• İletilerinizde "teşekkür" ifadeleri yasaktır. Lütfen teşekkür ederim ... vb ifadeler kullanmayınız.Teşekkür etmek istiyorsanız ilgili iletinin altında yer alan "beğen"ebilirsiniz.

Emeviler

#1
EMEVİLER

Hulefâ-yi Râşidîn'den sonra 661-750 yıllan arasında hüküm süren ilk İslâm hanedanı.
1- Siyasî Tarih
2- Medeniyet Tarihi​

1- Siyası Tarih
Hulefâ-yi Râşidîn döneminden sonra (632-661) Suriye'nin merkezi Dımaşk'ta kurulan İslâm tarihinin bu ilk hanedan-devleti, adını kurucusu Müâviye b. Ebü Süfyân'ın mensup olduğu Benî Ümeyye (Ümeyye oğulları, Emevîler) kabilesinden almıştır. Muâviye ve ondan sonraki iki halife bu kabilenin Süfyânî kolundan, diğer on bir halife ise aynı ailenin Mer-vânî kulundandır.
Adını Ümeyye b. Abdüşems'ten alan Benî Ümeyye kabilesi Câhiliye dönemin¬de Mekke idaresinde önemli bir yere sa¬hipti. Şehrin ve Kabe'nin idaresiyle ilgili olarak kabileler arasında dağıtılan gö¬revlerin en önemlilerinden olan başku¬mandanlık vazifesi bu kabile tarafından yürütülüyordu. Hac için Mekke'ye gelen Araplar'a su ve yiyecek temini görevleri ise Hz. Peygamber'in kabilesi Benî Hâ-şinYin uhdesinde bulunuyordu. Hâşimîler ile, kardeşi Abdüşems'in oğlu Ümey-ye'ye nisbet edilen Emevîler arasında bir rekabet mevcuttu. Hâşimîler'İn yürüttükleri bu görevler onlara Arap toplumu üzerinde önemli bir manevî nüfuz sağ¬lamıştı, Emevîler İse maddî nüfuzu tem¬sil ediyorlardı. Bu iki kabile arasındaki rekabet İslâmî dönemde farklı bir bo¬yut kazandı. Hâşimîler Hz. Muhammed'e diğer kabilelere göre daha olumlu dav¬randılar. İçlerinden bazıları ilk müslü-manlar arasında yer alırken yeni dine girmekte gecikenler de amcası Ebü Le-heb hariç onu desteklediler; Hz. Pey-gamber'in diğer amcası Ebû Tâlib baş¬ta olmak üzere Mekke dönemi boyunca onun yanında bulundular. Bilhassa müslümanların Ebû Tâlib mahallesinde mu¬hasara altında tutuldukları üç yıl süre¬since hayatlarını ortaya koyarak onu ko¬rumaya çalıştılar.
Ümeyye oğullan içinde Hz. Osman gi¬bi ilk müslümanlar arasında yer alanlar bulunmakla birlikte bunların sayıları az¬dı. Ümeyye ailesi ileri gelenleri, Hz. Pey-gamber'in İslâm'a açık davetinin ilk gün¬lerinden itibaren halkın müslüman ol¬masını engellemeye çalıştılar. Bu husus¬ta diğer müşrik liderlerle birlikte hare¬ket ettiler; hatta şehirdeki nüfuzları se¬bebiyle bu hareketin elebaşısı oldular. İslâm davetini önleme faaliyetini Emevî-ler'le, nüfuz bakımından onlardan sonra gelen Mahzûmoğullan'nın liderleri yön¬lendiriyordu. Nitekim Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretinden sonra müslüman-larla müşrikler arasında cereyan eden savaşlarda müşriklerin kumandanlığını Emevî liderleri yapmışlardı. Bedir Gaz-vesi'nde Abdüşemsoğulları'ndan Utbe b. Rebîa, Uhud ve Hendek gazvelerinde ise Emevîler'den Ebü Süfyân bu görevi yü¬rütmüştü. Mekke'nin fethine kadar müs¬lüman olmamakta direnen Emevîler'in büyük çoğunluğu, fetih esnasında baş¬ta reisleri Ebû Süfyân olmak üzere di¬ğer müşriklerle birlikte İslâmiyet'i ka¬bul etti.
Emevî ileri gelenleri İslâm'a katılma hususunda geç kalmış olmakla birlikte idarî konularda tecrübeli oldukları için erken tarihlerden İtibaren çeşitli mevki¬lere getirildiler. Hz. Peygamber tarafın¬dan görevlendirilen Emevî gençleri ara¬sında kâtiplik vazifesi verilen Ebû Süf¬yân'in oğlu Muâviye de bulunuyordu. Hicretten on beş yıl önce doğan ve aile¬sinin diğer fertleriyle birlikte Mekke'nin fethedildiği gün müslüman olan Muâvi¬ye, Hz. Ebû Bekir zamanında (632-634) Suriye üzerine gönderilen dört ordudan birinin başına getirilen ağabeyi Yezîd'in ordusunda ona yardımcı olarak görev¬lendirilmişti. Bu görevi sırasında Ürdün sahil şehirlerinin fethinde büyük başa¬rı sağladı. 17 (638) yılında Ürdün ve ci¬varına idareci olarak tayin edildi. Bir yıl sonra Yezîd'in vebadan ölümü üzerine Hz. Ömer tarafından onun yerine Dımaşk valiliğine getirildi. Hz. Osman zamanın¬da 24 (645) yılında Suriye umumi valisi oldu. Hz. Osman'ın şehid edilmesine ka¬dar (35/656) Suriye valiliğini yürüttü.
Muâviye, Hz. Osman hakkında ilgisiz kaldığını ve suç ortağı olduğu İsyancıla¬rı ordusunda barındırdığını ileri sürerek Hz. Osman'ın yerine Medine'de halife seçilen Hz. Ali'ye biat etmedi. Hatta ye¬ni halifeye isyan etmekle kalmadı, Hz. Osman'ın yakın akrabası olarak huku¬ken onun kanını dava etme hakkına sa¬hip olduğunu söyledi ve bunu gerçek¬leştirmek şartıyla Şam halkından biat aldı. Daha sonra Mekke'de Hz. Âişe, Talha ve Zübeyr üçlüsü etrafında, haksız yere Öldürülen halifenin kanını dava et¬mek için toplanan gruplarla, katillerin cezalandırılması hususunda acele edil¬memesi gerektiği görüşünde olan Hz. Ali arasındaki mücadelenin sonucunu bek¬lemeyi tercih etti. Cemel Vak'ası'nda ga¬lip gelen Hz. Ali'nin kendisini tekrar ita¬ate davet etmesi karşısında ona Hz. Osman'ın katillerini kendisine teslim etme¬sini ve halifeliği bırakarak şûra tarafın¬dan yeni bir halife seçilmesi işini sağla¬masını teklif etti. Onun bu tavrı iki ta¬rafı Sıffın'de karşı karşıya getirdi.
Aralıklarla üç ay süren savaşın son gü¬nünde çarpışmaların Hz. Ali lehine sona ermek üzere olduğunu gören Muâviye, Amr b. Âs'm teklifiyle mızrakların ucu¬na Kur'an sayfaları taktırarak savaşın durdurulmasını ve işin hakemlere hava¬le edilmesini sağladı. Böylece ordusunu kesin mağlûbiyetten kurtardığı gibi İşin hakemlere havale edilmesini temin ede¬rek Hz. Ali'nin ordusunun parçalanma¬sına ve sayıları 12.000'i bulan Hâricîler'in ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Ha¬kem Vak'ası'nın meseleyi çözmek yeri¬ne daha karmaşık hale getirmesi de sa¬dece onun işine yaradı. Haricîler yüzün¬den büyük kuvvet kaybına uğrayan Hz. Ali'nin asker toplamakta zorluk çekme¬sinden istifade ederek durumunu daha da güçlendirdi. Mısır başta olmak üzere halifeye bağlı bazı önemli yerleşim mer¬kezlerini hâkimiyeti altına alan Muâvi¬ye, Hz. Ali'nin 40 (661) yılında bir Haricî tarafından şehid edilmesinden sonra Suriye halkından "emîrü'l-mü'minîn" un¬vanıyla biat aldı. Hz. Ali'nin yerine halife seçilen Hz. Hasan'ın Irak ordusuna gü-venememesi ve diğer bazı sebeplerle mücadeleden vazgeçerek kendisine biat etmesiyle 41 yılı Rebîülevvel ayının son¬larında [259] İslâm dünyasının tamamını hâkimiyeti altına aidi; böyle¬ce yaklaşık doksan yıl müslümanları ida¬re edecek olan Emevî Devleti'ni kurmuş oldu. Muâviye'nin halifeliğini resmî ola¬rak Hakem Vak'ası'nın ardından veya Hz. Ali'nin ölümünden sonra ilân ettiği hususunda farklı rivayetler bulunmak¬tadır. Ancak Sünnî görüş, onun halifeli¬ğinin Hz. Hasan'ın kendisine biatından sonra geçerlilik kazandığını kabul eder.
Hulefâ-yi Râşidîn "halîfetü resülillâh (Allah resulünün halifesi) veya "emîrü'1-mü'-minîn" unvanını kullanmışken "halîfetul-lah" (Allah'ın halifesi) unvanını kullanan Muâviye'nin hilâfet makamına geçmesiy¬le İslâm tarihinde yeni bir dönem başla¬mıştır. Hilâfetin saltanata dönüşmesi ola¬rak tanımlanan bu değişiklik, onun ilk dört halifenin seçilme usullerinden farklı olarak, yakın akrabası sıfatıyla Hz. Os¬man'ın kanını dava etme gerekçesiyle başlattığı kabile hâkimiyeti yönü ağır ba¬san bir mücadeleyi kılıcının kuvvetiyle ka¬zanması neticesinde ortaya çıkmıştır. İlk dört halifenin seçimlerinde, ilk müslü-manlardan ve Hz. Peygamber'in yakın arkadaşlarından biri olma ve istişare yolu ile seçilme prensipleri dikkate alınmışken Muâviye'nin, daha sonra Ehl-i sünnet ta¬rafından bir "ictihad hatası" olarak yo¬rumlanan siyasî mücadele sonunda hilâ¬fet makamını işgal etmesi hilâfet siste¬minin özünde büyük değişiklikler meyda¬na getirmiştir. Bu değişiklikler, Hz. Os¬man'ın kanını dava etmenin hilâfet me¬selesiyle hiçbir ilgisi olmadığı halde sırf bu motifi kullanarak hilâfet makamına oturan Muâviye'nin, oğlu Yezîd'İ veliaht tayin etmesi ve halifeliğin intikalinde ve¬raset sisteminin ortaya çıkmasıyla yeni bir boyut kazanmıştır. Halkın yönetimin¬de Kitap ve Sünnetin uygulanmasını sağ¬layan. Hz. Peygamber'in vekili sıfatıyla iş gören ve devletin menfaatleriyle şahsî ve ailevî menfaatlerini birbirinden ayı¬ran ideal râşid halifelerin yerini dini ikin¬ci plana atan, kuvvete dayanarak devle¬ti hilâfet-saltanat karışımı mutlak-teo-kratik-irsî bir monarşi ile idare eden halifeler aldı. Artık halife resmî unvanı bakımından olmasa bile fiilen hüküm¬dardı. Emevî halifeleri namazlarda halka imamlık yapsalar da bir kisrâ veya kayser gibi davranıyorlar, muhaliflerinin tenkit için kullandığı bu tabirleri kendi¬leri de benimsiyorlardı. Bu dönemde dev¬let yönetimi dünyevî bir mahiyet kazan¬dı. Bu sebeple Emevî hilâfetinin meş¬ruiyeti İslâm tarihi boyunca tartışılan bir konu olmuştur. Hz. Peygamber'in kur¬duğu istişare temeline dayalı, ehliyeti esas alan hilâfet müessesesini saltana¬ta dönüştüren Emevîler'e karşı oluşan Şiî, Zübeyrt ve Haricî muhalefet, propa¬gandalarını onların hilâfetinin meşru ol¬madığı iddiasına dayanarak yürütmüş¬tür. Şiî ve Haricî isyanlarıyla mahallî veya kabilevî sebeplere dayanan diğer ayak¬lanmalarda hep Emevî hilâfetinin meşru olmadığı gerekçesi ileri sürülmüş, halk onları devirmek için Kitap ve Sünnet et¬rafında toplanmaya çağırılmıştır. Emevî Devteti'nin çöküşüyle sona eren meşrui¬yet fikrinin meyvelerini ise gizli propagandalarını çeyrek asır Hz. Ali evlâdı adı¬na yürüten Abbasîler toplamıştır.
Meseleye dinî prensipler açısından yak¬laşan fıkıh âlimleri de Emevî halifeliği¬ne aynı gözle bakmıştır. En kuvvetli şek¬liyle Küfede görülen, şeriat adına hak ve hukukun temsilcisi durumunda olan bu dinî" muhalefet otoriteye değil yöne¬timin meşruiyetine karşı çıkıyordu. Mu-âviye'yi hilâfeti saltanata çevirmekle it¬ham eden âlimler halifeliğin Emevîler'le sona erdiğine İnanıyor, ancak toplumu iç savaşa sürükleyecek isyanlardan kagnmak düşüncesiyle mevcut idareye ita¬ati tercih ediyorlardı. Devlet merkezinin bulunduğu Suriye'deki âlimler hariç İrak, Hicaz, İran ve Mısır bölgesinde yaşayan âlimlerin büyük çoğunluğu Emevî rejimi¬nin şiddetle karşısında olduklarından Ha¬ricî isyanlarının dışındaki diğer isyanları genellikle desteklediler. Hilâfet hakkının Hz. Ali evlâdına ait olduğu inancını benim¬semedikleri halde onların isyanlarını haklı gördüler. Ümmetin birlik ve beraberliğini korumaya büyük önem vermelerine, fit¬ne ve ihtilâflara karşı olmalarına rağmen pek çoğu muhalif grupların isyanlarına zaman zaman haklılık tanıdı.
Muâviye belirli şartlarla Hz. Hasan'ın biatini alarak "birlik yılı" (âmü'l-cemâa) adı verilen 41 (661) yılında ülkenin tama¬mını hâkimiyeti altında topladı. Ancak Emevî muhalifleri mücadelelerini bırak¬madılar. Ümmetin birliğini korumak için Muâviye'ye İtaati tercih eden pasif dinî muhalefet bir tarafa bırakılırsa Emevî muhalifleri, dinin bazı emirlerini diğer gruplardan çok farklı yorumlayan ve kendilerinden olmayan müslümanların ka¬nını akıtmayı dinî bir mecburiyet sayan ihtilâlci Hâricîler'le, halifeliğin Hz. Ali ev¬lâdının hakkı olduğunu iddia eden Hz. Ali taraftarları olarak iki ana gruba ay¬rılıyordu. Önemli iç savaşlardan çıkmış ve büyük ölçüde siyasete kaymış olan İs¬lâm toplumunun başına geçen Muâvi-ye'yi bekleyen en önemli mesele bu iki muhalefet grubunun İtaat altına alın-masıydı. Her iki grubun da merkezi Irak bölgesi olduğundan Muâviye bu bölge¬ye büyük önem verdi. Küfe ve Basra va¬liliklerine yetenekli kişiler getirdi. Basra Valisi Mugîre b. Şu'be ve onun ölümün¬den sonra Basra valiliğini de üstlenen Küfe Valisi Ziyâd b. Ebîh ikilisi sayesin¬de bölgede istikran sağladı. Toplayabil¬dikleri küçüklü büyüklü birliklerle sık sık isyanlar çıkaran Hâricîler'e karşı şiddet kullanırken zamanında fiilî harekete gi¬rişmeyen Hz. Ali evlâdını kontrol altında tutmanın yollarını aradı ve bunda büyük ölçüde muvaffak oldu. Halifeliği süresin¬ce onları isyancı bir unsur olmaktan çı¬karmayı başardı. Hatta taraftarlarını Hâ¬ricîler'e karşı yapılan savaşlarda kullan¬dı. Irak valilerine büyük yetkiler veren Muâviye, beklediğinden daha başarılı olan Ziyâd b. Ebîh'in uyguladığı şiddet politikasına şahsen zıt bir politika ter¬cih etmesine rağmen göz yumdu. Diğer önemli bir bölge olan Mısır'da da em¬niyet ve asayiş, önceden iş birliği ettiği Amr b. Âs'ın başarılı idaresi sayesinde temin edilmişti.
Muâviye ülkede siyasî istikran sağla¬dıktan sonra uzun süreden beri durmuş olan fetihleri yeniden başlattı. Bu fetih¬ler üç ayrı cepheye yöneliyordu. Suriye orduları Bizans hakimiyetindeki Anado¬lu ve Ermenistan, Irak orduları Horasan. Mâverâünnehir ve Sind, Mısır orduları da Kuzey Afrika topraklarında savaştı¬lar. Anadolu'ya yapılan seferler yaz ve kış aylarında olmak üzere yılda iki de¬fa düzenleniyordu. Bu seferlerin ana hedefi Bizans'ın başşehri İstanbul'du. Kara ve deniz yoluyla gelen İslâm kuv¬vetleri 49 (669) yılında ilk İstanbul kuşatmasını gerçekleştirdiler; daha son¬ra Kapıdağ yarımadasını ele geçirerek İstanbul'a yapılacak seferler için emni¬yetli bir üs haline getirdiler. Kış mev¬simlerini burada geçirip baharda sefe¬re çıkan kuvvetler, birinci muhasaradan dört yıl sonra başlattıkları İstanbul'a kar¬şı akınlarını yedi yıl süreyle devam et¬tirdiler. Bu arada Rodos'u ve diğer bazı adaları da fethetmişlerdi. Bu adalarda ve Kapıdağ yarımadasında mevcut kuv¬vetler Muâviye'nin ölümünden sonra Bo¬ğaziçi ve Ege sularından çekildiler. Ho¬rasan ve Sind bölgesinde ise iç karışıklıklardan faydalanarak isyan eden bazı merkezler itaat altına alındıktan sonra yeni fetihler gerçekleştirildi. Sicistan'da-ki şehirleri alan birlikler Kabil'e kadar ulaşıp bu şehri de fethettiler. Hindis¬tan'ın bir bölümünü vergiye bağladılar. Horasan'ın bir kısmı, Tohâristan ve Ku-histan zaptedildi. Ceyhun'u geçen kuv¬vetler Buhara ve Semerkant'ı ele geçir¬diler. Ukbe b. Nâfi' tarafından gerçek¬leştirilen fetihler sayesinde İfrîkıye'de ve Afrika içlerinde önemli başarılar sağ¬landı. Ukbe, müstahkem bir askerî gar¬nizon kurmak gayesiyle Kayrevan şehri¬ni inşa ettirdi. Başarılı yönetimiyle Ber-berîler'in İslâm'a girmesini hızlandırdı. Bu sayede bölgede İslâm hâkimiyeti güç¬lenmiş oldu.
Gücünü kendisine samimi bir şekilde bağlı olan Suriye ordusundan alan Mu¬âviye, İslâm toplumunun içinde bulun¬duğu şartlan iyi bir şekilde değerlendi¬rerek kurucusu olduğu devletin temel¬lerini sağlamlaştırdı. İslâm öncesinde Bizans hâkimiyeti altında yaşayan ve dü¬zenli bir devlet müessesesine, askerî ve siyasî disipline âşinâ olan Suriye halkı yeni hükümdarları Muâviye'yi de kolay¬lıkla benimsemişler, kendi gelenekleri¬ne göre meşru buldukları bu saltanatı Kur'an ve Sünnete uygunluğu bakımın¬dan tenkide gerek görmemişlerdi. Muâ¬viye, muhalifleriyle anlaşabilmek İçin on¬ların anlayacağı dilden konuşmayı pren¬sip edinmişti. Siyasetinin inceliği "hilim" idi; kuvvete çok zor durumlarda başvu¬rurdu. Ancak Ziyâd b. Ebîh örneğinde ol¬duğu gibi valilerinin sertliğine göz yu¬muyor, zaman zaman bunu teşvik edi¬yordu. Bu arada kendi kabilesinin nü¬fuzu altına girmemeye çalışan Muâvi¬ye, Hz. Osman'ın durumuna düşmemek için önemli eyaletlere başka kabilelere mensup valiler tayin etti. Kabile reisle¬rine değer verdiğini gösterecek her şeyi yaptı. Başşehirdeki kabile şeyhlerinden ve şehirlerden gönderilen kabile heyet¬lerinden önemli ölçüde istifade ediyor¬du. Kabile reislerinden sağladığı bu des¬teği oğlu Yezîd'i veliaht tayin ederken fazlasıyla kullandı. Yemen asıllı Kelb Ka¬bilesinden yaptğı evlilikle İslâm öncesin¬de Suriye'ye yerleşen bu güçlü kabilenin desteğini garantiye aldı. Yezîd'in veliaht¬lığının kabul edilmesinde bilhassa anne¬sinin mensup olduğu bu kabilenin önemli payı olmuştur. Kabile reislerine kendilerinden biri gibi davranan, bilgisi, fesahati ve heybetiyle bir Arap soylusu vasfına sa¬hip olan Muâviye. onların üzerinde kur¬duğu şahsî nüfuz ve itibar sayesinde oğ¬lu Yezîd için biat alarak kabilesine yet¬miş yıllık iktidar şansı sağlamıştır.
Devletini bazı Bizans müesseselerinden faydalanarak kuran ve istikrarlı bir duru¬ma getiren Muâviye gayri müslimlere karşı çok iyi davranarak gönüllerini ka¬zanmış, bunların bazılarım da sarayında görevlendirmiştir. Meselâ müşavirlerin¬den Sercün b. Mansûr bir hıristiyandı.
Halifeliği, kabile asabiyeti temeline dayanan bir mücadele sonunda ele ge¬çirmiş olan Muâviye'nin en önemli icra¬atı oğlu Yezîd'i veliaht tayin etmesidir. Onun bu konudaki çalışmalarını Küfe Va¬lisi Mugîre b. Şu'be'nin teklifi üzerine başlattığı rivayet edilir. Muâviye oğlunun halifeliğe lâyık olduğunu gösterebilmek için bazı teşebbüslerde bulunmuş, bu maksatla onu alelacele 50 (670) yılında İstanbul seferine göndermiştir. Yezîd'İn haçça gitmesi ve Hicaz halkına bol yar¬dımlar yapması da buna bağlanmıştır. Muâviye, başlangıçta sadece valilerine açtığı niyetini bu işe pek olumlu bak¬mayan Ziyâd b. Ebîh'in ölümünden son¬ra (53/673) açıklamıştır. Müslümanların hilâfet meselesi yüzünden yeni bir iç sa¬vaşa sürüklenmemesi için böyle bir yo¬lu zaruri gördüğünü ileri süren Muâvi¬ye Hicaz dışında önemli bir muhalefetle karşılaşmamış, kabile liderleri üzerin¬deki hâkimiyeti sayesinde hedefine ko¬laylıkla ulaşmıştır. Ancak Medine'de Hz. Hüseyin, Abdullah b. Zübeyr, Abdullah b. Ömer, Abdurrahman b. Ebû Bekir ve diğer bazı önde gelen sahâbîler onun bu uygulamasını istişarî hilâfeti salta¬nata çevirmek olarak değerlendirdiler ve şiddetle karşı çıktılar. Bunun üzerine bizzat Hicaz'a giden Muâviye, bazı tarih¬çilerin ihtiyatla karşıladığı bir rivayete göre [260] Mekke'ye kaç¬mış olan bu üç kişiyi ikna edemedi ve biatlarını ancak tehdide başvurmak su¬retiyle alabildi. Onların biatinin ardından Mekke ve Medine halkı da Yezîd'İn veli¬ahtlığını kabul etti. [261]
İlk İslâm tarihçilerinin çoğu, başta oğ¬lu Yezîd'i veliaht tayin etmesi olmak üze¬re çeşitli sebeplerle Muâviye'yi tenkit etmişlerdir. Bunların Ömer b. Abdülazîz istisna edilirse diğer Emevî halifelerine bakışları da aynıdır. Ancak daha sonra¬ki dönemlerde farklı görüşler ileri sürenler de olmuştur. Meselâ İbn Haldun. Mu¬âviye'nin oğlu Yezîd'i veliaht tayin et¬mekle içinde bulunulan şartlara göre müslümanların hayrına olanı yaptığı gö¬rüşündedir. Ona göre Hulefâ-yi Râşidîn dinî motifin hâkim olduğu, saltanat mo¬tifinin henüz ortaya çıkmadığı bir dö¬nemde yaşamıştı. Muâviye'den itibaren din motifi zayıflamış, kabile asabiyeti ve mülk motifi onun yerine geçmiştir. İbn Haldun, dinin öngördüğü şartlar dik¬kate alınarak bir halife seçilseydi ona itaat edilmeyeceğini, toplumun birlik ve beraberliğinin yeniden bozulacağını söy¬ler. Muâviye, halkın itaatini kolaylaştır¬mak için asabiyet motifini esas alarak yirmi yıllık iktidarı sırasında halk üzerin¬de otoritesini temin etmiş olduğu aile¬sinden birini veliaht tayin etmiştir [262]. İbn Hal¬dun'un bu yaklaşımı özellikle çağdaş Sün¬nî yazarlar tarafından da benimsenmiş¬tir. Ahmed Cevdet Paşa [263], Ziyâeddin Reyyis Ustamda Si¬yasî Düşünce Tarihi, s. 251 vd, M. Hudârî Bek [264], Yûsuf ei-Uş [265], Ab-dülmün'im Mâcid [266] ve Abdüşşâfî Muhammed Abdüllatîf [267] bu tarih¬çiler arasındadır. Bu yaklaşıma göre Mu¬âviye, Yezîd'i duygularının tesiriyle de¬ğil daha ziyade müslümanları ihtilâftan kurtarma noktasından hareketle şart¬ların gereği olarak veliaht yapmıştır. Dev¬letin ve ülkede gerçekleştirilen istikra¬rın devamını sağlamak için yerine geçe¬cek kişiyi sağlığında belirlemeyi zaruri görmüş, örneğini Bizans ve diğer çağ¬daş devletlerden aldığı erkek çocuğu veliaht tayin etme usulünü getirmiştir.
