• Kaynak menüsünden dosya indirebilmek istiyorsanız lütfen forum kullanım bilgisini okuyunuz

Hac

Aslı

Usta Üye
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
10,582
Best answers
0
Puanları
83
#1
HAC


Kutsal kabul edilen mekânları dinî maksatla ziyaret etme, İslâm'ın beş şartından biri.


Hac kelimesi İbrânîce'de hag şeklinde*dir; "bayram" anlamına gelen bu kelime "bir şeyin etrafında dönmek, dolanmak" mânasındaki hvg kökünden türemiştir.[545] Hac veya hag çok eski bir Sâmî tabir olup[546] İbrânîce'-den başka Ârâmîce'de ve Sâbiî dilinde de bulunmaktadır. Kelimenin asıl anlamının "bir şeyin etrafında dönme, dolaşma ve halka oyunu" olduğu, daha sonra bay*ram mânasını kazandığı belirtilmektedir[547]. Arapça'da "gitmek, yö*nelmek; ziyaret etmek" anlamlarına ge*len hac kelimesi, fıkıh terimi olarak im*kânı olan her müslümanın belirlenmiş za*man içinde Kabe'yi, Arafat, Müzdelife ve Mina'yı ziyaret etmek ve belli bazı dinî, görevleri yerine getirmek suretiyle yap*tığı İbadeti ifade eder. Bu ibadeti yerine getirenlere Arapça'da hâc (çoğulu huc-câc). Türkçe'de hacı denir.

A- İslâm'dan Önceki Dinlerde Hac. Haccın temelinde ulûhiyyetin herhangi bir yer*de tecellisi inancı yatmaktadır. Dinlerde kutsal kabul edilen yerlerin aslında me*kân olma açısından diğer yerlerden farkı yoktur. Ancak burada ulûhiyyetin tecelli*si, inançla ilgili bir olayın vukuu veya bu*ranın dinî bir şahsiyetle bağlantısı me*kânı diğer yerlerden farklı kılmakta, kut*sallaştırmaktadır. Böyle bir mekânın esra*rengiz oluşu ve korkutucu vasfı da bir kut*sallık unsurudur. Kutsal mekân İnsan ta*rafından seçilmiş değil keşfedilmiştir. Din*dar insan için homojen olmayan kutsal mekânda diğerlerinden nitelik bakımın*dan farklı bölümler bulunmaktadır. Bu bö*lümler genelde çit, duvar veya taşlarla ayrılır. Bu ayırma işi o bölgede sadece bir kutsallık tezahürünün olduğunu göster*mez; kutsal olmayanı kutsal olandan ayır*dığı gibi kişiyi herhangi bir tedbir alma*dan içeriye girmenin tehlikesinden de ko*rur. Zira bu atana girmenin özel usulü ve pek çok kuralı vardır. Mabedin veya evin eşiğinin önemi de buradan kaynaklanmaktadır.[548]

Kutsal mekân kavramı ve bu tür yer*lerin ziyareti tarih boyunca bütün inanç*larda mevcut olmuştur. Kutsal mekân*ları ziyaretin sebebi o mekânın kutsiyetinin bahşedebileceği maddî, manevî ve ahlâkî faydaları elde etmektir[549]. Kişinin, ister kendi ülkesinde ister*se başka yerde olsun, kutsal bir mekâna veya mabede yaptığı seyahatten ibaret olan hac esnasında sarfedilen gayrete karşılık bedenî bir rahatsızlığın gideril*mesinden ebedî hayatın kazanılmasına kadar birçok fayda ümit edilebilir.[550]

Kabileci. millî ve evrensel dinlerin hep*sinde kutsal kabul edilen mekânlar ve bu mekânların ziyareti söz konusudur. Yakın*doğu'da, milâttan önce II. binyıldan itiba*ren hac yerleri özellikle vahalarda ve şe*hir kültürünün bulunduğu yerlerde te*şekkül etmiştir. II. binyılın üçüncü çeyre*ğinde Babilonya'da Nippur, Asur'da Ni-nova bu türden ziyaret yerleriydi. Mari tabletlerinden öğrenildiğine göre milât*tan önce XVIII. yüzyılda Harran'daki Sin ve Qatna'dakİ Belit-Ekallİ tapınakları meş*hur ziyaretgâhlardı. Bronz çağı boyunca Byblos'taki Baaltis Tapmağı. Mısır'dan ge*len önemli miktardaki takdimeyi kabul et*mişti. Sumerler'de Nippur'daki Enlİl, Sâ-mîler'de Ninova'daki İştar şöhret kazan*mıştı ve Sümerler döneminden itibaren hac için kutsal sayılan güzergâhlar mevcuttu. Babilonya'da Esagil ve Marduk zi*yaret edilen ilâhlardı.[551]

Hititler'de kral. baş rahip sıfatıyla her yıl kış mevsiminde krallığın büyük ibadet merkezlerini ziyaret ederdi. Bu ziyaret es*nasında hem güzergâh hem de ifa edile*cek merasimler ayrıntılı olarak düzenlen*mişti.[552]

Eski Çin'de bilinen ilk hac merkezleri T'ai-shan, Hua-shan, Heng-shan. Non-yu-shan ve Sung-shan adlarını taşıyan beş dağdı. Hem Taoistler hem de Budistler bu dağların üzerinde tapınaklar inşa et*tiler; buralar zamanla oldukça önemli hac merkezleri oldu. Bunların yanında Bu*dizm yeni büyük hac merkezleri oluştur*du. Bu yerler Buda ve Bodhisatvalar'a vakfedilen P'u-t'o-shan, Chiu-hua-shan, Wu-t'ai-shan ve 0-mei-shan gibi manas*tır ve mâbedlerdi. Bunların en önemlisi, Kuzeydoğu Çin'de bulunan ve beş tepeyi kapsayan Wu-t'ai-shan mabedidir. Yüz*yıllardan beri buraya yalnız Çin'den değil Japonya, Moğolistan, Mançurya, Orta As*ya ve Hindistan'dan hacılar gelmektedir. Sonbaharda gerçekleştirilen hac sırasın*da kırmızı veya san elbise giyen hacı adayları buhur çubukları ve kâselerini taşıyarak on-on beş kişilik gruplar halin*de sessizce meditasyon yaparlar, sadece bitkilerle beslenirler, uzun yolculuk es*nasında tövbe ederler, hac mahallerine vardıklarında ise yıkanıp temizlenerek tapmağa girerler, evlerine dönünceye ka*dar ibadet ve riyazete devam ederlerdi.

Hinduizm'de de hac ibadeti vardır. Hint yarımadasının Aryalar'ca istilâsı ve Hin*du tapınaklarının inşası ile birlikte ziya*ret edilecek yerlerin sayısı da artmıştır. Ortaçağ'lara doğru hac için uzak yerlere gitmek gelenek halini almıştı. Güneyde Comorin körfezi, doğuda Orissa, batıda Kathiavar ve Himalayalar azizlerin inzi*vaya çekildiği yerler olduğu için hac me*kânlarıydı. Yıkandıktan sonra hac göre*vini ifa etme yanında kutsal mekânın çev*resinde dönmek de (tavaf) haccın unsur*larından biriydi. Hinduizm'de Benâres'i zi*yaret etmek ve Ganj nehrinde yıkanmak, ölümden sonra yeniden dünyaya gelişte daha mutlu olma ümidini vermektedir.

Budizm'de hac ziyareti, Buda'ya ait me*kânlarla ondan kalanların bulunduğu yer*lere yapılır. Buda, müridlerinden Anan-da'yı görevlendirerek cesedinin külleri*nin stupalarda (Budan'dan geriye kalan*ların korunduğu yerler) saklanmasını İs*temiş, ölümünden sonra Buda'nın külleri önce sekize bölünmüş, daha sonra iki stu-paya daha bölünerek on stupada saklan*mıştır. Kral Aşoka kutsal emanet haline gelen bu stupaları açmış ve küller kırk se*kiz parçaya ayrılarak her biri bir stupaya konmuştur. Buda'nın cesedinin külleri dı*şında Budist gelenek yine ona ait iki mi*rasa daha sahiptir. Bunlardan biri, Bu*da'nın kullandığı sadaka kabı gibi eşyalar veya onun bulunduğu yerlerde bıraktığı izler ve işaretler, diğeri ise heykeller ve aslında gerçek külleri kapsamayan stu-palar gibi adakvarî hatırlatıcılardır.

Budizm'de hacla ilgili en eski belgeler Kral Aşoka'nın fermanlarıdır. Aşoka, tah*ta geçişinin onuncu yılında "dharmayât-râ" (doğruyu, gerçeği bulmak için yapılan yolculuk) yaparak Buda'nın aydınlanmayı elde ettiği yere yani Bodhi Gaya'ya (Bodh Gayâ, Buddh Gaya, Buddha Gaya) gittiğini söyler. Aşoka'dan günümüze kadar Bod*hi Gayâ Hindistan'da Budistler'in en önem*li hac yeridir. Bunun dışında hac için ziya*ret edilen yerler Nepal'deki Siddhartha Gautama (Buda'nın doğum yeri Lumbi-ni), Buda'nın ilk vaazını yaptığı Benâres ya*kınlarında bulunan Sarnath'daki Geyik Par*kı (Isipatana) ve Buda'nın Nirvana'ya ulaş*tığı yani öldüğü yer olan Utar Pradeş'teki Kuşinagara'dir. Fakat bu yerlerin hiçbiri Budistler nezdinde Bodhi Gaya kadar anlamlı değildir. Zira Bodhi Gaya Budizm'in doğuşunu temsil eder. Bunun dışında Hindistan'dan Sri Lanka'ya kadar Buda'-dan kalan şeyler ve onun ziyaret ettiğine inanılan yerler hac merkezleri olmuştur. Buraları ziyaret edenler üç grupta topla*nabilir. Birinci grup bu yerlerdeki esraren*giz, sihri gücü elde etmek isteyenlerdir. İkinci grupta aydınlanmaya giden yolda, kendilerini Buda'ya yöneltmede bu ziya*reti bir basamak olarak görenler yer alır. Üçüncü gruptakiler ise bu ziyaretle bir de*ğer kazanmak isterler. Bu dünyada Bu*da'ya yönelmekle başlayan hac, en yük*sek noktasına Dharma'yı doğru anlamaya götüren derunî hac ile ulaşmaktadır.

