• Kaynak menüsünden dosya indirebilmek istiyorsanız lütfen forum kullanım bilgisini okuyunuz

Bilim Medeniyeti | Ders Notu | Konu Anlatımı

Tarih Öğretmeni

Sultan
Yönetici
Sultan
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
7,897
Beğeniler
5,836
Puanları
113
Konum
Yeryüzü
Web sitesi
www.tarihbilinci.com
#1
4.5. BİLİM MEDENİYETİ

"İslam bir ilim dini ve onun vücuda getirdiği medeniyet, bir ilim medeniyetidir."

İslam medeniyetinin en önemli özelliği bilgi medeniyeti olmasıdır. Hz. Muhammed'in peygamberliği ve Kur'an öğretileriyle birlikte Müslümanlar, bilime teşvik edildi. Kur'an sadece iman ve ibadetlerden bahseden bir kitap değildir. "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? (Zümer, 9)" diyen Kur'an; bal arısından güneşe, denizlerden yıldızlara Müslümanların dikkatini çekerek yüzlerce ayetin sonunda "Düşünmez misiniz?", "Akletmiyor musunuz?", "Bakmaz mısınız?" gibi uyarılarla insanları düşünmeye çağırmıştır. "Rabbinin adıyla oku! (Alak, 1)" ayetiyle Kur'an, insanlara rehber olmak üzere indirilmiştir.

Hz. Muhammed, Kur'an'ın okunması, dinin temel gereklerinin öğrenilmesi gibi konuları ön plana almış eğitim-öğretim ve bilime önem vermiştir. Bedir Savaşı'nda ele geçirilen esirlerden, Müslümanlara okuma-yazma öğretenlerin serbest bırakılması, Hz. Muhammed'in eğitime verdiği önemin bir göstergesidir. Hz. Muhammed'in tıp tahsili için Müslümanları hatta henüz Müslüman olmayanları da o günün en önemli bilim merkezi olan İran'daki Cündişapur'a göndermesi bilime verdiği önemin bir başka kanıtıdır.

Hz. Muhammed'in başlatmış olduğu eğitim-öğretim faaliyetleri, Dört Halife Dönemi'nde de devam etmiştir. Bu dönemde küttab adı verilen ilköğretim seviyesindeki kurumlarda, mescitlerde ve camilerde ilim öğrenimine devam edilmiştir. Cami ve mescitler, İslamiyet'in ilk devirlerinden günümüze kadar İslam toplumunun eğitim kurumları olarak faaliyet göstermiştir.

İslam devletinin başkenti olan Medine'de Hz. Peygamber'in gündelik hayatını ve faaliyetlerini sürdürebileceği bir mescit yapılmıştı. Mescid-i Nebevi adı verilen bu yapı üç bölüme ayrılarak birinci bölümü Hz. Muhammed'in ailesine, ikinci bölümü ibadete, üçüncü bölümü de eğitim ve öğretim faaliyetlerine tahsis edilmiştir. Eğitim ve öğretim faaliyetleri için ayrılan kısma suffe adı verilmiştir. Suffe daha sonraki dönemlerde İslam dünyasındaki ilk medrese olarak kabul edilmiştir.

Emeviler ve Abbasiler Dönemi'nde sınırların genişlemesiyle birlikte eğitim kurumlarında önemli gelişmeler olmuştur. Başlangıçta sadece okuma-yazma ve İslami ilimler alanında eğitim verilirken bu dönemden itibaren değişik dallarda eğitim-öğretim verilmeye başlanmıştır. Özellikle Abbasiler Dönemi'nde, bilgelik ve hikmet evi anlamına gelen Beytü'l-hik-me'nin kurulması İslam medeniyetinde bir dönüm noktasıdır.

Beytü'l-hikme, bir araştırma ve eğitim kurumu olup Abbasi Halifesi el-Me'mun tarafından kurulmuştur. Bilgelik evinin en önemli görevi, dönemin ünlü astronom, matematikçi ve hekimlerini bir araya getirmek ve bilimin çeşitli alanlarındaki belli başlı eserleri Arapçaya çevirmekti. Grekçe, Süryanice, Sanskritçe ve Farsça gibi dillerden tercüme edilen çok sayıda eser Hizanetü'l-hikme adı verilen yerde toplanmıştır. Abbasi halifelerinin tıp, astronomi, mantık ve matematik ile ilgili alanlara teşvik etmesi, kitapları toplatıp tercüme ettirmesi ve âlimlere ve ediplere karşı cömert tavırları; İslam dünyasında büyük bir fikir hareketini başlatmıştır. Bu dönemde Beytü'l hikme, Orta Çağ'ın en zengin kütüphanesi ve ilmî araştırma merkezi hâline gelmiştir.

