• Kaynak menüsünden dosya indirebilmek istiyorsanız lütfen forum kullanım bilgisini okuyunuz

Endülüs Edebiyatından Seçmeler

Katılım
12 Mar 2009
Mesajlar
1,114
Beğeniler
2
Puanları
38
#1
ENDÜLÜS EDEBİYATINDAN SEÇMELER (eski ve yeni zamanlar)


Bir Anonim Endülüs Şiiri



Cennet Endülüs

Lezzetlidir Endülüs topraklarında her nimet

Eksik olmaz orada kalplerden neşe muhabbet

Tam yaşanılacak yerdir orası

İnsanlık hakkı için, sararıp solmaz orada hayat.



Nerede, kim vazgeçer bir ülkeden ki,

Uğruna eşler ve evlatlar şehit verilmiştir!

Nerede, kim vazgeçer bir ülkeden ki,

Her yanına sular ve ağaçlar serpilmiştir.



Nasıl gören gözleri güldürmez ki,

Nakış nakış işlenmiş mamur beldeler.

Nehirleri gümüş gibidir, toprağı misktir ki,

Halis ipektir bahçeleri, birer incidir çakıl taşları,

Havası öyle hoştur ki yumuşatır kalpleri,

Çiçeklenir insanın tüm güzel duyguları.



Değildir seherin estirdiği tatlı rüzgâr,

Sabah yağmuruyla düşen çiğ taneleri de değildir,

Ancak güzel kokudur Endülüs’e yayılan,

Saçılan gülsuyu gibi her yanı kokutan.



Nasıl yutabilir toprak suyu ve

Nasıl boşalır çakıl taşlı nehir yatakları?

Çünkü ıslah edilmiştir berrak akan nehirleri.



Bir tablo gibi çevresinde denizleriyle

İnsanı mest eden güzel

Sergilediği güzellikleriyle

Islak dudaklarında çiçekler gülümser,

Kuşlar öter ve dallar dinler.



Artık Endülüs’te özgürlüktür bana hayat,

Bütün dünya bir çöl çünkü

O vâhânın çevresinde..

{Şiirin şâiri belli değildir, bir anonim Endülüs şiiridir ve Makkarî’nin Nefhu’t-tîb adlı eserinin[1] I.cildi, 185. sayfasında yer almaktadır (Ebu’l-Abbâs Şİhâbüddîn Ahmed b. Muhammed el-Makkarî et-Tilemsânî (ö.1041/1631), Nefhu't-tîb min gusni’l-Endelüsi’r-ratîb ve zikri vezîrihâ Lisânüddîn İbnü’l-Hatîb, thk. Yusuf M. el-Bukâî, Dâru’l-Fikr, C. I, Beyrut 1998) Tercümesi tarafımızdan yapılmıştır}
 
Katılım
12 Mar 2009
Mesajlar
1,114
Beğeniler
2
Puanları
38
#2
Narçiçeğim

Narçiçeğim



Kökleri Doğuda Medine’de Şam’da Afrika’da

Dalları Avrupa’da Amerika’da

Mis kokusuyla insanlığın ciğerlerinde

Narçiçeğim Endülüs’üm.



Fetihlerimin portakal çiçeği

Kültür dağlarımın, İslam tarihinin zirvesi

Avrupa’yı aydınlatan güneşim

Narçiçeğim Endülüs’üm.



Zeytinden aldığın “yeşil”iyle

Barıştan aldığın “beyaz”ıyla

Fransa’sı Portekiz’i İspanya’sıyla

Narçiçeğim Endülüs’üm.



Asya’dan, Afrika’dan Avrupa’ya

Narlar, portakallar ülkesi İspanya’ya

Tarık’larla, Abdurrahman’larla

Mücahitlerle evrensel “barış” oldun,

Hıristiyan gönüllerde

Yeşeren “huzur” oldun

Narçiçeğim Endülüs’üm.



Muhteşem Ulucami’nin Kurtuba’sı,

Emevi Halifelerinin dünya yıldızı.

Hâcib Mansur’un, Murâbıtlar’ın ve

Muvahhidler’in “barış” kılıçlarıyla,

İbn Rüşd, İbn Hazm ve İbnü’l-Hatîb’lerinle

Yüzbinlerce kitabın aydınlattığı medeniyet

Narçiçeğim Endülüs’üm.



Sevilla’dan Toledo’ya Madrid’ten Barselona’ya

Lizbon’dan Narbon’a Bordo’dan Tûr’a

Ve Paris’in kıyısı Sens kasabasına kadar

Narçiçeğim Endülüs’üm.



Granada’da Elhamrâ oldun açtın

İnsan, su, ilim ve tevazu medeniyetim,

Her göz alıcı nakışında ihtişamla

Sekiz asır haykırdın hep Narçiçeğim,

“Lâ Gâlibe illallah

Allah’tan başka Gâlib yoktur!”