Japon inançlarına göre dağlar tanrıla*rın yurdudur ve bundan dolayı dağ tepe*leri yüzyıllardır hac yeri olmuştur. Milât*tan sonra VIII. yüzyıldan itibaren de Bu*dist ibadet mekânları olarak dağ tepeleri ziyaret edilmiştir. Japon geleneğinde hem Şİnto'ya hem Budizm'e ait çeşitli hac yer*leri vardır. Japonlar'ın junrei dedikleri hac, çeşitli yerlerdeki ziyaret merkezlerinin belli bir sıra İle gezilmesini ifade etmek*tedir. Bir diğer hac şekli ise sadece bir tek yere yapılan hacdır, ise'deki tapınak Şin-toizm'İn en yüce ilâhına adanmış Şinto hac yeriydi. Japonya'daki Budist hac me*kânlarının çoğu Budist keşiş ve zâhidleri-nin zühd hayatı yaşadıkları yerlerdir.

Helenist-Roma dönemine kadar Mısır dininin her devresinde hac ibadeti mev*cuttu. Belli başlı hac yerleri Delta'daki De-du veya Busiris ile (Osiris'in evi) kedi başlı tanrıçanın tapınağının bulunduğu yine Delta'daki Bubastis idi. Herodot, Bubas-tis'e büyük bayrama gelenlerin sayısının yaklaşık 700.000 olduğunu söylemekte*dir. Bunlardan daha önemlisi. Yukarı Mı*sır'da Osiris'in başının bulunduğu Abdu (Abdias) idi; burada Osiris'in esrarı kutla*nıyor ve bu yerin ziyaret edilmesiyle öbür dünyadaki mutluluğun elde edileceğine inanılıyordu. Daha sonra Amon vahası (şimdiki Siva) önemli bir hac yeri oldu. Ptolemeler döneminde ise Serapis kültü revaç bulmuş ve Memphis'teki ziyaret-gâh önem kazanmıştı.

Suriye'de Byblos, Aphaka, Tyr, Heiiopolis (Baiebek) ve özellikle Hierapolis önemli hac merkezleriydi. Bilhassa Romalılar dö*neminde çok sayıda yabancı uzak ülkeler*den buraları ziyarete geliyordu. Hac iba*deti esnasında Hierapolis'e gelen her er*kek şehre girmeden önce saçlarını ve kaş*larını kesmek zorundaydı. Belirli bir tapı*nağın veya kutsal taşın etrafında dönmek İslâm öncesi Araplar'mda da vardı.[553]

Tevrat, bütün yahudi erkeklerini yılda üç defa Kudüs'te Yahve'nin huzurunda bu*lunmaya mecbur ediyordu (Çıkış, 23/14, 17; 34/23); bunlar Fısıh (Paskalya = maya*sız ekmek), Şavuot (Pentekost = haftalar) ve Sukkot (çardaklar) bayramlarıydı.[554] Bu üç es*ki hasat bayramı İbrânîce'de "hag" adıy*la anılıyor ve "hag ham-massöt, hag haq-qasîr, hag ha asîf" diye adlandırılıyordu. Yahudilikte klasik düzenlemede hag ke*limesi hacla dinî bayramı birbiriyle bağ*lantılı kılmaktaydı. Temel dinî bayramlar ibadet yerleriyle irtibatlı olduğundan dinî bir seyahati de ihtiva ediyordu. Esasen geleneksel hac İbrânîce'de ""aliyyah le-regel = yürüyerek çıkmak, gitmek" diye adlandırılmaktadır. Hac, yahudilerin millet olmalarından itibaren kurumlaş*mış ve erkeklerin üç bayramda Kudüs'e gitmeleri istenmiştir.

Yahudilik'teki hac mekânlarını üç grup*ta toplamak mümkündür.

1- Kudüs ve çevresinde oluşmuş, tarihî Özelliğe sahip ve Kitâb-ı Mukaddes'in tarihi içinde orta*ya çıkan mekânlar.

2- Genelde Celîle'de bu*lunan, Talmud ve Kabala'da adı geçen bil*gelerin mezarları.

3- Diaspora (Filistin dı*şında yahudilerin yaşadıkları yerler) bil*gelerine ve azizlere adanan İsrail'in çe*şitli bölgelerindeki merkezler.

Mûsâ şeriatı öncesinde yaşamış önemli kişilerin başlarından geçen olaylarla ilgili olarak Eski Ahid'de zikredilen yerler da*ha sonra İsrail dini için özel mekânlar ol*muştur. Hz. İbrahim zamanında Şekem[555], Beyt-el[556], Hebron veya Mamre[557]. Beer-şeba[558], Beer-lahay-roi[559]; Hz. İshak döneminde Be*er-şeba[560]; Hz. Ya'küb döneminde Peniel[561], Beyt-el[562] ve Şekem[563] bu yerlerdendir. Bunlar genel*de yüksek bölgeler, su kaynaklarının bu*lunduğu ağaçlık yerlerdi. Diğer taraftan büyük şahsiyetlerin mezarları da[564] ziyaret edilmekteydi.

Hâkimler döneminde Ken'ân diyarının fethiyle birlikte yerleşik hayat başlamış, mevcut sunaklar çeşitli roller üstlenmiş, mahallî ve kabilevî olarak, ayrıca kabi*leler arası ve bütün milletçe ziyaret edi*len yerler olmuştur; ancak gerçek an*lamda haccın ifa edildiği ilk yer Silo'dur[565]. Ahid sandığının bulunduğu Silo'da her yıl rabbin bayramı olmakta[566], genç kızlar orada bağlar içinde dans etmekte[567], Elkana her yıl kurban kesmek üzere oraya çıkmakta idi (I. Samuel I). Silo'daki ibadet Filistîler'in (Filistler) burayı yıkmalarına kadar sürdü.

Krallık döneminde iki tür ziyaret yeri vardı; bunların ilki Beyt-el ve Dan gibi eski mezbahlar, diğeri ise ahid sandığı ve mâbed sebebiyle Kudüs'tü. Hz. Süley*man'ın mabedi tamamlamasından son*ra da üç bayram kutlaması başlamıştır (I. Krallar, 9/25). Yeroboam'in sözleri de Ku*düs mabedinin hac yönünden önemini vurgulamaktadır (1. Krallar, 12/27). Ku*düs'ün çekiciliği ve peygamberlerin ayrı*lıkçı mezbahlara karşı tavır almaları, iba*detin merkezîleşmesini hazırlayan önemli gelişmelerdi: ancak bunun için krallık oto*ritesine de ihtiyaç vardı. Bu sebeple He-zekiel, VIII. yüzyıldan itibaren halkı gör*kemli bir Fısıh (Paskalya bayramı) için Ku*düs'e çağırdı[568]. Asıl reform ise Tesniye'nin 621'de bulunmasının ardından KralYoşi-ya tarafından yapıldı. Kudüs'ü ziyaret ma*bedin yıkılışından sonra bile devam etti.[569]

Yahudilikte en eski kanunları oluştu*ran Elohist ve Yahvist ahid kanunu üçlü bir kutlama zorunluluğu getirmiştir: "Yıl*da üç kere bana bayram {hag) edecek*sin... Senin bütün erkeklerin yılda üç ke*re Rab Yahova'nın Önünde görünecektir" (Çıkış, 23/14, 17). Hac emri sadece er*keklere yönelik olmasına rağmen tıpkı Si*lo ziyaretinde olduğu gibi haccın ailevî bir karakter arzetmesi tabiidir.

Bu üç bayram arasında en önemlisi Öy*le görünüyor ki Sukkot bayramıdır. Elka*na bu bayramda Silo'ya çıkıyordu. Bu bay*ram, yahudi tarihçisi Joseph'e kadar İb-rânîler'in en büyük ve en kutsal bayramı olarak devam etti. Bayramın teme! mera*simi olan çardak kurulması ancak esaret sonrasında başlamıştır.[570]

Haccın ifa edildiği bu üç bayramda eli boş gidilmeyeceğinden rabbin verdiği be*rekete göre herkesin elinden geldiği ka*dar takdime getirmesi de emredilmektedi.[571] Hacılar gerekli tak-dimeleri genellikle kendileri getiriyorlar*dı; fakat mabedin kurban temini husu*sunda tıpkı esaret sonrasında olduğu gi*bi ticari bir teşkilâta sahip bulunduğu an*laşılmaktadır.[572]

Bâbil esareti sonrasında mabedin ye*niden inşası üzerine hac S15 yılı Fısıh bayramiyla tekrar başladı[573]. Suk-kot bayramı görkemli bir şekilde kut*landı[574]. Hacla ilgili şer! ku*rallar ve bunlara uymanın önemiyle hac-cm takva yönü[575] za*manla daha çok ön plana çıktı.