İslam dünyasında gerçek anlamıyla ilk kütüphane Emevi halifesi tarafından Şam'da kurulmuştur. Kütüphanecilikte ikinci önemli gelişme Abbasi Halifesi Me'mun'un Bağdad'ta açtığı Beyt'ül-hikme'dir. Sultanların saraylarında kütüphaneleri olduğu gibi bazı âlimlerin de evlerinde özel kütüphaneleri bulunduğu bilinmektedir. Ayrıca büyük camilerin yanında halk için kütüphaneler açılmıştır. Abbasiler ve Selçuklular Dönemi'nde de kütüphanelerde sayı ve kalite olarak büyük gelişmeler olmuştur. İslam dünyasında kütüphaneler ve medreseler bilimsel gelişmenin en önemli kurumları hâline gelmiştir.

İlimlerin Sınıflandırılması

İslam dünyasında düşüncenin ve bilimin ortaya çıkışının dinî, siyasi ve sosyal nedenleri vardır. Özellikle Hicret'ten sonra, İslam Devleti kurulunca çeşitli dinî meseleler ve toplumsal ihtiyaçlar ortaya çıktı. Hz. Muhammed hayattayken sorunlara ya doğrudan kendisi cevap veriyor ya da sorunları vahiy yoluyla çözüyordu. Hz. Muhammed'in vefatından sonra Suriye, Irak ve İran gibi geniş toprakların İslam Devleti'ne katılması; vergi ve arazi hukuku, savaş esirlerinin durumu gibi yeni sorunları ortaya çıkarmıştır. Fethedilen bölgelerde İslam'ın yayılması; dinin nasıl ve hangi araçlarla anlatılacağı, toplumsal hayatın nasıl yaşanacağı gibi meseleleri gündeme getirmiştir. Bu nedenle Müslümanlar, bütün yönleriyle Kur'an'ı incelemeye ve Hz. Peygamber'in söz ve davranışlarını tespite girişmiştir. Bu çalışmalarla naklî ilimler ortaya çıkmaya başlamıştır. Sahabelerin Kur'an öğretme faaliyetleri, tefsir ve fıkıh ilimlerine kaynaklık etmiştir. Abbasi halifelerinin, Latince ve Süryaniceden Arapçaya çevirttiği eserler ile İslam medeniyetinde farklı bilimler ortaya çıkmıştır. İslam coğrafyasının genişlemesiyle ortaya çıkan ihtiyaçları gidermek için matematik, fizik, kimya, astronomi, tıp, coğrafya, mühendislik gibi ilimlerle de uğraşılmıştır.

İslam medeniyetinde ilimler iki başlık altında toplanmıştır.

Akli ilimler
Abbasilerde Beytü'l hikme ve gözlem evlerinin açılması, medreselerin kurulmasına ve çeşitli düşünce akımlarının doğmasına yol açmıştır. Böylece düşünce ve bilim hayatına canlılık gelmiş, felsefe, coğrafya, astronomi, matematik, tıp gibi ilimler üzerinde çalışmalar başlamıştır. Bu ilimlere "Akli ilimler" denmiştir.

Dinî ilimler - İslami ilimler (Naklî ilimler)
İslam'ın en temel iki kaynağı Kur'an-ı Kerim ve Hz. Muhammed'in Sünnet'ini anlamaya yönelik tefsir, hadis, fıkıh (hukuk), kelam gibi ilimlerdir

İslam Âlimlerinin İlme Bakışları

XII. yüzyıla kadar İslam âlimleri matematik, fizik, astronomi, kimya, biyoloji, tıp ve felsefede çok yönlü bir araştırma çabası içinde olmuşlardır. Müslümanlar, bir yandan Eski Yunan ve Hintli düşünürlerin eserlerini incelemiş diğer yandan da bilimde farklı yaklaşım ve metotlar geliştirmişlerdir.

