafak
 

Alperen Selçuklu

Veziri Azam
Vezir-i Azam
Katılım
12 Mar 2009
Mesajlar
858
Beğeniler
45
Puanları
28
#19
Yazıcıoğlu'nun fikriyatı ve tatbikatı
Türkiye'de meşrûtiyetle birlikte oluşan milliyetçi, Batıcı / seküler ve İslâmî fikir akımları, bugüne kadar dalga kıracak ve dalga kuracak yaratıcı bir performans gösteremediler ve ortaya çıktıkları zamanlardaki entelektüel düzeye ulaşamadılar hiçbir zaman.

Seküler / Batıcı fikir akımı, önce Kemalist, sonra sosyalist, daha sonra da liberal görünümler alarak derinlikli bir entelektüel birikim inşa edemeden, toplumda handiyse hiçbir karşılık üretmeksizin ve karşılık bulmaksızın elitist bir akımlar karmaşası olarak varolageldi.

Althusseryen sol kısmen hâriç, Türkiye'de esaslı bir sosyalist-seküler fikir akımı geliştirilemedi. Althusseryen sol ise, Batı düşüncesini yakından takip etmesine rağmen, Mihri Belliler, Hikmet Kıvılcımlılar ya da İdris Küçükömerler gibi yerli bir damar yakalamayı hiçbir zaman başaramadı: Sözgelişi, Arap dünyasında Hanefî, Cabirî, Laroui, Arkoun gibi düşünürlerin temsil ettiği “İslâmî-sol” olarak da adlandırılan “kültürel miras” hareketinde gözlendiği gibi, esaslı bir şeyler söyleme konumuna gelebilecek bir dalga boyuna hiçbir zaman ulaşamadı.

Türkiye'deki Althusseryen sol, entellektüalist, bu ülkeye hiçbir imajinatif proje öneremeyen, “kendi çalıp kendi oynayan” ve seküler sistemin nimetlerinden nemalanan bir yüksek burjuvazi üretebildi sadece.

Türkiye'deki Kemalist-ulusalcı sol ise, vulger ve slogancı bir sol retorik üretmekten, hatta “Türk baasçılığı” olarak adlandırılabilecek primitif, anakronik, militarist, şiddet yüklü, kutuplaştırıcı, darbeci sığ bir politik dil geliştirmekten başka bir şey yapamadı.

Türkiye'deki milliyetçilik akımı, hiçbir zaman köklü bir entelektüel harekete dönüşemedi. 1960'lardan itibaren Marksist fikriyatın ve eylemciliğin üniversitelerde hızla yaygınlaşmasıyla birlikte, sağcılık-milliyetçilik çerçevesinde Turancılık-kafatasçılık fikri gençlik arasında taraftar bulur gibi olmuşsa da, bu dalganın geçici olduğu, entelektüel ve makul temellerinin olmadığı görülünce 1970'li yılların şiddet ortamında milliyetçi (genç)lik, kendisini şiddetin tam ortasında bulmaktan kurtaramadı.

Sonuçta, milliyetçilik hareketi, 1980 askerî darbesinden sonra, büyük ölçüde mafya-çete işlerine sürüklendi. İşte bu vakum ortamında milliyetçi hareket, bir yandan büyük bir savrulma yaşarken, öte yandan da yeni bir arayışın eşiğinde buldu kendini.

Bu arayış, milliyetçi hareketin gençlik tabanında kişiliği, cesareti, dürüstlüğü, samimiyeti ile sembol bir isim hâline gelen Muhsin Yazıcıoğlu'nun 12 Eylül sürecinde ciddî bir fikrî sorgulama süreci yaşamasından sonra İslâmî bir nitelik kazanmaya başladı. Bu süreçte Necip Fazıl'ın, Erol Güngör'ün fikirleri kilit rol oynadı. Ayrıca tarikatler de “gövde”nin daha belirgin bir şekilde İslâmîleşmesine katkıda bulundu.

Muhsin Yazıcıoğlu, milliyetçi kesimlerin İslâmîleşme sürecine girmesinde belirleyici ve etkili bir rol oynamıştı. Yazıcıoğlu, Alperen Ocakları'nı, İslâmî kesimlerin hızla sekülerleştiği bir aralıkta, İslâmî şiarları ve şuuru gelişkin, entelektüel ilgileri artan, dinamik, şiddetten özenle kaçınan parlak bir gençlik ocağına dönüştürmeyi başarmıştı. Kendisinden gelen talep üzerine Muhsin Yazıcıoğlu'yla, medeniyet fikrinin genç kuşak arasında nasıl yaygınlaştırılabileceği konusunda iki uzun toplantı yapmıştık.

Yerli Düşünce dergisi, Alperen Ocakları'nın İslâmî ilgilerinin ne ölçüde bir derinleşme eğrisi takip ettiğinin en somut göstergelerinden biri olarak yayın hayatına atılmıştı.