Çıkış ve Tesniye'de umumi tarzda yer alan hukuk! şekiller gelenekçe detaylan-dırıldı ve Mişna'da toplandı. Hac mecbu*riyeti sadece erkeklere yönelikti; kadın*lar, köleler, sakatlar, körler, hastalar, yaş*lılar, bön ve saf olanlar, yetim ve öksüzler, çok küçük çocuklar bu yolculuktan muaf tutulmuştu[576]. Luka İn-cili'nde belirtildiğine göre (2/42) çocuklar ancak on iki yaşına girdiklerinde ve anne*lerinden ayrılabildiklerinde[577] bu yolculuğa katılabilmekteydi*ler.

Bu tür bayramlarda halk bir ay önce*sinden eğitiliyor, bayrama on beş gün kala sürülerin onda biri ayrılıyor, vergiler toplanıyor ve mâbed hazinesinden bay*ram boyunca müşterek harcamalar için gerekli pay ayrılıyordu. Hacıların güvenli*ği ve ihtiyaçları için hazırlıklar yapılıyor, şehir meydanı ve sokaklar düzenleniyor, yollar düzeltiliyor, kuyular temizleniyor, köprüler onarılıyordu.

Milâttan sonra 70 yılında mabedin yı*kılışından sonra mâbedle ilgili hac artık yapılmadı; ancak yahudilerin kutsal top*raklara yönelik ziyaretleri devam etti. Geç*mişle ilgili hâtıralar, o topraklara yeniden dönme Özlemi, yahudi büyüklerinin ora*lardaki kabirleri yahudileri o bölgeye çe*kiyordu. Kudüs'te Süleyman Mâbedi'n-den geriye kaldığına inanılan "ağlama du*varı" önemli bir ziyaret mahalli oldu. Ku*düs'ün dışında kalan başlıca ziyaret yer*leri şunlardı: Zebulun'un Sidon'da, Rabbi (Haham ?) Meir'in Tiberias'da (Taberiye), Simeon benYohai'nin Merom'da. Peygam*ber Hoşea'nın Safed'de, Peygamber Sa-muel'in Nebi SamvH'de, Rahel'in Beytü-lahm'da, Davud'un Kudüs'te, Nahum'un Musul civarında, Ezra'nın Bassorah ya*kınlarındaki Kurna'da. Hezekiel'in Babi-lonya'da. Daniel'in Kerkük'te, Ester ve Mordekay'm Hemedan'da ve Yeremya'-nın Fustat'ta bulunan kabirleriyle Karmel tepesindeki İlya mağarası.

Yahudilikte hacla ilgili esaslar din âlim-lerince tesbit edilmiş ve Mişna'da ayrı bir bölüm olarak yer almıştır. Rabbi Yoha-nan ben Zekkay haccı teşvik etmiştir. Mâ*bed olmayınca kurban işi kalkmıştı; fa*kat duaya önem veriliyordu. Rabbi II. Ga-maliel. Paskalya merasimlerine Kudüs'ün yeniden inşası için duaları da eklemişti. 1211 yılında Batı Avrupalı 300 rabbi hac için Filistin'e gelmişti.

Günümüzde yahudiler belli günlerde bu tür yerleri ziyaret eder, bu ziyaretle*rin şans getireceğine, talihsizliklere iyi ge*leceğine inanırlar. Hac mahallerinde dua edilir, adaklar adanır, bazan da istekler kâğıda yazılıp bırakılır. Ağlama duvarı ve*ya Süleyman Mâbedi'nin batı duvarı dı*şındaki ziyaret merkezlerinde azizlere yalvarılıp şefaatçi olmaları istenir.

Yeni Ahid'de haccm önemi ve anlamı pek açık değildir. Luka İncili'ne göre Hz. îsâ on iki yaşında iken ebeveyniyle birlik*te Kudüs'e mabedi ziyarete gitmiştir. Si-noptik İndiler, Hz. tsâ'nın sadece bir de*fa Fısıh bayramında hac için Kudüs'e git*tiğini belirtirken[578] Yuhan-na İncili'ndeki ifadelerden Hz. îsâ'nın hac merasimlerine düzenli olarak katıldığı an*laşılmaktadır (2/13; 6/4; 7/2; 10/22; 11/55). Hıristiyanlık'ta. Hz. îsâ'nın son Kudüs yol*culuğu ile Tanrı'nın şehrine eskatolojik haccını gerçekleştirdiğine ve Tann'nın krallığını başlattığına inanılır.

İlk hıristiyanlar Yahudilik'te olduğu gi*bi Kudüs'teki mabedi ziyaret ediyorlardı.[579] Bununla bir*likte kilise yeni bir tapınak yapmak İsti*yordu. Epiphane'ın bildirdiğine göre İmpa*rator Hadrianus 130 yılında yaptığı seya*hatte Kudüs'te her şeyin yıkılmış oldu*ğunu, sadece birkaç ev ile Hz. îsâ'nın se*maya urûcundan sonra şâkirdlerin toplandıkları evin yerinde küçük bir kilisenin bulunduğunu görmüştü. Bu küçük kilise daha sonra hacıların ziyaret ettikleri Sion kilisesi oldu. 216'dan itibaren genellikle o topraklarda bulunan Origene'in naklet*tiğine göre Beytülahm'daki îsâ'nın doğ*duğu mağara, çarmıha gerildiği Golgot-ha mevkii ziyaret mahalliydi.

Kudüs'e yapılan haccm gelişmesinde di*nî zorunluluktan ziyade Konstantin'in (I. Konstantinos) etkisi önemli bir rol oynadı. Konstantin'in Kudüs'ün çeşitli yerlerinde başlattığı kilise yapımı, birçok hıristiyanı îsâ'nın doğup yaşadığı ve çarmıha geril-diği yerleri görmeye teşvik etti. Kudüs'e yapılan haccm yanı sıra türbeleri, hatta manastırlarda yaşayan rahipleri ziyaret de bir tür hac olarak mütalaa ediliyordu. Diğer bir hac şekli de azizlerin ve şehid-lerin mezarları üzerine yapılmış kiliseleri ziyaret etmekti.

Doğu Hıristiyanlığı'ndaki haccın kökleri ilk olarak Hz. îsâ'nın doğup misyonunu ifa ettiği Filistin'e, ikinci olarak da hıristiyan manastır hayatının (monastisizm) beşiği olan Mısır'a kadar uzanır.

Eski İsrail'de ve ilk devir Hıristiyanlı-ğı'nda haccm anlamı aynıdır. Ancak İsrâ-iloğulları için bu mabedi senede üç defa ziyaret şart İken Hz. îsâ bunu mabede son yaptığı ziyaretle yerine getirmiştir. Dolayısıyla hıristiyan haccı kolektif bir gö*rev olmaktan çıkıp dindarlığın ferdî ihti*yaçlarını yerine getirmek için yapılan bir seyahat olmuştur.

Hıristiyanlık'ta bir kimsenin hac yap*ması için hayatında herhangi bir muay*yen zaman yoktur. Ancak Kudüs'e gidiş genellikle geç yaşlarda gerçekleşmek*tedir. Kudüs'e varan kişi artık hayatında önemli bir işi yerine getirdiğini hisseder. Hz. îsâ'nın Ölüp dirildiği yere bakınca ken*disi de Kudüs'te ölmeyi arzular. Erme*nice "mahdesi" kelimesi "ölümü ve aynı zamanda Kudüs'te Paskalya bayramında yakılan kutsal ateşi gören kimse" anlamın*dadır ve Kudüs haccından dönen kimse*ye bu sıfat verilmektedir. Rus hacıları da Kudüs'e beyaz kefen götürür, Hz. îsâ'nın vaftiz olduğu Ürdün nehrinde bu kefen*lerine sarınarak yıkanırlar. Diğer doğu hı-ristiyanları İse beyaz kefenleri Hz. îsâ'nın çarmıha gerildiği cuma günü onun me*zarına koyarlar. Genelde gruplar halinde Kudüs'e gidip dönen hacılar, dönüşlerin*de bu görevi tamamladıkları için kilisede şükran duaları yapar, Kudüs'ten getir*diklerini dağıtırlar.

Hac bir hıristiyanın kurtuluşa ermesi, ilâhî varlıkla temas kurması ve dolayısıy*la hac beldesinde tabiat üstü güçten İna*yet elde etmesi anlamını taşır. Bununla beraber hacca gitmeden inayete ermiş kimseler de vardır: bu durumda hac bir şükran sunma yeri olur. Bundan dolayı lütuf arayan hacının yolculuğu ve şükran sunmaya giden hacının yolculuğu olmak üzere iki türlü hac yolculuğu vardır. Her iki durumda da önemli olan, kişiyle Tanrı arasında azizler vasıtasıyla gerçekleşen münasebettir.

Hıristiyanlara göre azizlerin öldükten sonra cesetleriyle temas eden elbiseleri de kutsal sayılmaktadır. Yeni Ahid'de be*lirtildiği üzere Tanrı Aziz, Pavlos'u kulla*narak çeşitli mucizeler meydana getirmiş*tir: "O derece ki, hastalara onun bede*ninden mendiller veya peştemallar götü*rülürdü ve onlardan hastalıklar gider ve kötü ruhlar çıkardı".[580] Azizlerin cesetlerinden veya elbise*lerinden kalan parçaların (relic) bulunduğu mezarlar veya kiliseler de hıristiyanlar-ca tedavi, rehberlik veya affolunma mer*kezleri sayılarak hac maksadıyla ziyaret edilmektedir.

Hıristiyanlığın ilk devirlerinde bu dine inananlar Filistin'i bir büyük kutsal ema*net (relic) şeklinde düşünmüşlerdi. Zira ta*rihî bir gerçek olarak îsâ Filistin ile fizikî temasta bulunmuştu. Böylece bütün bölge kutsal topraklar diye adlandırıl*mıştı. Tabii ki îsâ'nın vaftiz edildiği Ür*dün nehri ve çarmıha gerildiğine inanılan Golgotha tepesi gibi bazı yerlere diğerle*rinden daha fazla kutsallık atfedildi.

