• İletilerinizde "teşekkür" ifadeleri yasaktır. Lütfen teşekkür ederim ... vb ifadeler kullanmayınız.Teşekkür etmek istiyorsanız ilgili iletinin altında yer alan "beğen"ebilirsiniz.

Fâtiha Suresi

Yorgun

Veziri Azam
Yönetici
Vezir-i Azam
Katılım
13 Mar 2009
Mesajlar
13,883
Beğeniler
11,872
Puanları
113
Web sitesi
www.tarihsinifi.com
#1
FÂTİHA SURESİ

EbûSaid b. Muallâ(ra)’dan rivayet edildiğine göre o, şöyle demiştir: «Ben mescittenamaz kılarken Peygamber (as) beni çağırdı. Ben onun çağrısına hemen icabetedemedim. Namazı bitirdikten sonra yanına varıp: “Ey Allah’ın Resulü, namazkıldığım için çağrınıza hemen icabet edemedim” dedim. Bunun üzerine Allah’ınElçisi: “Yüce Allah Kuran’da, «Ey iman edenler! Her ne zaman sizi, size hayatverecek bir işe çağırırsa, Allah’ın ve Elçi’nin bu çağrısına icabet edin...»diye buyurmadı mı?” dedi. Sonra da bana: “Sen bu mescitten çıkmadan önce sanabir sure öğreteceğim ki o, Kuran’daki surelerin (sevapça) en büyüğüdür”buyurdu. Daha sonra elimi tuttu. Tam mescitten çıkmak üzereyken ben: “EyAllah’ın Elçisi, sana Kuran’daki surelerin en büyüğünü öğreteceğim” demiştin(diyerek bana söylediği sözü hatırlattım.) bunun üzerine Allah’ın Elçisi: “Osure, “elhamdü lillâhi Rabbi’l alemin” (yani Fâtiha suresi) dir; namazdatekrarlanan yedi (ayet)dir. Ve bana ihsan olunan büyük Kuran’dır buyurdu.» Rahman veRahim Allah’ın Adıyla1. Hamd,bütün âlemlerin rabbi Allah’a mahsustur.2. (O),rahmandır, rahimdir.3. Dingününün sahibidir.4. (EyRabbimiz!) Yalnız sana kulluk ederiz ve sadece senden yardım dileriz.5. Bizidosdoğru yola ilet.6-7. Nimetbahşettiklerinin yoluna; gazaba uğramışların ve sapmışlarınkine değil!(Amin)
Varlık Dilinin Allah’ı Öven Sesi
1’inciayet, Hamd’in, bütün âlemlerin rabbi Allah’a mahsus olduğunu bildirir.Ayetin başında yer alan ve Kuran’ın nüzul sırasına göre ilk kez burada geçen“hamd” kelimesi lügatta, “övmek, bir şeyi iyilik, üstünlük ve erdemliliklenitelemek” gibi anlamlar taşıyan “h m d” kökünün türemiş şeklidir. Hamd,Allah’a yönelik bütün övgü türlerini içeren ve şükrü ifade eden bir kavramdır.Bunun için Hz. Ali, hamd’i “Allah’ın kendisi için seçtiği ve söylenmesini istediğisözdür.” diye tanımlamışHamdin, şükür vemedih kelimeleriyle sıkı bir münasebeti olsa da hamd, şükürden dahakapsamlıdır. Bu yüzden hamd, “şükretmektir” demek bu kavramın tam karşılığıolamaz. Çünkü insan, kendisine yapılan bir iyiliğe karşı teşekkür eder. Halbukihamd, mutlak manada lütufkârlığın dile getirilmesi olduğundan hamd etmek içiniyiliğin insana ulaşması gerekmez. Ayrıca hamd akâid, şükür ise ahlak ağırlıklıbir kavramdır.Hamd, eşi vebenzeri olmayan Allah ‘a, O’nun sınırsız kudretine, sayısız nimetlerine veevrensel değerlere duyulan fıtri bir övme ve yüceltme işlemidir. Bu yüzdenhamd, insanı tek yönlü (sübjektif) yargıların esiri olmaktan, dini de kişiselve basit yorumlara mahkûm etmekten kurtarır. Öyleyse hamd, hissi ve kişisel özlemlerinnisbi tatmini sonrası söyleyen bir söz değil, tam aksine kişisel