Endülüs’üm. (Lütfi Şeyban)
 
Katılım
12 Mar 2009
Mesajlar
1,114
Beğeniler
2
Puanları
38
#3
The Mezquita Cordoba

The Mezquita Córdoba



I feel so strange

inside the Mezquita.

Time stopped centuries ago

at the ablutions fountain.



I am transported

far away.



Only shuffling feet

sound on the cold floor.

The ochre and white arches

face me

in endless lines.

There is a musky smell

of old stone

mingling with herbs.



The muezzin´s chant

floats down

from the minaret.

The robed iman

talks from the mihrab

in strange but soft

guttural tones.



Though the air

is warm and still

the marble is cold

to the touch.



I am in the presence

of splendour

in the goldleaf plating

and ornate plaster.



I am two eyes

with no body,

seeing inside a secret place

that belongs to others.



Margaret, 31 August 2007, Spain - Cordoba (Kurtuba)


Esperando


En la cola

de la parada

de colectivos

delante de una mezquita

en Luton,

pregunté ayer

a un señor marroquí

si podía definir para mí

el sufismo.


Me contestó

con voz baja

las palabras casi ahogadas

por el ruido de los camiones

que pasaban:



“Purificacion del alma,

relación íntima

entre siervo y creador

un estado de adoración

que exige una identificación

con Dios.” Robert Gurney Septiembre 2007
 
Katılım
12 Mar 2009
Mesajlar
1,114
Beğeniler
2
Puanları
38
#4
Los siete infantes de Lara (Sevilla 1579)

Los siete infantes de Lara (Sevilla 1579)

Lara es el nombre de una noble familia española que tuvo parte en las guerras dinásticas y feudales que se fueron sucediendo en Castilla hasta mediados del siglo XIV. En 1130 se dividió en dos ramas y luego se extinguió justo al final de la Edad Media. Uno de los episodios más notables en los que se vio envuelta esta familia, se recoge en los cantares de gesta dedicados a Los infantes de Lara.

Se considera que fueron dos los escritos con este argumento, pero no se conservan los textos en verso, sino tan sólo las refundiciones en prosa de las crónicas de los siglos XIII y XIV. El argumento que recoge la Crónica General es del siguiente tenor: en tiempos de Garci Fernández, la mujer de Rui Velázquez es afrentada el día de su boda por los infantes de Lara. Rui Velázquez, para vengarse, envía a Gonzalo Gustioz, padre de los infantes, a la corte del rey moro Almanzor, con cartas escritas en árabe, en las que además de decirle al rey que mate al correo, le indica cómo ha de hacer para atraer a los hijos de éste y matarlos.

Pero compadecido Almanzor de la avanzada edad del emisario de la carta, no le mata, sino que lo retiene en su palacio al cuidado de su hermana, una princesa mora que se enamora del caballero cristiano con el que tiene un hijo, Mudarra, que sería a su vez un valiente y famoso caballero que encontrará ocasión de vengar la perfidia de Rui Velázquez, matando a éste y quemando viva a su mujer.

El momento más emocionante del cantar es cuando Almanzor le muestra a Gonzalo Gustioz las siete cabezas de los infantes de Lara, que fueron decapitados por la traición de Rui Velázquez. El llanto del padre sobre las cabezas de sus hijos es una de las páginas más conmovedoras de toda la epopeya castellana. Entre las muchas versiones que sobre esta leyenda se hicieron, destaca la de Juan de la Cueva titulada: Los siete infantes de Lara (Sevilla 1579).

The Legend of the Seven Infants of Lara (Sevilla 1579)

The name Salas de Los Infantes is to honour the gruesome fate of the seven sons of Gonzalo Gustios, murdered a thousand years ago.

The Lord of the City, Gonzalo Gustios, had seven sons. During games at the wedding of a relative, one of the seven infants accidentally killed a cousin of the bride.

The bride asked her husband, Ruy Velázquez, to revenge his death. To please his wife, he developed a plan: he asked Gonzalo Gustios to take a message to the famous Arab General Almanzor, who, at that time, was in Cordoba. In the message written in Arabic he asked the General to kill the messenger also informing him of the whereabouts of the princes. Almanzor took Gonzalo prisoner and sent his troops to ambush and murder the seven princes. Later the general took pity on Gonzalo and released him.

During captivity, Gonzalo Gustios fell in love with the Arab General's sister, who bore him a child. Some years later Mudarra, his son, went to Castile to be with his father. He knew about the fate of his seven step-brothers and he avenged them by killing Ruy Veláquez.

The heads of the seven Infants are buried in the Salas de los Infantes Church, but their bodies are buried in the La Rioja.