İslamiyet'in bilimsel çalışmalara teşviki sayesinde Müslümanlar öğrenmeyi, ilim sahibi olmayı, insanlık görevi ve ibadet olarak algılamışlardır.

Kur'an’da: "Onlar göklerin ve yerin yönetimi üzerinde ve Allah'ın yarattığı şeyler üzerinde düşünmediler mi? (A'râf 185)", "Allah O'dur ki, yedi göğü ve yerden de onun mislini yarattı. Emr bunlar arasından indirilir ki, Allah'ın her şeye gücü yeter olduğunu ve Allah'ın kesin olarak her şeyi bir ilim ile kuşatmış olduğunu bilesiniz. (Talâk 12)" gibi birçok ayette düşünmeye verilen önemden bahsedilmiştir. Öğrenme ve düşünme yeteneğine sahip insan, aklını kullanarak kendini, âlemi ve Allah'ı tanır. Bu düşünce ile İslam âlimleri kendilerini ve içinde yaşadıkları âlemi anlamaya yönelmiştir. İslam âlimlerinin matematik, mantık, fizik, kimya, astronomi, botanik gibi bilimlerle ve felsefeyle uğraşmalarının temelinde bu amaç vardır. İslam âlimleri, dogmatizme sapmadan, özgürce ve cesaretle ilmî çalışmalarını sürdürmüştür. Çünkü Kur'an'da ilim; maddi ve manevi ilimler (fizik ve metafizik) gibi bir ayrım gözetmeksizin bütün bilimleri kapsamaktadır. İslam âlimlerinin bütüncül bir bakış açısıyla hareket etmesi bilimsel çalışmaların en yüksek seviyeye ulaşmasını sağlamıştır.

İslam da ilim; düşünmek, araştırmak, tefekkür etmek; Allah'ın mutlak kudretini, yaratma gücünü ve ilim sıfatını anlamak ve elde edilen bilgiyi insanlarla paylaşmak demektir.

İslam Âlimlerinin Avrupa'ya Etkisi

İslamiyet; Mısır, Sasani, Türk, Yunan, Hint gibi medeniyetlerin yaşadığı alanlar üzerinde yayılmıştır. Müslümanlar bu medeniyetlerin bilginlerini tanımışlar, eserlerini tercüme etmişler, sosyal kurumlarını incelemişlerdir. Müslümanlar; inançlarını, düşüncelerini, keşiflerini, tespitlerini bu birikime ekleyerek onu kendi kültür potasında eritmiş ve ona İslam medeniyeti denilen yeni bir kimlik kazandırmıştır.

İslam medeniyetinde gelişen bilim ve bilim anlayışı, sadece İslam dünyasını değil bütün insanlığı aydınlatmıştır. Avrupa'nın İslam medeniyetinden etkilenmesi Haçlı Seferleri, Akdeniz ticaretinin gelişmesi, İslam fetihleri, İspanya'da kurulan medreseler, tercüme faaliyetleri gibi gelişmeler sayesinde olmuştur. İslam dünyasındaki bilimsel gelişmelerden etkilenen Avrupa'da, IX ve X. yüzyıllardan itibaren bilim adamları yetişmeye başlamıştır. Aynı yüzyıllarda Müslüman bilginlerin eserleri, başta Avrupa'nın bilim dili olan Latince olmak üzere İbranice ve zaman zaman da yerel dillere çevrilmiştir. Bu çalışmalar Avrupa'da, Rönesans ve Reform hareketlerinin başlamasına zemin hazırlamıştır. İslam medeniyetinin Batı'ya etkisi, aralıksız olarak XVIII. yüzyıla kadar devam etmiştir. Batı'nın bugünkü bilimsel ve teknolojik ilerlemesinde İslam bilimi ve düşüncesinin etkisi vardır. İmam Gazali, İbn-i Rüşd, İbn-i Sina, Farabi, Kindî, Birûnî, Tûsî, El-Cezeri gibi âlimler, çağdaş Batı medeniyetini etkilemiş ve isimleri günümüze kadar gelmiştir.