II. Muâviye'nin yerine geçecek halifeyi belirlemeden ölmesinden sonra ortaya çıkan karışıklık ve iç savaşlar, veliahtın belirlenmesinin zaruretini ve Emevî aile¬sinden olmayan bir halifeye itaatin zor olacağını gösteren bir delil olarak ileri sürülmüştür. Ömer b. Abdülazîz de isti¬şarî hilâfeti getirmek istemesine rağ¬men Emevî ailesinin karşı çıkması yü¬zünden bundan vazgeçmiştir. Bu kana¬atte olan Yûsuf el-Uş Muâviye'nin içti¬hadının vakıaya uygun olduğunu, bu uy¬gulamanın daha sonra kurulan İslâm devletlerinde de devam etmesinin bunu gösterdiğini ifade etmektedir. [268]
Muâviye'nin 60 yılı Receb [269] ayında vefatının ardından başşehir Dı-maşk'ta ve diğer merkezlerde Yezîd'e biat edildi. Bu konuda problem çıkaran tek şehir Medine oldu. Yezîd'İn halifeli¬ğini tanımayan Hz. Hüseyin ve Abdullah b. Zübeyr, kendilerinden zorla biat al¬makla görevlendirilen valinin takibatın¬dan kurtularak Mekke'ye gittiler. Onla¬rın bu davranışıyla birlikte Muâviye za¬manında kontrol altında tutulan muha¬lefet harekete geçti. Bu işin başını da Küfeliler çekiyordu. Bunlar Mekke'ye sı¬ğınan Hz. Hüseyin'e elçi ve mektuplar göndererek kendisini Kûfe'ye davet et¬tiler. Davetlerini kabul edip şehirlerine geldiği takdirde kendisini halife ilân ede¬ceklerini ve bayrağı altında Yezîd'e kar¬şı savaşacaklarını bildirdiler. Hz. Hüse¬yin'in durumu araştırmak üzere gönder¬diği amcasının oğlu Müslim b. Akil Kû-fe'de çok müsait bir zemin buldu; barış sever vali Nu'mân b. Beşîr'in müsama¬hasından da faydalanarak Hz. Hüseyin adına halktan biat aldı. Ardından da Hz. Hüseyin'i Kûfe'ye çağırdı.
Gelişmelerden haberdar olan Yezîd, Basra Valisi Ubeydullah b. Ziyâd'ı Küfe valiliğine getirerek isyanı Önlemekle gö¬revlendirdi. Göreve başladıktan hemen sonra Müslim b. Akil ve arkadaşlannı öl¬dürten Ubeydullah, gönderdiği kuvvet¬lerle Kûfe'deki yeni gelişmelerden ha¬bersiz olarak Kûfe'ye gelmekte olan Hz. Hüseyin'in yolunu kestirdi. 10 Muhar¬rem 61 [270] Cuma günü Ker-belâ'da cereyan eden çarpışmalarda Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin tamamı¬na yakını hunharca katledildi. İslâm ta¬rihinin en büyük faciası olan ve asırlar¬ca devam edecek mücadelelerin teme¬lini teşkil eden bu hadise. Şiîliği siyasî bir taraftarlık olmaktan çıkarıp hilâfe¬tin Hz. Ali evlâdının hakkı olduğu inan¬cını bir nas olarak kabul eden bir grup haline getirdi. Müslümanların iki züm¬reye ayrılmasının esasını teşkil eden bu facia yüzünden başlatılan isyanlar Eme-vîler'in yıkılışının önemli sebeplerinden biri olmuştur. Halkın Emevî idaresine karşı nefret duygulannı tahrik eden bu olay Hicaz bölgesini daha duyarlı hale getirdi. Hz. Hüseyin'in şehâdetinden son¬ra Mekke'de yalnız kalan Abdullah b. Zü-beyr'in gizlice biat almaya başlaması ve Emevî valisinin namazda imamlığına en¬gel olması, öte yandan Medine halkının sefihliği ve eğlenceye düşkünlüğü yü¬zünden Yezîd'e biattan aynlması bölge¬de Emevî otoritesini iyice sarstı. Yezîd'İn bu isyanları bastırmak için gönderdiği Suriyeli askerlerden oluşan 12.000 kişi¬lik bir ordu, Harre Savaşı'nda Emevî yönetimine karşı isyan eden Medineliler'i bozguna uğrattı; hatta rivayete göre kazandığı zaferin ardından şehri yağma¬lamaktan ve şehirde pek çok kötülüğü işlemekten çekinmedi. Daha sonra Mek¬ke üzerine giden ordu şehri muhasara ederken Yezîd'in ölüm haberi gelince kuşatmayı kaldırarak Dımaşk'a döndü.
Devlet işlerinden ziyade eğlence âlem¬leriyle meşgul olan Yezîd, Hz. Hüseyin'in öldürülmesi ve mukaddes şehirlerin ta¬lan edilmesi, Kabe'nin mancınıkla taş¬lanması gibi icraatları yüzünden müslü-manların hafızasında İslâm tarihinin en kötü isimlerinden biri olarak yer etmiş¬tir. Yezîd'in yerine geçen ve çok kısa sü¬ren halifeliği sırasında önemli bir icra¬atı olmayan oğlu II. Muâviye'nin ölümü¬nü Emevî tahtını sarsan hadiseler takip etti. Muâviye'nin başarılı siyasetiyle ört¬bas ettiği ihtilâflar daha da kuvvetlene¬rek ortaya çıktı. Fikri anlaşmazlık, kabi-lecilik ve bölgeler arası rekabet gibi se¬beplere dayanan bu ihtilâflar yüzünden müslümanlar ikinci bir iç savaşın eşiği¬ne geldiler. Abdullah b. Zübeyr, II. Muâ¬viye'nin ölümünden sonra Mekke'de mu¬halefetini devam ettirdiği gibi Ehl-i beyt mensuplarının desteğini de sağlayarak Irak'ta nüfuz tesis etmişti. Emevîler'in merkezi Dımaşk'ta dahi Kays kabilesi onu destekliyordu. Emevî hanedanının devamını sağlayacak Mervân b. Hakem dahi iktidara gelme ümidini kaybederek Abdullah b. Zübeyr'e katılmayı düşünü¬yordu. Ancak bu sırada Basra'dan Dı¬maşk'a gelen Ubeydullah b. Ziyâd'ın tek¬lifi üzerine halifeliğe niyetlendi. Mervân bu maksatla yapılan Câbiye görüşmele¬rinden halife olarak çıkmayı başardı. Su¬riye'nin büyük kabilesi Benî Kelb'in des¬teklediği Yezîd'in oğlu Hâlid birinci. Eme¬vî ailesinden Amr b. Saîd ei-Eşdak ise ikinci veliaht kabul edildi. [271]
Mervân'ın babası Ümeyye oğulların¬dan Hakem b. Ebü'l-Âs. İslâmiyet'i ka¬bulünden önce Hz. Peygamber'e düş¬manca tavır takınan, hatta ona eziyette bulunanlardandı. İslâmiyet'i kabul ettik¬ten sonra da samimi bir müslüman ola¬mamış, müslümanların sırlarını ifşa et¬tiği için Hz. Peygamber tarafından Taife sürülmüştü. Hakem ve oğlu Mervân'ın sürgündeki yaşantıları Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer dönemlerinde de devam et¬miş, ancak Hz. Osman halife olduktan sonra onun müsaadesiyle Medine'ye ge¬lebilmişlerdi. Hz. Osman kendilerine bir¬çok ihsanda bulunmuş. Mervân'ı da devlet kâtipliği gibi en yüksek bir makama getirmiştir. Mervân kısa bir süre sonra halife adına kararlar vererek icraatlar¬da bulunmuştur. Mervân'ın halife olma¬sıyla başşehir Dımaşk'ta tehlike orta¬dan kalkmış olmuyordu. Çünkü Kays ka¬bilesi Abdullah b. Zübeyr'i destekleme¬ye devam ediyordu. Mervân, Benî Kelb kabilesi ve Emevî hanedanına sadık Su¬riye ordusu sayesinde Mercirâhit Sava-şı'nda (64/684) Dahhâk b. Kays kuman¬dasındaki Kaysîler'i mağlûp etmeyi başa¬rarak hâkimiyetini sağlamlaştırdı. Eme¬vî iktidarının devamını sağlayan bu sa¬vaş, Kelb ve Kays kabileleri arasında so¬nu gelmeyen kabile savaşlarının ilk hal¬kasını teşkil etmiş, aynı zamanda Eme¬vî hâkimiyetinin temellerini sarsan bir savaş olmuştur. Mercirâhit zaferiyle Suriye'yi itaat altına alan Mervân, Filistin'e yönelen Abdullah b. Zübeyr'in saldırıla¬rını durdurdu ve bizzat Mısır üzerine yü¬rüyerek bölgeyi onun taraftarlarının elin¬den aldı. Mısır dönüşünden kısa bir sü¬re sonra da öldü (65/685). Mervân, Câ¬biye toplantısında halifeliğe yükselebil¬mek uğruna veliahtlıklarını kabul etmek zorunda kaldığı Hâlid b. Yezîd ile Amr b. Saîd'i. oğulları Abdülmelik ve Abdüla-zîz lehine bu makamdan uzaklaştırmak için çok uğraşmış ve neticede arzusuna kavuşmuştu. Câbiye toplantısında hali¬fe seçildikten sonra Emevîler'i çöküşten kurtaran 1. Mervân, kısa bir süre içinde sağladığı başarılarla bu hanedanın ken¬di adıyla anılan ikinci kolunun (Mervânller) iktidarına devamlılık kazandırmış oldu.
Mervân'ın yerine geçen oğlu Abdülme-lik'i bekleyen en önemli mesele, Abdul¬lah b. Zübeyr'in hâkimiyeti altında bu¬lunan Arabistan ve Irak'ı itaat altına al¬maktı. Diğer taraftan Ehl-i beyt taraf¬tarları ve Hâriciler mücadele ve isyanla¬rını bütün şiddetiyle devam ettiriyorlar¬dı. İran ve Horasan civarı sık sık saf de¬ğiştiren kabileler arasında şiddetli ça¬tışmalara sahne oluyordu. Bu iç müca¬delelerden istifadeye kalkan Bizans da saldırılarını arttırmıştı. Abdülmelik gös¬terdiği üstün başarıyla bütün bu karı¬şıklıkları ortadan kaldırmaya muvaffak oldu. Hz. Hüseyin'in intikamını alma pa¬rolasıyla siyaset meydanına çıkan ve Küfe'yi Abdullah b. Zübeyr'in elinden alan Muhtar es-Sekafî Abdülmelik'in gönder¬diği orduları da yenmişti. Abdülmelik bundan sonra Abdullah ile Muhtâr'ın hesaplaşmasını beklemeyi tercih etti. Bu hesaplaşmadan galip çıkan Abdullah'ın kardeşi ve Basra Valisi Mus'ab'ın üzeri¬ne yürüyerek onu mağlûp etti ve Irak bölgesini itaat altına aldı 171/691. Ar¬tık en önemli rakibi olan Abdullah b. Zü¬beyr'in üzerine gidebilirdi. Bu işi meşhur kumandanı Haccâc b. Yûsuf es-Sekafî'-ye havale etti. Uzun süren bir muhasa¬ra sonunda Abdullah b. Zübeyr'i ortadan kaldırarak Mekke'yi ele geçiren Haccâc'ı Hicaz valiliğiyle taltif etti (73/692). Böy¬lece Arabistan'ı da itaat altına alan Ab¬dülmelik'in karşısındaki birinci mesele. İran'daki şehirleri kana bulayan Ezrakî koluna mensup Hâricîler'in isyanlarını bastırmaktı. Bu hususta, Haccâc'dan son¬ra ikinci önemli sima olan Mühelleb b. Ebû Sufre'den faydalandı. Başlangıçta başarı gösteremeyen Mühelleb, Haccâc'ın İrak umumi valiliğine tayin edilmesi (75/ 694) ve İraklılar' zorla cepheye sevket-mesi sayesinde sonuç alabildi. Bu isyan¬lar 78 (697) yılında tesirsiz hale getiril¬mişti. Ancak Haricî isyanlarının bastırıl¬ması ve devlet otoritesinin sağlanma¬sında büyük emeği olan Haccâc'ın aşırı sertliği devletin temellerini sarsan bir isyana yol açtı. Haccâc tarafından Sicis-tan valiliğine tayin edilen ve bölgenin fethiyle görevlendirilen Abdurrahman b. Muhammed b. Eş'as 81 (700) yılında ön¬ce Haccâc'a, ardından Abdülmelik'e kar¬şı isyan bayrağını açtı. Kinde krallarının soyundan gelen İbnü'l-Eş'as daha son¬ra isyanına dinî bir hareket süsü vere¬rek mevâlî ve diğer muhalif grupların desteğini sağladı. Haccâc'ın baskısından bunalan mevâlînin yanı sıra iktidann meşru olmadığına inanan Irak âlimleri¬nin ekseriyeti İbnü'l-Eş'as'a destek ver¬mişlerdi. Askerinin sayısını gittikçe art¬tıran İbnü'l-Eş'as Basra ve Kûfe'yi ele geçirdi. Irak bölgesinin Suriye'ye baş kal¬dırışı olarak da yorumlanan bu isyan Irak'ta Emevî iktidarını sona erdirmek üzereyken Haccâc Deyrülcemâcim Savaşı'nda İbnü'l-Eş'as'ı büyük bir yenil¬giye uğrattı [272], ardından da onu tamamen berta¬raf etti.
Başlangıçta saldırılarını durdurması için Bizans'a ağır bir vergi vermeyi ka¬bul eden Abdülmelik, içeride sükûneti sağladıktan sonra ordularını Bizans ha¬kimiyetindeki Anadolu üzerine gönder¬meye başladı. Bu ordular kaybedilen ba¬zı yerleşim merkezlerini geri aldığı gibi yeni bazı merkezleri de fethederek Bi¬zans için tehlikeli bir hale geldiler. Bu başarılar Velîd zamanında gerçekleştiri¬lecek fetihler için bir zemin teşkil etmiştir. Kuzey Afrika'da Bizans'ın destekle¬diği Berberî isyanlarını da bastıran ve Endülüs'ün fethine başlangıç olmak üze¬re bölgeyi tahkim eden Abdülmelik ülke¬de otoritesini bütünüyle kurdu ve Eme-vT saltanatının temellerini yeniden sağ¬lamlaştırdı.
Emevîler'in en büyük hükümdarı ola¬rak gösterilen [273] Abdülmelik bir taraf¬tan iç ve dış düşmanlarıyla mücadele ederken diğer taraftan devletin ilerle¬mesini sağlayan yeni bazı tedbirler al¬mıştır. İlk İslâm parasını bastırması ve devlet dairelerinde Arapça'yı resmî dil olarak kabul edip mahallî dillerle tutu¬lan divanları Arapça'ya tercüme ettir¬mesi kurumları İslâmîleştirme faaliyeti¬nin başında gelir. Devletin değişen siya¬sî ve iktisadî bünyesini dikkate alarak devlet teşkilâtında da düzenlemeler ya¬pan Abdülmelik Öldüğü zaman oğlu Ve-lîd'e, Atlas Okyanusu'ndan Ceyhun neh¬rine kadar uzanan geniş topraklara hâ¬kim, siyasî, askerî ve idarî bakımdan sağ¬lam bir devlet bırakmıştı. Aşırı hareket¬leriyle ülkeyi kana bulayan Hâricîlik bü¬yük ölçüde güç kaybetmiş, açık müca¬dele sahasında başarısız kalan Şiî unsur¬lar yer altına çekilerek gizli propaganda faaliyetine girmek zorunda kalmıştı.
Abdülmelik'in yirmi yıllık hilâfeti sü¬resince yönetim, bilhassa devlet menfa¬atinden başka bir şey düşünmeyen ve bu uğurda zulme başvurmaktan dahi çekinmeyen Haccâc'ın desteğiyle mer¬keziyetçi bir özellik kazanmıştı. Emevî Devleti'ni âdeta ikinci defa kurarak güç¬lü bir hale getiren ve uzun saltanatı sı¬rasında mutlak bir hükümdar özelliğine bürünen Abdülmelik babasının yaptığı gibi halifeliği kendi oğullarına bırakmak istiyordu. Bu amacına ulaşmak için, ba¬bası Mervân tarafından kendisinden son¬ra yerine geçmek üzere ikinci veliaht ta¬yin edilmiş olan kardeşi Mısır Valisi Ab-dülazîz'i veliahtlıktan feragat etmeye zorladı. Abdütazîz'in buna yanaşmama¬sı yüzünden iki kardeş birbirine düşmek üzere iken Abdülazîz öldü. Abdülmelik bunun üzerine oğulları Velîd ve Süley¬man'ı veliaht tayin etti.
Babasından her bakımdan kuvvetli bir devlet devralan Velîd, başta Irak umumi valisi Haccâc olmak üzere bu başarıda paylan olan valileri görevlerinde bırak¬tı. Onlann tecrübelerinden faydalandı ve İslâm tarihinin ikinci büyük fetih hare¬kâtını başlattı. Onun zamanı Mâverâün-nehir fâtihi Kuteybe b. Müslim, Sind ve civarının fâtihi Muhammed b. Kasım es-Sekafî, Anadolu gazalarının meşhur is¬mi kardeşi Mesleme b. Abdülmelik, İs¬panya fâtihleri Târik b. Ziyâd ve Mûsâ b. Nusayr gibi İslâm tarihinin en ünlü kumandanlarının fetihleriyle dopdolu olarak geçti. Bu fetihler sayesinde ülkenin sınırları Türkistan'dan Fransa içlerine, Anadolu'dan Hindistan sınırlarına kadar genişlemişti. Emevî Devleti onun zama¬nında askeri gücünün zirvesinde bulu¬nuyordu. Müslümanlar dünya hâkimiye¬tine doğru önemli bir mesafe katetmiş-ti. Yine bu fetihler neticesinde, gelecek¬te İslâm'ın bayraktarlığını yapacak olan Türkler'in İslâmlaşması gibi son derece önemli bir başarı elde edilmişti.
Ülkenin imarına da büyük önem ve¬ren I. Velîd. Kudüs'teki Mescid-i Aksa ile Dımaşk'taki Emeviyye Camii başta ol¬mak üzere camiler, köprüler inşa ettir¬di ve yeni yollar açtırdı. Sağlık işlerine eğilerek hastahaneler yaptırdı; cüzzam-lılar, âmâlar ve kötürümlerin her türlü ihtiyaçlarını karşılamak suretiyle onları devletin himayesi altına aldı. Dindarla¬rın üstündeki baskıyı kaldırıp İslâm'ın devlet dini olarak yükselmesine hizmet etti. Medine âlimlerine zalimane davra¬nan vali Hişâm b. İsmail'i görevden ala¬rak yerine dindarlığıyla meşhur amca¬zadesi Ömer b. Abdülazîz'i getirdi. Bu tutumuyla, hanedanın yıkılması için ça¬lışan muhalif mezheplere karşı Sünnîli¬ğin öncüleri olan bir dinî zümrenin ge¬lişmesine yardımcı oldu.
On yıllık iktidarı döneminde Emevî Dev¬leti'ni zamanın en büyük devleti haline getiren Velîd, dedesi Mervân ve babası Abdülmelik gibi tahtını oğluna bırakmak arzusuna kapılmıştı. Bunun için de ba¬basının ikinci veliaht tayin ettiği karde¬şi Süleyman'ı bu makamdan uzaklaştır¬ması gerekiyordu. Kardeşinin veliahtlık hakkından feragata yanaşmaması Ve-lîd'in bu arzusuna ulaşmasını engelledi. Süleyman'ı zorla yola getirmeyi düşünen Velîd, başarılarının en önemli sebebi olan Haccâc ve meşhur kumandanı Kuteybe'-nin desteğini sağladıysa da bu isteğini gerçekleştiremeden vefat etti. Velîd'in ölümü üzerine hilâfet makamına geçen Süleyman b. Abdülmelik, Haccâc tara¬fından hapse atılan binlerce mahkûmu bırakmak ve Velîd'i destekleyerek ken¬disini veliahtlıktan uzaklaştırmaya çalı¬şan devlet adamlarını cezalandırmakla işe başladı. Kurbanların başında Sind fâ¬tihi Muhammed b. Kasım es-Sekafî ve Mâverâünnehir fâtihi Kuteybe b. Müslim geliyordu. Birincisi doğrudan cezalandı¬rıldı, ikincisi ise isyan etmek zorunda bı¬rakıldıktan sonra ortadan kaldırıldı. Öte yandan Mûsâ b. Nusayr da kötü mua¬meleye mâruz kaldı ve oğlu Abdülazîz öldürüldü.
Süleyman zamanında gerçekleştirilen en önemli askerî harekât, hazırlıkları kar¬deşi Velîd zamanında tamamlanan or¬dunun Mesleme b. Abdülmelik kuman¬dasında İstanbul'u kuşatmasıdır (99/ 717) Bir yıl süren bu kuşatma başarısız¬lıkla sonuçlanmış, önemli kayıplar veren İslâm ordusu Süleyman'ın yerine geçen Ömer b. Abdülazîz'in emriyle geri çekil¬miştir.
Devlete büyük hizmet vermiş vali ve kumandanları şahsî sebepler yüzünden cezalandırma hatasına düşen ve bu se¬beple kabile mücadelelerini arttıran Sü¬leyman sefahate çok düşkündü. Üç yıl¬dan daha az süren halifeliği, Emevîler için duraklamanın başladığı dönüm nok¬tası olarak kabul edilmektedir. Onun za¬manında dikkat çeken önemli bir geliş¬me din adamlarının halife üzerindeki nü¬fuzlarının artmasıdır. Abdülmelik zama¬nında Kabîsa b. Züeyb ve Recâ b. Hay-ve ile başlayan din âlimlerinin halifeler üzerindeki nüfuzları, Süleyman zamanın¬da bilhassa Recâ ile yüksek bir noktaya ulaşmıştır. Nitekim Süleyman ölüm ya¬tağında iken onun telkinleriyle, yerine tayin edebileceği oğlu ve kardeşleri var¬ken amcazadesi Ömer b. Abdülazîz gibi dindar birini veliaht göstermiştir.