İmparator Konstantin'in annesi Hele-na'ya rüyasında "gerçek haç"ın yerinin bil*dirildiği, daha sonra onun bu haçtan bazı parçalan bulduğu yolundaki iddia sebe*biyle IV. yüzyılda Filistin'e giden hacıların sayısında önemli bir artış oldu. O dönem*de hacıların en çok rağbet ettiği bir baş*ka "relic" de Herod'un sarayının kalıntı*ları arasında bulunduğu ileri sürülen Hz. Yahya'nın başı idi.

Filistin'in müslümanlann eline geçme*si üzerine bu defa Avrupa'da hac mer*kezleri ortaya çıkmaya başladı. Roma'da iki büyük havarinin (Petrus ve Pavlus) ve imparatorluğun hıristiyanlara karşı bas*kısının sonucunda şehid edilen azizlerin cesetlerinin Avrupa topraklarında bulun*ması dolayısıyla burası diğer merkezlere göre öne çıktı. İspanya'da Santiago de Compostela'da havarilerden Büyük Ya1-küb'a atfedilen mezar önemli bir hac mer*keziydi. Ayrıca bu havarinin, ölümünden (veya şehid edilmesinden) on beş asır sonra İberya yarımadasının yeniden fet*hi sırasında Katolikler'in yanında yer ala*rak müslümanlara karşı savaştığına ina*nılmış ve bu sebeple kendisine "müslü-man cellâdı" (muslim slayer) denilmiştir.

Kudüs, Roma ve Santiago de Compos-tela olmak üzere dünyada üç hac merke*zini "mukaddes sene" dolayısıyla ziyaret edenlere Katolik kilisesince endüljans verilmektedir. Dolayısıyla mukaddes se*ne ilân edilen yıllarda (meselâ Santiago için. Aziz Ya'kûb'a hıristiyan takviminde ayrılan gün olan 24 Temmuz eğer pazar gününe rastlarsa o yıl mukaddes kabul edilir) bu yerlere giden hacı sayısında be*lirli bir artış gözlenmektedir.

Avrupa'da bilinen ilk hac yerleri, azizle*re ait kutsal eşya ve kalıntıları ihtiva eden mezarlardır. Bu tür ibadet XIII. yüzyıla kadar piskopos, daha sonra da papa ta*rafından meşru sayılmıştır. Bu kutsal me*kânlar arasında, Roma'daki Petrus'un mezarı ile İspanya'da Santiago de Compos-tela'daki Büyük Ya'kûb'a atfedilen mezar en çok ziyaret edilen yerlerdir.

İkinci tür hac merkezleri Meryem'e at*fedilen kutsal mekânlardır. XII. yüzyıldan sonra Hz. Meryem'le ilgili iki çeşit hac ye*ri gelişti ve günümüze kadar devam etti.

1- "Siyah Meryem Ana" da denilen muci*zevî heykele veya tabloya saygı üzerine kurulan hac yerleri (bunların renklerinin siyah olması, uzun yıllar düşmanların eli*ne geçmesin diye toprak altında saklan*mış olmalarına bağlanabilir; yerlerinin de çoğunlukla rüya ile papaz, rahibe veya halktan birine bildirilmiş olduğuna ina*nılır) Bu türün önemli örnekleri şunlar*dır: Chartes le Puy ve Rocamadour (Fran*sa), Montserratve Guadalupe (İspanya), Mariazell (Avusturya), Einsİedeln (İsviçre! ve Czestochovva (Polonya) Bu beldeler Or-taçağ'lardan beri ziyaret edilmektedir.

2- Hz. Meryem'in görülmesinin ve seçtiği bir kimseye bir mesaj vermesinin söz konu*su olduğu yerler. Hz. Meryem'in çeşitli yer*lerde görünmesi daha çok XIX ve XX. yüz*yıllarda olmuştur. Bu yerlerin en önemli*leri Paris'te Rue du Bac (1830), Fransa'da La Salette (1846), Lourdes (1858), Pont-main (1871), Pellevoisin (1876); Portekiz'*de Fâtima (1917); Belçika'da Beauraing ve Banneux'dür(1932). Hz. Meryem'le il*gili diğer bir çeşit hac merkezi de onun Nâsıra'da (Nazareth) yaşamış olduğu evin mucizevî olarak bugün İtalya'da Ancona yakınındaki Loreto'ya ve İngiltere'de Nor*folk yakınındaki VValsingham'a melekler tarafından taşınması suretiyle ortaya çık*tığına inanılan mukaddes evlerdir (Holy House, Santa Casa).

Hıristiyanlık'ta hac önceleri, günahkâr*ların günah çıkarma sonucunda günah*larına bir kefaret olmak üzere bu dünya*da takdir edilen bir çeşit ceza idi. Buna göre, bugünkü modern ulaşım araçları*nın bulunmadığı bir dönemde kıldan ya*pılmış bir gömlek giyerek Santiago'ya ka*dar yürümek, A'râf'ta (Purgatory) çekile*cek azap kadar meşakkatli sayılmış ol*malıdır. Modern çağdaki ulaşım kolaylık*ları haccın daha kolektif bir görünüm kazanmasına yol açtı. Günümüzde Avru*pa'da hac maksadıyla en çok ziyaret edi*len yer Güney Fransa'daki Lourdes'dur. Tıbbın tedavi edemediği hastalıkları neh*rin kenarında yapılmış özel banyoları ile iyileştirdiğine inanılan bu yeri yılda yak*laşık 5 milyon kişi ziyaret etmektedir. İkinci sırayı, yılda 4 milyon kişiyle Porte*kiz'deki Fâtima almaktadır. Paris'teki Rue du Bac ise yılda 1 milyon kişi tarafından ziyaret edilmektedir. Roma'ya yapılan hac*ca gelince buraya en çok kutsal yıllarda gi*dilmektedir.

Amerika kıtasında Katolikler'in pek çok ziyaret mahalli bulunmaktadır. Buradaki en eski hac mekânı muhtemelen. Domi*nik Cumhuriyeti'ndeki Santo Cerro'da bu*lunan Hz. Meryem'e ait yerdir. Geleneğe göre Christoph Columbe 1490'larda bu*raya, yerlilere karşı kazanılan zaferin şük*ran nişanesi olarak bir haç dikmişti. Ame*rika'ya gelen göçmenler ve misyonerler hac olayını her yere yaymışlardır. Yeni dün*yanın en meşhur hac mekânı, yılda 14 mil*yon ziyaretçisiyle Nuestra Senora de Gua-dalupe'dir. Efsaneye göre 9 Aralık 1531'-de Meryem Ana, bugünkü Mexico Cİty'-nin eteklerindeki Tepeyac denilen bölge*de Juan adındaki bir Meksikalı köylüye gö*rünmüştür.

Amerika'daki hac merkezlerinin oluş*masında XVI ve XVIII. yüzyıllarda bu kıta*ya göç eden İspanyollar-Portekizliler ve Fransızlar'ın hac telakkileri etkili olmuş, XIX ve XX. yüzyıllarda Avrupa'nın diğer bölgelerinden gelen göçlerle birlikte türbe ve hac merkezleriyle ilgili âdet ve telakki*lerde farklılıklar ortaya çıkmıştır. Bazı durumlarda yerlilerin kutsal saydığı me*kânlar da hıristiyanlaştınlmıştır. Yeni dün*yadaki merkezlerin çoğu Hz. Meryem'in görünmesiyle ilgilidir. Heykeller bugün bu*lundukları yerlere ya ilk dönemlerdeki mis*yonerler tarafından veya esrarengiz kişi*lerce dikilmiştir.

Hıristiyanlığın Anadolu topraklarında da ziyaret yerleri vardır. Bu mekânlar Hı*ristiyanlık tarihi ve önemli şahsiyetleriyle bağlantılıdır. Pavlus'un misyonerlik gezi*leri esnasında dolaştığı yerler bugün ba*zı hıristiyalarca ziyaret edilmektedir. An*takya bu yerlerden biridir. Pavlus, Petrus ve Barnaba burada Hıristiyanlığı yaymış*lar, milâttan sonra 252-300 yılları ara*sında bu şehirde on kilise toplantısı ya*pılmış ve ilk dönemlerde Antakya kilisesi beş büyük kilise arasında yer almıştır. Di*ğer bir kutsal mekân da Efes'tir. Pavlus Efes'te kalarak Hıristiyanlığı yaymaya ça*lışmış, havari Yuhanna ise burada yaşa*mış ve ölünce buraya defnedilmiştir. Hz. Meryem'in de Yuhanna ile birlikte Efes'e gelerek burada yaşadığı yolunda bir ka*naat vardır; ancak bu zayıf bir ihtimaldir. Efes'te bulunan ve Hz. Meryem'e nisbet edilen ev günümüzde bir hac mekânıdır. Hıristiyanlar buradaki kutsal sudan içer ve dua ederler. Papa VI. Paul 1967de, Pa*pa II. John Paul da 1979'da burayı ziyaret etmişlerdir, öte yandan Demre de (An*talya) hıristiyanlarca St. Nicholas'nın (San Nicola, Aya Nİkola. Noel Baba) yaşadığı ve defnedildiği yer olarak ziyaret edilmek*tedir. Burada IV. yüzyılda Myra {Demre) pis*koposu olan St. Nicholas'ya ait bir kilise bulunmaktadır. Diocletien zamanında öl*dürülen ve Rus, Yunan ve Sicilya halkla*rının, çocukların ve denizcilerin koruyucu azizi olarak kabul edilen Nicholas'nın ke*mikleri XI. yüzyılda Güney İtalya'daki Ba-ri'ye nakledilmiştir.