beklentilerdenuzak, katıksız bir tevhid eylemidir. Peygamber (as), de muhatabına: « “Allah’ahamd olsun.” dediğin zaman O’na şükretmiş olursun; Allah’da sana olan nimetiniartırır» buyurmuştur. Demek ki hamd, nimeti takdir etmenin ifadesi, şükür deonu artırma vesilesidir.Kuran’agöre hamd, sadece iradeli varlık olan insandan değil, bütün varlıklardanAllah’a yükselen bir övgüdür. Bütün varlığın, varlıklar içinde ayrı bir yeriolan insanın, Allah’a ibadet faaliyetinin bir ifadesidir. Şu halde, insanların“gök gürlemesi” diye isimlendirdikleri olay, aslında kâinat dilinin Allah’ıöven sesidir.Sonuç olarakhamd, varlık dilinin Allah’ı öven sesidir. Varlıklar içinde üstün bir yeri olaninsanın, Kuran hidayetine uyup imanın gereklerine sarılması ve doğru olanıyapmasıdır. Hamd, hem sözün başı, hem de işin sonudur. Çünkü başında da sonundada “bütün övgüler, âlemlerin Rabbi Allah’a özgüdür.”Buayette geçen “Allah” ismi, Kuran dilinin en yüksek manalı kelimesidir.YüceAllah, varlık ve oluşun tamamına hakimdir. Bunun için Kuran Allah’ı, aşkınlık,yetkinlik ve içkinlik ifade eden kavramlarla anlatılır.“Rabb”kelimesi de, Kuran’da Allah lafzından sonra O’nun en çok geçen ismidir.Kuran’da bu isim, “bütün varlıklar âlemini yaratan, onları terbiye ederekgeliştiren, maddi-manevi olgunluğa eriştiren ve her türlü otoritenin nihâikaynağı olan Allah” anlamına gelir.Kuran’da“âlem” kelimesi, gerek kâinatı gerekse özel olarak insan topluluklarını ifadeetmek amacıyla “âlemin” şeklinde çoğul olarak yetmiş üç kez geçer. Bunlarınkırk ikisinde “Rabbi’l-âlemin” terkibiyle kullanılır ve Allah’ın canlı cansızbütün varlıkların tek rabbi olduğu vurgulanır. Ayrıca bu kavram Kuran’da,“gelmiş geçmiş bütün insan türü” ve “çağın insan toplulukları” anlamında dakullanılmıştır. Hz.Muhammed için kullanılan “âlemlere rahmet” terkibindeki“âlemin” kelimesinin de, “bütün yaratıklar” manasına geldiği belirtilmiştir. Kuran’agöre âlem, Allah’ın varlığının ve birliğinin, yaratıcı kudretinin bir tecellisive zuhurudur. O, bir hakikat abidesi ve hidayet vesilesi niteliğinde olupinsanların değerlendirmesine sunulmuştur. Onun sembolik mahiyetini, düşünenakıl sahipleri anlayabilir. Çünkü âlemde, Allah’a bağlanma bilincine sahip tekakıllı ve iradeli varlık insandır. Ancak, akli özgürlüğünü hissi körlüğe kurbaneden insan, evrendeki ayetlerden ibret alamaz ve imanın aydınlık yolunubulamaz.Fâtihasuresinin ilk ayetinde, her türlü övgünün, âlemlerin Rabbi Allah’a özgü olduğu belirtilir.Öyleyse iyiliği, güzelliği ve mükemmelliği ifade eden kıymet ne olursa olsun,“iman ve övgü” bu özellikleri sergileyen nesnelere değil, onlarda buncagüzelliği işleyen Allah’a olmalıdır. Allah, yarattığı evrenin güzelliğinin veihtişamının insan tarafından tasdik edilmesini istemekte; hak ettiği övgüyü veteşekkürü de ona bir sorumluluk olarak yüklemektedir. Gerçekten de buncanimetlerin karşılığı nankörlük olmamalıdır. Çünkü bütün varlıklar Allah’ıyüceltmekte, O’nun varlığını, birliğini ve sonsuz cömertliğini belgelemektedir.