Hiç beklemediği bir anda halifeliğe getirilen Ömer b. Abdülazîz iyi bir dinî eğitim ve öğretim görmüştü. Tahsilini tamamladığı Medine'nin valiliğini yürüt¬tüğü 87-93 (706-712) yılları arasında şehrin en meşhur on din âliminden olu¬şan bir meclis kurdurmuş, önemli işleri onlarla müzakereden sonra karara bağ¬lamıştı. Halife olarak da selefleri ve ha¬lefleri arasında çok farklı bir zihniyete sahipti. İslâm dininin bütün kurallarını yaşamak ve yaşatmak için çalışan bir devlet başkanı olan Ömer b. Abdülazîz ile birlikte Hulefâ-yi Râşidîn dönemin¬deki halifelik zihniyeti tekrar gündeme geldi. Bu makama çıkmakla en ağır yü¬kü omuzladığına inanıyor, Allah'a kar¬şı sorumluluğunun şuuruna ererek dai¬ma İslâm esaslarına uygun olanı yap¬maya çalışıyordu. Bu hususta onun en yakın danışmanları zamanın meşhur din âlimleriydi. Ülkenin çeşitli merkezlerin¬de yaşayan tanınmış âlimlerin her bi¬rinden rapor ve tavsiyeler isteyen Ömer
b. Abdülazîz onların görüşlerine büyük değer verdi, uyanlarını dikkate aldı. Sün¬nî ekolün temsilcileri onun sayesinde bü¬yük güç kazandılar. Bağımsız ilmî çalış¬malarıyla fıkıh ve kelâm sisteminin ol¬gunlaşmasını sağladılar. Kelâm ve fıkıh zihniyeti I. (VII.) yüzyılın sonlarına doğru artık aslî şeklini kazanmış bulunuyordu.
Ömer b. Abdülazîz, halka zulmeden ve halk tarafından sevilmeyen vali ve di¬ğer önemli devlet memurlarından büyük bir kısmını görevden alarak yerlerine bil¬gili, dindar, dürüst ve güvenilir kimse¬ler tayin etti. Daha önce görev almak¬tan kaçınan bazı âlimler halife ile çalış¬mayı gönülden benimsemişlerdi. Halife, suçlu olduklarını söylemekten çekinme¬diği selefleri tarafından haksız yere el konulmuş eşya ve mallan hazineye dev¬retti. Bu hususta yakınlarından gelen tehditlere boyun eğmedi. Toplumun her kesimine haklarını vererek onları men-nun etmek isteyen halife yönetime mu¬halif gruplarla barışmanın yollarını ara¬dı. Çeşitli unsurları birbirleriyle kaynaştırmaya çalıştı. Hz. Ali evlâdına ve onları destekleyenlere karşı çok iyi davrandı. Emevî hanedanının özel mülkü haline getirilmiş olan Fedek arazisini Ali evlâ¬dına iade etti. Hâricîler'e karşı ikna yo¬luyla mücadeleyi prensip edindi. Onların temsilcilerini çağırarak ihtilâf sebepleri¬ni fikrî tartışma ile çözmeye çalıştı. Ha¬ricîleri bütünüyle ikna edemediyse de isyanlarını geçici olarak durdurmayı ba¬şardı. Devletin kuruluşundan beri âdeta ikinci sınıf insan muamelesi gören ve mevâlî adı verilen gayri Arap müslüman-lardan alınan haksız vergileri kaldırarak bütün müslümanları eşit hale getirdi. Gayri müslimlerin hukukuna da riayet eden halife İslâm hukukunun onlara ta¬nıdığı bütün haklarını vermeye çalıştı.
Ülkede yaşayan diğer din mensupları (zimmîler) arasında İslâm dinini yaymak için faaliyet gösteren Ömer b. Abdüla¬zîz bu vazifeyi tebliğ heyetleriyle yürüt¬tü. Onun bu çalışmaları sayesinde bil¬hassa Kuzey Afrika'da Berberiler, doğu¬da Mâverâünnehir ve Sİnd bölgelerinde Türkler arasında İslâmiyet hızla yayıl¬dı. Bazı mahallî hükümdarlar halklarıyla birlikte müslüman oldular. Böylece Ab-dülmelik zamanında temelleri atılan ve oğlu Velîd döneminde gerçekleştirilen büyük fetihler sonucunda ele geçirilen bölgeler, halklarının tamamına yakınının İslâm'a girmesiyle yeni bir mahiyet kazandı. Bu dönemde, Kuzey Afrika ve Endülüs tarihinde önemli bir yere sahip olan Berberîler ile İslâm adına istikbalin hâkimi olacak Türklerin İslâmlaştırıl-ması gibi önemli bir sonuç elde edildi. Böylece Arap toplumu içinde asimile ol¬muş küçük unsurlardan çok farklı, millî duygularına bağlı iki büyük ırk şekillen¬mekte olan İslâm medeniyeti çerçevesi¬ne girdi. İslâm dünyasının iki ucunda bulunan bu iki ırk, hem daha sonra ka¬zanılan başarıların büyük bir kısmına imza atmış, hem de İslâm medeniyeti¬nin gelişmesine katkıda bulunmuştur.
Halifeliğinin ilk günlerinden itibaren iç meselelerle uğraşmayı gerekli gören Ömer b. Abdütazîz'in ilk icraatlarından biri, devam etmekte olan İstanbul ku¬şatmasını kaldırmak ve Anadolu içlerin¬de müstahkem bir mevki olan Tuvana'-yı boşaltmak olmuştur. Beşinci râşid ha¬life olarak kabul edilen Ömer b. Abdüla-zîz'in halifeliği yaklaşık iki buçuk yıl sür¬dü. Hilâfeti istişârî mahiyete çevirmek ve ehil olan birinin istişârî yolla halife seçilmesi sistemini yeniden başlatmak isteyen Ömer b. Abdülazîz, Emevî aile¬sinin şiddetle karşı çıktığı bu arzusunu gerçekleştiremeden vefat etti. Yerine Süleyman tarafından veliaht tayin edil¬miş olan Yezîd b. Abdülmelik geçti ve hilâfet yeniden saltanata dönüştü.
Emevî halifelerinin en başarısızların¬dan biri olan II. Yezîd'in saltanatı, dev¬letin bünyesini sarsan ve İrak bölgesin¬de Yemen asıllı Ezd ve Rebîa kabilele-riyle Kuzey Araplan'ndan Temîm ve Kays kabilelerini şiddetli savaşlara sevkeden Yezîd b. Mühelleb isyanıyla başladı. II. Yezîd Haccâc'ı destekleyenlerdendi ve onun yeğeniyle evlenmişti. Haccâc'ın ya¬kınlarını ortadan kaldıran ve o sırada Ömer b. Abdülazîz tarafından hapsedilmiş olan Yezîd b. Mühelleb. II. Yezîd'in bu makama oturduğu takdirde kendisi¬ni cezalandıracağını biliyordu. Bu yüz¬den hapisten kaçarak Ezd ve Rebîa ka¬bilelerinin desteğiyle Basra'yı ele geçir¬di. Şiddetli çarpışmalardan sonra bastı¬rılan bu isyanın ardından Emevî Devle-ti'ne üstün hizmetler vermiş olan Mü¬helleb b. Ebû Sufre oğulları kılıçtan ge¬çirildi. Daha sonra Irak valiliğine getiri¬len Ömer b. Hübeyrenin de Yemenliler'e karşı kötü muamelede bulunması, Ömer b. Abdülazîz zamanında küllenmiş ka-bilecilik hareketini alevlendirdi. Yezîd b. Ömer b. Hübeyre'nin bu göreve getiril¬mesi ise devletin en önemli dayanağı olan Yemen asıllı kabilelerin düşman¬ca tavır almalarına sebep oldu. Halifelik makamına yakışmayacak ölçüde hafifmeşrep bir tabiata sahip olan II. Yezîd ise zamanının büyük kısmını iki gözde câriyesiyle birlikte geçiriyor, yakınlarının uyarısına aldırmıyordu.
II. Yezîd'in yerine geçen kardeşi Hi-şâm'ın halifeliği yaklaşık yirmi yıl sür¬dü. Emevî hanedanının üçüncü ikbal ve yükselme devri olarak da değerlendiri¬len bu dönemin sonuna doğru devletin temelleri sarsılmaya başladı. Hâlid b. Ab¬dullah el-Kasrî'nİn on beş yıl başarıyla idare ettiği İrak, onun görevden alınışın¬dan (120/738) bir süre sonra Hz. Ali ev¬lâdından Zeyd b. Ali'nin isyanına sahne oldu. ancak isyan vaktinde haber alına¬rak kolayca bastırıldı. Bazı din âlimle¬rinin de desteklediği bu hareketin, 100 (718) yılından itibaren Emevî Devleti'ni yıkmak gayesiyle gizli bir faaliyet baş¬latmış olan Abbasî muhalefetini güçlen¬dirdiği kabul edilmektedir.
Hişâm zamanında doğuda Soğdlular ve Türkler'le bilhassa Hazar denizi civa¬rında şiddetli savaşlar yapıldı. Bizans'la olan çarpışmaların da arttığı bu dönem¬de Endülüs'te daha büyük hadiseler ya¬şandı. Abdurrahman el-Gâfikî kuman¬dasında Pireneler'i geçen İslâm ordusu, Fransa'da Tours ve Poitiers arasında Be-lâtüşşühedâ denilen yerde Charles Mar-tel kumandasındaki Frank ordusuna ye¬nildi (114/732). Tarihin akışını değişti¬ren bu mağlûbiyetin ardından Kuzey Af¬rika'da önemli Berberi isyanları meyda¬na geldi.
Ciddi bir devlet adamı ve dindar bir halife olan Hişâm bu olumsuzluklara rağ¬men ülkede istikrarı büyük ölçüde ko¬rudu. Ancak gittikçe gücünü arttıran ve mevâlî tarafından da desteklenen Abba¬sî muhalefetiyle Haricî propagandasını önleyecek tedbirler alamadığı için dev¬let onun vefatının üzerinden birkaç ay geçer geçmez tam bir kargaşaya düş¬tü. Hişâm'ın yerine geçen Yezîd b. Ab-dülmelik'in oğlu II. Velîd, yıkılmaya yüz tutmuş devletin idaresiyle meşgul olma¬yı bir tarafa bırakıp günlerini içki âlem¬leri ve av partileriyle geçirdi. Her türlü kötülüğe müsait bir yapıda olduğu ve mukaddes değerlerle alay ettiği nakle¬dilen Velîd, kısa bir süre sonra Emevî ailesinden pek çok kişinin de yer aldığı kuvvetli bir muhalefetle karşılaştı. Eme¬vî ailesi ilk defa kendi içerisinde de par¬çalanmıştı. Öte yandan İrak'ta Yemenli unsuru destekleyen Hâlid b. Abdullah el-Kasrî'nin yeni İrak valisi Yûsuf b. Ömer es-Sekafî tarafından öldürülmesi. Ye¬men asıllı kabilelerin Velîd'e düşman kesilmesine yol açtı. Velîd'e karşı gittik¬çe yaygınlaşan bu hoşnutsuzluk, Emevî ailesinden III. Yezîd b. Velîd b. Abdülme-lik'in liderlik ettiği bir isyana sebep ol¬du. II. Velîd öldürülerek (126/744) yeri¬ne III. Yezîd halifeliğe getirildi.
Selefinin arttırdığı maaşlan Hişâm za¬manındaki seviyeye indirmekle işe baş¬layan ve idarede Ömer b. Abdülazîz'i ör¬nek alacağını açıklayan III. Yezîd, terci¬hini iktidarını borçlu olduğu Yemen asıllı kabileler lehine kullandı. Ancak otorite¬sini ülkenin yalnızca bir bölümünde ka¬bul ettirebildi. Horasan ve Azerbaycan valilerinin itaatini alamadan yaklaşık al¬tı ay halifelik yaptıktan sonra vefat etti. Veliahdı olarak yerine geçen kardeşi İb¬rahim iş başına geldiği sıralarda iç karı¬şıklıklar iyice artmış bulunuyordu. Onun halifeliğini kabul etmeyen İrmîniye ve Azerbaycan Valisi Mervân b. Muhammed, II. Velîd'İn çocuklarının halifelik hakkını müdafaa maksadıyla Suriye üzerine yü¬rüdü. Mervân. uzun süre kaldığı bu gö¬revi esnasında kendisine bağlı güçlü bir ordu kurarak Bizans'a karşı başarılı sa¬vaşlar yapmıştı. Karşısına çıkan kuvvet¬leri mağlûp ederek Dımaşk'a geldi. Şeh¬ri ele geçirdi ve haklarını savunduğu II. Velîd'İn çocuklarının öldürülmesinden de faydalanarak kendisini halife ilân et¬tirdi. İbrahim'i teslim aldıktan sonra af¬fetti.
Gücünü Kuzey Arabistan menşeli ka¬bilelerden alan II. Mervân, hilâfet mer¬kezini bu kabilelerin çoğunlukta olduğu Harran şehrine taşımak zorunda kaldı. O sırada ülkenin içinde bulunduğu şart¬lar son derece ağırdı. Emevîler arasın¬daki aile birliği bozulmuş, aynı aileden çeşitli kişiler halifeliği ele geçirmek mak¬sadıyla isyanlara teşebbüs etmeye baş¬lamıştı. Emevî saltanatının devamını sağ¬layan Suriyeli askerler de II. Mervân'a düşman kesilmişler ve ekseriyetle isyan¬cıların yanında yer almışlardı. Harran'a çekilmesinden sonra Suriye'de çıkan isyanları haber alan II. Mervân derhal böl¬geye gitti. Kınnesrîn'de isyan eden Eme¬vî ailesinden Süleyman b. Hişâm'ı mağ¬lûp etti, ardından Humus isyanını bas¬tırdı. Aynı sıralarda Küfe bir Şiî isyanı¬na sahne oldu. İsyanın bastırılmasının ardından şehri bu defa Dahhâk b. Kays eş-Şeybânî liderliğindeki Haricîler ele ge¬çirdi. Başta Emevîler'in Irak valisi ve Sü¬leyman b. Hişâm olmak üzere bazı Eme¬vî gençleri de Dahhâk'a katıldılar. Bu isyanlar karşısında cepheden cepheye koşmak zorunda kalan II. Mervân Dahhâk'ı ortadan kaldırmaya muvaffak ol¬du. Ancak Suriye ve Irak bölgelerinde cereyan eden bu olaylar onun asıl bü¬yük tehlikeyi görmesini engellemişti. II. Mervân'ın Horasan valisi Nasr b. Seyyâr'ın bütün ikazlanna rağmen ilgilene¬mediği bu tehlike Emevî iktidarına son verecek olan Abbasî ihtilâl hareketiydi. Horasan ve civarı halkının yönetime mu¬halif bütün unsurlarını bir araya topla¬yan ve bilhassa mevâlî tarafından des¬teklenen Ebû Müslim el-Horasânî, İmam İbrahim'in gönderdiği siyah bayrağı aça¬rak Abbasî isyanını başlattı {129/747). İsyancılar önce Horasan ile Fars eyale¬tini, ardından Irak bölgesini ele geçir¬diler. Halkı Hz. Peygamber sülâlesinin etrafında toplanmaya çağıran Abbasî¬ler, Kûfe'nin ele geçirilmesinden son¬ra birden bire meydana çıkarak Kûfe'-de Ebü'l-Abbas es-Seffâh'ı halife İlân ettiler. Ebü'l-Abbas Zap Suyu kenarın¬da mağlûp ettiği II. Mervânın peşini bı¬rakmadı. Abbasî kuvvetlerinin önünden el-Cezîre'ye ve ardından Suriye'ye ka¬çan Mervân en sonunda Mısır'da öldü¬rüldü [274]. Onun ölümüyle Emevîler tarihe karış¬mış oluyordu. Emevî ailesi mensupları¬nın tamamını ortadan kaldırmak iste¬yen Abbasîler, Kuzey Afrika'ya kaçıp ora¬dan Endülüs'e geçerek Endülüs Emevî Devleti'nİ kuran Abdurrahman b. Muâ-viye b. Hişâm dışındakilerini katlettiler.
Abbasîler zamanında yaşayan İslâm tarihçilerinin, Hz. Osman'ın kanını dava etmek maksadıyla Suriye Valisi Muâvi-ye liderliğinde Benî Ümeyye adına baş¬latılan bir mücadele sonunda kurulan Emevî Devleti'ne karşı sert bir tutum ta¬kındıkları umumiyetle kabul edilmek¬tedir. Bu tutumlarında Sünnî ulemânın Emevî aleyhtarı düşünceleri de etkili ol¬muştur. Muâviye'yi hilâfeti saltanata çe¬virmekle itham etmekle birlikte toplu¬mu iç savaşlara götürecek isyanlardan kaçınmak düşüncesiyle mevcut durumu kabullenmeyi tercih eden bu âlimlerin bir kısmı devlete karşı girişilen bazı is¬yanlara destek vermişlerdir. İlk İslâm tarihçilerinin bir ölçüde haklı görülebi¬lecek bu tavrına bazı müsteşrikler şid¬detle tepki göstermişlerdir. VVellhausen ve Lammens gibi şarkiyatçıların Emevî-ler'e aşırı destekçi bir tutum takınma¬larında şüphesiz İslâm aleyhtarı olmala¬rının da büyük rolü vardır. VVelthausen. Emevîler'i anlatan meşhur eserine Arap Devleti ve Sukutu adını vermiş ve bu devleti, Araplar'ın dünyada millet olarak güçlerini ispat etmek üzere giriştikle¬ri bir teşebbüs olarak değerlendirip bu teşebbüste dinin ancak ikinci derecede rol oynadığını göstermek istemiştir. Bir hıristiyan Arap olan Hitti Emevî Devle-ti'nde ırkî ve iktisadî unsuru öne almak¬tadır. VVinckler ve Caetani gibi müsteş¬rikler ise müslüman Araplar'ın fetihleri¬ni, kıraç yarımadalarının kuzeyinde da¬ha verimli topraklar bulmak için hare¬kete geçen çöl kabilelerinin savaş ve gö¬çü şeklinde açıklamak istemişlerdir.
İslâm Ansiklopedisi'nüekl "Emevî¬ler" maddesini yazan Della Vida, din un¬surunun önemini azaltmak maksadıyla tarafsızlıklarını yitiren meslektaşların¬dan farklı düşünmektedir. Irkî ve ikti¬sadî faktörlerin de ihmai edilemeyece¬ğini belirten yazar din faktörünün ikin¬ci plana atılmasının yanlış olduğu kana¬atindedir. Bu tür yaklaşımların Emevî devlet adamlarının daha ziyade Câhili-ye devrinden kalma, seyyid kafası ve iş adamı zihniyetine sahip oldukları fikri¬ne dayandırıldığına İşaret eden Della Vi¬da bu fikrin tarihî gerçeklerden uzak¬laşmak olduğunu söyler ve Emevîler za¬manındaki zaferlerin İslâm sayesinde gerçekleştirildiğini belirtir. Gerçekten de kabile asabiyetini her şeyin üstünde tu¬tan ve bu uğurda her türlü tehlikeyi gö¬ze alan savaşçı Araplar, Hz. Peygamber döneminde birlik ve beraberliğe İslâm kardeşliği sayesinde ulaşmışlardı. Ara¬bistan'ın tamamını bayrağı altında top¬layan bu birlik Hulefâ-yi Râşidîn döne¬minde İrak, İran, Mısır ve Suriye'nin fet-hiyle yarımada dışına taşmıştı. Bu sınır¬lar Emevîler zamanında daha da geniş¬lemiş, yeni fethedilen bölgelerde yaşa¬yan gayri Arap unsurlar da umumiyetle müslüman olarak din kardeşleriyle ay¬nı saflarda cepheden cepheye koşmuş¬lardır.
Emevî halifeleri fetihlerle İslâm'ın ya¬yılmasının aynı şey olduğu düşüncesini taşımışlar, dindarlıkları veya siyaset ya da maslahat icabı ordularını sevkeder-ken İslâm'ı bütün dünyaya yayma mak¬sadını gütmüşlerdir. Hatta çok defa ken¬di ailelerinden seçtikleri kumandanlara verdikleri talimatlar, askerlerine yaptık¬ları konuşmalar, onları savaşa teşvik et¬mek ve cesaret vermek için yazdıkları mektuplar bu gerçeği açıkça ortaya koy¬maktadır. Onların bu gayret ve başarı¬ları sayesinde İslâmiyet geniş toprakla¬ra yayılarak bir dünya dini haline gel¬miştir. Emevî halifelerinin çoğunun din¬dar olmaması fetih hareketinin bu hedefini değiştirmez. Kaldı ki fetih hareketinin yoğun olduğu dönemlerin hali¬feleri dindarlıkları ile bilinmektedir. Dinî kurallara aykırı davranışlarıyla meşhur olan halifelerin zamanları genelde iç ka¬rışıklıklarla geçmiş, önemli bir fetih ger¬çekleştirilememiştir. Öte yandan Emevî halifeleri, dinî vecîbeleri İhmal etmek¬ten ziyade istişare temeline dayanan ve ehliyeti esas alan hilâfet sistemini de¬ğiştirmek ve onun yerine kuvvete daya¬nan ve verasetle intikal eden saltanat uygulamasını başlatmak yüzünden ten¬kit edilmişlerdir.
Emevîler'in yıkılışına zemin hazırlayan önemli sebeplerden biri Şiî ve Haricî is¬yanlarıdır. Abdullah b. Zübeyr'in, İbnü'l-Eş'as'ın ve Yezîd b. Mühelleb'in isyanla¬rı da bu sebepler arasında zikredilebilir. Yemenli ve Mudârî kabileler arasındaki mücadeleler ve bu yüzden çıkan iç sa¬vaşlar devleti önemli Ölçüde yıpratmış¬tır. Askerî teşkilâtın kabile temeli üzeri¬ne oturması ve halifelerin kabile asabi-yetiyle hareket etmeleri bu mücadele¬yi büyük ölçüde körüklemiştir. Bilhassa Emevî idaresinin temel dayanağı olan Yemenli kabilelerin son zamanlarda dev¬letin aleyhine dönmesi yıkılışı çabuklaş-tıran bir rol oynamıştır. Halifelerden bir¬çoğunun dinî hayattan uzak, israf için¬de yaşamaları ve veliahtlık uygulaması sebebiyle hanedan mensupları arasında çıkan ihtilâflar da bu sebeplere ilâve edilebilir. Ayrıca Arapçılık taassubuyla bilinen Emevî halifelerinin mevâlîyi Arap-lar'ın faydalandığı birtakım haklardan mahrum etmeleri çöküşü hızlandırmış¬tır. Haklarının verilmediğini görerek yö¬netime muhalif güçleri desteklemeyi kendine prensip edinen mevâlînin en so¬nunda Abbasî davetine katılması, Eme-vîler'in yıkılmasını amaçlayan bu hare¬ketin sonuca ulaşmasını sağlamıştır.
Emevîler'in yıkılışıyla Suriye'nin öne¬mi azalmış, ağırlık merkezi Irak'a kay¬mıştır. Yönetimin sadece Arap unsuru¬na dayanmış olması bakımından dev¬letin çöküşü bazı tarihçiler tarafından Araplığın sonu gibi gösterilmiştir. Buna karşılık isyanlarında İranlılar'dan büyük destek gören Abbasîler İslâm âlemini İranlılaştırmakla itham edilmiştir. Bu kanaate götürecek önemli sebepler bu¬lunmakla birlikte böylesine kesin çizgi¬ler çizmek hayli mübalağalı bir yakla¬şımdır. Emevîler zamanında saray gö¬revlilerinin, vati ve kumandanların Arap-İar'dan seçildiği ve mevâlînin Araplar'-la eşit tutulmadığı bir gerçektir. Ancak Emevîler mevâlîyi divanlarda ve özellik¬le vergi işlerinde Arap âmirlerin maiye¬tinde görevlendirmişlerdir. Müslüman halkın önemli bir kesimini meydana ge¬tiren mevâlînin bilhassa ilmiye sınıfı için¬de müstesna bir yer kazandığı, bazıları¬nın kadılık görevine de getirildiği bilin¬mektedir. Yine son zamanlarda askerin önemli bir kısmı mevâlî sınıfına mensup¬tu. Bilhassa Ömer b. Abdülazfz dönemin¬de gayri Arap unsurlar arasında hızlı bir İslâmlaşma faaliyeti gerçekleştirilmiş, çoğunluğunu İranlılar, Türkler ve Berbe-rîler'in teşkil ettiği bu müslüman taba¬ka İslâm medeniyetinin tekâmülünde fa¬al bir rol üstlenmiştir.