Bibliyografya :


M. Eliade, Traite d'histoire des religions, Pa*ris 1949, s. 315-318; a.mlf., Le sacre et le pro-fane, Paris 1965, s. 25-26; Francis Johnston. The Wonder of Guadalupe: The Origin and Cult of the Miraculous Image of the Btessed Virgin in Mexico, Rockford-Illinois 1981, tür.yer.; P. Marnham, Lourdes: A Modern Pilgrimage, St. Albans-Herefoidshire 1981; Ali Murat Yel, Pa-gar Cima Promessa: An Anthropological Study of the Catholic Pilgrimage to Fâtima (doktora tezi, 1995), London School of Economics; S. Co-leman - J. Elsner, Pilgrimage Past and Present in the World Religions, London 1995; Sh. Saf-rai - Y Glikson - S. Hyman, "Pilgrimage", EJd., XIII, 510-519; J. A. Wharton. "Pilgrimage", IDB, III, 814-815; A. J. Wensinck, "Hadİdj". EP (Fr.), III, 33-35; Th. Nöldeke, "Arabs (ancient)11, ERE, 1, 659-673; T. G. Pİnches. "Pilgrimage (Babyionian)", a.e., X, 12-13; A. S. Geden, "Pilgrimage (Buddhist}", a.e., X, 13-18; L D. Agate, "Pilgrimage (Christian)", a.e., X, Î8-23; X. Popper, "Pilgrimage (Hebrew and |ewish)", a.e., X, 23-24; W. Crooke. "Pügrimage (Indian)". a.e., X, 24-27; M. Anesaki. "Pilgrimage (la-panese)", a.e., X, 27-28; A. D. "Pelerinages et lieux sacres", Eün., XII, 729-734; E. Turner, "Pilgrimage: An Overview", ER, XI, 328-330; P. A. Sigal. "Pilgrimage: Roman Catholic Pilgri*mage in Europe", a.e., XI, 330-332; M. L. No-lan. "Pilgrimage: Roman Catholic Pilgrimage in the New World", a.e., XI, 332-335; S. F. Aivazian, "Pilgrimage: Eastern Christian Pilgri*mage", a.e., X!, 335-338; Ch. F. Keyes. "Pilgri-mage: Buddhist Pilgrimage in South and Sout-heast Asia", a.e., XI, 347-349; H. Eiki, "Pilgri*mage: Buddhist Pilgrimage in East Asia", a.e., XI, 349-351; E. Bernbaum. "Pilgrimage: Tİbetan Pilgrimage", a.e., XI, 351-353; S. M. Bhardwaj. "Pilgrimage: Hindu Pilgrimage", a.e., XI, 353-354; J. Henninger - H. Cazelles. "Pelerinages dans l'ancient orient", DBS, VII, 567-584; M. Join-Lambert, "Pelerinages en Israel", a.e., VII, 584-589; Cl. Kopp. "Pelerinages aux lieux saints anterieurs aux Croisades", a.e., VII, 589-605-
 

Aslı

Usta Üye
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
10,582
Best answers
0
Puanları
83
B- İslâm'da Hac. İslâmî kaynaklara gö*re haccın Hz. Âdem dönemine kadar uza*nan bir geçmişi vardır. Bir kısmı İsrâilt-yat'a dayanan bazı rivayetlere göre Ka*be'yi önce melekler tavaf etmiş, daha son*ra da Hz. Âdem Allah'ın emriyle Mekke'ye giderek Arafat'ta Hz. Havva ile buluşup kendisine Beytullah'ın etrafındaki hacla ilgili mukaddes yerleri gösteren melekle*rin rehberliğinde haccetmiştir.[581] Hz. Şît'in peygamberliği sırasında onardığı Kabe, Nûh tufanının arkasından uzunca bir süre kumlar altında kalmış ve nihayet Hz. İbrahim ile oğlu İs*mail tarafından eski temelleri bulunarak yeniden inşa edilmiştir. "Bir zamanlar İb*rahim, İsmail ile beraber beytin temelle*rini yükseltirken..."[582] mea*lindeki âyet bu inşaata işaret etmekte*dir. Cenâb-ı Hakk'ın Hz. İbrahim'e, "İnsanlar arasında haccı ilân et ki gerek yaya olarak gerekse nice uzak yoldan gelen yor*gun argın develer üzerinde kendilerine ait birtakım yararları yakından görmeleri, Allah'ın kendilerine nzık olarak verdiği kur*banlık hayvanlar üzerine belli günlerde Al*lah'ın ismini anmaları (kurban kesmele*ri) için sana (Kabe'ye) gelsinler. Artık on*dan hem kendiniz yiyin hem de yoksula, fakire yedirin; sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve o eski evi tavaf etsinler"[583] emrini vermesinden, insanları hac yapmak üze*re Mekke'ye davet eden ilk peygamberin İbrahim olduğu anlaşılmaktadır. Hz. İb*rahim haccın menâsikini tesbit ederek Kabe'nin her yıl ziyaret edilmesini sağlamış ve oğlu Hz. İsmail'i orada bırakıp Fi*listin'e dönmüştür; o tarihten sonra ge*len peygamberler ve ümmetleri de Ka*be'yi ziyaret etmişlerdir.

Huzâa'ya mensup Yemenli bedevîler Mekke'yi zaptedip Amâlika'nın kollan olan İyâd, Katûrâ ve Cürhümlüler'i bura*dan çıkarınca Kabe yönetimini de ele ge*çirdiler. Putperestlik Huzâalilar'ın beş asır süren hâkimiyetleri döneminde ortaya çık*tı ve yaygınlık kazandı. Hz. Peygamber'in beşinci batından dedesi olan Kusay b. Ki-lâb zamanında Kabe muhafızlığı yeniden Hz. İsmail'in ahfadına intikal etti. Câhili-ye döneminde Mekke şehir devleti on üye*li bir meclis tarafından idare ediliyor, ay*rıca dört yabancı kabile de hac yöneti*mine katılıyordu. Resûl-i Ekrem'in men*sup olduğu Hâşimfler rifâde. sikâye ve Kabe eminliği, Benî Abdüddâr Kabe ve Dârünnedve'nin anahtarlarının muhafa*zası, Benî Nevfel hacılara harcanmak üze*re toplanan vergilerin İdaresi. BenîSehm Kabe'ye yapılan adakların muhafazası ve Benî Kinâne de haccın daima aynı mev*sime rastlaması için takvimde yapılan ne-sî' ile meşgul olurlardı. Benî Gavs ile Benî Advân ise Arafat'ta ve Müzdelife'de hacılarla ilgilenirlerdi.

İslâm'ın doğuşu sırasında Kabe'yi ta*vaf, umre, Arafat ve Müzdelife'de vakfe, kurban kesme gibi âdetler devam ettiril*mekte, hac putperest gelenekleriyle birlik*te sürdürülmekteydi. Umre, nesî' yoluyla hurma mevsimine rast getirilen receb ayında yapılır, Kabe'nin ziyaret edilmesi ve Safa İle Merve arasında yedi defa koşul*ması üe tamamlanırdı. Müşrikler, haccı her yıl bahar mevsimine denk düşürmek için iki veya üç yılda bir tekrarlanan nesî' ile ayların yerlerini değiştirdiklerinden tö*renler, asıl zamanı olan zilhicce yerine baş*ka aylarda yapılır, ancak yirmi dört yılda bir gerçek zilhicceye rastlardı. Hacı aday*ları, hac mevsiminin başlatıldığı ayın ilk günü ihramlı olarak Ukâz panayırına, yir*mi gece burada kaldıktan ve alışveriş yap*tıktan sonra Mecenne panayırına ve on ge*ce de burada kaldıktan sonra arkasından gelen ayın hilâli ile birlikte Zülmecâz pa*nayırına giderler ve burada sekiz gece ka*lıp terviye günü Zülmecâz'dan ayrılarak arefe günü Arafat'a çıkarlardı. Arefe gü*nü "hille"den olanlar (Kureyş ve müttefik*leri dışındaki kabileler) Arafat'ta, "hums" sınıfından olanlar ise (hac ve Kabe ile ilgili çeşitli imtiyazlara sahip Kureyş ve müt*tefiklerinden meydana gelen kabileler) Harem bölgesi içindeki Nemîre'de hazır bulunurlar ve güneş ufka yaklaşıncaya ka*dar buralarda kalıp sonra Müzdelife'ye akın ederlerdi. O gece Müzdelife'de geçi*rilir, ertesi gün fecirden önce vakfeye baş*lanıp güneş yükselinceye kadar devam edilir, arkasından da Mina'ya doğru ha*rekete geçilirdi; Arafat ve Mina günlerin*de alışveriş yapılmazdı. Mina'da yerine getirilmesi gereken, üç gün müddetie şeytan taşlama ve ayrıca kurban kesme menâsiki tamamlandıktan sonra çeşitli toplantılar düzenlenir, şiirler okunur ve kabileler atalarıyla övünürlerdi. Bu âdet, "Hac menâsikini bitirince atalarınızı zik*rettiğiniz gibi, hatta ondan daha fazla Al*lah'ı zikredin"[584] mealin*deki âyetle kaldırılmıştır.

Ziyaretçiler Mina'dan Mekke'ye geldikle*rinde şehir halkının evlerinde kalır ve buna karşılık onlara bazı hediyeler verirlerdi. Câ-hiliye devrinde Araplar Kabe'yi ellerini bir*birine kenetleyerek[585] el çırpıp ıslık çaldıklarını söylemektedir[586] ve humsa mensup iseier elbiseleriyle, hilleye mensup iseler -tavafı günah işledikleri elbiselerle yap*mak istemediklerinden- eğer humstan birinin elbisesini Ödünç olarak veya para ile alamazlarsa çıplak tavaf ederlerdi.