Allah’ınHakim Sıfatı: Rahmet
2’inciayet, Allah’ın hakim sıfatının rahmet olduğunu bildirir. Bütün varlıklarıyaratan ve yöneten, eğiten ve geliştiren Allah birdir. O, kudret vetasarrufuyla tektir. O’nun hakim sıfatı ise, rahmettir, merhamettir. ÇünküAllah’ın rahmeti, her şeyi kuşatmıştır.Buayette yer alan “rahman” ve rahim” kelimeleri, “acıma, bağışlama, şefkât vemerhamet” gibi anlamlar taşıyan “r h m” kökünden türemiş iki sıfatisimdir. Allah’a ait olan ve O’ndan başka varlıklar hakkında kullanılması uygungörülmeyen “Rahmân” ismi, “sonsuz rahmet sahibi ve çok merhametli” şeklindetefsir edilebilirse de tam anlamıyla tercüme edilemez. Çünkü dilimizde onun tamkarşılığı olan bir isim yoktur. Bu ismi, “esirgeyen” ve “acıyan” şeklindemanalandırmak da “Rahmân”ın anlamını vermekten uzaktır. Zira kuru bir acıma,merhamet değildir. Merhamet acıyı giderip yerine güzelliği ve sevincigetirmektir. Hem, Allah’ın rahmeti, sadece bir iyilik duygusundan ibaret dedeğildir. O’nun rahmeti, insanlara iyilik dilemesi ve sayılamayacak kadarnimetler vermesidir.“Rahim”ise, “merhameti sınırsız olan ve çok bağışlayan” demektir. Allah’ın sıfat ismiolan “Rahim”, “çok bağışlayan, merhameti sınırsız olan ve buyruklarına uygundavrananlara ölüm sonrasında özel rahmetler sunan Allah” anlamına gelir.Görüldüğü gibi Rahmân, Allah’la beraber bulunan ve O’ndan ayrılmayan bir zâtsıfatıdır; Rahim ise O’nun rahmetiyle merhamet eden, rahmetin yaratıklarüzerindeki etkisini gösteren fiili sıfatıdır. Bunun için Rahmân, Allah’tanbaşka varlıklar için kullanılmaz; Rahim ise, hem Allah hem de yaratıklarhakkında kullanılır.Demekki rahmet, Allah’ın hakim, kuşatıcı ve değişmez tavrıdır. Bunun en açıkbelirtisi, inkârcıları hemen cezalandırmayıp onlara fırsat tanıması,günahkârların tevbelerini kabul etmesi, Hesap gününde herkese yaptığının tamkarşılığını vermesidir. Bunun için cennet O’nun rahmetinin eseri, cehennem iseadaletinin tecellisidir. Ancak Allah’ın rahmeti, gazabından fazladır ve herşeyi kuşatır. Bu rahmetin dışında kalan hiçbir varlık yoktur. Yeter ki insan,ilâhi rahmete mazhar olmak için Allah’ın rahmet kapısını çalsın.
DinGününün Hâkimi
3’üncüayet; Allah’ın, Din gününün tek hâkimi olduğunu ve o gün her sorumlu canın,yaptığı işlerin tam karşılığını göreceğini haber veriyor. Kuran’a göre, buvarlık âlemi bir gün son bulacak ve mevcut hayat dünyası üzerine ölümçökecektir. Daha sonra Allah, yeni bir âlem yaratacak, bu hayat insanların vediğer varlıkların ikinci hayatı olacaktır. İşte Kuran’ın, dünya hayatındansonra yeni bir dünyanın kurulacağını belirtmek için kullandığı anahtarkavramlardan biri de, bu ayetteki “Din günü” dür. Şu halde Din günü, “gelecektebütün iyi ve kötü işlerin hak ölçüsünden geçerek tam karşılıklarının verileceğigün” demektir.Kişive toplum hayatında yaşanan olumsuzlukların temel sebeplerinden biri de,insanların ahiret inancından ve Din günü bilincinden yoksun olmalarıdır. Eğeriyiliğin ödüllendirileceği, kötülüğün de cezâlandırılacağı gerçeği zihinlerdensilinirse, insanların günahlı bir hayat sürmeleri kaçınılmaz olur. Nitekim,yaratılışı tesadüf üzerine bina edip hayatı bu dünyadan ibaret gören; onunmezardan sonraki devamını hiçbir şeyin sağlayamayacağını sanıp ahiretle ilgiliinançları “ah olsa” şeklindeki arzular olarak niteleyen sapık ideolojilerin,kendilerinden etkilenen çok sayıda insanı, günahlı hayatın karanlığına mahkûmetmeleri, değinilen gerçeği doğrulamaktadır. Bu açık ve acı gerçeklerden sonrainsanın, her şeye hükümran olan Allah’a inanmaması ve O’na ibadet etmek içinyaratıldığını anlamaması mümkün müdür?İnsanhayatında, hükümranlık vasfıyla tecelli etmeyen bir Yaratıcı’nın unutulduğugerçeği hatırlanırsa, Allah’ın kendisini hükümranlıkla ve Din gününün sahibiolmakla tavsif etmesinin hikmeti daha kolay anlaşılır. Çünkü bütün varlıklar,merhamete olduğu kadar adalet gücünün himayesine de muhtaçtır.İşte Dingününde, insanın yaptığı bütün işler (ameller) tartılıp değerlendirilecek,onların gerçek kıymeti belirlenecek ve insanın gerçek kişiliği bütün netliğiyleortaya çıkacaktır. Tabiiki bütün bunlar yapılırken hiç kimseye adaletsizdavranılmayacak ve kimsenin hakkı yenmeyecektir. Öyleyse insan, Allah’adöneceği, sonra herkesin kazancının kendisine eksiksiz geri verileceği ve hiçkimsenin haksızlığa uğratılmayacağı o Gün’ü aklından çıkarmamalıdır.