Muhsin Ağabey, henüz işin başındaydı; tohumları yeni ekmişti. Klasik sağcı ve ırkçı reflekslerle arasına mesafe koyma, dinamik gençliğini şiddetten ısrarla ve ustaca uzak tutma, gençliğinin entelektüel ilgilerini medeniyet fikri ve ufku etrafında bir heyecana dönüştürme konusunda emin adımlar attığı, bunları da derin devletin militarizmine, kapitalizme, değerlerimizi çözen sekülerleşme biçimlerine kesin tavırlar alarak gerçekleştirdiği bir sırada şer güçlerin suikastine kurban gitti.

Kendisine Allah'tan rahmet, ailesine ve bütün Türkiye'ye başsağlığı diliyorum. Umarım, Muhsin Ağabey'in “ortadan kaldırılışı”nın gerisindeki sır perdesi bir gün aralanır… Umarım…

Yusuf Kaplan- 30-03-2009
 

Alperen Selçuklu

Veziri Azam
Vezir-i Azam
Katılım
12 Mar 2009
Mesajlar
858
Beğeniler
45
Puanları
28
#20
Kolpacı devlet
Muhsin Başkan'ın kamu vicdanını "üşüten" vefatı yüreğime öyle bir oturdu ki, seçim sonuçları hakkında tek kelime etmek gelmiyor içimden.

Seçmenin de seçimin de tadı tuzu kalmamıştır bence.

Ölüm hak; görünür görünmez bir kaza veya herhangi bir vesile olacak elbet.

Nihayetinde hepimizin gideceği yer belli.

Üstelik inanan için "kötü" bir yer de değil.

Üstadın dediği gibi, "Ölüm güzel şey budur perde ardından haber / Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber…"

Hulasa, kadere eyvallah…

Lakin bu "kaza" başka!

"Göçtü kervan kaldık dağlar başında…" diyebilecek kadar hepimizi o karlı dağların başında bırakan bir "kaza" bu.

Gerçekten de Muhsin Başkan ve yol arkadaşları eksi 15 dereceye varan soğukta donarken, iki günü aşkın süredir onlara ulaşamamak, "efkarı umumiye"nin kanını adamakıllı dondurmuştur.

İçimize çöreklenen, ciğerimizi delen, vicdanımızı yakıp kavuran o karlı dağların soğuğu sayesinde, "kolpacı devlet"in çöküşünü izledik bir kez daha.

Uzun lafın kısası; "kolpacı devlet" göçmüş; daha doğrusu, maskesi erimiş, makyajı akmıştır.

Gelgelelim "göçmediğini" göstermek için dağdan iner inmez makyajını tazeleyecek, her zaman olduğu gibi yine bize yedirecektir.

Zaten kolpacı devlet hiçbir zaman dağ başında kalmaz; "göçüklük" onun doğasında var.

Ovalarda, şehirlerde, caddelerde, sokaklarda, hulasa, aramadığınız her yerde racon keserken, tahakküm ederken görürsünüz onu.

Her yerde hazır ve nazır vaziyette varım dercesine gözlerinizin içine bakar.

Ona çarpmadan özgürce dolaşmak bile zordur meydanlarda.

Ne zaman ki ararsınız, yoktur!

Koca devlet sanki yer yarılmış da yerin içine girmiştir; tıpkı Adapazarı Depremi'nde olduğu gibi. (Maazallah, İstanbul depreminde olacağı gibi.)

Demem o ki; gece gündüz havasını basan; yargısız infazlarda, asit kuyularında, tele kulaklarda, "yasak hemşehrim"lerde, üniversite kapılarından başörtülü öğrenci kovalamada varlığını ortaya koyan devlet, arandığında arazi olur.

Pardon, günahına girmeyelim; belki "arazi" olmamıştır da, "arazi"de var olma şekli nevi şahsına münhasırdır.

Mesela, askeri polisi 3 bin elemanı, envai çeşit ekipmanıyla seferber olmuş, varlığını ortaya koymuştur.

Ama…

Helikopterin enkazına üç-beş çarıklı köylü ulaşmıştır.

Ne ki, o çarıklı köylülere de, biz "şehir ahalisi"ne de hava atmakta kolpacı devletin üstüne yoktur.

Aczini gizlemek için hepimizi "aciz" bırakmayı göze alır gerekirse.

"Kadir-i mutlak" bilinmek ister, haşa!

Yüzümüze karşı "vatandaş" falan demesine bakmayın; bilinçaltında kulları görür bizi.

"Kromozomlarına" kadar sinmiştir bu özelliği.

Her daim şeksiz şüphesiz, sorgusuz sualsiz kendisine iman etmemizi bekler.

Vatanın dağında taşında, her karışında varım diyorsa "amin" dememizi, (farzımuhal) hava şartları veya arazi yapısı diyerekten mazeret belirtiyorsa "eyvallah" çekmemizi ister.

"Her an her yerde, hazır ve nazırım" kolpasını atar; lakin dün Aktütün'de yoktu, bugün Kanlıçukur'da...

Baştan ayağa, tepeden tırnağa kolpacı devlettir bu.

"Hizmet" diye yutturmaya çalıştığı da tahakküm yarışından ibarettir.

Asla "devlet ana" değildir.

"Devlet ana" olsaydı…

Ah!..

"Devlet"…

"Ana" olsaydı!

Hiç bu kadar üşür müydük?

Salih Tuna -Yenişafak
 
Üst Alt