Tefsirlerde, "Onlar bir kötülük yaptıkları zaman, "Babalarımızı bu yolda bulduk, Al*lah da bize bunu emretti' derler. De ki, Allah kötülüğü emretmez. Allah'a karşı bil*mediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?"[587] mealindeki âyetin Kabe'yi çıplak tavaf edenlerle ilgili olduğu belir*tilmektedir. Eğer hille mensubu, üzerin-dekinin dışında sırf Kabe'yi ziyaret sıra*sında kullanmak amacıyla daha Önce gi*yilmemiş başka bir elbise getirmişse ta*vafını onunla yapar, sonra çıkarıp orada bırakır ve "lekâ" denilen bu elbiseye el sürülmez, çürümeye terkedilirdi. Temiz elbise bulamamış hilleye mensup ka*dınların da avret mahallerini elleriyle ka*patarak çıplak katıldıkları tavaf bittikten sonra Safa ile Merve arasında sa'y ya*pılırdı. Arkasından tanrı îsâf'ın putunun (heykel) yanında kurbanlar kesilir, kanın*dan Kabe'nin duvarlarına sürülürdü; kurban kesenler bu etlerden yemezlerdi. Daha sonra her kabile hangi tanrı için ih*rama girmiş ve telbiye getirmişse onun putunu ziyaret eder, yanında tıraş olur ve ihramdan çıkardı. Câhiliye Arapları Kabe dışında Lât, Menât. Uzzâ ve Zülhaiesa gi*bi tanrıların tapmaklarını, ileri gelenlerin kabirlerini ve dikili taşları da (ensâb) tavaf eder ve buna "devâr" derlerdi.[588]

Hacılara su ve yemek ikram etme âde*ti {sikâye, rifâde) çok eski devirlerden beri devam ediyordu. Câhiliye döneminde ri*fâde geleneğini sürdürebilmek için önce*leri halktan vergi toplanırdı; daha sonra bu işi şeref kazanmak isteyen zenginler üst*lendi. İlk defa deve etinden yemek yaptı*rıp hacılara dağıtan kişinin Amr b. Luhay olduğu rivayet edilir; onun hacılara elbi*se dağıttığı da bilinmektedir. Kusay za*manında Kabe yakınlarında, civardaki tat*lı su kaynaklarından develerle getirilen su*ların muhafaza edildiği deriden yapılmış su depolan vardı. Zemzem Kuyusu Hz. Peygamber'in dedesi Abdülmuttalib ta*rafından tekrar açıldıktan sonra sikâye gö*revi tamamen buradan sağlanan sularla yerine getirildi. Abdülmuttalib develerini sağar ve bunları bal ile karıştırıp zem*zemle beraber hacılara dağıtırdı; üzümle zemzemi karıştırıp dağıttığı da olurdu. İslâmiyet'in zuhuru sırasında sikâye ve rifâde işini Ebû Tâlib yürütüyordu; ancak daha sonra malî durumu bozulduğu için küçük kardeşi Abbas'a bıraktı. Abbas bu görevi Mekke'nin fethine kadar kesintisiz sürdürdü; fethin arkasından Resûl-i Ek*rem kısa bir süre için sikâye ve rrfâdeyi on*dan aldıysa da daha sonra yine kendisine verdi. Hz. Peygamber 9 (631) yılında Hz. Ebû Bekir'i hac emîri olarak görevlendir*di ve ona yemek için bir miktar malzeme verdi. Veda haccında ise bu işi bizzat ken*disi üstlenmiş, dolayısıyla vefatından son*ra yerine gelen halifeler de bunu bizzat yü*rütmüşlerdir.

Mekke'nin fethinden sonra Kabe'nin içinde ve etrafında yer alan putlarla bir*likte Hz. İbrahim'in tebliğ ettiği hac iba*detinde bulunmayan şirk unsurları da ta*mamen temizlenmiştir. Hums mensup*ları kendilerine birtakım imtiyazlar tanı*yıp, "Biz ehl-i Haremiz, Kabe'nin bakıcıla*rıyız" diyerek Arafat'ta vakfe yapmazlar*dı. Ancak, "Sonra insanların -sel gibi- akın ettiği yerden (Arafat) siz de akın edin. Al*lah'tan mağfiret dileyin. Gerçekten Allah çok affedici ve esirgeyicidir"[589] mealindeki âyetle bu ayrıcalık kaldı*rılmıştır. Arafat ve Mina'dakİ ticaret yasa*ğı da, "Rabbinizden -ticaret yaparak- nzık aramanızda size herhangi bir günah yok*tur"[590] mealindeki âyetin inzali üzerine son bulmuştur. Hacdan ön*ce kurulan Ukâz, Mecenne ve Zülmecâz gibi panayırlar ise bir müddet daha de*vam etmiş, ancak II. (VIII.) yüzyılın sonları*na doğru çeşitli sebeplerle bunlardan vaz*geçilmiştir. İslâmiyet'in doğuşundan son*ra hille ehli Safa İle Merve arasında yapı*lan sa'y vecîbesini, burada bulunan putla*ra karşı yapıldığı, dolayısıyla Câhiliye âdet*lerinden olduğu ve hac menâsikine gir*mediği gerekçesiyle yerine getirmiyor-lardı. Bunun üzerine, "Safa ile Merve şüp*hesiz Allah'ın şiârlanndandır. Her kim hac veya umre yaparak Beytullah'ı ziyaret ederse Safa ile Merve arasında tavaf (say) yapmasında bir günah yoktur. Kim gö*nüllü olarak bir hayır yaparsa şüphesiz Al*lah -onu- bilir, karşılığını verir"[591] mealindeki âyet indi ve böylece sa'yin hac menâsikinden olduğu açıkla*narak bu hususta zihinlerde beliren şüp*heler giderildi. Kabe'yi çıplak tavaf etme ve hille mensupları tarafından Harem sı*nırları içine sokulan yiyecek ve içeceklerle koyuna getirilen yasak İse, "Ey Âdemoğul-ları! Her mescide gidişinizde elbiselerini*zi giyin. Yiyiniz içiniz, fakat israf etmeyi*niz. Zira Allah israf edenleri sevmez. De ki: Allah'ın kulları için yarattığı ziyneti (el*bise) ve güzel (helâl) azıkları kim haram kıl*dı! De ki: Onlar dünya hayatında -inanma*yanlarla birlikte- inananlar içindir. Kıya*met gününde ise yalnız müminlere ait*tir"[592] mealindeki âyet*lerle ve Hz. Peygamber'in hicretin 9. yı*lında verdiği, "Bu yıldan sonra hiçbir müşrik hac yapmayacak, kimse Beytullah'ı çıp*lak tavaf etmeyecektir"[593] emriyle ortadan kaldırıldı.

Haccın, muhtemelen Hz. İbrahim'den beri yerine getirilen bir ibadet olması do*layısıyla müslümanlara ne zaman farz kı*lındığı konusunda görüş birliğine varıla*mamıştır; kaynaklarda hicretin 5, 6, 7, 8,9 ve 10. yıllarının ileri sürüldüğü görü*lür. Kurtubî, bunun S. yılda vuku buldu*ğuna dair bir rivayeti kaydettikten sonra 9. yılı benimseyen âlimlerin görüşlerine katılmıştır. Câbir b. Abdullah tarafından nakledilen ve Hz. Peygamber'in üç defa hac yaptığını, ikisinin hicretten önce, bi*rinin hicretten sonra olduğunu haber ve*ren hadise[594] dayanarak

haccın hicretten önce farz kılındığını sa*vunanlar da bulunmaktadır. Ancak 9. yıl*da farz kılındığı görüşünün daha kuvvetli olduğu anlaşılmaktadır; Buhârî, Nevevî, İbn Teymiyye ve İbn Kayyim el-Cevziyye bunu benimsemişlerdir. Nitekim Buhâ-rfnin delil getirdiği, "Ona yol bulabilen*lerin Beytullah'ı haccetmesi Allah'ın in*sanlar üzerinde bir hakkıdır"[595] mealindeki âyet o yıl nazil olmuştur[596]. Müslim'in rivayet et*tiği Câbir b. Abdullah hadisinde yer alan, "Resûlullah -Medine'de- dokuz yıl haccet*meden bekledi; sonra onuncu senede Allah elçisinin hacca gideceğini halka ilân et*tirdi" şeklindeki ifade de[597] bu görüşü doğrulamaktadır. Bu son açıklamada da belirtildiği üzere Hz. Pey-gamber'in İsiâmî usullere uygun olarak bu farzı yerine getirmesi. Mekke'nin fet*hini (8. yıl) değil yukarıdaki âyetin nüzu*lünü takip eden hac mevsiminde yani 10. yılda vuku bulmuştur.[598]

Haccın kökeninin Hz. İbrahim'e dayan*ması ve uzun tarihî geçmişi sırasında içi*ne ancak İslâm'ın gelişiyle temizlene-bilen çeşitli şirk unsurlarının karışması, bazı şarkiyatçıların ileri sürdüğü gibi bu ibadetin İslâm dışı tapınma âdetlerinin bir devamı olduğunu göstermez. Çünkü hac da namaz kılmak, zekât vermek, oruç tutmak gibi son aşamasını İslâmiyet'in teşkil ettiği tevhid dininin bir farizasıdır.