Margaret, November 2007, Spain - Cordoba (Kurtuba)
 
Katılım
12 Mar 2009
Mesajlar
1,114
Beğeniler
2
Puanları
38
#5
Don Kişot Müslüman mıydı?, Mustafa ARMAĞAN (14/11/2004)

Don Kişot Müslüman mıydı?, Mustafa ARMAĞAN (14/11/2004)

Juan Goytisolo gibi Don Kişot’un kurgusal zemininin Endülüs taşları ile döşendiğini söylüyor. Yani Endülüs’ün yitik cennetidir Cervantes’e bu romanı yazdıran saik. Mesela Don Kişot’un baş tarafında unutulmaz bir sahne vardır. Kahramanımız, şövalye romanları okuya okuya kafayı yemiştir. Bir tek bu sahne bile Don Kişot romanının Endülüs’ün imha tarihi bilinmeden anlaşılamayacağını ortaya koymaktadır.

Batı ve Doğu diye iki ayrı küre imal edilmiş zihnimizde. Bu kürelerin kenarları birbirine değdiğinde yangınlar çıkmakta ve bir arada duramamaktadır. Batı ve Doğu... Avrupa ve İslam... Son 150 yılımızın zihni mesaisini bu kavramların hapishanesine odun taşımakla geçirmedik mi? Oysa şimdilerde giderek daha net anlaşılıyor her iki kürenin aslında iç içe geçmiş olduğu ve bir zamanlar İslam Avrupa’yı etkilerken, modern çağlarda tersi olmuş ve bu defa İslam, Avrupa’dan derin etkiler almıştır. Avrupa’ya bilim ve tekniği, aydınlanma ve kültürü Müslümanlar getirdi (tabii Çin’i de unutmuyorum), şimdi de Avrupa, aldıklarını geliştirerek dünyaya dağıtıyor. Buraya kadar her şey iyi güzel. Lakin güzel ve iyi olmayan tarafı, Avrupa’nın hem kendi tarihinden, hem de “bizim” tarihimizden bu borcunu silmiş olmasıdır. Avrupa’nın merkezinde durduğu tarih kitaplarında, öylesine steril bir geçmiş imajı çizilmektedir ki, sanki Avrupa medeniyeti ta Eski Yunan’dan bu yana kesintisiz bir çizgi izlemiş ve bu çizgi hep “başarı” öyküleriyle yazılmıştır. Oysa başka birçok “kesinti” dışında, yalnız başına ortaçağ bile bu Avrupa merkezli tarih anlayışını yerle bir etmeye kadirdir.

Dikkat edilirse ortaçağ, iki çağın ortasında yer aldığı iddia edilen bir dönemi dile getirir. Hangisidir bu çağlar? İlkçağ (ağırlıklı olarak Yunan) medeniyeti ile modern çağ, yani iki “başarı” öyküsünün ortasındaki fetret devrine biz orta çağ diyoruz ve onu “karanlık çağ” diye adlandırıyoruz. Şimdilerde bu nitelendirme de ağır hücumlara uğramakta ve karanlıktan ziyade “karartılmış” bir çağdan söz edilebileceği ve eğer bir karanlık varsa, bunun Avrupa tarihinde, Roma’yı yıkan kuzeyli “barbar” kavimlerin eseri olduğu iddiası, giderek daha çok seslendirilmektedir.

Ya Endülüs?

Endülüs İslam tarihi ve medeniyeti de karartılan kısmın içerisine giriyor işte. Avrupa’da üstelik ABD’nin üç katı uzunlukta bir geçmişe demir atmış olan Endülüs, sanki olmaması gereken bir arıza, bir kaza gibi ele alınmıştır. Oysa Endülüs, İslam için olduğu kadar Avrupa ve dünya için de ölümsüz bir model sunmuş bulunmaktadır. Bu model, şimdilerde Avrupa’nın bize dayatmaya kalktığı çok-kültürlü bir arada yaşama modelidir; hoşgörü modelidir. Endülüs bu modeli bizzat uygulamış ve Avrupa’ya öğretmiştir. Öylesine derinden öğretmiştir ki, 19. yüzyılda New York City’nin Upper West Side’ında Alman Yahudileri tarafından inşa edilen Musevi sinagoglarına bakıldığında Endülüs’ten bir rüzgarın onlara değdiği görülebilir.

Evet New York caddelerinde bile esmiştir Endülüs rüzgarı; ama Türkiye’ye kapatılmış ve iğdiş edilmiş tarih bilincimize bu rüzgardan bir esintinin değmemesi için elden gelen yapılmıştır. Bugün hâlâ ayakta duran kral III. Ferdinand’ın Sevilla şehrindeki türbesinin Arapça, Latince, İbranice ve Kastilya İspanyolcası yazılı duvarlarına yahut Toledo’daki San Roman kilisesinin mihrabındaki Arapça yazılarına bakan ziyaretçiler Endülüs’ün bir “kaza” değil, Hıristiyanlar ve özellikle Yahudilerin de katılımıyla gerçekleşen bir hoşgörü modeli olduğunu anlayacaklardır. Nitekim ünlü edebiyat eleştirmeni Harold Bloom, “Mevcut kültürel çok kültürlülüğümüz olsa olsa Kurtuba ve Gırnata kültürünün bir karikatürü olabilir” derken unuttuğumuz bir hakikatin kapısını ustaca çalmaktaydı.
 