İngiliz asıllı tıp ve antropoloji bilgini Robert St. Briffault (Birifalt), 1919 yılında yazdığı "The Making Of Humanity" adlı eserinde şunları söyler: "İslam medeniyetinin modern dünyaya en büyük hediyesi bilimdir... Fakat Avrupa'yı yeniden hayata kavuşturan şey sadece bilim değildi. İslam medeniyetinden gelen daha başka tesirler de Avrupa hayatına ilk ışıltıları vermiştir... Avrupa'nın ilerlemesinde, İslam kültürünün tesirini görmeyeceğimiz hiçbir alan yoktur. Bu tesirin bütün açıklık, büyüklük ve devam eden gücüyle kendini gösterdiği, en büyük zaferlerin kazanılmasına sebep olduğu alan, tabiat bilimleri ve bilim zihniyeti olmuştur (Bayrakdar, 2012, s.ll'den düzenlenmiştir)."

İmam Gazali (1058-1111)

Gazali, Horasan'ın Tus şehrinde doğmuştur. Olağanüstü bir zekaya sahip olan Gazali; fıkıh, hadis, akaid, gramer, felsefe gibi ilimlerde eğitim almıştır. Dönemin ünlü âlimlerinden ve aynı zamanda Gazali'nin hocası olan Cüveyni'ye göre "Gazali derin bir denizdir."

Gazali, Tus'a geri dönerken yolda eşkıyaların saldırısına uğrar ve soyguncular, her şeyini alır. Gazali eşkıyaların peşine düşer ve reislerinden hiç olmazsa ders notlarının geri verilmesini ister. Cürcan'a sırf o notlardaki bilgileri edinmek için gittiğini söyler. Eşkıya reisi, bilgileri hafızasına yerleştirmek yerine kâğıtlarda bırakmasından dolayı onunla alay eder, notlarını da geri verir. Bu eleştiriyi Allah'ın bir ikazı sayan Gazali'nin üç yıl içinde notların tamamını ezberlediği söylenir. Kitaplardaki ilme güvenmekten vazgeçen Gazali'de ilmî hâfızasına alma gayreti başlar. Ne okursa ya ezberler ya da fikir olarak hazmedip, özetini benimsemeyi esas alır. Bu gayret ve azmi sayesinde kısa zamanda yaşadığı devrin en önemli âlimi olan Gazali, Tus'tan ayrılıp Bağdat'ta, Nizamiye Medresesi'ne gelir. İlmiyle kısa sürede dikkat çeken Gazali, Nizamiye Medresesi'nin baş müderrisliğine tayin edilir (Çağrıcı, 1996, s.490'dan düzenlenmiştir).

Gazali hem kabilecilik anlayışına hem de körü körüne kabul edilen mezhepçiliğe karşıdır. Kişinin kendi mezhebini zihnî ve akli faaliyetleriyle yine kendisinin bulması gerektiğini savunan Gazali'ye göre şüphe gerçeğe ulaşmanın tek yoludur. Zira şüphe etmeyen düşünemez, düşünemeyen gerçeği göremez, gerçeği göremeyen de yanlışa saplanır kalır. Gazali'nin bilimsel konular işlerken odak noktası insanın niyeti, amacı, tasarıları, dinî ve ahlaki şuurudur. Bu sebeple yergi ve övgü, korku ve ümit, evlilik ve bekârlık, zenginlik ve yoksulluk, israf ve tutumluluk gibi karşıt durumlar, imkân veya imkânsızlıklar iyi veya kötü olarak nitelendirilemez. Çünkü bunları iyi veya kötü kılan insanın niyet ve iradesidir. En ünlü eseri "İhya'ü 'ulümi'd-din"de bozulmuş bir toplumu ıslah etme, tekrar Kur'an ve sünnet temelleri üzerine oturtma ve ona asıl İslami erdemlerini yeniden kazandırmaya çalışmıştır.

İbn-i Rüşd (1126-1198)

Kurtuba'da doğan İbn-i Rüşd, felsefeden tıbba çeşitli bilim dallarıyla ilgili yaklaşık 94 eser yazmıştır. Batı'da Averroes adıyla bilinir. İslam dünyasında fazla anlaşılmayan İbn-i Rüşd'ün etkisi Batı'da XVIII. yüzyıla kadar devam etmiştir. Aristo'nun en büyük yorumcusu olarak kabul edilir. XII. yüzyıldan itibaren Avrupa'da "Latin İbn-i Rüşdçülük" denilen bir felsefe ve bilim ekolü oluşmuştur.