Bibliyografya :


Buhârî. "îmân". 1, 2, "Hac", 1, 67, "Şalât", 10, "Cizye". 16, "Megazî", 66; Müslim. "îmân", 19-22, "Hac", 147, 412, 438; Tirmizî, "Hac", 6, "îmân", 3; İbn İshak, es-Sîre, s. 6, 71-100; İbnü'l-Kelbî. Kitâbü'l-Esnâm, s. 27-28, 39; İbn Hlşâm. es-Sıre*. I, 120-121, 136-142, 199-203; İbn Habîb. el-Muhabber, s. 178-181; Ezrakî. Ah-fcâruMefc/cefMelhas). I, 31-351; Fâkihî, Ahbâ-ru Mekke (nşr. Abdülmelik b. Abdullah), Mekke 1407/1986-87, I, tûr.yer.; Taberî, Târih (Ebü'l-Fazl), IX, 166-167, 553, 613; a.mlf.. Câmfu'i-beyân, IX, 240-241; Nüveyri, Nihâyetü'i-ereb, I, 308-312; J. Henninger - H. Cazelles. "Peleri-nages dans l'ancient orient", DBS, VIII, 84; Şevki Dayf. et-'Aşm't-CâtıiR, Kahire 1965, s. 92-95; Cevâd Ali. et-Mufaşşal, VI, 347 vd.; Ne*şet Çağatay, İslâm öncesi Arap Tarihi ve Cahİ-tiye Çağı, Ankara 1971, s. 113-120; Muham-med Hamidullah, "İslâm'da Hac" (trc. M. Akif Aydın), İTED, VHl/1-4 (1984). s. 123-162; R. Fi-restone. "Abraham's Association with the Meccan Sanctuary and the Pİlgrimage in the Pre-lslamic and Early Islamic Periods", Le Museon, CIV/3-4, Louvain 1991, s. 359-387; A. J. Utensinck- J. Jomier. "Hadjdj", Ef (İng.), III, 31-37; Th. Nöldeke, "Arabs (ancient)", ERE, I, 668.
 

Aslı

Usta Üye
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
10,582
Best answers
0
Puanları
83
Hacla İlgili Fıkhî Hükümler. Kur'ân-1 Ke*rîm, yoluna gücü yetenlerin hac görevini ifa etmesinin Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkı olduğunu belirtmekte[599], Hz. Peygamber de haccın İslâm'ın beş şartından birini teşkil ettiğini haber vermektedir[600]. Ebû Hüreyre'nin rivayet ettiği bir hadis*te Resûl-i Ekrem, Allah rızâsı için hacceden ve haccın belirli günlerinde cinsel iliş*kiden, ayrıca günah sayılan davranışlardan sakınan kimsenin annesinden doğduğu gün gibi günahlarından arınmış olarak memleketine döneceğini söylemiştir[601]. Bir başka hadiste de şöyle denilmek*tedir: "Hac ile umreyi birbirine ekleyin. Çünkü bunlar körüğün demir, gümüş ve altnın kirini gidermesi gibi fakirliği ve gü*nahları giderir. Makbul bir haccın karşılığı ancak cennettir"[602]. Hac kadınlar için en güzel cihad kabul edilmiştir[603]. Ashap döneminden zamanımıza kadar geçen süre içinde bütün âlimler, gücü yeten kim*senin ömründe bir defa hac yapmasının farz olduğu hususunda ittifak etmişler*dir. Buna göre hac ibadeti kitap, sünnet ve icmâ ile sabit olan en kuvvetli farzlar*dan biridir.

İslâm dininin pratik hükümlerini, müs-lümanların ferdî davranış ve sosyal iliş*kilerini "ibâdât", "muamelât" ve "ukübât" olarak üç başlık altında ele alan fıkıh ki*taplarında hac namaz, oruç ve zekâttan sonra dördüncü sırada yer alır ve "Kitâ-bü'l-Hac" başlığı altında incelenir. An*cak hac ibadeti, genelde Hz. Peygam-ber'den ve ashaptan rivayet edilen naklî delillere, özellikle de uygulama örnekle*rine dayandığından ve nesilden nesile bu şekilde aktarılarak devam ettiğinden fa-kihler ve mezhepler arasındaki görüş fark*lılıkları, haccın ifa şeklinden ziyade bu iba*det içinde yer alan ve "menâsik" teri*miyle ifade edilen çeşitli davranışların fık*hı hükmü ve değeri konusunda yoğun*laşır. Buna göre haccın, kişiye farz oluş şartlarının gerçekleştiği yıl içinde hemen eda edilmesinin gerekip gerekmediği, yani haccı tehir etmenin caiz olup olma*dığı, haccın farziyet, eda ve geçerlilik şartlan, vacip ve sünnetleri, ihlâllerin mü*eyyidesi gibi hususlarda kaynaklarda gö*rüş farklılıkları yer almaktadır.

ömründe bir defa hac yapan müslüman bu farzı yerine getirmiş olur. Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf. Mâlik ve Ahmed b. Hanbel. kendisine hac farz olan müslümanın bu ibadeti önündeki ilk hac mevsiminde eda etmesi gerektiği, bir sonraki yıla tehiri*nin günah olduğu, hatta bu ibadeti uzun süre geciktiren müslümamn şahitliğinin kabul edilmeyeceği görüşündedirler. Çün*kü bu fakihlere göre haccın bir defa tehi*ri büyük günah sayılmazsa da bunda ıs*rar edilmesi fısk olarak değerlendirilir. Ayrıca farzların edasında ihtiyatlı davra-nılmalıdır; bunun gereği olarak hac hemen yerine getirilmeli, hayatta kalınıp ka*lınmayacağı bilinmeyen daha sonraki bir yıla bırakılmamalıdır. İmam Şâfıî ile Ha*nefî imamlarından Muhammed ise ileri*de yerine getirmeye azmedilmesi ve eda imkânının elden çıkması gibi bir endişe*nin bulunmaması şartıyla haccın tehir edi*lebileceğini söylemişlerdir. Ancak bu ibadetin bir an Önce ifa edilmesi sünnet sa*yılmış ve bu husus ihtiyata daha uygun görülmüştür.

Hac eda edilişi bakımından ifrad, temet*tü1 ve kıran şeklinde üçe ayrılır. İfrad hac*cı, umre yapmaksızın sadece hac menâ-sikini yerine getirmek suretiyle ifa edilir. Temettü haccında umre yapıldıktan son*ra ihramdan çıkılır, ardından aynı dönem*de tekrar hac için ihrama girilerek hac me-nâsiki eda edilir. Kıran haccında ise ihra*ma girerken hem umreye hem de hacca niyet edilir ve aynı ihramla her iki ibadet yerine getirilir. Bunların fazilet bakımın*dan sıralanışı Hanefîler'e göre kıran, te*mettü', ifrad; Mâlikîler'e göre ifrad. kı*ran, temettü'; Şâfıîler'e göre -aynı yıl hac*cın arkasından umre yapmak şartıyla- if*rad. temettü1, kıran; Hanbelîler'e göre ise temettü, ifrad, kıran şeklindedir. Bu gö*rüş ayrılığının kaynağı, Hz. Peygamber'in yaptığı haccın eda şekli konusundaki ri*vayetlerin farklılığıdır. Bazı rivayetlerde onun ifrad haccına niyet ederek ihrama girdiği belirtilirken bazılarında temettü' veya kıran haccına niyet ettiği kaydedilir.

Haccın Şartlan. Hacla ilgili şartlar, hac*cın farz olmasının, edasının ve sıhhatinin şartları olmak üzere üç grupta ele alınır,

a- Bir kimseye haccın farz olması için onun müslüman, âkil, baliğ ve hür olma*sı, ayrıca hac görevini yapma imkânına sahip bulunması gerekir. Bu son şart, hac yolculuğuna çıkacak kişinin gidip dönün-ceye kadar, hem kendisinin hem de bak*makla yükümlü olduğu kimselerin sosyal seviyelerine uygun biçimde geçimlerini sağlayacak malî güce ve hac için yeterli zamana sahip olması anlamına gelmek*tedir. Hanefî, Şafiî ve Hanbelî fakihleri, Mekke civarında yaşayan müslümanların ulaşım masrafları göz önünde bulundu*rulmaksızın hac yükümlülüğü taşıdıkları*nı söylerler. Mâlikîler ise fazla zorluk çek*meden yürüyerek hacca gidebilecek kim*seleri, dünyanın neresinde yaşarlarsa ya*şasınlar hac mükellefi kabul ederler. An*cak bu görüşün, seyahatlerin çok defa yü*rüyerek yapıldığı bir döneme ait olduğu*nu belirtmek gerekir.

b- Haccın edasının, yani bizzat mükel*lef tarafından ifa edilmesinin farz olması için fıkıh kitaplarında şu şartlar öngörül*müştür:

1- Sağlıklı olmak. Ebû Hanîfe'ye ve Mâlik'e göre sağlıklı olmak haccın far-ziyet şartlarındandır. Bu sebeple haccı biz*zat eda edemeyecek derecede sürekli bir hastalığa müptelâ olanlara ve yaşlılara hac farz değildir, dolayısıyla yerlerine ve*kil (bedel) göndermeleri de gerekmez. Hanefîler'den Ebû Yûsuf ve Muhammed ile Şâfıî ve Hanbelî hukukçularına göre ise haccın farziyet şartlarının gerçekleşmesi halinde, fiilen hac yapmaya engel teşkil edecek tarzda bir hastalığı veya sakatlığı bulunanlarla yaşlıların da bu farzı yerine getirmesi gerekli olduğundan bunlar yer*lerine vekil göndermeli veya gönderilme*sini vasiyet etmelidirler. İmam Mâlik'e gö*re de bir kimse sakat olmakla birlikte baş*kasının yardımıyla hac görevini yerine ge*tirebilecek durumda ise kendisine hac farz olup bu şekilde bir yardımla hac ibadeti*ni bizzat yapmalıdır.