2- Medeniyet Tarihi
a- İdarî ve Siyasî Teşkilât. Halifelik mü-essesesini mutlak verasete dayalı bir hü¬kümdarlık haline dönüştüren Emevîler biat uygulamasını şeklen de olsa devam ettirmişlerdir. Devlet güçlerinin hepsi halifenin elinde toplandığından bu dö¬nemde vezirlik hukukî bir statüye kavuş¬mamıştır. Muâviye zamanında hüküm¬darlık merasim ve protokollerinin orta¬ya çıkmasıyla birlikte hâciblik görevi ih¬das edilmişti. Sarayda önemli bir yeri olan hâcibin vazifesi halifenin güvenli¬ğini sağlamak, halk tarafından meşgul edilmesini önlemek ve yapacağı görüş¬meleri düzenlemekti. Merkez teşkilâtın¬da diğer yüksek rütbeli görevliler ise di¬van başkanlarıydı. Resmî yazışmaları yü¬rüten Dîvânü'r-resâil, halifenin mektup¬larını yazıp gerekli yerlere gönderme işi¬ni üstlenen Dîvânü'l-hâtem, devletin çe¬şitli malî işlerine bakan Dîvânü'l-harâc, posta ve istihbarat işlerini yürüten Dî-vânü'l-berid, askerî işlere bakan Dîvâ-nü'l-cünd Emevîler devrindeki en önemli divanlardı. Deyrülcemâcim Savaşı'nda bütün divanların yanması, Emevîler za¬manında divanın nasıl işlediği konusun¬da bilgi edinilmesini engellemektedir.
Başşehir ve diğer büyük merkezlerde asayiş şurta teşkilâtı tarafından sağla¬nırdı. Başlangıçta kadılık makamına bağ¬lı olarak çalışan ve kadıların verdiği ce¬zaları uygulayan bu teşkilât bir süre son¬ra müstakil hale getirilmiştir. Görevi suç¬luları takip ederek yakalamak olan şur¬ta teşkilâtının başında, merkezde genel¬likle nüfuzlu ailelerden seçilen ve "sâhi-bü'ş-şurta" denilen bir görevli bulunur¬du. Vilâyetlerde valilerin emrinde çalı¬şan şurtanın görevi de asayişi korumak ve suçluların yakalanmasını sağlamaktı.
İslâm devletinin en geniş sınırlarına ulaştığı Emevîler zamanında ülke, dev¬let merkezi olan Suriye ve civarı dışın¬da, valileri (umumi vali) halife tarafından tayin edilen beş büyük eyalete ayrılıyor¬du. Eyalet valisi, kendisine bağlı şehir¬lerin valilerini bizzat tayin hakkına sa¬hip bulunuyordu. Bu eyaletler, merkezi Medine şehri olup Arabistan'ın tamamı¬nı içine alan Hicaz; merkezi Küfe olan ve Basra, Uman, Bahreyn, Kirman, Sicis-tan, Horasan ve Mâverâünnehir bölge¬lerini içine alan İrak [275]; İrmîniye, Azerbaycan ve Anadolu'nun müs-lümanların elinde olan kısımlarını içine alan el-Cezîre; Mısır; önceleri Mısır'a bağlı iken müstakil hale getirilen ve mer¬kezi Kayrevan olan İfrîkıye'den ibaretti. Endülüs de buraya bağlıydı ve valileri İfrîkıye valisi tarafından tayin edilirdi.
b- Askerî Teşkilât. Hz. Ömer'in başlat¬tığı askerî teşkilâtlanmayı, ortaya çıkan yeni şartlara göre geliştirmeyi düşünen Emevî halifeleri mecburi askerlik siste¬mini getirdiler. Dîvânü'l-cünd tarafın¬dan idare edilen Emevî ordusunun esa¬sını, "mürtezika" denilen nizamî ve dai¬mî statüdeki muvazzaf askerler teşkil ediyordu. Bu askerler devletten maaş alı¬yorlardı. Cihadın faziletinden istifade et¬mek için kendi arzulan ile cepheye ko¬şan ve "mütetavvia" denilen gönüllülere ise maaş ödenmezdi. Bunlar sadece ele geçirilen ganimetten pay alırlardı.
Ordu Emevîler'in ilk dönemlerinde yal¬nız Arap unsurundan teşekkül ediyor¬du. Daha sonra Arap asıllı olmayan müs-lümanlar da {mevâlî) askere alınmaya başlandı. İranlı, Berberî ve Türk asıllı müslümanlardan askere alınanların sa¬yısı son zamanlarda iyice artmıştı. Ancak bunların kumandanlık makamına ge¬tirilmesi çok nâdir olurdu.
Emevî ordusu kılıç, kalkan ve mızrak taşıyan piyadeler (müşât veya reccâle), kı¬lıç, kalkan, mızrak, savaş baltası, yay ve ok kullanan süvariler (fürsân). okçular (mât), neft ateşi atmakla görevli asker¬ler (neffâtûn). mühendisler ve istihkâm-cılardan meydana geliyordu. Emevîler za¬manında İranlılar'dan beşli ta'biye usu¬lü alınmıştı. Buna göre ordu ortada baş¬kumandanın emrinde savaşan birlikler (kalbii'l-ceyş), sağ kanat (meymene), sol kanat (meysere), süvarilerden oluşan ön¬cü birlikler (talîa veya mukaddeme) ve art¬çı birliklerden (sâkatü'!-ceyş) meydana ge¬liyordu.
Emevîler kara birlikleri kadar deniz birliklerine de önem vermişlerdir. İslâm donanmasının kurulmasında en önemli isim olan Muâviye'nîn teşkil ettiği do¬nanma Bizans'ı mağlûp ederek elinde¬ki bazı adaları almak ve defalarca İs¬tanbul'a ulaşmak başarısını göstermiş¬tir. [276]
c- Adlî Teşkilât. Emevîler'de adliye iş¬leri kadılık teşkilâtı, hisbe teşkilâtı ve mezâlim mahkemeleri tarafından yürü¬tülüyordu. Adliye işlerinde fakihler ara¬sından seçilen hâkimler görevlendirilirdi. Doğrudan halife veya eyaletlerde umu¬mi valiler tarafından tayin edilen kadı¬ların görevi genellikle dinî meselelerle ilgili davalara bakmak, muhtesib ve ma¬iyetinin görevi ise genel ahlâk ve alayiş¬le ilgili durumu kontrol etmek ve bu ara¬da süratle sonuçlandırılması gereken davalara bakmaktı. Vazifesi "emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-münker" şeklinde özetlenen hisbe teşkilâtı ayrıca çarşı ve pazarları, ölçü ve tartı aletlerini, gıda maddelerini kontrol eder, borçluların borçlarını vaktinde ödemelerini sağlar, sokak ve caddelerin temiz tutulmasını temin ederdi.
Mevki ve nüfuz sahibi kimselerin hak¬sızlık yapmalarına engel olmak için ku¬rulan mezâlim mahkemeleri kadılık teş¬kilâtından daha yetkili bir adlî otoriteyi temsil ediyordu. Kadıların bakmaktan âciz kaldıkları davalara bakan bu üst mahkemeler, doğrudan halife veya umu¬mi vali ya da onlara vekâlet eden bir "kâ-dı'l-mezâlim" başkanlığında akdedilirdi. Bilhassa üst seviyedeki idarecilerin yar¬gılandığı fevkalâde yetkilere sahip me¬zâlim mahkemesinde duruşmaların ya¬pılabilmesi için muhafızlar, kadılar, fa¬kihler. kâtipler ve şahitlerden müteşekkil beş grup görevlinin hazır bulunması gerekirdi.
d- İlim ve Kültür Hayatı. Emevîler za¬manında, Hz. Peygamber ile başlayan ve mescidlerde merkezîleşen eğitim ve öğretim faaliyetinin iyice yoğunlaştığı görülmektedir. Büyük camiler, dinî ilim¬lerin öğretimi için kurulan ders halkala¬rında bir araya gelen talebelerle dolup taşardı. Mescidlerin yanında âlimlerin evleri ve saray da önemli birer ilim mü¬essesesi hüviyetini kazanmıştır. Aynı dö¬nemde okuma yazma öğretilen ve "küt-tâb" adı verilen ilk mekteplerin sayısı da artmıştır. Bu mekteplerde okuma yaz¬manın yanında temel dinî bilgiler, lügat, nahiv ve aruz ilimleri okutuluyordu. Bu¬ralarda yetişenler kabiliyetlerine göre mescidlerde kurulan ders halkalarına de¬vam ediyorlardı. Ayrıca kaynaklarda ve¬rilen bilgilerden mescidlerde de okuma yazma öğretildiği anlaşılmaktadır.
İlk mektepleri başarıyla bitirenlerin devam ettiği mescidlerdeki ders halka¬ları çok kalabalık oluyordu. Mescidlerde hocaların ihtisasına göre farklı dinî ilim¬ler okutulurdu. Emevîler'in ilk zaman¬larında bu ders meclislerinin üstatları genellikle genç sahâbîler kuşağına men¬sup âlimlerdi. Tabiîn tabakasına men¬sup Emevîler devri âlimlerinin ilk nesli onların derslerinde yetişti. İlmî çalışma¬lar zamanla Medine, Mekke, Küfe, Bas¬ra. Dımaşk ve Fustat şehirlerinde yoğun¬luk kazandı.
Emevîler döneminde ilmî hareketin ağırlık merkezini dinî ilimler ve bu ilim¬lerle yakından ilgili olan İslâm tarihi teş¬kil ediyordu. Bunun yanında tıp ve kim¬ya gibi önceki milletlerden alınan ve "ulû¬mu'1-evâil" denilen ilimlerde tercüme fa¬aliyeti bu dönemde başladı. Hâlid b. Ye-zîd b. Muâviye gibi bazı kişiler bu tercü¬me faaliyetini başlattılar ve bizzat bu ilimlerle meşgul oldular.
1- Dil ve Edebiyat. Arap şiiri Emevîler zamanında dinî, siyasî ve sosyal geliş¬melerden etkilenerek yeni temalar ve yeni yönelişler kazanmıştır. Şiiri etkile¬yen Önemli sosyal gelişmelerden biri, fet¬hedilen topraklarda müslüman Araplar'la diğer ırklardan olan ve ekseriyeti İslâm dinini yeni kabul eden toplulukların bir arada yaşamasıdır. Arap dilini öğrenen ve bu dille konuşup yazmaya başlayan bu topluluklar vasıtasıyla Arap şiirine önceki kültür ve medeniyetlerinden ye¬ni mefhumlar girmiştir. Bu dönemde şi¬irin bütün nevilerinde tesirini gösteren diğer bir husus da dinî motiftir. Cihad için yazılan şiirlerden çölü anlatan şiir¬lere kadar her türde İslâmî motifler bu¬lunmaktadır. Öte yandan bu dönemde¬ki siyasî rekabet ve çalkantılar da canlı bir şekilde şiire yansımıştır. Emevî ha¬nedanı, Zübeyrîler, Şîa ve Hâricîler'in si¬yasî fikirlerini savunan şairlerin bulun¬ması ve itikadî mezheplerin ortaya çık¬ması da şiir üzerinde etkili olmuştur. Bu fırkaların her biri ilkelerini dile getiren meşhur şairler yetiştirmiştir.
Emevîler döneminde çok sayıda medih ve hiciv şairi yetişmiştir. Halifeler, dev¬let adamları ve kumandanlar için yaz¬dıkları medhiyeler sayesinde büyük bah¬şiş ve ödüller alan bu şairlerin başında Nusayb b. Rebâh. Kutâmî, Kâ'b b. Ma¬dan ve Ziyâd el-A'cem gelmektedir. Med-hiyelerle birlikte yürüyen hiciv şiiri de za¬man zaman tarafları savaşa kadar gö¬türen kabilecilik ruhundan ilham almış¬tır. Dönemin en önemli hiciv şairleri ara¬sında İbn Müferriğ, Hakem b. Abdel ve Sabit b. Kutne dikkat çekmektedir. Me¬dih ve hiciv türünün her ikisinde şöhret kazanan şairler ise Emevîler devrinin ve aynı zamanda Arap edebiyatının en bü¬yük nekâiz şairleri kabul edilen Ahtal, Ferezdak ve Cerîr b. Atıyye üçlüsüdür.
Siyasî grupların fikirlerini şiirleştiren şairlere gelince, bunlardan İbn Kays er-Rukayyât Zübeyrîler grubunun şairidir. İmrân b. Hıttân ve Tırımmâh Hâricîler'in, Küseyyir ve Kümeyt el-Esedî Hz. Ali ev¬lâdının ilkelerini savunmuşlardır. Döne¬min meşhur şairlerinden A'şâ Hemdân, Abdülmelik b. Mervân zamanında isyan eden İbnü'l-Eş'as'ın şairi olarak tanınır. Sayıları hayli kalabalık olan Emevî ha¬nedanının şairleri ise genellikle yönetimi savunmuştur. Abdullah b. Zübeyr el-Ese¬dî ile Adî Rikâ' ed-Dımaşki bunlardan¬dır.
Bu dönemde Ömer b. Ebû Rebîa, Ah-vas, Kays b. Zerin ve Cemîlü Büseyne gibi meşhur gazel şairleri yetişmiştir. Ebü'l-Esved ed-Düelî ve Sabık el-Berberî zühd konusunda, II. Velîd içki ve eğlence, Zür-rumme de tabiat konusunda şiir yazan şairler arasında yer alır.
Emevîler zamanında şiirin yanında hitabet de siyasî ve dinî ihtilâflardan önemli ölçüde etkilenmiş, her grup fi¬kirlerini hamasetle savunan ateşli hatip¬ler yetiştirmiştir. Emevîler'in meşhur valilerinden Ziyâd b. Ebîh ve Haccâc b. Yûsuf es-Sekafî ile Ahnef b. Kays bu ha¬tiplere örnek olarak gösterilebilir. Dinî eğitim alanında vaaz ve kıssa sahasın¬daki hitâbetiyle şöhret kazananların başında ise büyük âlim Hasan-ı Basrî gel¬mektedir.
Nahiv Çalışmaları. Arap olmayan müs-lümanlann Arapça'yı öğrenmekte karşı¬laştıkları güçlükler ve farklı lehçelere sa¬hip Arap kabilelerinin bir arada yaşama¬ları gibi sebeplerle ortaya çıkan i'rab ha¬taları nahiv çalışmalarını önemli bir ih¬tiyaç haline getirmiştir. Ancak bu çalış¬maların en önemli sebebi Kur'ân-ı Ke-rîm'i dil hatalarından koruma gayreti olmuştur. Nahiv ilminin temelleri, Eme-vîler döneminde insan unsurunun ırk, din ve dil bakımından çok karışık oldu¬ğu Basra'da Ebü'l-Esved ed-Düelî ve talebeleri tarafından atılmıştır. Basra şehri Emevîler'in son zamanlarına kadar bu ilmin de yegâne merkezi olarak kal¬mış, burada yetişen âlimlerden bazıları¬nın çalışmalarıyla Küfe nahiv mektebi te¬şekkül etmiştir.
Hz. Ali'nin yakın dostlarından olan Ebü'l-Esved Kur'an metnine ilk defa ha¬rekeleri gösteren işaretleri koymuştur. Arap dil biliminin temelini atan, meto¬dunu belirleyen âlim olarak kabul edilen Ebü'l-Esved'in başlattığı çalışmaları ta¬lebeleri devam ettirmiştir. Bu çalışma¬lar genellikle Kur'an ve kıraatle ilgilidir. Ebü'l-Esved'in yetiştirdiği nahivcileri ilk sıralarında, benzer harfleri birbirinden ayıran noktaların mucidi Nasr b. Âsim el-Leysî, kıraat ilminde ilk telif sahibi ola¬rak kabul edilen Yahya b. Ya'mer, Anbe-se b. Ma'dân el-Fîl, Meymûn b. Ma'dân ve zamanın büyük kıraat âlimlerinden sayılan Medineli âlim Abdurrahman b. Hürmüz el-A'rec gibi isimler gelmekte¬dir.
2- Dinî tümler. Daha önce olduğu gibi Emevfler zamanında da dinî konularda¬ki İlmî faaliyetler esasta Kur'an ve ha¬disler etrafında sürdürülmüştür. Âlim sahâbîlerin birbirine hadis nakletmesi, ayrıca bazılarının hadisleri kendilerine ait sayfalara kaydetmesi şeklinde baş¬layan bu ilmî faaliyet, tek bir konuya dair hadislerin bir araya toplanması ile de¬vam etmiş, bu gruplandırma sonucun¬da zamanla müstakil dinî ilimler teşek¬kül etmiştir.
a- Kıraat ve Tefsir. Hz. Osman tarafın¬dan istinsah ettirilen Kur'an nüshaları, kıraat vecihlerini iyi bilen âlimler vasıta¬sıyla büyük merkezlere gönderilmiş ve yine onlar tarafından okutulmuştur. Bu görevliler ve kıraat vecihlerini bilen di¬ğer âlimler bulundukları merkezlerde kıraat ilminin öncüleri olmuşlar, bunlar sayesinde Kur'ân-ı Kerîm bütün okunuş farklılıkları da muhafaza edilerek Hz. Peygamber'e nazil olduğu şekliyle gele¬cek nesillere aktarılmıştır.
Emevîler döneminde yetişen kıraat âlimleri ilim halkalarında hocalarından dinledikleri kıraat vecihlerini sistemleş¬tirmeye başlamış ve bu suretle kıraat ilminin gelişmesine büyük katkıda bu¬lunmuşlardır. Bu dönemde çok sayıda kıraat âlimi yetişmiş, bunlardan bazıla¬rı ilmî mesailerini tamamen Kur'an'ın okunuşuna hasretmişlerdir. Kıraat ilmin¬de yegâne müracaat mercii haline ge¬len kırâat-i seb'a imamlarından üçü bu dönemde yetişmiştir. Bunlar Suriye böl¬gesinin kıraat üstadı İbn Âmir el-Yah-subî, Mekke'nin kıraat İmamı İbn Kesîr ve Kûfeliler'in imamı Asım b. Behdele'-dir. Kaynaklar İbn Kesîr'in bu sahada ki¬tap yazdığını zikretmekte ve bazı eser¬lerinin adını vermektedir. Esasen kıraat ilmine ait ilk eserler Emevîler dönemin¬de yazılmaya başlanmış, pek azı zama¬nımıza ulaşabilen bu eserler daha son¬raki çalışmalara kaynak teşkil etmiştir. Yine ilk defa bu dönemde Kur'an met¬nine nokta ve harekeler konmuş, mus-haf cüzlere, ta'şîr ve tahmîslere ayrıl¬mıştır. Âyetlerin sayısına ve durak yerle¬rine ait ilk eserler de aynı dönemin âlim-lerince telif edilmiştir.
Emevîler zamanındaki tefsir çalışma¬larına, ilmî faaliyetlerle görevli olarak veya başka sebeplerle önemli merkez¬lere yerleşen müfessir sahâbîler öncü¬lük etmiştir. Bu dönemde tefsir çalış¬maları Mekke, Medine ve Küfe'de yo¬ğunluk kazanmıştır. Abdullah b. Abbas gibi ömürlerinin önemli bir bölümünü Emevîler zamanında geçiren ashabın genç nesline mensup müfessir sahâbî¬lerin tefsirle ilgili açıklamaları onların talebeleri tarafından kayda geçirilmiş, tabiînin ilk tabakasına mensup bu mü-fessirlerin tuttuğu tefsir notlan bu alan¬daki yazılı çalışmaların ilk örneklerini teşkil etmiştir. Mücâhid b. Cebr'in, mâ¬nası zor anlaşılan âyetleri açıklamak için yazdığı günümüze intikal eden tefsiri gibi (Tefsîru Mücâhid) ilk tefsir kitapları da bu dönemde kaleme alınmıştır. Aynı devirde yazılan, ancak zamanla kaybo¬lan pek çok tefsir kitabı, eserleri bugü¬ne ulaşan müfessirlerin ana kaynaklan arasında yer almıştır.
Bu dönemde yetişen Katâde b. Diâme ve Atâ b. Müslim el-Horasânî gibi mü-fessirler Kur'an'daki nâsih ve mensuh âyetlerle ilgili eserler yazmışlardır. Yine bu devirde Atâ b. Ebû Rebâh gibi garîbü'1-Kur'ân üzerinde çalışma yapanlar da vardır. Tefsirin dallarından sayılan "el-vücûh ve'n-nezâir" ilminin ilk örnek¬leri de bu dönemde kaleme alınmıştır.
Abdullah b. Abbas Emevîler devrinin en meşhur müfessirlerinin başında ge¬lir. Mekke tefsir ekolünün kurucusu sa¬yılan İbn Abbas "müfessirlerin sultam" ve "Kur'an'ın tercümanı" diye anılmış¬tır. İbn Abbas'ın talebeleri Kur'ân-ı Ke-rîm'de karşılaştıkları bütün müşkülleri hocalarından sorup öğrenmişler, bu bil¬gilere kendi araştırmalarını da ilâve ede¬rek tefsir ilmine dair ilk eserleri ortaya koymuşlardır. İbn Abbas'ın talebelerin¬den Atâ b. Ebû Rebâh. Tâvûs b. Keysân, Mücâhid b. Cebr. Saîd b. Cübeyr, İbn Ebû Müleyke, İkrime, Amr b. Dînâr ve Mey¬mûn b. Mihrân gibi İsimler tefsir ilmin¬de temayüz etmişlerdir.
Medine'de sahabeden Übey b. Kâ'b"ın rehberliğinde başlayan tefsir çalışmala¬rı da bu dönemde pek çok müfessirin yetişmesine İmkân hazırlamıştır. Saha¬benin ekseriyeti bu şehirde bulunduğu için çok sayıda sahâbîden İstifade etme şansına sahip olan Medine müfessirle¬rinin başında Ebü'l-Âliye er-Rİyâhî, Muhammed b. Kâ'b el-Kurazî, Zeyd b. Eş¬lem el-Adevî gibi kişiler gelmektedir.
Irak bölgesinde ilk tefsir çalışmaları Abdullah b. Mes'ûd ve talebeleri tara¬fından gerçekleştirilmiştir. Katâde b. Di¬âme, Mürre b. Şerâhîl, İsmail b. Abdur¬rahman es-Süddî (Süddî-i Kebîr), Ebû Ab¬durrahman es-Sülemî onun en tanınmış talebeleridir. Atıyye el-Avfî ve Rebî' b. Enes el-Basrî de bu ilimde eserler yaz¬mışlardır. Horasan bölgesinde Dahhâk b. Müzâhim ve Atâ b. Müslim el-Horasânî, Mısır'da Atâ b. Dînâr tefsir ilminin ön¬de gelen isimleri arasında yer alır. Mu-hammed b. Cerîr et-Taberîve Sa'lebî gi¬bi daha sonraki dönemlerde yaşayan mü-fessirier Emevîler devrinde yazılan, an¬cak zamanla kaybolan tefsir kitapların¬dan önemli ölçüde istifade etmişlerdir. Günümüze ulaşan tefsir kaynaklarında yer alan malzemenin büyük bir bölümü¬nün Emevîler devrinde yetişen müfes-sirlere ait olduğu veya onlar tarafından aktarıldığı görülmektedir.
b- Hadis. Hadis ilmi başlangıçta dinî konuların tamamını içine alıyordu. Esa¬sen bu dönemde İlim denilince umumi¬yetle hadis rivayeti ve hadislerin ihtiva ettiği konulara dair bilgiler anlaşılmak¬taydı. Bu durum 1. (Vll.) yüzyılın ikinci yansına kadar devam etmiş, bu tarihten sonra dinî bilgiler giderek dallara aynlmaya başlamıştır. Dinî ilimlerin müsta¬kil dallar halinde teşekkülü Abbâsîler'in ilk dönemlerinde gerçekleşmiştir.