Ünlü Astronom Batlamyus'un evren modelini eleştiren İbn-i Rüşd, yeni gezegen modellerinin oluşturulması gereğini ortaya koymuştur. Yaptığı gözlemlerle güneş lekelerini ilk defa gözlemleyen bilgindir. Tıp ve optik alanında da çalışmaları olan İbn-i Rüşd, gözün retina tabakasının işlevini açıklamıştır.

Farabi (870-950)

Batı'da Alfarabius, Abunazar gibi isimlerle tanınan Farabi'nin asıl adı Muhammed'dir. Kazakistan'da bulunan Farab şehrinde doğduğu için "el-Farabi" olarak anılmıştır. Farabi, mantık ilmine katkılarından dolayı Aristo'dan sonra "İkinci Öğretmen" lakabıyla anılmıştır. İslam dünyasında siyaset felsefesinden ilk bahseden filozof olan Farabi, başta İbn-i Sina ve İbn-i Rüşd olmak üzere hemen hemen bütün önemli Müslüman filozofları etkilemiştir. Farabi felsefede kavramları; tahlilî (analitik) ve terkibî (sentetik) olarak ikiye ayırmış ve Leibniz (Laybniz) ile Kant'a bu konuda öncülük etmiştir. Farabi, müzikte sesleri notalarken logaritmayı icat etmiştir. Musiki alanındaki eserinde ud ve kanun gibi müzik aletlerinden ilk defa bahseden kişi Farabi'dir.

İbn-i Sina (980-1037)

Buhara yakınlarındaki Afşana köyünde doğdu. Fıkıh, kelam, mantık, felsefe, tıp, astronomi, jeoloji ve matematik ilimlerinde tahsil gören İbn-i Sina, Batı'da Avicenna, İslam âleminde ise Şeyh el-Reis adıyla anılmıştır.

Uluslararası Astronomi Birliği (IAU), Ay'daki büyük kraterlere genellikle bilim tarihinde önemli yeri olan bilim insanlarının isimlerini vermektedir. Bu isimler arasında yer alan Türk İslam bilginlerinden biri de İbn-i Sina'dır.

İbn-i Sina, öğrencisi el-Cüzcani ile birlikte gözlemevi kurmuş ve bu gözlemevine ait araç ve gereçleri kendisi çizmiştir. Ufuk açısını ölçmeye yarayan ve "azimut halkası" adı verilen büyük boyutlu bir gözlem aleti yaptığı biliniyor. Bu ölçme aracı daha sonra yıldızlar arası açısal uzaklıkları ölçmek üzere teleskoplara uygulanmıştır.

İbn-i Sina, görme fizyolojisi ve ışık konusunda kendisinden önce çalışmalar yapan Pisagor ve Aristo'nun görüşlerini incelemiş, deney ve gözleme tabi tutmuştur. İbn-i Sina'ya göre görme, dıştan
göze gelen ışınlarla mümkün olmaktadır. Gözde meydana gelen görüntü, tıpkı aynadaki yansıma gibidir.

İbn-i Sina'nın en önemli eseri, tıp alanında yazmış olduğu "el-Kanun fî't-Tıb" tır. Tıp ansiklopedisi niteliğindeki bu eser

XIX. yüzyıla kadar Doğu ve Batı dünyasında el kitabı olarak kullanılmıştır. Batı'da; "Tabip olmak İbn-i Sinacı olmaktır." sözü deyim gibi kullanılmaktadır. İdrar incelemesiyle şeker hastalığını tespit eden İbn-i Sina, nabız inceleme yöntemiyle damar ve kalp hastalıklarını belirlemiştir.

İbn-i Sina'ya kadar tedavinin psikolojik yönü, hekimlerden çok din adamları tarafından yürütülmekteydi. İbn-i Sina'ya göre insanda ruh ve beden olmak üzere iki cevher bulunmaktadır. Bunların her birinin kendine özgü hastalıkları olduğunu ifade eden İbn-i Sina, akıl hastalıklarının meşguliyet, şok, telkin ve müzik ile tedavi edilebileceğini belirtmiştir.
 
Üst Alt