İbadet(ubûdiyyet) Görevi
4’üncüayette, Allah’ın belirlediği ve razı olduğu şeyleri yapmak ibâdet; O’nunyaptığına râzı olmak da ubûdiyyettir. Bunun için, “Allah’ın buyruklarına uymak,yasaklarından sakınmak ve rızasını kazanmak niyetiyle yapılan her işe” ibadetdenir. Görüldüğü gibi ibadet, İslam’ın doğruluk ve değer ölçülerine, Kuran’ınbelirleyici ve birleştirici ilkelerine göre yaşamaktır.Buayetin sonunda yer alan “nestein” kelimesi de, “yardım etmek” anlamına gelen “’av n” kökünün türemiş şeklidir. Aynı kökten türeyen “istiâne” ise, “yardımistemek” demektir. İnsan, kendi sorumluluğunu bütünüyle yerine getirdiktensonra, istediği neticeye ulaşmayı engelleyebilecek şeylerin aşılması hususundaAllah’tan yardım isteyebilir.İbadettenmaksat, âtıl kalmak değil, aktif olmaktır. Hayata olumlu biçimde katılıpyapılması istenen vazifeleri yapan insan, Allah’ın yardımına mazhar olmaliyakatini kazanır. İşte açıklamasını yaptığımız ayette önce “Yalnız sanakulluk ederiz.” sonra da “Sadece senden yardım dileriz.” buyurularak bu gerçeğedikkat çekilmiştir. Öyleyse bir şeyi elde etmeden önce, onu bize kazandıracakvasıtalara başvurmamız gerekir. Çünkü Allah’tan göreceğimiz yardım ve destekbuna bağlıdır.İnsanınAllah’a hitabını dile getiren bu ayette, “ben” yerine “biz” lafzı kullanılır.Bu ifade tarzı, insanın sözü dinlenen bir kişi olmasının, onun vahdet (birlik)şuuruna erişmesi ve bunu gerçekleştirmesiyle mümkün olabileceği mesajını verir.Şu halde Müslümanların, Allah’tan görecekleri yardım ve destek, kendiaralarında birliği sağlayıp birleştirici gücü bulmalarına bağlıdır. Çünküvahdet, Müslümanların, İslam’ın temel esasları etrafında birleşipbütünleşmelerini ve kurtarıcı birliğe kavuşmalarını sağlayan temel vasıtalardanbiridir. Tefrikanın zaafı ve çirkinliği, vahdetin (birliğin) gücü ve güzelliğiile yok edilebilir. Bunun içindir ki her mü’min şahsiyet, kendi benliğindebütün insanlığın bir temsilcisi olma şuurunu taşımalı ve Allah’la münasebetindebu şuuru sürekli canlı tutmalıdır.İlâhiirade, yeryüzünde İslam’ın hakimiyetini sağlayacak bir toplumun bulunmasınıgerekli gördüğünden Kuran, tevhid ilkesine bağlı, adalet ve doğruluk üzerinekurulmuş bir ahlâk toplumunu varlık alanına çıkarmayı gaye edinmiştir. Zatenİslami yaşayışın, açık bir hayat gerçeği olarak ortaya konulması, böyle birtoplumun varlığına bağlıdır.İslamümmeti (toplumu), dini bütünüyle kabul eden, İslam’a aktif biçimde bağlanıp onuuygulayan, farklı etnik yapıları kendi sosyal düzeni içinde bir araya getirenevrensel bir toplumdur. Burada millet olma şuurunu veren temel özellik, herşeyin üstündeki İslam kardeşliğidir. Demek ki Müslümanların arzu edilen İslamihayatı gerçekleştirebilmeleri, yeterli kollektif takva gücünü elde edip bütünimkânlarını İslam için birleştirmelerine bağlıdır. Aksi halde İslami hükümleredünyevi hakimiyet kazandırılamaz ve İslam’ı bütün etkinliğiyle hayata taşımakmümkün olmaz.Buayet, vahdeti sağlayan ve İslam toplumunun oluşmasında çok önemli bir işlevesahip olan kurumların gereğine de işaret etmektedir. Bilindiği gibi hiçbirinanç ve görüş, kendine özgü kurumları oluşturmadan kalıcı olamaz ve sosyal birsistem haline gelemez. Dinin pratik anlatımı, sosyal bir boyut kazanmadıkça davahdet sağlanamaz. Bu nedenle Müslümanlar İslam’ı önce kendi benliklerindehayat ve şahsiyet haline getirmelidir. Ancak bununla yetinmeyip ayrıca İslaminancının yaşanmasına ve sosyal bütünleşmenin sağlanmasına etkili olankurumları da mutlaka hayata geçirmelidir.