Katılım
12 Mar 2009
Mesajlar
1,114
Beğeniler
2
Puanları
38
#6
İbn Hazm ve Don Kişot

İbn Hazm ve Don Kişot

Yakınlarda çıkan bir kitap bize “Endülüs ziyneti”nin sırlarını ifşa ediyor olanca dürüstlüğü ile... Maria Rosa Menocal’ın “The Ornament of the World” adlı çalışması son derece öğretici ve aydınlatıcı. Yazar, ortaçağ İspanya’sında, Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudilerin nasıl bir hoşgörü kültürü geliştirdiklerini, Endülüs tarihinden levhalar halinde tutuşturuyor elimize.

Kitap Endülüs’ün kaybına dikilmiş bir anıt. Yazar, Endülüslü âlim, şair ve düşünür İbn Hazm’ın Endülüs’ten taşan coşkusunu yansıtıyor. Etrafına karşı, sert polemikleri ile tanınan İbn Hazm, 1064 yılında, yani 940 sene önce ölürken yapayalnız ve küskün bir şövalyenin halet-i ruhiyesi içindedir. Öfkelidir çevresindeki sıradanlıklara; tek başına mücadele etmiş ve yılmamıştır savaşmaktan. Kitabın yazarı Menocal’a göre bu figür bize okul yıllarından tanıdığımız bir adamı hatırlatmaktadır. Yel değirmenlere karşı korkusuzca savaşan Don Kişot’u. Gülümsediniz mi? Bence acele etmeyin çünkü yazarımız, bir başka açık yürekli bir İspanyol aydını. Juan Goytisolo gibi Don Kişot’un kurgusal zemininin Endülüs taşları ile döşendiğini söylüyor. Yani Endülüs’ün yitik cennetidir Cervantes’e bu romanı yazdıran saik. Mesela Don Kişot’un baş tarafında unutulmaz bir sahne vardır. Kahramanımız, şövalye romanları okuya okuya kafayı yemiştir. Bir tek bu sahne bile Don Kişot romanının Endülüs’ün imha tarihi bilinmeden anlaşılamayacağını ortaya koymaktadır. Zira İspanyollar yalnız Müslümanlara ve Yahudilere değil, aynı zamanda ve özellikle kitaplara da engizisyon zulmünü layık görmüşlerdir. Arapça kitaplar ya yakılmış yahut (o zamanlar kağıt kumaştan yapıldığı için) ana maddesine geri çevrilerek dokunmuş ve kilim haline getirilmiştir. Evet yanlış okumadınız, Arapça kitaplar eğer yakılmaktan kurtulacak kadar şansları olmuşsa birer kilim olarak satılmıştır Kurtuba sokaklarında. Zaten roman da bu yakarak temizleme işinden nasılsa kurtulmuş kitaplardan birinin artık unutulmuş Arapça yazısının deşifresi olarak sunulmamış mıdır?

Böylece modern romanın babası olan ‘Don Kişot’ bile İslam tarihinin içine çöreklenmektedir. Sınırlar kayganlaşmakta, küreler iç içe geçmekte ve tarih yeniden yazılmayı beklemektedir.
 
Katılım
12 Mar 2009
Mesajlar
1,114
Beğeniler
2
Puanları
38
#7
Endülüs'e ağıt...

ENDÜLÜS'E AĞIT... (Oğuz)

sâkin bir ’nun’ havuzuna dökülmekte idi şiir !
şair,

gözlerinde nem
kalbinde giderilemeyen bir elemle,
bir devr-i muhteşem’in peşinde koşmaktan yorulmuş,
kenar bir taş üstü oturup öyle...
sessizce,
boş bir havuzu seyre dalmış/az da hâmuş !
elinde tuttuğu gül,
yasak sarayların en nâdide çiçeği...


hafiften bir rüzgar eser...
dallarda,nâzenin bir yapraktır şimdi zaman; savrul/an
savrulan,
savrulan,

savrulan,

o mutantan tarihin en derin kara yazgısıdır...
an be an,
çoğalıp da içimize akan bir baldır/an !
çanlar,

az birazdan,
dan...
dan...

dan... !

o çok bilindik ve ürkünç sesleriyle üşüşecek
en mahrem şiirimize !

