• Kaynak menüsünden dosya indirebilmek istiyorsanız lütfen forum kullanım bilgisini okuyunuz

En Cesur Öğrencim

kibela24

Veliaht
Yönetici
Veliaht
Katılım
12 Mar 2009
Mesajlar
7,974
Beğeniler
86
Puanları
48
#1
En Cesur Öğrencim


Helen Terry - Saturday Post

Doğumgünümde okuldan eve döndüğümde, her zaman olduğu gibi, Rosemarie’nin bana yine bir armağan göndermiş olduğunu gördüm. Geçen on yıl boyunca Rosemarie beni unutmamıştı. İşlemeli bir mendil, küçük bir önlük gibi kibar ve aynı zamanda içten armağanlarla doğumgünümü kutlamayı hiç unutmazdı.
Bu yılki armağanı parlak renkte bir eşarptı. Eşarpla birlikte gelen mektupta Rosemarie, her zamanki gibi, canlı tarzıyla nasıl olduğumu soruyor ve kendi yaşamını anlatıyordu. Rosemarie’nin, kendi neşesinden birşeyler kattığı bu mektup ları, yaşamımı aydınlatan birer güneş ışığı gibiydiler...
Oysa ki, Rosemarie, yaşamının sonuna dek yürüyememeye mahkumdu. Çocuk felcinin kemirdiği bacakları, 5 yaşındaki bir çocuğun bacaklarından farksızdı.
Yemek yerken, onunla ilk karşılaştığım sabahı anımsadım. Onunla tanıştığımda Rosemarie, yaşam savaşımına tek başına göğüs geren, umutsuz ve mutsuz bir kızcağızdı. Annesinin sınıfa dek soktuğu tekerlekli sandalyesinde dimdik oturuyor ve meydan okuyan gözlerle sınıftaki öteki öğrencilere bakıyordu.
Rosemarie ve annesiyle tanıştıktan sonra gülümseyerek, “Hoşgeldin, Rosemarie. Bize katılmandan çok mutlu oldum” dedim.
Çocuğun, kurşuni renkteki gözleri, sözlerimi yalanlarcasına alaycı bir tavır aldı. Hafifçe kızararak öğrencilerden birine Rosemarie’ye, paltosunu nereye asacağını göstermesini rica ettim. Bunun üzerine Rosemarie sinirli bir sesle, “Hiç kimsenin yardımına gereksinimim yok. Kendi işimi kendim yapabilirim!” diye bağırdı.
Kaygılanmaya başlayan Rosemarie’nin annesini sınıftan çıkardım. Çözmem gereken başlıca sorun, bu zavallı kızı öteki öğrencilerle aynı düzeye ulaştıracak ortak bir yan bulmaktı. Okul müdürünün birkaç gün önce bana söylediklerini anımsadım. Müdür bana, “Karar size aittir, Bayan Terry” demişti. “Çocuk zeki. İyi öğretmenlerden de ders almış. Fakat doktorlar, okulda kendi yaşındaki çocuklarla arkadaş olmanın onu mutlu edecek başlıca koşul olduğunu söylemişler. Geçen dört yıl boyunca çok iyi bir tedavi görmesine karşın, kızcağız yaşamının sonuna dek yürüyemeyecek. Bu koşullarda onu kabul edecek misiniz?”
Hemen kararımı vermiştim. Bu mutsuz çocuğa, elimden gelen yardımı yapacaktım.
Bu kararımın sonucunda Rosemarie, sınıfa gelmişti. Evet, acı çekeceğini, kendisiyle alay edileceğini ve acıma duyguları uyandıracağını bile bile gelmişti.
Teneffüs zili çalar çalmaz korktuğum şey oldu. Öğrencilerimden Stephen’ın koridorda, karşıdaki sınıftan çıkan bir arkadaşına, “Sınıfımızda bir sakat var!” diye bağırdığını duydum.
Rosemarie’nin yüzü sararmıştı. Onunla gözgöze gelip de kurşuni gözlerindeki umutsuzluk ve acıyı okuyunca yüreğim burkuldu. Rosemarie yavaşça, “Bayan Terry, eve gitmek istiyorum” diye fısıldadı.
Hemen ona sırtımı dönüp, tahtayı silmeye başladım. Neden sonra sakin bir tavırla, “Peki Rosemarie, evine gidebilirsin, fakat önce neden gitmek istediğini açıklaman koşuluyla” dedim.
Bu yanıtım karşısında kızcağız, yüzünde şaşkın bir ifadeyle bana baktı. “Niçin mi?” diye sordu. “O çocuğun söylediğini duymadınız mı?”
“Ne dedi?” diye sordum.
Rosemarie, hıçkırıklarla titreyen sesiyle, Benim güçsüz bir sakat olduğumu söyledi” dedi.
Sesime doğal bir anlam vermeye çalışarak, “Peki, bunda ne var?” diye sordum. “Sınıf zaten sakatlarla dolu.”
Rosemaire kulaklarına inanamıyormuş gibi şaşkınlıkla yüzüme bakıyordu. Ben konuşmaya devam ettim.
“Sen sakat sözcüğünün anlamını biliyor musun? Herhangi bir organının görevini tümüyle yerine getirebilmesi için yardıma gereksinimi olan kişilere sakat demez miyiz? Biraz önce önünde oturan Boby, Janet ve Peter’ın okuyabilmek için gözlüğe gereksinimleri var. Charles’ın ise bir kulağı sağır. Onlar da sakat sayılmaz mı sence?”
Rosemarie dikkatle beni dinliyordu.