Hadis ilmi başlıca üç safha geçirmiş¬tir. Birinci safha hadislerin yazılmasıdır. Ashap devriyle tabiînin ilk zamanlarını içine alan bu dönemde hadisler "sahîfe" adı verilen küçük kitapçıklarda toplan¬mıştır. İkinci safha, çeşitli hadis sayfa¬larının bir araya getirildiği tedvîn mer-halesidir. Bu dönem 1. yüzyılın sonlarıy-la II. yüzyılın başlarını içine alır. Hadis il¬minin üçüncü safhası ise Emevîler'in son devrinde başlayıp Abbasîler zama¬nında tamamlanan hadislerin tasnifi, ya¬ni konulara veya râvilere göre düzenlen¬mesi safhasıdır.
Ashaptan bazılarının daha Resûlullah'ın sağlığında ondan izin alarak başlattık¬ları hadis yazma faaliyeti Emevîler za¬manında yoğunluk kazanmıştır. Döne¬min hadis âlimleri sayfalarında yer alan hadislerle hocalarından dinledikleri ha¬disleri kitaplarda toplamışlardır. Hadis¬lerin tedvîninde büyük rolü olan Ömer b. Abdülazîz, hadis âlimlerinin vefatı se¬bebiyle ilmin uğrayacağı kaybı dikkate atarak valilere ve ülkedeki hadis âlimle¬rine mektuplar göndermiş ve Resûlul-lah'tan nakledilen hadislerin toplanma¬sını emretmiştir. Bu emri ilk olarak yerine getiren kişi hadis tarihinin büyük ismi, Hicaz ve Şam bölgesi âlimi Muham-med b. Şihâb ez-Zührî olmuştur (ö. 124/ 742). Çağdaşı olan diğer hadisçiler de onun yolunu takip etmişlerdir.
Hadiste isnad uygulaması Emevîler devri hadisçileri tarafından başlatılmış¬tır. Bu uygulamanın başlamasında, Hz. Osman'ın şehid edilmesinden sonra orta¬ya çıkan hadis uydurma faaliyetinin bü¬yük rolü olmuştur. Âlimler sadece doğ¬ruluğuna inandıkları kişilerin naklettik¬leri hadislere itibar etmişler ve bu ha¬disleri kimlerden aldıklarını da belirtmiş¬lerdir.
Emevîler döneminde hadis kitabeti ve tedvîni ile meşgul olan âlimlerden bazı¬ları genç sahâbîler nesline mensuptur. Bunların başında, yazdıkları hadis say¬falarıyla tanınan Abdullah b. Amr b. Âs, Abdullah b. Abbas, Semüre b. Cündeb. Câbir b. Abdullah gibi isimler gelmekte¬dir. Tabiîn tabakasına mensup Hemmâm b. Münebbih'in, hadis tarihinin önemli vesikalarından olan ve günümüze kadar ilk şekliyle ulaşmış bulunan hadis sayfa¬sı dönemin hadis çalışmaları için önemli bir örnektir. Hemmâm'ın sayfası dışında Emevîler döneminde yazılıp günümü¬ze ulaşan başka hadis sayfaları da mev¬cuttur.
c- Fıkıh. Dört halife devri fıkıh ilminin gelişimi açısından hazırlayıcı, genç sa-hâbîlerle tabiînin yaşadığı Emevîler dev¬ri ise ayrı bir ilim dalı halinde kurulma¬ya başladığı dönem olarak kabul edilir. Hz. Peygamber ve dört halife tarafından İslâm'ı tebliğ edip öğretmek, dinî prob¬lemleri çözmek, idarî, adlî ve malî teşki¬lâtlanmayı sağlamak gibi görevlerle muh¬telif bölgelere gönderilen sahâbîlerle fe¬tihler sonucu çeşitli şehirlere yerleşen fakih sahâbîler Kur'an ve Sünnet'e da¬yalı dinî bilginin ortaya konmasında, re'y ve ictihad faaliyetlerinin gelişmesinde önemli rol üstlenmişlerdir. Tabiîn nesli özellikle Küfe, Basra. Medine, Mekke. Dı-maşk gibi belli merkezlerde sahâbîlerin etrafında geniş ilim halkaları oluştur¬muş, onlardan aldıkları bilgileri sonra¬ki nesillere geliştirerek aktarmışlardır. Ancak dört halife döneminde fıkhın gün¬lük yaşayış, sosyal hayat ve yönetimle yakın ilişki içinde olup pratik bir karak¬ter arzettiği, Emevîler devrinde ise gi¬derek ferdîleştiği ve nazarî bir üslûp ka¬zandığı görülür. Ömer b. Abdülazîz hariç Emevî halifelerinin dinî ve fıkhı mesele¬lere karşı ilgisiz tavırları fıkhın ferdî gay¬retlerle ve hoca-talebe ilişkisi içinde ekol-leşerek gelişmesine yol açmış, özellikle Medine'deki sahabe ve tabiîn neslinin sünnetin tesbitine, Kitap ve Sünnefe da¬yalı fıkhî hükümlerin tesisine yöneltmiş¬tir. Onlar bu davranışlarıyla hem önceki nesillerden devralınan dinî bilgilerle ge¬leneği korumayı ve ümmetin yeni me¬selelerini bu çerçevede çözmeyi, hem de yöneticilerin dinî esaslara aykırı tutum ve davranışlarına tepki göstermeyi amaç¬lamış oluyorlardı. Bazı Emevî yöneticile¬rinin tasvip edilmeyen tutumları, çeşitli dönemlerde baş gösteren fitne ve ayak¬lanmalar, yeni kültürlerle tanışmanın ge¬tirdiği fikrî tartışmalar ve gelişmeler fık¬hın sistematiğini ve ilgi alanlarını da ya¬kından etkilemiştir. Bunun yanında fık¬hın ayrı bir ilim dalı halinde okutulup fa-kihlerce verilen fetvaların ilim meclisle¬rinde tartışılması ve farklı görüşlerin ortaya çıkması da fıkhın giderek günde¬lik hayattan uzaklaşıp nazarî-doktriner bir ilim haline gelmesinin başlıca sebep¬leri arasında yer alır.
Emevîler döneminde belli başlı şehir¬lerde faaliyet gösteren sahâbîler tabiîn neslinden çok sayıda müctehid yetiştir¬diler. Hocalarının İlmî metot, bilgi ve şahsiyetleri kadar içinde bulundukları çev¬re ve kültürden de oldukça etkilenen ta¬biîn fakihleri her bölgede ayrı bir ilmî gelenek ve muhit kurmuşlardır. Bunlar arasında, "Hicaz ekolü" ve "Irak ekolü" şeklinde adlandırılan iki grup [277] bu dönemi simgeleyen bir özellik gösterir. Merkezi Medine olan Hicaz fıkıh ekolü veya diğer adıyla Medine ekolü Hz. Ömer. Hz. Âişe, Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Ab¬bas gibi sahâbîlerden intikal eden zen¬gin bir fıkhî mirasa sahip olup önderli¬ğini Saîd b. Müseyyeb yapmaktaydı. "Me-dineli yedi fakih" olarak anılan Urve b. Zübeyr, Kasım b. Muhammed, Hârice b. Zeyd, Ebû Bekir b. Abdurrahman, Süley¬man b. Yesâr, Ubeydullah b. Abdurrah¬man b. Utbe ve bu neslin öğrencileri du¬rumundaki Zühri, Nâfi', Ebû Bekir b. Hazm, Rebîa b. Ebû Abdurrahman gibi âlimler bu ekolün önemli isimleri arasın¬da yer alır. Irak fıkıh ekolünün merkezi ise Kûfe'dir. İlk hocası sahabeden Ab¬dullah b. Mes'ûd olan ve Hz. Ömer, Hz. Ali, Muâz b. Cebel, Ebû Mûsâ el-Eş'arî gibi sahâbîlerin fıkhını bu kanalla teva¬rüs eden bu ekolün temsilcisi İbrahim en-Nehaî'dir. Alkame b. Kays, Mesrûk b. Ecda'. Esved b. Yezîd, Kadî Süreyh, Şa'-bî gibi fakihler bu ekolün önemli isim-lerindendir. Her iki ekol arasında hadisi deli! olarak alma ve re'ye başvurma ko¬nusunda bazı prensip ve metot farkları bulunmakla birlikte asıl fark daha çok ortam, kültür ve üstattan doğmaktadır. Her iki grup da Kitap, Sünnet ve sahabe icmâına dayanmakta birlikte Hicazlılar Medine'de yaşanan İslâm'a ayrı bir de¬ğer verirlerdi. Bulundukları ortam icabı hadis malzemeleri de zengindi. Kur'an ve hadise dayanan meseleler dışında ka¬lan konularda fetva vermekten kaçınır. zaruret olmadıkça re'y ve ictihad yoluy¬la hüküm vermek istemezlerdi. Yaşa¬dıkları ortamın özellikleri, aynı kültüre sahip halkın sade bir hayat sürmesi se¬bebiyle çok az problemle karşılaşmaları onların işini büyük ölçüde kolaylaştırı¬yordu. İraklılar ise âyete, hadise ve sa¬habe icmâına öncelik vermekle birlikte hakkında nas bulamadıkları konularda re'y ile fetva vermekten çekinmezler, hadisleri kabul veya reddederken de için¬de bulundukları şartlar gereği daha ti¬tiz ve şüpheci davranırlardı. Re'y taraf¬tarı fıkıhçıların özellikle Irak bölgesinde yetişmiş olmasının önemli sebepleri vardır. Bu bölgede fıkhî çalışmaların Hz. Ömer'in Kûfe'ye gönderdiği Abdullah b. Mes'ûd tarafından başlatılması, hadis uydurma hareketine iştirak eden çeşitli fırkaların orada ortaya çıkması yüzün¬den hadisleri kabul hususunda ihtiyat¬lı davranma ihtiyacı, farklı kültürlere mensup insanların bir arada yaşaması ve hadis külliyatının Irak bölgesinde he¬nüz yeterince yayılmamış olması bu se¬beplerin başında gelmektedir. Bununla birlikte Irak bölgesindeki fakihler ara¬sında hadis, Hicaz bölgesi fakihleri ara¬sında da re'y taraftarı olanlar mevcut¬tu. Öte yandan Medine ve Küfe gibi mer¬kezler dışında Mekke'de Mücâhid, Atâ b. Ebû Rebâh; Basra'da Hasan-ı Basrî, Muhammed b. Şîrîn, Katâde; Dımaşk'ta Ömer b. Abdülazîz, Mekhül; Yemen'de Tâvûs b. Keysân; Mısır'da Yezîd b. Ebû Habîb gibi şahıslar bu dönemin önemli fakihleri arasında sayılabilir.
Hadisler fıkıhtan önce yazılı kaynak¬larda toplanmış, ancak bunların belli sis¬temlere göre tasnifi fıkhın tasnifinden sonra gerçekleştirilmiştir. Konulara gö¬re ilk fıkıh kitaplarının Emevîler döne¬minde yazıldığı bilinmekte olup bunlar¬dan çok azı günümüze ulaşabilmiştir. Ni¬tekim kaynaklarda Zeyd b. Sâbifin ferâ-iz ve diyetle ilgili eserinden, Medineli ye¬di fakihin fıkhının toplandığı kitaplar¬dan, Kâdî Şüreyhin fıkıhla İlgili eserinden, Zührî'nin üç ciltlik, Hasan-ı Basrî'-nin yedi ciltlik fetva kitaplarından ve ta¬biînden yirmiye yakın fakihin eserinden söz edilir ve bunların bazılarından alın¬tılar yapılır. Günümüze kadar ulaşanlar arasında Süleym b. Kays el-Hilâlî'nin fı¬kıh kitabı, Katâde b. Diâme ve Zeyd b. Ali'nin haccın usul ve âdâbıyla ilgili eser¬leri, yine Zeyd b. Ali'nin el-Mecmu adlı eseri sayılabilir. Bütün bu eserler, fıkıh¬ta tedvinin Emevîler devrinde başladığı¬nı gösterdiği gibi sonraki dönemlerde yazılan eserlere kaynaklık etmeleri ba¬kımından da hayli önem taşırlar.
d- Kelâm. Emevîler devri, kelâm tarihi açısından itikadı konularda tartışmala¬rın başladığı ve kelâm ilminin temelleri¬nin atıldığı bir devir olarak kabul edilir. Bu bir asırlık dönem İçinde şahıslar et¬rafında bazı gruplaşmalar meydana gel¬mişse de büyük itikadı ekoller henüz te¬şekkül etmemiştir. Bu sebeple Emevî¬ler devri kelâm ilminin hazırlayıcı saf¬hası olarak değerlendirilebilir. İtikadı tar¬tışmalar ashâb-ı kiramın son yıllarından itibaren başlamışsa da "kelâm" ve "mü-tekellimîn" gibi tabirlerin Abbasî Halifesi Hârûnürreşîd zamanında (786-809) yaygınlaştığı anlaşılmaktadır. Bu ifade¬lerin kullanıldığı elde mevcut en eski kay¬naklar Câhiz'in (ö. 255/869) eserleridir.
Hz. Osman'ın şehid edilmesiyle başla¬yan ve Sıffîn Savaşı'ndan sonra hakem tayini meselesiyle devam eden siyasî olay¬ların müslümanlar arasında devlet baş¬kanlığı (hilâfet) konusunun itikadî yönü¬nü gündeme getirmesi, öte yandan ka¬der, irade, kebîre, iman ve küfür kavram¬larıyla ilgili tartışmaların ortaya çıkma¬sı, kelâmın doğuşuna tesir eden ilk grup¬ların oluşmasına zemin hazırlamıştır. $îa, Havâric, Kaderiyye, Cebriyye ve Mürcie olarak adlandırılan bu fırkalar daha son¬ra kendi aralarında çeşitli kollara ayrıl¬mışlardır. Emevîler döneminde kader konusunu gündeme getirerek insan hür¬riyetini savunan ilk kişilerin Ma'bed el-Cühenî ile Gaylân ed-Dımaşkî. cebir gö¬rüşünü destekleyenlerin Ca'd b. Dirhem ile Cehm b. Safvân olduğu, ilk i'tizâl hare¬ketini de Vâsıl b. Atâ ile Amr b. Ubeyd'İn başlattığı kabul edilir. Dönemin itikadı görüşleriyle merkezî bir konumda yer alan iki önemli şahsiyeti Hasan-ı Basrî ile Ebû Hanîfe'dir.
Bu gelişmeler, bazı araştırmacıların ke¬lâm İlminin yegâne kaynağı olarak ileri sürdükleri yabancı kültür kaynaklarıyla temas olayından çok önce başlamıştır. İs¬lâm coğrafyasının hızla genişlemesi so¬nucu diğer din ve medeniyetlerle müna¬sebetlerin artması, iç tartışmaların ya¬nında İslâm inancının korunması ve doğ¬ru olarak takdim edilmesi problemini de doğurmuştur. Özellikle İran ve Hint men¬şeli düalist düşüncelerle Emevîler döneminde başlayan ve iki asır kadar süren fikrî mücadele zarureti, tartışmaya da¬yalı bir kelâm ilminin kurulmasında di¬ğer Önemli bir etken olmuştur.
Emevîler devrinde Hâlid b. Yezîd b. Muâviye gibi kişilerin özel merakıyla fel¬sefî ilimlere karşı bir ilgi doğmuşsa da bu alanda yoğun bir çalışmadan bahset¬mek için Abbasîler dönemini beklemek gerekir. Emevî döneminden günümüze kadar ulaşan kelâm literatürü arasında Hasan-ı Basrî'nin Risale ü'I-kader'ı ile Vâsıl b. Atâ'nın Hutbetü Vâsıl b. cAtâ adlı risalesi sayılabilir.
3- Diğer İlimler,
a- Tarih. İslâm tarihçi¬liği Hz. Peygamber'in hayatı, tebliğ mü¬cadelesi ve savaşlarını konu alan siyer ve megâzî çalışmalarıyla başlamıştır. Bu ilme dair çalışmaların başlangıcını konuy¬la ilgili hadislerin bir araya toplanması teşkil etmektedir. Hz. Peygamber'in vefatından sonra onun hayatına dair bil¬gileri toplamayı kendilerine bir görev bi¬len bazı sahâbîler bunları sayfalara kay¬dediyorlardı. 38'de (658-59) doğan ve 93 (711-12) yılında vefat eden Hz. Ali'nin torunu Ali b. Hüseyin'in, "Biz Kur'an'-dan bir sûreyi öğrendiğimiz gibi Hz. Pey¬gamberin megâzîsini de öğrenirdik" [278] demesinden, bu dö¬nemde Hz. Ali evlâdının siyer konusuna büyük önem verdiği anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber'in amcazadesi Abdullah b. Abbas'ın (ö. 68/688) Resûlullah'ın nese¬bine ve siyerine dair bilgileri de yazdığı, ayrıca derslerinin bir kısmını megâzî öğ¬retmeye tahsis ettiği rivayet edilir. Di¬ğer taraftan Abdullah b. Amr b. Âs'm (ö. 65/685) meşhur eş-Şahîîetü'ş-şödıka'-sının bir kısmında Hz. Peygamber'in si¬yer ve megâzîsine dair bazı hadislerin yer aldığı bilinmektedir. Yine sahâbî Berâ b. Âzib'in (ö. 74/693) siyere dair çeşitli ko¬nuları içine alan rivayetlerinin (Buhârî bu rivayetlerin çoğunu eserine almıştır) yazılı metin halinde olması kuvvetle muhte¬meldir. Ensardan Sa'd b. Ubâde'nin to¬runu Şürahbil b. Saîd (ö. 123/740) aile¬sinin yolundan giderek megâzî sahasın¬da eser vermiştir. Bu alandaki çalışma¬lar, Emevîler devrinde büyük bir yoğun¬luk kazandı. Tabiîn tabakasından olan zamanın âlimleri siyer ve megâzî ilmini öğrenme uğrunda büyük gayret göster¬diler. Bir kısmı çatışmalarının büyük bö¬lümünü bu alana ayırarak tedvîn faali¬yetine başladılar. Bu dönemde yazılan ilk siyer sayfaları günümüze ulaşmamış¬tır. Ancak bugüne İntikal eden ilk eser¬lerin müellifleri bu sayfaları kaynak ola¬rak kullanmışlardır. Çalışmalarıyla siyer ve megâzî ilminin temellerini atan ve bu ilmin ana malzemesini hazırlayanlardan biri de Hz. Osman'ın oğlu Ebân'dır (ö. 105/723). Megâzîye dair hadisleri bir araya toplayan Ebân'ın megâzî hakkın¬da bir eseri bulunduğu bilinmektedir. [279] Hz. Peygamber'in hayatı ve savaşları konusundaki kitapları daha sonraki âlimler için önemli kaynak olan bir diğer âlim de Urve b. Zübeyr'dir (ö. 94/712). Aynı zamanda şair olan ve Arap şiirini, fıkıh, hadis ve sünneti çok iyi bi¬len Urve megâzî ve tarih ilminin ilkelerini tesbitte öncülük yapmıştır. Urve Emevî halifelerinin, emîrlerinin ve diğer âlim¬lerin megâzî konusunda başvurdukları bir otorite idi. Kendisine sorulan sorula¬rı yazılı veya sözlü olarak cevaplandırma¬sı megâzî sahasında onu eser vermeye teşvik etmiştir. Urve yalnız megâzî üze¬rinde değil râşid halifeler dönemine ait tarihî olaylarla da meşgul olmuştur. Ha¬life Abdülmelik b. Mervân, Hz. Peygam-ber'in gazvelerine dair çeşitli konuları yazılı olarak Urve'den sorar, o da kendi¬sine yazılı olarak cevap verirdi. Taberî, Urve'nin Abdülmelik'e verdiği cevapları kaydetmiştir. Bu sahanın diğer büyük bir ismi Vehb b. Münebbih'in megâzîye dair yazmış olduğu eserin bir bölümü zamanımıza ulaşmıştır. Emevîler devri siyer ve megâzî âlimlerinin belki de en büyüğü meşhur hadis âlimi Zührî'dir. Onun da bu alanda kitaplar yazdığı bi¬linmektedir. Siyer ve megâzî sahasının en tanınmış âlimlerinden olan İbh İshak, İbn Sa'd ve Vâkıdî gibi eserleri bugüne ulaşan şahsiyetlerin kendilerinden çok¬ça rivayette bulundukları Abdullah b. Ebû Bekir b. Hazm, Şa'bîve Âsim b. Ömer b. Katâde Emevîler devrinin önde gelen si¬yer âlimleridir. Emevî Halifesi Ömer b. Abdülazîz Dımaşk'a davet ettiği Âsim b. Ömer b. Katâde'ye, kendisinden önceki Mervânî kolundan gelen bazı Emevî ha¬lifelerinin Hz. Peygamber'in megâzîsi ve ashabının menâkıbı ile meşgul olmak¬tan hoşlanmadıklarını söyledikten son¬ra Dımaşk Camii'nde halka megâzî an¬latmasını ve öğretmesini emretmiştir.
Emevîler döneminde tarihçilerin meş¬gul olduğu alanlardan biri de Câhiliye dönemi tarihidir. Bu konuda çalışanla¬rın başında, eserleri günümüze ulaşan Ubeyd b. Şeriyye el-Cürhümî ve Dağfel b. Hanzale ile kitapları kaybolan Ziyâd b. Ebîh ve Suhâr b. Abbas gelmektedir. Hz. Ömer tarafından divanı hazırlamak¬la görevlendirilen Akit b. Ebû Tâlib, Cü-beyr b. Mut'im ve Mahreme b. Nevfel üçlüsü de zamanın büyük nesep bilgin¬leri arasında yer alır.
Aynı dönemde umumi tarihle meşgul olarak dünyanın yaratılışı, geçmiş pey¬gamberler ve milletlerin tarihine dair eserler kaleme alan tarihçiler de yetiş¬miştir. Vehb b. Münebbih gibi çoğu Ehl-i kitaba mensupken ihtida etmiş olan bu kişiler Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan es¬ki devirlere dair muhtasar bilgileri, ya-hudi - hıristiyan kültürüne ait geniş mal¬zeme birikimiyle açıklamış ve genişlet¬mişlerdir.
Bu devirde Emevî tarihçilerinin Eme¬vîler zamanında cereyan eden savaşlar ve diğer siyasî olaylarla ilgili kitap telifi¬ne başladıkları da görülmektedir. Câbir el-Cu'fî, Avâne b. Hakem ve Ebü Mihnef bu sahanın en meşhur simalarıdır.
Başta büyük fakih Yezîd b. Ebû Ha-bîb olmak üzere Mısır tarihçilerinin baş¬lattığı mahallî tarih araştırmalarının ilk yazılı örnekleri Emevîler zamanına ait¬tir. Yezîd'in ve yine Mısır'da yetişen Ebû Kabil Hay b. Hânînin Mısır tarihiyle ilgili risaleleri, daha sonraki dönemlerde ya¬şayan ve eserleri zamanımıza ulaşan Mı¬sır tarihçilerinin başlıca kaynakları ara¬sında yer almıştır.
b- Ulûmü'l-evâil. Felsefe başta olmak üzere astronomi, matematik, tıp ve kim¬ya gibi ilimlere ait eserlerin Arapça'ya çevrilmesi ve böylece yabancı ilim ve kül¬tür ürünlerinin İslâm toplumu içinde ya¬yılmaya başlaması da yine bu döneme rastlar. Tercüme hareketini ilk başlata¬nın Emevî hanedanından Hâlid b. Ye¬zîd olduğu ve ilk tercümelerin de astro¬nomi, kimya (simya) ve tıp alanlarına ait bulunduğu bilinmektedir. Hâlid, Mervân b. Hakem tarafından veliahtlıktan uzak¬laştırıldıktan sonra kendisini kimya araş¬tırmalarına vermiş, tıp ve astronomi ala¬nında bazı kitapların tercümesini sağla¬mıştır. Zengin bir kütüphaneye sahip ol¬duğu söylenen Hâüd'in Mısır'da yaşayan bazı bilginleri getirterek tercüme işini onlara yaptırdığı, ayrıca kendisinin de kimya ile ilgili bazı risaleler yazdığı riva¬yet edilmektedir. Emevî halifelerinin baş¬şehir Dımaşk'ta bir de rasathane inşa ettirdikleri tesbit edilmiştir [280]. Tıp ilmine dair eserlerin tercü¬me edilmesinde halifeler özel bir dikkat göstermişler, devrin meşhur doktorları halifelerin ve diğer devlet ricalinin özel doktorları olarak görev yapmışlardır. He¬men hepsi gayri müslim olan bu tabip¬ler tıp sahasında bazı eserleri Arapça'ya çevirmiş ve bazı risaleler telif etmişler¬dir. Mâserceveyh el-Basrî ile İskenderi¬ye okulu âlimlerinden Abdülmelik b. Eb-cer el-Kinânî Emevîler dönemi tabiple¬rinin en meşhurlarıdır. Diğer taraftan Halife Velîd b. Abdülmelik 88 (707) yı¬lında cüzzamlılar için bir hastahane in¬şa ettirmiş, körlere ve felçlilere yardım¬cı olmak üzere elemanlar görevlendir¬miştir. İslâm tıp tarihi için büyük önem taşıyan bu faaliyet İslâm dininin insana, özellikle insan hayatına verdiği değeri göstermesi bakımından da önemlidir.