Târık yıldızıdır kadın...

elinde ikiye bölünmüş bir nar ile,boş bir havuza akıtıyor gözyaşını
adını,
sıyırıp ta nar çiçeğinden,
kızıl bir endülüs akşamında kederinden,
kara bir şiiri içiyor...
gözlerinden ne de çok bulut...

şair,

uyuyakalmışlığının verdiği bir telaş ile uyanınca...
çoktan kararmış olan bulutları,
umuduna katık edip,
bir aşk düşürüveriyor elinden kıpkırmızı yanı/başına !
bir yetimin gözlerinde solan güneş
kederden de beter bir ölüme eş bir siyahlıkla
doğuyor yeniden...

Endülüs...

Endülüs...

Endülüs... !


ey benim unutamadığım O kırmızı şalda kalan son şiirim !
göğsümdeki süs !
esirin olan benliğimdir...
ki;
ben yıllar yılı...
seni hep kendi vatanım bildim !
bir erkek ağlaması duyulur...

şimdi,
uğultular kan kırmızı açan bir Gırnata gülüdür; El Hamra !


haram değen namusumuz,
kırılan onurumuz ve yokluğu zorlayan bir düşle gelen,
her çoğumuz;

birer hüküm/dardır;ağlaya gelen !
kadın;

tutup da,al al olmuş perçeminden,
okşar da şairi...
deyiverir...
o,
tarih sığmaz O muazzam bercesteyi;
er oğlu,er gibi dövüşmezseniz/adüvle
oturur,
kadınlar gibi ağlaşırsınız/ o ;
çok sevgili,
kaybettiğim/iz,

son,
gül kokulu Endülüs’e... !


son kez gülümserken elimdeki son gül
betül bir gül oldu Endülüs...
/
yüreğimde !
 
Katılım
12 Mar 2009
Mesajlar
1,114
Beğeniler
2
Puanları
38
#8
KIRK AMBAR (HİKMET SEPETİ)


Endülüs Melekleri (Annelerin destanı)

İrfan Yılmaz


Sicim gibi yağmurla gözlerin bulutlandı,
Yanağından süzüldü inciler tane tane,
Bir milyon kitap yandı, hangi zafer(!) kutlandı?
Bin dört yüz doksan yedi... Tarihlere bak anne!
Seni böyle ağlatıp, yüreğini yakan ne? ...

El-Hamra Sarayı'ndan, yükselen feryat ile,
Endülüs tarihlere acı bir sayfa ekler.
Gözü yaşlı annenin, nedir çektiği çile?
Güllerin kucağında vurulan kelebekler!
Zulme seyirci kalan insanlık neyi bekler?

Vandal ruhu hortlamış, yakıp yıkıyor gene.
Eli kınalı gelin! Yok ki kaçacak yerin.
Üç tarafın deryadır, bir tarafın Prene...
Dilinden dua düşmez, derdin ummandan derin.
Çile, gözyaşı ve kan, bu mu senin kaderin?

Geçmişten geleceğe akıp giden zamanda,
Endülüs Melekleri, bir rüyaydı gördüğüm.
Zil, şal ve gülden önce, akla geldiğin anda,
Sevgili annelere hecelerle ördüğüm,
Destanınız yazılsa çözülür mü kördüğüm?

İnsanlık tarihinde Endülüs ilk değildi,
Son da olmadı elbet, geldiğimiz güne dek.
Yavrun yaşasın diye kaç kez başın eğildi?
Elinde karakalem, kaç ferman yazdı felek?
Halbuki sen nelere, nasıl katlandın melek?

Leke düşmez şanına! Gece uykunda bile,
Dokuz ay yük taşıdın, görmeden baharını.
Gizlenmiş umutların varamazken menzile,
Feda ettin geçmişi, bugünü ve yarını.
Çekmeyen bilemez ki, doğum sancılarını!

İlâhi adaletten, Cennet sana hediye...
Nurdan ruhanî varlık, sanma ki senden üstün!
Kutsal emanet olan yavrun büyüsün diye,
Günler ve gecelerin uykusuz geçti bütün,
Gülden nazik bedene, hayat verirken sütün.

Ateşlense bebeğin arşa gider adağın.
Ağıt düşer diline, yürekleri dağlayan!
Alev almış tenine, değdikçe gül dudağın,
Sanki yeniden doğar hastalanmış ağlayan,
Bebeğin alnındaki elin billûr çağlayan! ...

Nakşedilmiş heceler, senin kader yazında,
''Uykusuz kalsın! '' demiş, görünmeyen bu nakış.
Uzun kış geceleri, zemheri ayazında,
Sımsıcak kucağınla, sevgi dolu bir bakış,
Isıtırken yavrunu, yaza döndü karakış.