İlkİstek: Hidayet
5’inciayette, insanın Allah’tan talep ettiği ilk yardım dile getirilir. Kulun,Allah’tan ilk isteği, kendisini doğru yola iletmesidir. Çünkü, Allah’ın yardımıve kılavuzluğu olmadan, insanın O’nun tarafından belirlenen hayat tarzınayönelmesi pek mümkün değildir. Bu yüzden insanın, vahyin evrensel kılavuzluğunave hakka yönlendirici gücüne teslim olması gerekir.Doğruiman, bir bakıma Allah’ın yolunu seçmekten ibarettir. Bunun için Kuran, insanıgerçek hedefe götürücü ve erdirici olarak gördüğü yola “sırat” ismini verir.Ayrıca o, kendi dünya görüşünün ifadesi olarak gördüğü bu yolu, “doğru vesapmaz” bir yol olarak nitelendirir.“Sırat”kelimesi, “doğru, geniş, işlek ve açık yol” gibi anlamlar taşıyan “s r t”kökünün türemiş şeklidir. “Doğruluğa açılan ve doğruluğa açık olan yola” sıratdenir. “Sırat”ın sıfatı olan “Mustakim” kelimesi ise, “doğru olan ve hiçbir eğriliğibulunmayan” anlamına gelir. Sırat, “doğru yöne ve yola”; mustakim de, “eğrilikve aşırılıktan uzak olmaya” işaret eder. Bu durumda “sırat-ı mustakim”,“esasları Allah tarafından konulan, insanları istenilen iyiliğe ve hedefeulaştıran, hiçbir aşırılığı ve eğriliği bulunmayan tek doğru yol” olaraktanımlanabilir. O, Allah ve fıtrat yoludur. Bu yüzden anılan terkip, insanfıtratına ve hayat gerçeğine uygun olan bir yaşayış tarzını yansıtır. Buhaliyle doğru yol, zihni yormayan, uygulanması kolay olan, tüm olumsuzluklardanuzak bulunan ve insanı Allah’a götüren, erdirici bir yol olmaktadır. Öyleyseinsan, vahyin evrensel kılavuzluğuna ve hakka yönlendirici gücüne uyarak,hidayete ermeye çalışmalıdır. Çünkü hidayete ermek için, niyet ve gayret degerekir. Yeterli gayreti gösterdikten sonra kendinden yardım isteyen kimseleri,Yüce Allah hidayete erdirir.
Önderve Örnek Kişilerin Yolu
6’ncıayette, “sırat-ı mustakim” in anlamına açıklık getirilir. Ayetin beyanınagöre “doğru yol”, kendilerine nimet bahşedilmiş-yani vahye muhatap olup onunrehberliğinden yararlanmış, hayatı doğru yaşayıp Allah’ın rızasını kazanmış-kimselerin yoludur. Gayelerine ulaşmış olan bu mesut kimseler de,“peygamberler, hakikatten hiç sapmamış olanlar, hakikate hayatlarıyla şahitlikyapanlar, dürüst ve erdemli olanlardır.”Buayette, hem doğru yolun anlamına açıklık getirilir hem de bu yolda yürüyüşünsomut örneklerine yer verilir. Bundan maksat, doğru yaşayışı açık bir hayatgerçeği olarak ortaya koyacak örnek ve önder şahsiyetlerin önemine dikkatçekmektir. Çünkü insanlar, örnek ve önder kişilerin şahsında mesajın pratiğinigörüp bilinçlenirler; ufuk darlığından ve kararsız tavırlardan kurtulurlar. Şuhalde, ihlaslı ve bilinçli bir önderlik olmadan, herhangi bir hareketinbaşarıya ulaşması mümkün değildir.