 
#2
e- İçtimaî ve İktisadî Hayat. Emevîler za¬manında İslâm toplumu müslümanlar. zimmfler ve köleler olmak üzere başlıca üç tabakadan meydana geliyor, çoğun¬luğu teşkil eden müslümanlar da İslâ¬miyet'in İlk unsuru olan fâtih Araplar'la fetihlerden sonra İslâm'a giren ve "mevâlî" denilen Arap dışı unsurlara ayrılı¬yordu. Emevî tarihinin sonuna kadar si¬yasî, askerî ve idarî otoriteyi ellerinde tutanlar daima Araplar olmuştur. Hulefâ-yi Râşidîn döneminden başlayarak sü¬regelen fetihler sırasında genellikle ele geçirilen bölgelerde kurulup kısa süre¬de canlı merkezler haline gelen yeni şe¬hirlere iskân edilen Araplar genellikle, Mudârîler ve Yemeniler adıyla anılan iki büyük kola mensupturlar. Bölgesel ola¬rak yoğunlukları değişen ve zaman za¬man aynı ordularda omuz omuza sava¬şan bu iki grup belli merkezlerde bir ara¬da yaşıyor, fakat siyasî, kabilevî veya ma¬hallî sebeplerle sürekli bir mücadele için¬de bulunuyordu. Bunların yanı sıra Ha¬ricî ve Şiî isyanlarında olduğu gibi İslâ-mî ilkeleri anlama hususundaki ihtilâf¬lar da iç çatışmaları körüklüyordu. Özel¬likle Irak ile Horasan kabile ve mezhep mücadelelerinin arenası haline gelmiş¬ti; Endülüs dahi kabile rekabetinden ve iç mücadeleden kendini kurtaramamış-tı. Bazı isyan hareketlerine Arap kabile¬lerinin yanında mevâlî de iştirak ediyor¬du. Müslüman Araplar'ın Emevîler için¬deki toplam nüfusu hakkında yeterli bil¬gi yoktur; ancak bugüne, çeşitli bölge¬lerde askerî divandan maaş atanların sayısıyla ilgili bazı rakamlar ulaşmıştır. Muâviye zamanında Mısır'da 40.000 [281], Mervân b. Hakem zamanında Humus'ta 20.000 ve Velîd b. Abdülmelik zamanında Dımaşk ve civa¬rındaki ordugâhlarda 45.000 kişinin di¬vanda kayıtlı bulunduğu belirtilmekte¬dir [282]. Diğer taraftan VIII. yüz¬yılın başlarında Suriye ve Filistin'e yer¬leşen Arap nüfusun toplam 250.000 ol¬duğu söylenmektedir. [283]
İlk İslâmî fetihlerin ardından kendi is¬tekleriyle müstüman olan ve çoğunluğu¬nu İranlılar'la Türk ve Berberîler'in teş¬kil ettiği gruplar daha çok önceden ya¬şadıkları kendilerine ait bölgelerde yo¬ğunluk arzediyorlardı. Bunlar esas itiba¬riyle iki ayn gruptan meydana gelmişler¬di. Emevîler zamanında sayısı çok aza¬lan birinci grup, savaşlar sırasında esir alınmış ve efendileri tarafından serbest bırakıldıktan sonra onların mevlâlan sta¬tüsüne girmiş azatlılardı. Çoğunlukta bu¬lunan ikinci grup ise Arap kabilelerinin himayesine girmiş yabancı kökenli müs-lüman topluluklardan oluşuyordu. Çün¬kü aslen Arap olmayan kabilelerin, ne¬sebe büyük önem verilen sosyal yapıda iyi bir yer edinebilmek için Arap kabile¬lerinden herhangi biriyle sözleşme yaparak ona bağlanıp himayesine girme¬si, yani o kabilenin mevlâsı (mevla'l-ahd) olması gerekiyordu. Asıl mevâlî sınıfını teşkil eden bu grup eskiden beri hür ol¬duğu ve sonraları böyle bir anlaşmaya duyulan ihtiyaç da ortadan kalktığı için mevâlî kavramının kapsamı genişletil¬miş ve aslen Arap olmayan müslümanlann tamamını içine atmıştır. Başlangıç¬ta sayıları az olan mevâlî İslâm'ın yayıl¬masıyla birlikte toplumun Önemli bir ke¬simi haline gelmiştir. Daha Emevîler'in kuruluş yıllarında henüz Muâviye hayat¬ta iken Küfe şehrinde 20.000 mevâlî-nin yaşadığı bildirilmektedir. [284]
Fethedilen topraklardaki insanlardan kendi arzularıyla İslâmiyet'i kabul eden¬ler hukuken Arap müslümanlar gibi bü¬tün haklara sahip oluyorlardı; çünkü İs¬lâm dini ırklar arasında hiçbir fark gö¬zetmiyordu. Ancak Emevîler zamanında mevâlînin bazı haklardan Araplar kadar faydalanamadığı görülmektedir. Emevî-ler'in ırkçılık yaptıklarına ve Arap olma¬yan müslümanlan tahkir ettiklerine dair çeşitli rivayetler vardır. Bununla bera¬ber Emevîler'in mevâlîye karşı bu yak¬laşımını, devletin resmî politikası olmak¬tan ziyade hâkim sınıf ile diğer güç odak¬lan arasındaki rekabetin bir yansıması şeklinde değerlendirmek de mümkün¬dür. Nitekim mevâlî tarafından Emevî¬ler daima Arap hâkimiyetinin mümessi¬li olarak kabul edilmiştir. Haccâc'ın yap¬tığı gibi onlara karşı yürütülen şiddet politikası ve ırkî faktörler aradaki reka¬beti etkilemiş [285], sonuçta bu reka¬bet mevâlî gruplarının Emevîler'i devir¬mek İçin girişilen bazı isyanları destek¬lemelerine yol açmıştır.
Emevî idarecileri resmî işlerde özel¬likle divanlarda mevâlîye önemli görev¬ler vermişlerdir. Abdülmelik b. Mervân'ın Dîvânü'r-resâil, Dîvânü'1-cünd ve Dîvâ-nü'1-harâc'da mevâlîden bazı kimseleri görevlendirdiği, daha sonraki halifeler arasında da aynı yolu takip edenlerin ol¬duğu bilinmektedir. Yine vilâyetlerin İda¬resinde ve vergi işlerinde onlardan önem¬li ölçüde faydalanılmış, hatta ordudaki mevâlî askerin sayısı gittikçe arttığı için yaygın olmasa da bazı birliklerin başına kendi aralarından kumandanlar tayin edilmiştir. Mevâlî sınıfı bilhassa ilmî alan¬da kendini göstermiş ve dönemin büyük âlimlerinden pek çoğu onların içinden yetişmiştir. Mevâlî çeşitli meslek alanla¬rında da ileri çıkmıştır ki bunun sebebi fâtih-muharip sınıf kimliğini önemli öl¬çüde koruyan Araplar'ın ilim konularını ve diğer savaş dışı alanları onlara bırak¬mış olmasıdır.
Mevâlî Emevîler'e karşı girişilen isyan-lardaki tutumuyla önem kazanmıştır. Bu gruba mensup olan kitleler Şiî baş kal¬dırmaları ve Abbasî ihtilâl hareketi gibi birçok ayaklanmaya büyük destek ver¬mişlerdir. Ancak verilen desteği sadece ırk faktörüne bağlamak doğru değildir; mezhep ihtilâfları, bölgesel farklılıklar ve çeşitli sosyal sıkıntılar da buna tesir etmiştir. Ayrıca bu ayaklanmalardan her¬hangi birini her yönüyle bir mevâlî isya¬nı olarak görmek de mümkün değildir.
Sosyal tabakaların ikincisini teşkil eden zimmîler (ehlü'z-zimme), İslâm devletinin gayri müslim tebaası olan hıristiyan ve yahudilerdir; küçük azınlıklar şeklinde kalan Sâbiîler ve Mecûsîler de onlara da¬hil edilmiştir. Zimmîler önceden olduğu gibi İslâm devletinin kendilerine sağla¬dığı himaye karşılığında cizye ödüyor, ki¬şi başına ve sadece askerlik yapabilecek erkeklerden alınan bu vergi mukabilin¬de askerlik vazifesinden muaf tutulduk¬ları gibi canlarının, mallarının ve dinleri¬nin korunması hakkını da kazanıyorlar¬dı. Bu sayede onların ibadethanelerine dokunulmuyor, din değiştirerek müslü-man olmaları hususunda da kendilerine herhangi bir baskı yapılmıyordu. Müslü¬manları ilgilendiren durumlar hariç me¬denî hukuk ve ceza hukuku davaları kendilerine bırakılıyor, dinî liderlerince yö¬netilmelerine izin veriliyordu. İslâm dev¬letinin gayri müslim vatandaşlanna tanı¬dığı bu statü, fetihler sırasında Ya'kübî ve Nastûrî hıristiyanlannın Bizans'a kar¬şı müslümanlan desteklemesinin önem¬li bir sebebi olmuştur. Emevîler döne¬minde geniş bir müsamahadan fayda¬lanan zimmîler, Ömer b. Abdülazîz'İn ha¬lifelik süresi hariç sarayda dahi istihdam edilmişlerdir ve ilk önce devletin kurucu¬su Muâviye tarafından hıristiyan maliye¬cilerle hâkimlere görev verilmiştir. Gün¬lük hayatta müslümanlarla iç içe yaşa¬yan gayri müslimler onlarla aynı mahal¬lelerde oturabilirlerdi. Hıristiyan şair Ah-tal'ın ipek elbiseler içinde ve boynunda altından bir haç olduğu halde mescide girip şiir okuduğu bilinmektedir. Dolayı¬sıyla zimmîler Emevîler döneminde sa¬kin bir hayat yaşamış ve gayri müslim olmaları yüzünden kayda değer bir bas¬kıya mâruz kalmamışlardır; sonuçta da bu dönemde büyük bir kısmı müslüman olmuştur.
Sosyal tabakaların sonuncusunu kö¬leler teşkil ediyordu. Kölelik hukukunu ıslah eden İslâmiyet aynı zamanda bu sınıfın kaynaklarını savaş esirleriyle sı¬nırlandırmıştır. İlk İslâm fetihleri sırasın¬da savaşa sahne olan şehir ve kaleler-deki halk ile muharip esirlerden hayat¬ta bırakılanlar köle veya genellikle cizye ve haraç vergilerini ödeyen hür tebaa statüsünde sayılmışlardır. Hz. Ömer Irak, Suriye ve Mısır halkını ikinci statüye ko¬yup onları hür kabul etmiştir [286]; Emevîler de Bizans, Türk ve Berberi savaşlannda aynı uygulama¬yı yapmışlardır. Ancak İslâmiyet köleleri serbest bırakmayı kuvvetle teşvik etmiş ve bunu bazı önemli günahların kefare¬ti olarak tövbe kapısı ve sevap kazanma yolu haline getirmiştir. İslâm tarihinde kölelerden çok azatlılardan bahsedilme¬si de bu durumu göstermektedir.
Emevîler zamanında fetihler sonucu özellikle toplumun belirli kesimlerinde sağlanan zenginlik ve bollukla birlikte bu çevrelerde lüks ve konfor yayıldı. Hayat standardı ve başta yiyecek içecek madde¬leri olmak üzere tüketim malzemelerinin kalitesi yükseldi. Daha sağlam ve yüksek binalar yapılıp kıymetli eşya ile donatıl¬dı. Halifeler ve devlet ricali ise muhte¬şem saray ve kasırlarda oturuyordu.
Araplar'ın Rum, Fars, Türk ve Berbe¬rler gibi farklı din ve ırklara mensup in¬sanlarla karışması sosyal hayata tesir etmiştir. Siyasî açıdan liderliğini kaybe¬den ve Şam'a bağlı bir vilâyet haline ge¬len Medine ve komşu şehir Mekke'de ol¬duğu gibi birçok yerde zengin ve işsiz gençler boş vakitlerini hoş geçirmek için mûsikiye rağbet gösterdiler. Musikişinas Fars ve Rum asıllı köleler veya mevâlî de bu hususta onları yönlendirdi ve arala¬rından önemli bestekârlar çıktı. Proto¬koller bakımından Bizans sarayından et¬kilenen Emevî sarayı bazı halifeler zamanında müzikli eğlence merkezi halini aldı; özellikle II. Yezîd ve kendisi gibi kö¬tü ahlakıyla meşhur olan oğlu II. Velîd müziğe ve şarkıcılara son derece düşkün¬düler. Sarayın dış çevresinde de avcılık ve at yarışları büyük itibar görüyordu. Av meraklısı halifelerin başında gelen I. Yezîd tazılarına altn tasma ve ziller tak-tırmıştı. Hişâm başta olmak üzere hali¬felerden bazdan at yarışlarıyla ilgileni¬yorlardı ve at yetiştirmek için büyük ha¬ralar yaptırmışlardı.
Dinî bayramlara büyük önem verilirdi. Cuma ve bayram namazlanna beyaz el¬bise ve çeşitli mücevherlerle süslenmiş beyaz sarık giyerek katılan halifeler biz¬zat imamlık yaparlar ve minbere elle¬rinde halifelik alâmeti sayılan mühür ve asâ olduğu halde çıkarlardı.
Kılık kıyafet halkın maddî gücü, sos¬yal durumu, yaşadığı coğrafya ve iklim şartlarına göre değişirdi. Emevîler ge¬nellikle beyaz rengi tercih etmekle be¬raber çok desenli pamuk, saf ipek ve "haz" denilen ipekli kumaşlar da giymiş¬lerdir. Başlarına giydikleri kısa külah (ka-lensüve) üzerine umumiyetle sarık sa¬rar, uçlarını yana bırakırlardı. Yüksek ta¬baka, iç çamaşırı yerini tutan izâr üzeri¬ne sırasıyla gömlek, cübbe ve bürde (kaf¬tan) giyerdi. Şalvar (sirval) genellikle ka¬dınlar tarafından giyilirken sonradan er¬kekler arasında da yayılmıştır. Av ve bi¬nicilik esnasında önceleri sadece gemi¬ciler tarafından giyilen "tübban" denilen iç donu giyilirdi. Omuzlara poşuya ben¬zer bir pelerin (taylasan, ridâ, bürde) alı¬nırdı. Ayaklara rahatlığı açısından umu¬miyetle bağcıklı sandal giyilmekle bera¬ber mest ve üzerine giyilen tozluk veya bot da yaygındı.
Bedeviler klasik Arap elbisesi izâr ve kamîs üzerine topuğa kadar inen bir kaf¬tan giyer, onun üzerine de aba alırlardı. Kadınların gömleği topuklarına kadar uzanır, renk, desen ve kumaş olarak er¬kekleri nkinden ayrılırdı. Hanımlar soka¬ğa çıktıklarında bütün bedenlerini Örten geniş bir car giyerlerdi. "Bornos" deni¬len başlıklı mantolar da hanımlar tara¬fından giyilirdi. Yemen, Küfe ve İsken¬deriye'de imal edilen nakışlı alaca ku¬maşlar çok meşhurdu ve özellikle Süley¬man b. Abdülmelik zamanında halkın çoğu bunları kullanıyordu. Emevî halife¬leri Ömer b. Abdülazîz gibi bir ikisi ha¬riç pahalı ve süslü elbiseler giyerlerdi. Evlerinde rahat elbiseyle oturan seçkinler sultanları ziyaretlerinde "mitray" de¬nilen nakışlı palto giyerlerdi. Tâvüs b. Keysân'ın pars kürklerinin satışını hoş görmemesi [287], Şa'bî-nin kürk giymeyi caiz sayması ve aslan postu üzerinde kadılık yapması gibi rivayetler [288] bu dönemde kürk kullanımının da yaygın olduğuna işaret sayılabilir.
Emevîler zamanında devletin başlıca gelir kaynakları fey, humus ve zekât de¬nilen vergilerdi. Emevîler vergilerin top¬lanmasında genellikle Hz. Ömer zama¬nında konulan kaideleri uygulamışlar¬dır. Ancak bunların miktarı, toplanması ve harcanma yerleri hususunda birtakım değişiklikler yaptıkları ve bazı ilâve vergiler koydukları bilinmektedir. Beytül-mâlin en önemli fonunu teşkil eden fey gayri müslim tebaadan kişi başına alı¬nan cizye, savaş yoluyla ele geçirildikten sonra eski sahiplerinin elinde bırakılan topraklardan tahakkuk ettirilen haraç, barış yoluyla kazanılan topraklara ko¬nulan vergi, müslüman ve gayri müslim tüccarların mallarından farklı oranlarda alınan uşûr vergilerinden meydana geli¬yordu.
Bulûğ çağına ulaşmış gayri müslim er¬kekler üzerine konulan cizye Hulefâ-yi Râşidîn döneminde aynî veya nakdî ola¬rak alınıyor, bu vergi belde halkına top¬tan konulabildiği gibi bunların müslü-manlara yaptıkları yardımlar karşılığın¬da da kaldırılabiliyordu. Emevî halifele¬rinden bazılarının bu konuya yeni dü¬zenlemeler getirerek Önceden kararlaş¬tırılan cizye miktannı arttırma yoluna gittikleri görülmektedir. Meselâ Cezire bölgesinde toplanan cizyeyi az bulan Ab¬dülmelik mükelleflerin yeniden sayımını yaptırıp kazanç ve harcamalarını hesap ettirdikten sonra her birinin üzerine 4er dinar daha koymuştur [289]. Diğer taraftan cizye mükellefi zimmîler müslüman oldukları takdirde bu vergiyi ödemekten kurtuluyorlardı. Daha son¬raki yıllarda zimmî statüsünde bulunan hıristiyan. yahudi. Mecûsî, Sabiî ve Sâ-mirîler arasında İslâm'ın yayılışı son de¬rece hızlanmış ve bunların büyük kısmı ihtida etmişti. Bu durum hazine gelir¬lerinde önemli bir azalmaya yol açınca Emevî halifeleri, müslüman olan ve me-vâlî sınıfına geçen bu tebaadan cizye al¬maya devam etmişlerdir. Bu uygulama, ilâve vergilere ve haksızlıklara son veren Ömer b. Abdülazîz döneminde durdurulmuşsa da ondan sonra yeniden baş¬latılmıştır.
Müslümanlar tarafından fethedilme¬sinin ardından ümmetin ortak malı sa¬yılarak eski sahiplerinin elinde bırakılan araziler üzerine Hz. Ömer zamanında konulan haraç vergisi Emevîler devrin¬de de devletin en önemli gelir kaynağı¬nı oluşturmuştur. Ya'kûbîye göre Filis¬tin, Ürdün, Dımaşk, Humus, Kınnesrîn. Avâsım, Cezire, Diyârımudar ve Diyân-rebîa merkezlerini içine alan Şam ver¬gi bölgesinden toplanan haracın mikta¬rı 1.430.000 dinara ulaşıyordu [290]. Bu bölgeden elde edilen gelirin za¬manla azaldığı görülmektedir; bunun se¬bebi, haracî arazilerin bir bölümünün ze¬kâta tâbi öşrî araziye dönüştürülmesi ve ziraatın ihmali olsa gerektir. Bu bölgeden toplanan cizye gibi haracı da az bu¬lan Abdülmelik miktarları yeniden be¬lirlemiştir. Ubeydullah b. Ziyâd'ın valiliği sırasında 135 milyon dirhem olan Se-vâd bölgesinin yıllık haraç tutarı Eme-vîler'in son zamanlarında 100 milyon ci¬varına inmiştir. Aynı şekilde Abdullah b. Sa'd b. Ebû Serh'in valiliği döneminde 14 milyon dinara ulaşan Mısır haracı Eme¬vîler zamanında sürekli bir düşüş gös¬termiş ve Süleyman devrinde 12 milyo¬na inen bu rakam giderek daha da azal¬mıştır. Bu düşüş, bölgede çıkan karışık¬lıklar yüzünden ziraatın ihmal edilmesiy¬le ilgili görülmektedir. Hişâm gibi bazı halifeler, bütçelerinin en önemli harca¬ma kalemi olan haraçtaki düşüşü önle¬mek ve gelirleri çoğaltmak için bir yan¬dan haraca tâbi arazilerin, bir yandan da vergi miktarlarının arttırılması yoluna gitmişlerdir. [291]
Haraç vergisinin toplanmasını sağla¬yan bölge valileri, divanda kayıtlı asker¬lerle diğer memurların ve yakınlarının maaşlarını bu gelirden Öderlerdi. Köprü ve yolların, sulama kanallarının yapımı gibi bayındırlık faaliyetleri için gerekli harcamaları da bu fondan yaparlar, ka¬lan miktarı hilâfet merkezindeki bey-tülmâle gönderirlerdi. Meselâ Muâvi-ye zamanında Ziyâd b. Ebîh'in 60 mil¬yon dirhem tutan Basra haraç gelirin¬den 4 milyonu, 40 milyon tutan Küfe gelirinden ise 4 milyonun üçte ikisini Dı-maşk'a gönderdiği, Mısır Valisi Mesleme b. Muhalled'in de gerekli harcamala¬rı yaptıktan ve Hicaz bölgesine bir mik¬tar buğday ayırdıktan sonra geriye ka¬lan 600.000 dinarı Dımaşk'a yolladığı bi¬linmektedir [292]. Herhalde bu ra¬kamların içinde bütçede aynı kalemde toplanan cizye, haraç ve öşür vergileri de bulunuyordu.
Ümmetin ortak malı kabul edilen ha¬racî arazilerin alınıp satılması hoş karşı¬lanmamış, müslümanlann bu toprakları zorla almaları da uygun bulunmamıştır. Çünkü geliri halkın tamamına yönelik hizmetlere tahsis edilen bu toprakların özel mülk haline gelmesinin kamu hiz¬metlerini Önemli ölçüde aksatacağı mu¬hakkaktır. Ancak Emevîler zamanında belirli çerçevede de olsa bu kuralın ihlâl edildiği anlaşılmaktadır. Hulefâ-yi R⬺idîn döneminin hilâfet anlayışını ihya eden Ömer b. Abdülazîz'in bu toprakla¬rın satışını yasaklaması [293] söz konusu kuralın seleflerince çiğnen¬diğini göstermektedir. Hişâm zamanın-
da bu yasak kaldırılmış, ancak satış iş¬lemi devlet iznine bağlanmıştır.
Dîvânü'l-harâc kayıtlan fethedilen böl¬ge halkının konuştuğu dille tutuluyor¬du. İlk fetihlerin ardından Hz. Ömer'in zamanında başlayan bu uygulama Ab-dülmelik b. Mervân'ın halifeliğine kadar devam etti. İlk İslâm parasını bastıran Abdülmelik divan sicillerinin Arapça'ya çevrilmesi faaliyetini de başlatmıştı. Onun emriyle, daha önce Yunanca tutulan Şam bölgesi divan sicilleriyle Farsça olan Irak bölgesi haraç defterleri Arapça'ya çevrildi ve bu faaliyet oğlu Velîd zamanın¬da Mısır, diğer oğlu Hişâm döneminde de Horasan bölgesinde sürdürüldü.