Nice yıllar yapıştı sefaletin pençesi,
Yoksulluk günlerinde, sanki hayattan bıktın.
Umudun yakarışa ses vermezken nefesi,
''Yavruma ne yedirsem? '' diyerek sen ayıktın.
Bilir misin sen melek, sen nelere layıktın?

Elmasın şahı gelse yıldız konsa tacına,
''Sönük kaldım! '' diyerek gizli bir hüzün duyar.
Kızıl Deniz incisi dağ olsa yamacına.
Sana layık olan gül, aransa diyar diyar;
İrem Bağı'nın gülü, elindeyse bahtiyar...

Layık olur mu sence, Hicaz tepelerine,
Saray kurulsa sana; inci mercan işiyle,
Altın kuşak işlense kubbenin her yerine,
Ay ışığı altında Güneş'e gidişiyle,
Mavi damarlı mermer, yakut ve fildişiyle!

Evrende peçelenmiş Ülker'in yedi kızı,
Nedime inse sana, ilâhî ahenginden.
Burç altında çift duran güneyin Akyıldız'ı,
Kandil olsa gecene, safir zümrüt renginden,
Nur yağdırsa simana, süzülerek enginden.

Retinaya ilk düşen, akla yerleşen yüzün,
Bir ömür zihinlerden silinmiyormuş meğer.
''Bayram eder! dediler, sona erecek hüzün! ''
Peri kızın mirası, paha biçilmez değer,
Sebâ'nın yakut tahtı sana sunulsa eğer!

İhtişamlı El-Hamra gülleri büyü ile,
Ayağına serilse yüreğini kanatır!
Bir zümrüdüankanın efsunlu tüyü ile,
Bir ceylan derisinde sırmalansa her satır,
Ey melek! Hangi destan, seni nasıl anlatır?

Nasıl anlatır seni, ''Anne! '' derken yanan dil?
Şafakların tülünden perdelenmiş simanı.
Güneş doğarken bile gökte yanan tek kandil,
Venüs'ün semadaki benzersiz enfes tanı,
Seni anlatamıyor, meleklerin destanı...

Destanlar yanık anne, Nemrudî ateş düştü.
Yangınlar hiç sönmedi su taşırken ebabil.
Zalimlerin hışımı, masumlara üşüştü.
Çoktan yerle bir oldu, dehşetine mukabil,
Nemli zindanlarıyla, kızıl kuleli Babil...

Endülüs melekleri, bugün bile ağlıyor.
Zulüm sayfalarından, ders almayan insanlık,
Ne oldu ki ufuklar gene zulmet sağlıyor?
Mahşerin melekleri yere inse bir anlık.
Annelerin şafağı, neden hâlâ karanlık?

Sayısız güneş düştü kara toprak bağrına.
Tomurcuk güller soldu, göremeden baharı.
Sağır sultan duymuşken, dünya suskun çağrına.
Hiç kimse anlamadı ruhundaki hasarı.
Acem kehribarından, gül yüzler daha sarı...

Terlemekle donuyor; bir yanıp, bir üşüyor!
Nur semavi bedenler kapan doyumsuz ağa,
Kaderinden habersiz anlamadan düşüyor,
Barışın melekleri, birer birer tuzağa!
Dönüş hayali uçmuş, yıldızlardan uzağa.

Acılı tarihlerde, sayfa kanla yazılmış.
Bin bir ağıt yakıldı, giden dönmüyor geri.
Kara humma pusuda, siper derin kazılmış.
Yemen mi daha öte, Fîzan mı daha beri?
Düştüğü yeri yakar, her ayrılık haberi!

Ne bir mektubu geldi, ne giden geri döndü;
Savaşın pençeleri, teslim aldıkça çağı.
İki günlük gelinler, tüten ocaklar söndü!
Alev alev yandıkça dünyanın dört bucağı,
Sevgili annelerin boş kaldıkça kucağı!

Istırabın, gözyaşın... Ne diner, ne yavaşlar.
Kimi zaman Balkanlar, kimi zaman Yemen'di,
Gidip de dönülmeyen, genç can yutan savaşlar;
Yavruların boynuna doladıkça kemendi,
Arşa yükselen feryat: Senin ''Yavrum! ... '' demendi.
...
''Gizli ithaf nakşeden kalemin sussun şair,
Boynu bükük mısrada hece yas bağlamasın!
Neyi anlatabildin benim çileme dair? ...
Uzak dursun savaşlar, nefreti sağlamasın.
Adil bir dünya kurun... Anneler ağlamasın! ''




[ İlmî usullerden mahrum kalarak edinilen bilgi, çözüm yerine sorun, samimiyet yerine bağnazlık üretir. Yani, usulsüz bilgi yararsız bilgi olduğu gibi, müzakere ya da tartışma ortamlarında sınanmamış bilgi, güvenilir bilgi değil sadece vehimden ibarettir. (L. Şeyban) ]