GazabaUğrayanların ve Sapkınların Sonu
7’nciayette, yozlaşma temayülü gösterip hak dinden sapmanın vahim sonucunadikkat çekilir. Bu ayetteki “mâğdûbi” kelimesi, “şiddet, öfke ve kızgınlık”gibi anlamlar taşıyan “ğ d b” kökünün türemiş şeklidir. Ğadab,“Allah’ın, dinin emirlerine aykırı davranan asileri cezalandırma iradesi”anlamına gelir. “Dalâlet” de, “doğru yoldan kasten veya hataen sapmak” demektir.Kaynaklardabelirtildiğine göre, Peygamber (as)’e bu ayette geçen “gazaba uğrayanlar” ile“sapanların” kimler olduğu sorulmuş, o da: “Gazaba uğrayanlar Yahudiler;sapanlar da Hıristiyanlardır.” cevabını vermiştir. Bu hadis, gazaba uğrayan veyoldan sapan Yahudi ve Hıristiyanları, birer örnek olarak sunmaktadır. Ancakayetin umumi olan manasının, sadece bunlarla sınırlı olduğunu düşünmek doğruolmaz. Hakkı kabul etmeyip doğru yoldan sapan her çeşit fırka ve insan, buayetin kapsamına girmektedir. Bunun için, gazaba uğramak ve sapıtmak, sadeceYahudi ve Hıristiyanlara özgü bir durum değildir.Fatihasuresini okuyup bitiren kimsenin, “velâddâllin”den sonra biraz durup “âmin”demesi, sünnettir. Çünkü Peygamber (as): «İmam “ğayri’l mağdubi ‘aleyhim velâddâllin”dediği zaman siz de “âmin” deyiniz. Kimin âmin sözü, meleklerin âmin sözünerastlarsa onun geçmiş günahları bağışlanır.» buyurmuştur. Âmin, “Ey Rabbimiz!Duamızı kabul buyur.” demektir.
SONUÇ
1- Fatiha suresi, hem Kuran’ın sınırsızgüzelliklerini, onun hidayet ve bereketini en özlü biçimde sunan bir başlangıç;hem de binlerce ayetten oluşan Kuran vahyinin özet bitişidir. İnsan, ilâhikitabın sonsuz güzelliklerine ve hikmetlerine onun açtığı kapıdan girerekulaşabilir.2- Hamd, varlık dilinin Allah’ı övensesidir. O, kişisel ve basit menfaatler karşılığında söylenen bir övgü sözüdeğil, Allah’ın sayısız nimetlerine ve evrensel nitelikli üstün değerlereduyulan hayranlığın ifadesidir. Bunun için hamd, Allah’ın dışında kimseyeyöneltilemeyecek bir övgü türüdür.3- Âlem, bütün varlık kategorileriningenel adıdır. O, kendinden öte Yaratıcısını da gösterir. Ancak, insanın onungösterdiği hakikate ulaşabilmesi için, bilgi vasıtalarını aktif ve olumlubiçimde kullanması gerekir.4- Allah’ın, varlıkla ilişkisiniifadeye koyan temel kavram, rahmettir. Bu, Allah’ın hakim sıfatının rahmetolduğu mesajını verir. Gerçekten de mevcut nizam içinde gözümüze ilişen enbariz olgu rahmettir. Ayrıca rahmet tecellisi, Allah’ın rablığına en fazla yakışan,insanında kulluğuna en çok yarayan bir tecellidir. Çünkü Allah bağışlamak, kulda bağışlanmak ister. Demek ki Allah’la insan arasındaki ilişki, baskı veşiddet ilişkisi değildir. Kuran’ın tanıttığı Allah, kullarıyla ve tüm varlıklarahmet ilişkisi içindedir.5- Kuran, insanın kendi özgüriradesiyle Allah’a inanmasını ister.
 

Benzer Konular

Üst Alt