Fetihlerden sonra ele geçirilen ülke¬lerdeki eski idarecilere, asilzadelere ve din adamlarına ait arazilerle sahipleri tarafından terkedilmiş olanlar beytülmâ-lin mülkiyetine alınmıştı. Savâfî veya da¬ha sonra iktâ arazilerine dönüşmesi ba¬kımından "katar denilen bu topraklar haraç suyu ile sulandığı takdirde haraç vergisine tâbi tutuluyor, aksi halde öş-rî sayılıyordu [294]. Yeniden tesbitlerini yaptıran Muâviye'nin bu top¬rakları hanedanın mülkü haline çevire¬rek akrabalarına ve yakınlarına iktâ et¬tiği bilinmektedir [295]. Eski savâft arazileri divanda iktâ sahipleri adı¬na kaydedilmişti. Bu uygulamanın hal¬kın tepkisini çektiği ve etkilerinin uzun süre devam ettiği görülmektedir. Nite¬kim Muhammed b. Eş'as el-Huzâî isya¬nı sırasında Kûfeliler arazi sicillerini yak¬mış, her topluluk bulunduğu beldede¬ki toprakların kendine ait olduğunu id¬dia etmeye başlamıştı. [296]
Emevîler'de görülen dikkat çekici di¬ğer bir uygulama da "iltica" usulüdür. Buna göre bir arazinin sahibi, vergi me¬murunun baskı ve zulmünden uzak ka¬labilmek İçin beylerden birine iltica edi¬yor ve arazisini onun adına kaydettiri¬yordu; bu durumda kendisi de onun zi¬raatçısı oluyor, hükümet kayıtlarına bu şekilde geçiyordu. Meselâ Batına bölge¬sindeki pek çok arazi sahibi Mesleme b. Abdülmelik'e iltica ederek topraklarını onun adına yazdırmıştı. [297]
Uşûr denilen ticarî vergiye gelince, el¬lerindeki mal miktarına göre yabancı tüc¬carlardan onda bir, zimmî tüccarlardan yirmide bir, müslüman tüccarlardan da kırkta bir olarak alınıyordu. Yabancı tüc¬carların İslâm ülkesine mal getirmeleri durumunda bu vergi Hulefâ-yi Râşidîn döneminde yılda bir defa alınırken Emevîler'de, Ömer b. Abdülazîz zamanı ha¬riç, yıla dikkat edilmeksizin malın her girişinde alınmıştır [298]. Müslüman tüccarların ödediği uşûr zekât fonuna, zimmî ve yabancı ülke tüccarlarının öde¬dikleri ise fey fonuna dahil edilmiştir. [299]
Fetihlerde ele geçirilen ganimetlerin beşte biri (humus) Hz. Peygamber ve Hu¬lefâ-yi Râşidîn dönemlerinde beytülmâ-le gönderiliyor ve Enfâl sûresinin 41. âye¬tinde belirtilen kalemlere harcanıyordu. Zamanla, Resûlullah ve yakınlarına ait olan iki hissenin cihad hazırlığı ve faali¬yetlerine harcanması görüşünde birle-şildi. Emevîler'in bu fondan gelen gelir¬leri cihad için silâh, at ve erzak alımına harcadıkları sanılmaktadır. [300]
Öşrî arazilerde yetiştirilen ürünlerden alman zekât geliri aynı beldede ilgili âyet¬te [301] gösterilen kalemlere harcanır, zekât memurlarının ücretleri de bu fondan ödenirdi; Allah yolunda ci¬had edenlerin payı ise savaştıkları sınır¬lara nakledilirdi [302]. Ömer b. Abdülazîz'in beytülmâli üç şubeye ayır¬dığı, beytü'l-fey adı verilen birinci fon¬da haraç, cizye ve gayri müslim tüccar¬lardan alınan uşûrları, ikinci fonda ze¬kâtları ve üçüncü fonda da ganimetler¬den ayrılan humus gelirlerini topladığı bilinmektedir [303]. Ömer b. Abdülazîz, harcamalar üzerinde büyük titizlik gösterip seleflerinin humusu ye¬rinde kullanmadıklarını söyleyerek bu¬nun Kur'an'da bildirilen yerlere sarfını karar altına almış ve borçlulara yardımı da zekât fonundan yapmıştır [304]. Ayrıca fakir ve muhtaçlar için açtırdığı aşevinden devlet memurlarının yemek yemesine izin vermemiştir.
Ebû Yûsuf, Ya'köbî ve İbn Sa'd gibi müelliflerin eserlerinde yer alan bazı ri¬vayetlerden, Emevî idarecilerinin bu ver¬gilerle yetinmeyip Hulefâ-yi Râşidîn dö¬neminde olmayan ilâve vergiler koyduk¬ları anlaşılmaktadır. Ömer b. Abdülazîz tarafından kaldırılan bu vergiler arasın¬da, ekilen ve ekilmeyen araziler üzerine konulmuş vergilerle eski Sâsânî gelenek¬lerine göre Nevruz ve Mihricân günlerin¬de halifeye gönderilen değerli hediyeler, resmî müracaatlarda kullanılan kâğıtla¬rın bedelleri, darphâne işçilerinin ücret¬leriyle nikâh parası bulunmaktadır.
Emevîler döneminde bazı kesimlerin maddî sıkıntıya düştüğü ve vergi öde¬mekte zorlandığı görülmektedir. Özellikle Irak'taki muhalif gruplar, bölge sa¬kinlerinin haklarının yendiği ve buradan toplanan vergilerin Şam halkına harcan¬dığı iddiasında bulunmuşlardır. Haricî ve Şiî isyanlarında bu iddia en önemli pro¬paganda vasıtası haline getirilmiştir. Ni¬tekim Zeyd b. Ali'nin Küfe halkından biat alırken biat metnine, toplanan vergile¬rin hak sahiplerine dağıtılması şartını da koyduğu bilinmektedir.
Toplumun bazı kesimleri, düzenli ma¬aşları ve ganimetten aldıkları pay saye¬sinde maddî bakımdan iyi bir durumda bulunurken son zamanlarda geniş halk kitlesi geçim sıkıntısıyla yüzyüze gelmiş¬ti. Maaş divanına kayıtlı muharip sınıfla Emevîler zamanında eski nüfuz ve kuv¬vetlerini devam ettiren İranlı çiftlik sa¬hipleri dışında kalan Araplar ve mevâlî önemli bir iktisadî buhran içinde bulu¬nuyordu. Suriye ile diğer bölgeler ara¬sındaki siyasî rekabet, kabile mücade¬leleri ve muhalif grupların bitmeyen is¬yanları durumu daha da kötüleştirm iş¬ti. Bu yüzden idarecilerin değişmesi sı¬kıntıya düşen kesimlerin neredeyse or¬tak amaçlan haline gelmişti. Buna kar¬şılık yönetimin bu insanları rahatlatacak önlemleri almamakta ısrar etmesi dev¬letin yıkılışının önemli sebeplerinden bi¬rini oluşturmuştur.
Emevîler dönemi iktisadî hayatının en önemli olaylarından biri Abdülmelik b. Mervân tarafından ilk İslâm parasının bastırılmasıdır. Onun zamanına kadar ülkede Bizans dinarı ile İran dirhemi kul¬lanılıyordu. Hz. Ömer ve daha sonraki halifeler para ıslahı ve tevhidi yoluna git¬mişlerdi. Ancak tam anlamıyla İslâm pa¬rası Abdülmelik tarafından darbettiril-miştir. 76 (695) yılında Dımaşk'ta ilk İs¬lâm dinarının basımını gerçekleştiren Abdülmelik, valisi Haccâc'ı da Irak'ta ilk dirhemi bastırmakla görevlendirmiş, bu şekilde Bizans'la süregelen askerî mü¬cadele iktisadî bir boyut kazanmıştır. Bu şekilde ülkesini Bizans parasına bağım¬lılıktan kurtaran halife, arkasından da devletin malî yapısını pekiştirip iktisa¬dî durumunu güçlendirmiştir. İki devlet arasında bu yüzden başlayan mücadele sırasında resmî yazışmalarda kullanılan hıristiyanî ibareler de çıkarılarak yerle¬rine İslâmîler'i konulmuştur.
Emevîler'de de çağdaşı devletlerde olduğu gibi ekonomik hayatın temelleri tarım üzerine kurulmuştu. Bunun için idareciler sulama işine büyük önem ver¬diler ve çeşitli kanallar açtırıp bentler yaptırdılar. Muâviye, özellikle Irak topraklarının en önemli problemi olan ba¬taklık bölgelerini ziraata açmak İçin fa¬aliyet gösterdi. Yıllık mahsulü 5 milyon dirhem tutan bir araziyi ekilebilir hale getirdi [305]. Ayrıca Irak'a vali tayin ettiği Ziyâd da bu işlere büyük önem verdi; taşkınları önlemek için bentler, sulama amacıyla kanallar ve üzerlerine köprüler yaptırdı. Emevî-ler'in mühendisi olarak tanınan I. Yezîd, Dımaşk'ın Guta bölgesinde kendi adıyla bilinen kanalı (Nehrü Yezîd) açtırdı. Böy¬lece Güta'nın az bir kısmı sulanabilir¬ken bu kanal sayesinde verimli arazinin tamamı sulanır hale geldi. Meşhur Eme-vî valisi Haccâc da pek çok kanal açtır¬mış, ayrıca tarımın gerilememesi için şe¬hirlere göçü yasaklayarak kırsal kesim¬den gelenleri geri dönmeye mecbur et¬miştir. [306]
Hişâm b. Abdülmelik zamanında baş¬şehirden geçen Berada nehrinin kolları¬nın sayısı on üçün üzerinde idi. Onun Irak valisi Hâlid b. Abdullah el-Kasrî sulama işlerine büyük para harcayarak çeşitli kanallar açtırdı ve barajlar, köprüler yap¬tırdı. Bu gibi faaliyetlerin birçoğunda meşhur mühendis Hassan en-NabatTnin katkılarından faydalanılmıştır [307]. Mısır'ın Nil nehrine dayalı sulamacılığına da gereken önem veril¬miş, ayrıca nehir üzerinde yeni bir mik¬yas yaptırılmıştır [308]. J. Sauvaget ve 0. Grabar, Emevî halifele¬rinin Bâdiyetüşşâm'da inşa ettirdikleri kasır ve sarayların da ziraî üretimi art¬tırma işlevi gördüğünü ileri sürmüş ve bu yapıların etrafında görülen kanalları, su arklarını ve sarnıçları delil göstermiş¬lerdir. [309]


Bibliyografya:

Hasan-ı Basrî, Risale fl'l-kader [310]. Kahire 1971, s. 81-93; Vâsıl b. Atâ. Hutbe: Whsil İbn cAtâ al$ Prediger und fheoioge [311], Leiden 1988, s. 22-36; Ebû Yûsuf. el-Harâc, Kahire 1346, s. 49, 160; Jbn Sa'd, et-Tabakât, IX, tür.yer.; İbn Ebû Şeybe. el-Muşannef [312], Beyrut 1409/1989, V, 14; Halîfe b. Hayyât. et-Târîh (Zekkâr), s. 203-409; Câhiz, el-Beyân ve't-tebyîn, 1-IV, tür.yer,; Zûbeyr b. Bekkâr, Ahb&rü'l-muuaffakıyyât, Baej-dad 1972, s. 331-333; Belâzürî, Ensâb, İ-IV, tür.yer.; a.mlf., Fütûh [313], Beyrut 1987, s. 380 vd., 411,413, 627; İbn Kuteybe, el-Ma'â-rff (Ukkâşe), tür.yer,; a.mlf., el-İmame üe's-si-yâse, Beyrut, ts.; Dîneverî. el-Ahbârü't-tıvâl, s. 288, 295-366; Ya'kübî, Tarttı, lî, 216-338; Ta-berî. Târih (Ebu 1-Fazl), II; V-Vll; Mes'ûdî, Mü-, rûcuz-zeheb (Abdülhamld), III, 20-270; Sîrâ-fî, Ahbârü'n-nahviyyîne'l-Başriyyîn [314], Beyrut 1936; Ebü't-Tayyib el-Lu-gavî. Merâtibü'n-nahuiyyln, Kahire, ts.; Ebû Bekir ez-Zübeydî, Tabakâtü'n-nahüiyyîn ve'!-luğauiyyîn. Kahire 1954; İbn Cülcü!, Tabaka-tu I-etıbba3. Kahire 1955; İbnü'n-Nedim. el-Fihrist, Riyad 1966; Dânî, Kitâbü'n-nakt, İs¬tanbul 1932; Mâverdî, el-Ahkâmus-sultâniy-ye, Kahire 1973, s. 124; Hatîb el-Bağdâdî. Tak-yîdü'l-'ilm, Dımaşk 1949; İbnü'1-Esîr, el-Kâ-mii, Ill-V; İbnü'l-Kıftî. İhbârü't-'ulemâ1, Ka¬hire 1326; a.mlf., İnbâhur-ruvât I-IV, tür.yer.; İbnü't-Tıktakâ, et-Fahrî, s. 103-149; İbn Ebû Usaybia. ^Uyûnü'l-enbâ\ Kahire 1882; İbn Hallikân, Vefeyât, I-VIII, tür.yer.; Zehebî. Tez-kiretü'l-huffâz, I-1V, tür.yer.; a.mlf., Aclâmun-nübelâ", I-XXIII, tür.yer.; İbn Kesîr, el-Bidâ-ye, III; VII]-X; İbn Haldun, el-'İber, III, 4-168; a.mlf.. Mukaddime, I, 364-365, 372-374; Ib-nü'l-Cezerî, Gayetü'n-nihâye, l-II; Makrîzî. el-Hıtat, I, 98; Süyûtî, Buğyetul-vu'ât, Kahire 1326; a.mlf.. Târîhul-hulefâ', s. 194-259; İb-nü'1-Murtazâ, Tabakâtü'i-Mu'tezite, s. 54-55, 58-59; Mücâhid b. Cebr. Tefsir [315], Doha 1978; Taşköprizâde, Meo-zûâtü'l-ulûm, İstanbul 1313; Keşfü'z-zunûn, III; Hediyyetü'i-'ârifîn, I-ll; Ahmed Cevdet Pa¬şa. Kısas-ı Enbiyâ, istanbul 1331, I, 620, 627; H. Lammens, Etudes sur le regne du caiife Omeyyade Moaıuia, Leipzig 1908; a.mlf.. Etu¬des sur le siecle des Omeyyades, Beyrut 1930; a.mlf.. "Mervan In, İA, VII, 777-778; a.mlf., "Muâviye", a.e., VII!, 438-444; C. Zeydân, Medeniy-yet-i İslâmiyye, l-II, 3-32; ili; Ahmed Emîn, Fecrû'l-İslâm, Kahire 1945; Abdülazîz ed-Dû-rî, el-'Aşrul-cAbbâsîyyul-euuel, Bağdad 1945; a.mlf.. İlk Dönem İslâm Tarihi [316], İstanbul 1991; C. Brockelmann, is¬lâm Milletleri ve Deuletleri Tarihi [317], Ankara 1954, s. 57-58; a.mlf.. Tart-hu'l-edebi'l-'Arabî [318], Kahire 1959; Kehhâle. Mu'cemü'l-mü'el-lifin, 1-XV, tür.yer.; a.mlf.. 'ülûmü'l-bahte fil-'uşûri'l-İslâmiyye, Dımaşk 1972; T. J. De Boer, İslâmda Felsefe Tarihi [319], An¬kara 1960, s. 3-47; Sezgin, GAS, I-IX, tür.yer.; M. Hüseyin ez-Zehebî, et-Tefsîr ue'l-müfessi-rûn, Kahire 1961; J. VVellhausen. Arap Devle¬ti ue Sukut [320], Ankara 1963; a.mlf., İslâmiyeün İlk Devrinde Dinî-Siyâsî Muhalefet Partileri [321], Anka¬ra 1989; M, Hamîdullah. Kur'ân-ı Kerîm Ta¬rihi [322], İstanbul 1965, s. 42-64; a.mlf., Muhtasar Hadis Tarihi oe Sahife-i Hemmam b. Münebbih [323], İs¬tanbul 1967; Ali Hasan Abdülkâdir, Nazratün 'âmme fi târîhi'l fıkhi'l İsiâmî, Kahire 1965, s. 106-190; Seyyld Abdülaziz Salim, et-Târîh ve'l-mü'errihûne'l- Arab, İskenderiye 1967; a.mlf,, Târîhud-deuleti'l-'Arabiyye, Beyrut 1986; Şevki Dayf, et-Medârisü 'n - nahüiyye. Kahire 1968; a.mlf., Tûrîhu'l-edebi'l-'Arabî, Kahire, ts.,; Zirlklî. el-Aclâm, 1-X, tür.yer.; Selâhad-din el-Müneccid. Mu'cemü BenîÜmeyye, Bey¬rut 1970; a.mlf., Mu'cemü't-mü'errihîne'd-Dımaşkıyyîn, Beyrut 1978; M. Hudarî Bek, Târthu't-teşrt'i'1-İslâm.T, Kahire 1970; a.mlf.. Mu-hâdarât (Emeviyye), II, 22-226; Abdullah Mah-mûd ej-Şehhâte. Târîhu'l-Kur'ân ue't-tefsîr, Kahire 1392/1972, s. İ-112; Abdülemîr Dek-sen. el-HHâfetü'i-Erneuiyye, Beyrut 1974; Hâ-şim Cemîl Abdullah. Fıkhu Saefd b. Müsey-yeb, Bağdad 1974; M. Esat Kılıçer, İslâm Fık¬hında Rey Taraftarları, Ankara 1975; Ahmed Çelebi, İslâmda Eğitim-Öğretim Tarihi [324], İstanbul 1976; Talat Kûçyiğit, Hadis Tarihi, Ankara 1977, s. 9-214; B. Lewis. Tarih¬te Araplar [325], İstanbul 1979; Necde Hammâş, el-İdâre fİl-'aşri'i-Üme-ut, Dımaşk 1980; a,mlf, eş-Şâm fi sadrıI -İs¬lâm, Dımaşk 1987; Hitti, İslâm Tarihi, II, 301 -441; R, Mantran, İslâmm Yayılış Tarihi [326], Ankara 1981, s. 116; İsmail Yiğit, Emeviler Devrinde İlmi Hareket (dok¬tora tezi, 1981), Mü Sosyal Bilimler Enstitüsü; M. Watt, İslâm Düşüncesinin Teşekkül Devri [327], Ankara 1981, s. 1-183; Abdülmün'im Mâcid, et-Târîhu's-siyâsî li'd-deületi'i-'Arabiyue, Kahire 1982, 11, tür.yer.; a.mlf., el-Hicâz ve'd-deuletü'i-İslâmiyye, Bey¬rut 1983; Abdüşşâfî M. Abdüllatîf, el-'Alemul-İsiâmî fi'l-^aşrıl-Ümevî, Kahire 1984; Hasan İbrahim, islâm Tarihi, II, 251; İbrahim Beydûn, ed-Devletü'l-Ümeuiyye ue'l-mu'ârazâ, Beyrut 1985; Yûsuf el-Uş. ed-Devletü'l-Ûmeviyye, Di-mask 1985; G. Ostrogorsky. Bizans Devleti Ta¬rihi [328], Ankara 1986; Hüse¬yin Atvân, el-Fıraku7-İslâmiyye, Beyrut 1986; a.mlf., ed-Dâ'uetü'l-'Abbâsiyye, Beyrut, ts.; Nayif Ma'ruf. el-Hauâric fi'l-'asri'l-Ümeuî, Bey¬rut 1987; Mahmûd Mikdâd, el-Mevâlî ve niza-mü'l-uelâ, Dtmaşk 1989, s. 130-328; Hayred-din Karaman. İslâm Hukuk Tarihi, İstanbul 1989, s. 161-168; Ziyaeddin Reyyis, İslâmda Siyası Düşünce Tarihi [329], İstanbul 1990; Mustafa Nevin Abdülhâlık, İslâm Siyasî Düşüncesinde Muhalefet [330], İs¬tanbul 1990; İrfan Ayçan, Muâuiye b. Ebl Süf-yân, Ankara 1990; a.mlf. — İbrahim Sarıçam, Emeuîler, Ankara 1993; Vecdi Akyüz, Hilafetin Saltanata Dönüşmesi, İstanbul 1991; Hodgson, islâm'ın Serüueni, I, 160-175, 189-232; İbra¬him el-Ebyârî, Mu'âüiye, Kahire, ts.; K. W. Zet-tersteen, "Abdülmelik", İA, I, 95-97; a.mlf.. "Hişâm", a.e., V/l, s. 540; a.mlf., "Ömer", a.e, IX, 462-465; G. Levi Delta Vida, "Emeviler", a.e,, IV, 241-248; T. W. Arnold. "Halife", a,e, V/l, s. 148-155; Hakkı Dursun Yıldız, "Velîd I", a.e., XIII, 292-297; a.mlf., "Yezîd b. Abdülmelik", a.e., XIII, 409-411; a.mlf.. "Yezîd b. Mu'âvi-ye", a.e., XIII, 411-413; a.mlf,, "Abdülmelik b. Mervân", D/A, 1,266-270.


f- Sanat. Emevî hanedanının hâkimiye¬ti altında doğan ve gelişen Emevî sanatı, her şeyden önce İslâm sanatının esasları¬nın tesbit edilip temellerinin atıldığı dev¬ri temsil eder. Mimari ve diğer sanat kol¬larında ana formların ortaya çıkması, kaidelerin tesbit edilmesi ve ana şema¬ların belirlenmeye başlaması bu döne¬me rastlamaktadır. Emevî sanatı, sınırlı bir teşekkül süresi içinde kaldığı ve hâ¬kim olduğu bölgelerin İslâm öncesi kül¬türleriyle yakın temas halinde bulundu¬ğu için daha sonra tam anlamıyla şah¬siyet kazanacak olan İslâm sanatından değişik bazı özellikler göstermektedir. Bilhassa ihtişam ve zenginliğin ortaya konulduğu mimari tezyinatta hemen farkedilen bu durum, Emevî hükümdarlarının, İslâm öncesi medeniyetlerin ve Hı¬ristiyanlığın bıraktığı eserlere karşı İs¬lâm düşünce ve sanatını hâkim kılma arzularının sonucudur. Emevîler'den ön¬ce, yalnız dinî görevlerin İfa edilmesine ve tabiat şartlarına karşı günlük haya¬tın sürdürülmesine uygun olmaları ama¬cıyla yapılan son derece mütevazi ve sa¬de binaların yerine ihtişamlı görünme¬leri birinci planda tutulan dinî ve sivil binaların yapılması ile ortaya çıkan yeni sanat anlayışı sanat bakımından ilk ol¬ma özelliğine sahiptir. Bu sebeple de İs¬lâm âleminde Emevî eserleri için örnek veya rakip teşkil edecek başka eserler mevcut olmamıştır. Emevîler'in bu gözle gördükleri sanat eserleri, asıl hâkimiyet alanlarını oluşturan Suriye ve yakın çev¬resindeki eski medeniyetlerle çağdaşları olan Bizans ve Sâsânîler"e ait eserlerdir. İslâm sanatının gerçek anlamda te¬melini teşkil eden Emevî sanatı, sanat tarihi açısından büyük önem ve değere sahip mimari eserlerin yapıldığı bir de¬vir olarak dikkat çekmektedir. İslâm âle¬minin bir bütün halinde o güne kadarki en geniş sınırlarına ulaştığı ve cihanşü¬mul bir nitelik kazandığı bu dönemde Emevî hükümdarları güçleri, zenginlik¬leri ve kendilerine olan güvenleriyle âbi¬devî sanat eserlerinin yapılmasına ön¬derlik etmişler, dolayısıyla da devletin ve İslâm'ın gücünü sergileyebilmek amacıyla Emevî sanatının gelişmesinde en önemli rolü oynamışlardır.