“Dün Eddie, bir arkadaşıyla giriştiği kavgayı kazandıktan sonra aldığı yarayı gururla herkese gösteriyordu. İşte Rosemarie, senin zayıf bacakların, yaşamak için yaptığın ve kazandığın savaşımdan geriye kalanlar. Kurtardığın yaşamı mahvetmektense, mutlu olmaya çalışmalısın.”
Rosemarie, dudakları titreyerek kekeledi.
“Nasıl? Herkes yürüyebiliyor. Fakat ben...”
“Rosemarie, senin korkak olduğunu düşünmüyorum” dedim. Fakat gidip evinde saklanırsan herkes seni korkak sanacak. Kaçacak yerde önüne çıkan güçlükleri yenmeye çalışmalısın. Başkalarına yararlı olabilirsen, bu işi başarabilirsen, herkes bacaklarından başka, yeteneklerini ve iyi yanlarını görecektir. Yalnızca bacakların işine yaramıyor, fakat ellerini, yüreğini ve aklını istediğin gibi kullanabilirsin. Böylelikle başkalarını mutlu eder ve kendin de mutluluğa kavuşursun.”
Rosemarie hiç sesini çıkarmadı. Oturduğu yerden bahçede oynayan çocukları izliyordu. Saatime baktım. Teneffüsün bitmesine az kalmıştı. Elimdeki bir deste kağıdı Rosemarie’ye uzatarak:
“Benim bir yere gitmem gerekiyor” dedim. “Arkadaşlarının sınav kağıtlarını şuradaki doğru sonuçlarla karşılaştırır mısın?”
Rosemarie’nin bir yanıt vermesini beklemeden sınıftan çıktım. O sabah öğleye dek onunla ilgilenmedim. Saat 12’de düzeltilmiş sınav kağıtlarını masamın üzerine koydu. Rahat bir soluk aldım. Rosemarie’yi mutluluğa kavuşturmak için yaptığım ilk hamleyi başarmıştım.
Ertesi gün Rosemarie yine okula geldi. Fakat hâlâ kendini öteki çocuklardan uzak tutuyordu. Teneffüslerde bana küçük yardımlarda bulunmasını rica etmekle onu meşgul ediyordum.
Güzel bir sonbahar sabahıydı. Kızlar güneşli bahçede ip atlarken ben Rosemarie ile sınıfta oturuyordum. Bir aralık Rosemarie’ye, “Bak, arkadaşların ne güzel eğleniyorlar” dedim. “Ne yazık ki ip çevirmek onları çok çabuk yoruyor.”
Rosemarie, umduğum biçimde beni yanıtladı.
“Acaba onlar için ip çevirsem olur mu? Benim kollarım yorulmak nedir bilmez.”
Pencereden çocuklara, Rosema rie’nin kendilerine katılmak istediğini söyledim. Ders zili çalınca Rosemarie, tekerlekli sandalyesini süren dört, beş çocukla gülüşerek sınıfa girdi. Yüzünün mutlu ifadesinden doğru yolda ilerlediğimi anladım.
O günü izleyen haftalarda savaşıma devam ettim. Kuşkusuz ki, bu arada benim, Rosemarie’nin ve öteki öğrencilerimin neredeyse sonsuz güçlüklerle karşılaştığını eklemeye gerek yok sanırım.
Rosemarie’nin sınıfıma gelmesinden dört ay sonra, bir piyes oynamaya karar verdik. Okul kütüphanesinde uygun bir yapıt bulamadığımız için oynayacağımız piyesi kendimiz yazmaya başladık. Bu iş için öğrencilerin arasından bir kurul seçtim. Rosemarie’yi de bu kurula katmayı unutmamıştım. Bir sabah sınıfa girdiğimde çocukları tartışırken buldum. Çocuklardan Ben, Rosemarie’nin tüm piyesi değiştirmiş olmasından yakınıyordu. Rosemarie, duruma hemen bir çözüm getirdi.
“Ben’in sözlerini değiştirmedim ki” dedi. “Yalnızca aynı yaklaşımı başka sözcüklerle anlattım.”
Ben, hoşnut bir tavırla gülümsedi. Rosemarie, ince zekâsıyla arkadaşını kırmadan tüm piyesi düzeltmeyi başarmıştı.
O geceyi hiç unutmayacağım. Rosemarie’ye Kraliçe Elizabeth rolü düşmüştü. Rol gereği masa başındaki koltuğundan kalkmaması gerekiyordu. Giydiği 14’üncü yüzyıl giysisi zayıf bacaklarını saran demirleri gizliyordu. Uzun saçlarını başının tepesine toplamıştı. O gece Rosemerie, kraliçeyi canlandırma konusunda gösterdiği başarı ve pürüzsüz, ahenkli sesiyle birçok kişinin ilgisini çekti.
Salonun her köşesinden gelen alkış sesleri arasında perde inerken izleyicilerden biri, öğrencilerimden Stephen’a, “Kraliçe rolünü oynayan kız kim?” diye sordu.
Bence Rosemarie’nin en büyük başarısı o gece Stephen’ın yabancıya verdiği şu yanıtta gizliydi.
“Sınıfımızdaki en uzun saçlı kız...”
Stephen’ın birkaç ay önce sakat diye tanımladığı kız değil de en uzun saçlı kız!
Rosemarie, giriştiği savaşımı kazanmıştı.

Kaynak: Bütün Dünya Derg., çev.: Dr. Ece Çöklü, Kasım 2001, s. 62-65.
 
Üst Alt