[ en reduri panda nasti abela macha = kapalı ağza sinek kaçmaz ] {Rommani/Endülüs Çingene Atasözü, P.Merimee-Carmen]


[ zulüm ile âbâd olan, kahır ile berbâd olur ] {Ziya Paşa}


[ Birine dostluk göstermek sizi incitmez. Ancak o insan size düşmansa, kendisine göstereceğiniz dostluk onu incitir ]


[ hayatınız, sadece kendi düşüncelerinizle oluşturduğunuz hayattır. hayatta başarı kazanmış her insan, bu başarının hayalini kuran ve onu gerçekleştirmek için elinden gelen her türlü çabayı gösteren insandır. kendine inancı ve güveni olmayan hiçbir insanın gerçek bir başarı kazanması mümkün değildir ]

------------------------------------------------


[sev seni seveni yer ile yeksân ise de
sevme seni sevmeyeni Mısır'a sultan ise de]


[benden ırak olsun da Mısır'a sultan olsun]


[serçeden başka kuş, Zeyrek'ten başka yokuş bilmez]


[kısmet ise gelir Hint'ten Yemen'den
kısmet değilse ne gelir elden]


[Sultanahmet'te dilenir, Ayasofya'da zekât verir]


[soyulmuş hacının Arafat'ta işi ne?]


[zulüm ile Bağdat viran olur]


[haklı söz, haksızı Bağdat'tan çevirir]


[balın olsun, sinek Bağdat'tan gelir]


[Balıkesir abası, kâh oğlu giyer kâh babası]



[haddeden Cidde'yi seyreder]


[Dimyat pirincidir çok su kaldırır]


[işte geldik gidiyoruz, şen olasın Halep şehri]


[haline bakmaz da Hasan dağına oduna gider]


[iğne deliğinden Hindistan'ı seyreder]


[oturduğu ahır eskisi, çağırdığı İstanbul türküsü]


[hacı Mekke'ye, derviş tekkeye yaraşır]


[Akdeniz'e kaptan, Mısır'a sultan]

İki çizgi arasındaki sözler Tarih ve Düşünce Dergisi, S. 9 (Tem. 2000), s. 44-45'ten alınmıştır.

--------------------------------------------

MASAL (Doğulu Babanın 7 Oğlu)

Sezai Karakoç

Doğuda bir baba vardı
Batı gelmeden önce
Onun oğulları batıya vardı

Birinci oğul batı kapılarında
Büyük törenlerle karşılandı
Sonra onuruna büyük şölen verdiler
Söylevler söylediler babanın onuruna
Gece olup kuştüyü yastıklar arasında
Oğul masmavi şafağın rüyasında
Bir karaltı yavaşça tüy gibi daldı içeri
Öldürdüler onu ve gömdüler kimsenin bilmediği bir yere
Baba bunu havanın ansızın kabaran gözyaşından anladı
Öcünü alsın diye kardeşini yolladı

İkinci oğul Batı ülkesinde
Gezerken bir ırmak kıyısında
Bir kıza rastladı dağların tazeliğinde
Bal arılarının taşıdığı tozlardan
Ayna hamurundan ay yankısından
Samanyolu aydınlığından inci korkusundan
Gül tütününden doğmuş sanki
Anne doğurmamış da gök doğurmuş onu
Saçlarını güneş destelemiş
Yıllarca peşinden koştu onun
Kavuşamadı ama ona
Batı bir uçurum gibi girdi aralarına
Sonra bir kış günü soğuk bir rüzgâr
Alıp götürdü onu
Ve ikinci oğulu
Sivri uçurumların ucunda
Buldular onulmaz çılgınlıkların avucunda
Baba yağmurlardan anladı bunu
Yağmur suları aci ve buruktu
İşin künhüne varsın diye
Yolladı üçüncü oğlunu

Üçüncü oğul Batıda
Çok aç kaldı ezildi yıkıldı
Ama bir iş buldu bir gün bir mağazada
Açlığı gidince kardeşlerini arayacaktı
Fakat batinin büyüsü ağır bastı
İş çoktu kardeşlerini aramaya vakit bulamadı
Sonra büsbütün unuttu onları
Şef oldu buyruğunda birçok kişi
Kravat bağlamasını öğrendi geceleri
Gün geldi mağazası oldu onu parmakla gösterdiler
Patron oldu ama hala uşaktı
Ruhunda uşaklık yuva yapmıştı çünkü
Bir gün bir hemşehrisi onu tanıdı bir gazinoda
Ondan hesap sordu o da
Sırf utançtan babasına
Bir çek gönderdi onunla
Baba bu kağıdın neye yarayacağını bilemedi
Yırttı ve oynasınlar diye köpek yavrularına attı
Bu yüklü çeki
İyice yaşlanmıştı ama
Vazgeçmedi koyduğundan kafasına
Dördüncü oğlunu gönderdi Batıya