Her şeyden önce kendi milletlerini di¬ğerlerinin üstünde tutan Emevîler, ge¬leneksel Arap hayatının gerektirdiği dav¬ranışları, zevk ve anlayışı hâkim olduk¬ları bölgelerinkinin üstüne çıkartmaya çalışırken buralarda bir yerli-Arap sen¬tezi de ortaya koymuşlardır. Arabistan çöllerinden gelen göçebe Arap anlayışıy¬la Suriye'nin kökleri çok eskilere giden yerleşik medeniyet anlayışının bir sente¬zi olan Emevî sanatı, İslâm sanatı tarihi içinde müstesna bir devri temsil eder. Eski Mezopotamya ve İran medeniyet¬lerinin üzerine gelen Helenistik kültürün temeline dayanmış hıristiyan anlayışı karşısında İslâm'ı temsil eden Emevîler, eskileri gölgede bırakabilecek görkemli eserlerin banisi oldukları kadar yeni ye¬ni şekillenen İslâm sanatının da teşek¬kül ve tekâmülü yolunda önemli bir hiz¬mette bulunmuşlardır. Diğer taraftan Suriye Emevî sanatı ile Endülüs Emevî sanatı arasında bir bağ bulunmakla bir¬likte Endülüs Emevîleri'nin ortaya koy¬duğu sanat tamamen kendine has özelliklere sahip olup yeni bir anlayışın ifa¬desidir. [331]
1- Mimari. Emevî sanatının ortaya koy¬duğu eserler, özellikle dinî mimarinin ilk plan şemalarının teşekkülünde önemli bir rol oynamıştır. Mihrabın mimari bir eleman olarak kullanılması ve minberin ana mekân bütününe katılması bu de¬virde gerçekleşmiş ve bu camilerin plan şemaları daha sonra yapılacak olanlar için Örnek teşkil etmiştir. Ayrıca bir ka¬palı İbadet mekânı ile etrafı revaklarla çevrili avludan oluşan büyük cami planı da bu devirde ortaya çıkmıştır. Dinî mi¬mari taşıdığı İslâm öncesi tesirlere rağ¬men İslâm akaidine göre teşkilâtlandırılmış ve ibadetlerin ifa edilmesine her yönüyle cevap verecek şekilde tasarlan¬mış binalarıyla müslüman ruhuna uygun bir görünüm sergiler. Emevî sivil mima¬risi eskiyle yeninin karşılaşmasını en gü¬zel biçimde gözler önüne sermesi açısın¬dan özel bir öneme sahiptir. Bu eserler¬de görülen plan şemaları ve mimari tez¬yinat, dinî mimaride uyulması gereken kanun ve kurallardan uzak kalması se-bebiyie özgürlük içinde gelişmiştir. Sivil mimaride dünyevî ve maddî bir temayül mevcut olup İslâm öncesi medeniyetler¬den ve onların sanat anlayışlarından çok güçlü tesirler taşıyan binalarda Emevî¬ler'in dünyaya ve hayata karşı hissettik¬leri bağlılık açıkça kendini göstermek¬tedir. Her şeyden Önce savunmaya Önem verilerek yapılmış kasırlarda veya çöl şa¬tolarında görülen plan şeması ve bina¬ların teşekkülü, Emevî halifelerinin Hu-lefâ-yi Râşidîn devri yöneticilerinin tutu¬mundan farklı olan dünyaya ve lükse düşkün hayat tarzlarını çok güzel sergi¬lemekte ve ayrıca onların, İslâm devleti¬nin topraklan, gücü ve nüfusu arttıkça tebaalarından uzaklaşmakta ve hatta çekinmekte olduklarını ortaya koymaktadır. Kalabalık şehirlerden uzakta ıssız veya çok az nüfusa sahip çöl bölgelerin¬de yapılan kasırlar, Emevîler'in ataları¬nın geldiği çöllere duydukları özlem ve sevgi kadar savunma ve korunmaya duy¬dukları ihtiyacın da sonucudur. Emevî mimarisi, günümüze kalabilen örnek az¬lığına rağmen İslâm sanatı tarihi açısından önemi büyük yapılarla temsil edil¬mektedir. Ana malzeme olarak taş ve tuğlanın kullanıldığı bu eserlerde bulu¬nan tezyinatın değişik hususiyetleri ve ihtişamı da binalar kadar büyük önem taşımaktadır.
a- Dinî Mimari. Emevî dinî mimarisi¬nin ilk binası, müslümanların Hacerülesvedden sonra ikinci kutsal taşi olan, Hz. Peygamber'in üzerine basarak mi'raca çıktığı "sahre'nin (sahretullah) üstünü ör¬ten Kubbetü's-sahre'dir. Halife Abdül-melik b. Mervân tarafından 72 (691 -92) yılında yaptırılan bina, Kudüs'teki mad¬dî ve manevî değeri haiz mimari şaheser¬lerinin en güzelidir. Kutsal kaya ile al¬tındaki mağaranın üstünü örten yuvar¬lak kubbe dört paye ve aralarındaki üçer sütunla taşınmakta, böylece sınırlanan daire planlı merkezî mahallin etrafını sekiz paye ile aralarındaki ikişer sütun¬dan oluşan sekizgen bir arkat çevrele¬mekte ve iç içe iki galeri meydana getir¬mektedir. Binanın dış duvarlanyla sağ¬lanan plan şeması da sekizgen olup me¬yilli çatıdan merkezî kısmın üstündeki kubbeye kasnakla geçilmektedir. Bugün altın levhalarla kaplanmış durumda bu¬lunan kubbe, kutsal mahallin önemini belirtecek şekilde bütün binaya hâkim kılınmıştır. Sahretullahı çevreleyen iki galeri ziyaretçilerin tavafı içindir; bu ba¬kımdan zamanla yanlış olarak Ömer Ca¬mii adıyla da anılan bina, özellikle yaban¬cılar tarafından sanıldığı gibi bir cami değildir ve esasen minaresi de yoktur. Binanın mozaik tezyinatı önemlidir. [332]
I. Velîd zamanında 709 yılında başla¬nıp 715 yılında tamamlanan Kudüs'teki Mescid-i Aksa da İslâm âleminin en kut¬sal yapılarından biri olup cami mimarisi için örnek teşkil eden, maddî ve manevî büyük öneme sahip diğer bir Emevî ese¬ridir. Geçirdiği onarımlar ve çeşitli imar faaliyetleri sebebiyle planında değişme¬ler olmasına rağmen ana hatlarıyla eski şekli ve ilk planı hakkında bir fikir vere¬bilen cami, kıble duvarına dikey uzanan neflerte onları kesen kıble duvarına pa¬ralel bir neften meydana gelir. İbadet mekânının en karakteristik kısmı, kub¬beye paralel nefin mihrabın önünde kes¬tiği ortadaki dikey nefle birlikte teşkil ettiği açıklığın üzerine gelen kubbedir. Bu düzenleme daha sonra yapılan pek çok camide tekrarlanmıştır. [333]
Emevî mimarisinin şaheserlerinden biri olduğu kadar günümüze kalabilen camilerin de en ihtişamlı ilk örneğini teş¬kil eden Şam'daki Emeviyye Camii I. Ve-lîd'in halifeliği sırasında yapılmıştır (705-715). Eski bir Roma mâbediyle bir Bi¬zans bazilikasının yerine inşa edilen ca¬mi, kıble duvarına paralel uzanan üç nefle onları mihrap hizasında kesen bir dikey neften meydana gelmiştir. Dikey ve paralel neflerin kesiştikleri ortada¬ki bölümün üstünde bir kubbe yer al¬makta, diğer kısımların üzerinde ise ah¬şap bir çatı bulunmaktadır. Bina tarihi süresince birçok tamirat görmüş ve de¬ğişik imar safhalarıyla bugünkü şeklini almıştır. Daha sonraki camiler için bir örnek teşkil eden bu önemli yapının av¬lusu ve burada bulunan hazine binası da ayrıca İslâm sanatı açısından dikka¬te şayandır. Bilhassa revaklarla çevrili avlunun cami mimarisinin tekâmülünde iç mekân teşekkülüyle birlikte önemli bir yeri bulunmaktadır. Öncü örnek ol¬ma özelliğini taşıyan Emeviyye Camii'nin tezyinatında kullanılan mozaik süsleme¬ler de bu özelliği çok daha Önemli hale getirmiştir. Mozaik tezyinat içinde bit¬kisel ve geometrik motiflerle Emevî ha¬lifelerinin gücünü gösteren şehir ve bi¬na tasvirleri yer almaktadır. [334]
Dinî mimarinin diğer iki örneği, yine VIII. yüzyıla ait olan Hama Ulucamii ile Busrâ'daki Ömer Camii'dir. Her ikisinin de geçirdikleri çeşitli onarım ve değişik¬liklere rağmen Şam Emeviyye Camii'nin-kine benzer birer plana sahip oldukları anlaşılmaktadır.
b- Sivil Mimari. Sivil mimariyi temsil eden binalar, büyük iskân bölgelerinin uzağında müstahkem saray veya kasır olarak hizmet vermiş veya bu gaye ile yapımına başlanmış şatolardır. Bu tip binaların bilinen ilk örneklerinden biri, Halife Hişâm b. Abdülmelik devrinde 727 yılında yapılmış olan Kasrü'l-hayri'l-gar-bî'dir. Dörtköşe bir ana avlu etrafında sıralanmış bölümlerden meydana gelen, düzenli bir iç kuruluşa sahip komplek¬sin dış kısmı tahkimatlı bir duvarla çev¬rilidir. 727 ve 729 yıllarında tamamlan¬mış iki ayrı mimari kompleksten oluşan Kasrü'l-hayri'ş-şarki ise Emevî sivil mi¬marisinin en ilgi çekici örneklerinden bi¬ridir. Çok maksatlı kullanıma ayrılmış büyük bir bina İle bunun dışında kalan daha küçük bir binadan teşekkül etmiş¬tir. Küçük binanın Halife Hişâm için ya¬pılmış bir köşk olduğu bilinmektedir. Bir av sahası içinde yer alan iki mima¬ri kompleks de Emevî sivil mimarisinin bu tip binalar için alışılmış özelliklerini taşımaktadır. Kareye yakın dört köşe bir orta avluya göre teşkilâtlanmış iç mekânın etrafı, kuleler ve yarım kule¬lerle tahkim edilmiş bir surla çevrilidir. Giriş kısımları, Kasrü'l-hayri'l-garbî'de olduğu gibi yarım daire biçimi kulelerle savunulan binalardan büyüğünün dört, küçüğünün ise bir tek girişi vardır. Kü¬çük binada tipik Emevî alçı tezyinatının mevcut olduğu görülmektedir. Komplek¬sin bir camii ve askerî garnizonu vardır. [335]
Yapımına 740 yılından sonra Halife Hişâm b. Abdülmelik (724-743) veya II. Velîd (743-744) döneminde başlandığı tahmin edilen Hırbetü'l-mefcer tamam-lanamadan kalmış bir eserdir. Merkezî bir ana avlu çevresinde teşkilâtlanmış ve etrafı tahkimatlı duvarla çevrilmiş bir ana bina İle bunun dışında on altı paye tarafından taşınan beşik tonozlu çatıyla örtülü bir hamam bölümünden meyda¬na gelmiştir. Zengin bir mimari tezyi¬nata sahip olan ve zemini mozaiklerle kaplanmış bulunan hamamın soğukluk bölümünün üstü bir kubbeyle örtülüdür. [336]
Tarihlenmesi güçlükler arzeden ve mi¬mari hususiyetleriyle diğer Emevî kasır¬larından farklı bir görüntü veren Kusay-ru Amre'de, bir taht odası ve kabul sa¬lonu ile bu bölümün bağlandığı bir ha¬mamdan müteşekkil bir plan şemasına rastlanmaktadır. 11. Velîd'in halifeliğe gelmesinden Önceki bir döneme ait ol¬duğu tahmin edilen bina, diğer kasır¬larda görülen ana avluya ve tahkimatlı surlara sahip değildir. Binanın özellikle duvar resimleri meşhurdur ve bunlar Emevî sanatı için olduğu kadar İslâm sanatı tarihi için de büyük önem taşı¬maktadır. [337]
Halife II. Velîd devrinde yapımına baş¬landığı sanılan Kasrü'l-Müşettâ yine ya¬rım kalmış bir bina olup ana hususiyet¬leri itibariyle alışılmış Emevî kasır pla¬nına sahiptir. Dörtköşe bir ana avlu et¬rafında teşkilâtlanmış mimari bölümler¬den meydana gelen bir İç düzenlemeye sahip bina tahkimatlı duvarlarla çevrili¬dir. Binanın en ilgi çekici kısmı, inşaatın terkedilmesi sırasında kemer çıkışları¬na kadar tamamlanmış olan taht oda-sıdır. Üç kemerli bir zafer takını andı¬ran avlu cephesi ve bu cephenin arka¬sındaki üç apsis ile teşkilâtlandırılıp kub¬beyle örtülmesi planlanmış olduğu an¬laşılan bu bölüm diğer Emevî binaların¬dan farklı bir özelliktedir. [338]
Öteki sivil mimari eserleri arasında Hamâmü's-Sarah, Kasrü'l-ebyaz (Hırbe-tü'l-beydâ), Kasrü't-Tûbe, Hırbetü'1-min-ye ve Kasru Harâne'yi saymak mümkün¬dür. Bu binaların plan şemaları da esas itibariyle ana avlu etrafında gelişmiş mi¬mari bölümlerden ve bu iç mekânı çe¬viren tahkimatlı duvarlardan oluşmak¬tadır.
Z. Mozaik, Duvar Resimleri, Heykel, Ka¬bartma, Tezyinat ve Küçük Sanatlar. Eme-vî sanatından günümüze ulaşan sınırlı sayıdaki örneğin büyük bir kısmı mimar¬lık âbidesi olup bunların dışında kalan¬ların çoğunluğu da mimariye bağlı sanat kollarına ait eserlerdir; el sanatı ürün¬lerinin sayısı ise çok azdır. Emevî sana¬tını temsil eden bütün eserlerde rastla¬nan ana özellik, bunların İslâm sanatı¬nın diğer devirlerinde yapılanlardan fark¬lı ve değişik bir anlayışla ele alınmış olmalarıdır. Bu durum mimari kadar mi¬mariye bağlı sanat kolları ve el sanatla¬rı için de geçerlidir. Özellikle mimariye bağlı sanat kollan ve el sanatlarının tez¬yini elemanları arasında yakın bir temas olduğu gözden kaçmamaktadır; bunla¬ra aynı zevk ve duyguların şekil verdiği bellidir. Emevî sanatının temeli mimari ve mimari tezyinat olup kullanma ama¬cıyla yapılmış eserler üzerinde dahi mi¬mari tezyinat elemanlarının yer alması bu durumun sonucudur.
Emevî sanatının bütün İslâm sanatı içindeki farklı ana özelliği mozaik, du¬var resimleri ve heykel gibi az ilgi çeken sanat kollarına ve figüratif anlayışla yak¬laştığı tasvirî tarza duyduğu güçlü tema¬yüldür. İslâm sanatı için hayli değişik bir durum arzeden bu temayül Endülüs da¬hil bütün Emevîler için tabii olup dinî inançlara karşı gelmeden önemli eser¬ler meydana getirilmesine ortam hazır¬lamıştır. Bu eserlerin yapımında görev alan ustalar Arap ve hatta müslüman olmasalar dahi yaptıkları eserlerle İslâm ruh ve'anlayışına uygun biçimde Emevî zevkini yansıtmışlardır. Emevî halifele¬rinin insan ve hayvan figürlerinin yer al¬dığı tasvirî eserlere karşı büyük ilgi duy¬dukları aşikârdır. Fakat bu tip tasvirle¬rin yalnız sivil mimari eserleri veya di¬nî mimari eserlerinin din dışı kullanım amacıyla yapılmış bölümleri üzerinde yer almış olması, buna karşılık dinî binalar¬da bitkisel motiflerle şehir ve bina tas¬virleri gibi cansız figürlere yer verilme¬si, Emevîler'in din ve sanat karşısın¬daki tutumlarının ve İslâm'ın kuralları¬na uymalarının en güzel ifadesidir. Du¬var resimleri, mozaikler ve heykeller da¬ha çok Emevî halifelerinin hâkimi olduk¬ları bölgelerin eski kültür, gelenek ve düşünceleriyle İslâm'ın inanç ve anlayı¬şını birleştirme çabasının ve şahsî zevk¬lerinin sonucudur. Bundan dolayı söz ko¬nusu eserler eski Mezopotamya ve İran medeniyetleri kadar Grek, Roma ve Bizans medeniyetlerinin de İslâm sanat ve kültürüyle birleşmesini temsil etmek¬tedir.
Çoğunun Bizanslı ustalar tarafından yapıldığı bilinen mozaiklerin dinî mima¬rideki en güzel örnekleri Kubbetü's-sah-re ile Emeviyye Camii İçinde bulunmak¬tadır. Altın yaldızlı mozaiklerin de kulla¬nıldığı tezyinatta bitkisel desenlere ağır¬lık verilmiştir; ayrıca Emeviyye Camii'n-deki şehir ve bina tasvirleri dikkate şa¬yandır. Emevî binalarında mozaik tezyi¬nat duvarlar, kubbeler ve çeşitli mima¬ri elemanlar kadar zeminlerin süslen¬mesinde de uygulanmıştır. Özellikle si¬vil mimari eserlerinden Hırbetü'l-mef-cer. Hırbetü'l-minye ve Kusayru Amre gibi kasırların bazı bölümlerinin taban döşemelerinde yer alan mozaikler ilgi çekicidir.
Tasvirî sanatın dikkate değer bir ko¬lunu oluşturan duvar resimciliği özellikle Kusayru Amre kasrındaki ihtişamlı ör¬neklerle temsil edilmekte ve bu resim¬lerde tamamen dünyevî ve politik bir ka¬rakter görülmektedir. Kasrü' I - hayri'l -garbî'de de insan ve hayvan figürleri ih¬tiva eden resimlere rastlanmıştır.
Emevî sanatının mimariyle bağlı sanat kolları içinde önemli bir faaliyet alanı ol¬duğu farkedilen figüratif kabartmacı-lık ve heykeltıraşlık, İslâm sanatı tarihi içinde nisbeten istisnaî bir durum arzet-mektedir. Emevîler'in önemli bir ilgi kay¬nağını oluşturan bu sanat kollarında, içinde halife tasvirlerinin de yer aldığı üç boyutlu insan figürlerinin yapılmış ol¬ması bu istisnaî durumun ürünüdür. Sa¬yıları hayli fazla olan insan tasvirleri¬nin dışında çeşitli hayvanlar da heykel ve kabartmalar için önemli bir kaynak teşkil etmiştir. Bunlardan başka İslâm sanatı için alışılmış bir durum arzeden kabartma bitkisel süslemelerin de ilk örneklerinin Emevîler devrinde teşek¬kül etmeye başladığı açıkça görülmektedir. Alçı ve taş malzemenin kullanıl¬dığı bu sanat kolunda resim ve mozaiklerde hâkim olan zevk ve düşünceler ge¬çerlidir.
Dinî binalarda ve onlarla irtibat halin¬de bulunan bölümlerde bitkisel süsle¬meler yaygın olup sivil binalarla dinî bi¬naların din dışı kullanım alanlarında fi¬güratif tasvirlere rastlanmaktadır. İn¬san ve hayvan heykellerinin yer aldığı bi¬nalar arasında özellikle Kasrü'l-hayrî'l-garbîve Hırbetü'l-mefcer kasırları öne¬me sahiptirler. Buralarda işlenen te¬ma ve figürlerin duvar resimlerindeki-lerle yakından ilgili olduğu görülür. Ge¬ometrik ve bitkisel motifli alçı süsle¬melerin yaygın biçimde kullanıldığı bi¬nalar arasında özellikle Hırbetü'1-mef-cer, Kasrü'l-hayri'ş-şarkl ve Kasrü'l-hay-ri'l-garbî dikkat çeker ve bunlar arasın¬da da Kasrü'l-hayri'ş-şarki değişik al¬çı süslemeleriyle müstesna bir yer işgal eder. Figüratif motiflerle geometrik ve bitkisel süslemelerin bir arada kullanıl¬dığı kabartma tezyinatın en güzel ör¬nekleri Kasrü'l-Müşettâ'da, giriş cep¬hesinde yer alan kalker blokları üzeri¬ne hareketli hayvan tasvirleri ve zengin bitkisel motiflerin resmedildiği frizde gö¬rülmektedir.
Küçük sanatların günümüze gelebilen az sayıdaki örneği diğer sanat kolları¬nın gölgesinde kalmış bazı bronz kap¬lar, ahşap eserler ve seramik eşyadan ibarettir. Bunların üzerinde yer alan süs¬lemelerin mimariye bağlı sanat kolları¬nın yoğun etkisini taşıdığı farkedilir. Ay¬nı durum, Doğu etkilerinin yoğun biçim¬de hissedildiği fildişi eserler için de söz konusudur. Seramik eserlerde de bu et¬ki güçlü olarak karşımıza çıkmakta, özel¬likle Sâsânî seramikleriyle aralarında ya¬kın bir temas bulunduğu hissedilmek¬tedir.

Bibliyografya:

A. Musil. Qusayr' Amra, Vienna 1907; A. Ja-ussen-R Savignac. "Les Chateaux arabes", Mission arche~ologique en Arabie, Paris 1922; E. Diez. L'Art de l'lslam, Paris, ts., s. Î6-26; a.mlf. — H. Glück. Die Kunst des islam, Berlin 1925, tür.yer.; Suut Kemal Yetkin, İslam Sana¬tı Tarihi, Ankara 1954, tür.yer.; K. A. C. Cres-well. Early Müslim Architecture, !AHcham 1958, s. 1-156; R. W. Hamilton. Khirbat al Mafjar, Oxford 1959; a.mlf., "Carved Stuccoes in Umayyad Architecture", Iraq, sy. 15 (1953), s. 43-56; R. Ettinghausen, Arab Painting, Gene-ve 1962, tür.yer.; W. Caskel, Der Felsendom und die Wa!!fahrt nach Jerusalem, Köln 1963; K. Otto-Dorn, Islamische Kunst, Baden - Baden 1964, tür.yer.; E. Kühnel, islamic Art and Archi¬tecture, London 1966, tür.yer.; A. Almagro, Qusayr' Amra, Madrid 1975; a.mlf, E! Palacio Omeyad de Amman, Madrid 1983; D. T. Rice. islamic Art, London 1975, s. 9-28; A. Papado-poulo, L'lslam et fart musulmane, Paris 1976, s. 235, 480-482; Fevvâz Ahmed Tavkân, el-Ha'ir: Batış fi'l-kuşûri'l-Emeuiyye fi'lbâdl-ye, Amman 1979; Zeki Muhammed Hasan. Fü-nünü" i-islâm, Kahire, ts [339], s. 32-54; Architecture ofthe islamic Worid [340], London 1984, s. 33-34, 76, 165, 232, 234-235; J. D. Hoag, islam We!tgeschichte der Architekture, Stuttgart 1986, s. 10-21; 0. Grarjar, İslam Sanatı'nın Oluşumu [341], İstanbul 1988, s. 25-26, 38, 47, 50-52; a.mlf.. "The Umayyad Palace of Khirbat el Mefjar", Archaeology, sy. 8, New York 1955, s. 228-235; a.mlf.. "La Mosquee Omeyyade de Damas", Synthronen (1968), s. 107-114; E. Herzfeld, "Die Genesis der islamischen Kunst und das Mshatta Problem", İsi, I (1910), s. 27-63, 105-144; E. de Lorey. "L'Heilenisme et l'Orient dans les mosaîques des Omaiyades", Al, sy. 1 (1934), s. 23-45; M. Diamand. "Studies in islamic Ornament. Sonıe Aspects of Omaiyad and Early Abbasid Ornaments", a.e., sy. 4 (1937), s. 293-337; H. Stern. "Les Origines de l'architecture de la Mosqııee Omeyyade", Syria, sy. 28, Paris 1951. s. 269-279; a.mlf., "Recherches sur la Mosquee el-Aksa", Ars Orientalis, V, Washington 1963, s. 28-48: E. Lambert, "Les Origines de la mosquee et l'architecture relİgieııse des Omeiyades", Sti, VI (1956), s. 5-18; J. Sauvaget. "Chateaux um-mayyades de Syrie", REi, sy. 35 (1967), s. 1-39; F. Zayadine, "The Umayyad Frescoes of Ûuseir' Amra", Archaeology, XXXl/3, Mew York 1978, s. 19-29; R. Hillenbrand, "La Dölce Vita in Early islamic Syria: The Evidence of Later Umayyad Palaces", Art History, V/l (1982), J. Str7ygows-ki-B. Schulz, "Mschatta", Jahrbuch der kö-nigliche preıtssisches Kunstsammlungen, sy. 25(1984), s. 205-373.