Dördüncü oğul okudu bilgin oldu
Kendi oymak ve ülkesini
Kendi görenek ve ülküsünü
Günü geçmiş bir uygarlığa yordu
Kendisi bulmuştu gerçek uygarlığı
Batı bilginleri bunu kutladı
O da silindi gitti binlercesi gibi
Baba bunu da öğrendi sihirli tabiat diliyle
Kara bir süt akmıştı bir gün evin kutlu koyunundan

Beşinci oğul bir şairdi
Babanın git demesine gerek kalmadan
Geldi ve batının ruhunu sezdi
Büyük şiirler tasarladı trajik ve ağır
Batının uçarılığına ve doğunun kaderine dair
Topladı tomarlarını geri dönmek istedi
Çöllerde tekrar ede ede şiirlerini
Kum gibi eridi gitti yollarda

Sıra altıncı oğulda
O da daha batı kapılarında görünür görünmez
Alıştırdılar tatlı zehirli sulara
İçkiler içti
Kaldırım taşlarını saymaya kalktı
Ev sokak ayırmadı
Geceyi gündüzle karıştırdı
Kendisi de bir gün karıştı karanlıklara

Baba ölmüştü acısından bu ara

Yedinci oğul büyümüştü baka baka ağaçlara
Baharın yazın güzün kışın sırrına ermişti ağaçlarda
Bir alınyazısı gibiydi kuruyan yapraklar onda
Bir de o talihini denemek istedi
Bir şafak vakti Batıya erdi
En büyük Batı kentinin en büyük meydanında
Durdu ve tanrıya yakardı önce
Kendisini değiştiremesinler diye
Sonra ansızın ona bir ilham geldi
Ve başladı oymaya olduğu yeri
Başına toplandı ve baktılar Batılılar
O aldırmadı bakışlara
Kazdı durmadan kazdı
Sonra yarı beline kadar girdi çukura
Kalabalık büyümüş çok büyümüştü
O zaman dönüp konuştu :
Batılılar !
Bilmeden
Altı oğlunu yuttuğunuz
Bir babanın yedinci oğluyum ben
Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden
Babam öldü acılarından kardeşlerimin
Ruhunu üzmek istemem babamın
Gömün beni değiştirmeden
Doğulu olarak ölmek istiyorum ben
Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var :
Karşınızdakini değiştirmek
Beni öldürseniz de çıkmam buradan
Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki
Fakat değişmeyecek ruhum
Onu kandırmak için boşuna dil döktüler
Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler
O gün gün eridi ama çıkmadı dayandı
Bu acıdan yer yarıldı gök yarıldı
O nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı
Batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı
Hâlâ onu ziyaret ederler şifa bulurlar
En onulmaz yarası olanlar
Ta kalplerinden vurulmuş olanlar
Yüreğinde insanlıktan bir iz taşıyanlar

---------------------------------------------

HAYAT HAKKINDA BİLMEM GEREKEN HERŞEYİ NUH'UN GEMİSİNDEN ÖĞRENDİM


** Vapuru kaçırmayın!
** Hepimizin aynı gemide olduğunu asla unutmayın
** İleri dönük plan yapın. Nuh, gemisini yapmaya başladığında henüz yağmurlar yağmaya başlamamıştı.
** Her zaman formda olun. 600 yaşına gelseniz bile birileri sizden çok önemli şeyler isteyebilir.
** Eleştirilere aldırmayın, yapılması gerekiyorsa o işi mutlaka bitirin.
** Geleceğinizi yüksek topraklarda kurun.
** Güvenlik için çifter çifter seyahat edin.
** Hız her zaman avantaj olmayabilir. Çitalar salyangozlarla aynı gemideydi.
** Stres altına girince bir müddet için kendinizi koyverin.
** Nuh'un gemisi amatörler tarafından yapıldı, Titanik ise profesyoneller tarafından.
** Allah'a sığındınız mı istediği kadar fırtına olsun, sonunda sizi bekleyen bir gökkuşağı bulursunuz.

------------------------------------------

YUNUS EMRE'DEN


Bildük gelenler geçdiler, gördük konanlar göçdiler
Aşk şarabın içen canlar uymaz göçmeğe konmağa.

Sekiz uçmağın hurisi eğer bezenüp geleler
Senün sevgünden özgeyi gönlüm hiç kabul itmeye

İnayet dosttan olduktan sonra kaygı ve tasaya ne hâcet?

Dürr ü cevher ister isen âriflere hizmet eyle
Cahil bin söz söyler ise meânîde miskal olmaya

Miskin Yunus zehr-i kâtil ışk elinden tiryak olur
İlm ü amel , zühd ü tâat bes ışksuz helal olmaya.
 
Üst Alt