2- Yol güvenliğinin bulunması. Hanefî ve Hanbelî mezheple*rinde tercih edilen görüşe göre takip edi*lecek yolun güvenli olması edanın şartla-nndandır. Mâliki ve Şâfiîler ise bunu hac*cın farz oluşunun şartları arasında sayar*lar.

3- Haccın yerine getirilmesinde arızî bir engelinin bulunmaması. Hacca git*mek isteyenin, hac mevsiminde tutuklu olması veya yönetimin haccı yasaklaması gibi.

4- Seferîlik hükümlerinin uygulan*dığı bir mesafeyi katedecek kadınların yanlarında kocalarının veya mahremlerin*den bir erkeğin bulunması. Hanefî mez*hebine göre bu imkâna sahip olmayan kadınların hac yolculuğuna çıkmaları caiz değildir. Şâfıî fakihleri, bu konuda yol gü*venliğini esas aldıklarından kadınların kendi aralarında bunu sağlayacak şekilde bir grup oluşturmalarını yeterli görürler. Bazı âlimler, kadınlardan hiç olmazsa birinin mahreminin yanında bulunmasını zaruri görürse de mezhepte tercih edilen görü*şe göre buna da gerek yoktur.[604] Bu mezhepte hâkim olan görüş, ka*dınların güvenli bir grup oluşturabilmesi için en az üç kişi olmaları gerektiği, bu sa*yıya ulaşmamaları halinde kendilerine hac*cın edasının farz olmadığı yönündedir. Bununla birlikte iki kadının, hatta kendisini güvenlik içinde hissediyorsa tek başına bir kadının bile farz olan hac veya adak haccı için yola çıkması caiz görülmüş, an*cak nafile hacca izin verilmemiştir. Mâlik! mezhebine göre de güvenli bir grup için*de hacca gitme imkânı bulan kadına hac farz olur. Kocası veya mahremi yoksa, ya*hut bunlar ücretle de olsa kendisiyle hac*ca gitmekten kaçınırlarsa böyle bir grup*la hacca gider. Grup içinde başka kadın*ların bulunması şartı, ilk kaynaklarda açık bir şekilde ifade edilmediği için tereddüt konusu olmakla birlikte Muhammed b. Ahmed ed-Desûki, mezhepte esas alınan görüşe göre bunun şart koşulmadığını söyler.[605]

5- Kocasından bo*şanmış veya kocası ölmüş kadınların di*nen evlerinde beklemeleri gerekli olan sü*reyi (iddet) tamamlamış bulunmaları. Ha*nefî mezhebinde tercih edilen görüşe gö*re bu husus eda için şarttır. Diğer mez*hepler bunu haccın farz oluşunun şart*ları arasında sayarlar. Ayrıca Hanbelîler'e göre kocası ölen kadınların iddeti haccın farz oluşuna engelse de boşanma iddeti engel değildir.

Bu şartlan taşıyan her müslümanın biz*zat hac yapması, bunlardan herhangi bi*rine sahip olmayan kimselerin ise bedel göndermeleri veya bedel gönderilmesini vasiyet etmeleri gerekir.[606]

c- Haccın dinen sahih olabilmesi için şu dört şartın gerçekleşmesi icap eder:

1- Müslüman ve akıllı olmak.

2- Hac yapmak niyetiyle ihrama girmek. Normal hayatta helâl olan bazı fiiller ihramlı için yasak hale gelir. Kılık kıyafet, cinsî hayat ve avlan*mayla ilgili olmak üzere üç grupta topla-nabiien bu yasakların İhlâli, yasağın çeşidi*ne ve ihlâl ediliş tarzına göre değişen ceza*lan gerektirir. Bu cezalar kurban kesmek, sadaka vermek ve oruç tutmaktan iba*rettir. Cinsî hayatla ilgili yasağın ihlâli bazı durumlarda haccın bozulmasına da sebep olur.[607]

3- Haccın farzlarını özel vakitlerin*de yerine getirmek; yani ihrama girme, vakfede bulunma ve ziyaret tavafı gibi hac menâsikinin her birini kendi hususi zama*nında yapmak. 4. Haccın farzlarını belir*lenmiş mekânlarda (vakfeyi Arafat sınır*ları içerisinde, tavafı Kabe'nin etrafında) yapmak Kendisine hac farz ofmayan hür ve baliğ bir müslüman bu şartları yerine getirerek hac yaparsa haca ileride farz olabilecek asıl hac yerine geçer. Fakat he*nüz baliğ olmamış çocuğun yapacağı hac nafile ibadet sayıldığından sonradan şart*lar oluştuğu takdirde tekrar hacca git*mesi gerekir.

Haccın Farzları, Vacipleri ve Sünnet*leri. Hanefîler'e göre haccın ihram, Ara*fat vakfesi ve ziyaret tavafı olmak üzere üç farzı vardır. Hac, bu farzların sıraya uy*gun olarak yerine getirilmesiyle eda edi*lir. Hanefî fakihleri bunlardan ihramı şart. diğerlerini rükün yani aslî unsur olarak ka*bul ederler. İhrama girildikten sonra iki rükün eda edilmedikçe hac tamamlanmaz ve dolayısıyla ihramdan çıkılmaz. Buna gö*re Arafat'ta vakfenin zamanını geçiren kimse o yıl hac yapma imkânını kaybe*der, daha sonra yarım bıraktığı haccını kaza etmesi gerekir. Mâlikîler'e göre bu üç farz yanında say de farzdır ve dördü birden haccın rükünlerini oluşturur. Şâfıî âlimleri, bu dört farza saçları kısaltmayı veya tıraş etmeyi, rükünleri yerine getirirken bir kısmında sıraya uymayı da ilâ*ve ederler. Yine bu âlimlere göre sıraya uyma hariç farzların hepsi rükündür. Sı*ranın da rükün olduğunu söyleyenler bu*lunduğu gibi şart olduğunu söyleyenler de vardır. Hanbelîler'de ise değişik bazı görüşler ileri sürülmüştür. Bunlardan bi*rine göre haccın rükünleri Arafat'ta vak*fe ve ziyaret tavafından ibaretken bir di*ğerine göre ihram da rükünler arasında yer alır. Başka bir görüş bunlara sa'yi de ilâve eder ve rükünleri dörde çıkarır.

Haccın vacip sayılan birtakım menâsiki daha vardır ki bunların terkinden dolayı hac geçersiz olmaz. Ancak meşru bir ma*zeret yokken terkedilen her vacip için ke*faret ödenmesi gerekir. Meşru mazeret*ler yaşlılık, aşın zayıflık, bayılma ve kadın*lara ait bazı haller gibi beşerî gücün sınır*larını aşan engellerdir. Hanefî mezhebi*ne göre haccın vaciplerinden bazıları şunlardır:

1- Mekke'ye geliş İstikametlerine göre belirlenen yerlerde (mikât) veya bu*ralara gelmeden Önce ihrama girmek,

2- Safa ile Merve arasında sa'y etmek.

3- Arafat'tan Müzdelife'ye hac emîrinden sonra hareket etmek.

4- Müzdelife'de vak*fede bulunmak.

5- Arefe günü akşam ve yatsı namazlarını Müzdelife'de yatsı na*mazının vaktinde cemederek kılmak.

6- Cemrelere taş atmak (şeytan taşlamak).

7- İhramdan çıkmak için saçları tıraş et*mek veya kısaltmak.

8- Mekkeli olmayan veya Mekkeli hükmünde sayılmayanların veda tavafı yapmaları. Ayrıca Arafat vak-fesiyle ziyaret tavafının ve yukarıda sayı*lan bazı vaciplerin uygulanışıyia ilgili birta*kım vacipler daha vardır ki Ali el-Kârî bun*ların tamamının otuz beş olduğunu söy*ler[608]. Mâlikîler, haccın terkedılmesi ceza kurbanı (hedy) gerektiren fiillerini "vâcib",[609] "es-sünenü'1-vâcibe"[610] ve "es-sünenü'1-müekkede"[611] gibi terimlerle ifade eder*ler. Bunlar mîkâtta İhrama girmek, ta*vaf-1 kudüm, Müzdelife'de gecelemek,

cemrelere taş atmak ve taş atılan günle*rin gecesini Mina'da geçirmek, ihram*dan çıkmak için saçları kesmek yahut kı*saltmak ve bunların uygulamasına yöne*lik bazı hususlardır. Genelde her iki teri*mi aynı anlamda kullandıklarından farz-vacip ayırımı yapmayan Şâfiîler ise hac ko*nusunda vacip terimine farklı bir anlam yüklerler.[612] Onlara gö*re haccın aslî vacipleri, hac mevsimi içinde ve mîkâtta ihrama girmek, şeytan taş*lamak. Müzdelife'de gecelemek, teşrik günlerinde geceyi Mina'da geçirmek, ve*da tavafı yapmaktır. Hanbelî mezhebine göre de haccın vacipleri mîkâtta ihrama girmek, Arafat vakfesini güneş batımma kadar devam ettirmek, Müzdetife'de ge*celemek, teşrik günlerinin gecesini Mi*na'da geçirmek, şeytan taşlamak, ih*ramdan çıkarken saçı kesmek veya kı*saltmak, veda tavafı yapmaktan ibaret*tir. Bunların dışında haccın, menâsikinin edası esnasında yerine getirilmesi gere*ken fer'î vacipleri de vardır. Bunlar ihra*mın, tavafın, sa"yin, Arafat'ta vakfede bu*lunmanın vâcipleriyle Müzdelife'de ve Mina'daki vacipler şeklinde özetlenebilir.

Yapılması sevap olmakla birlikte terke-dilmesi herhangi bir cezayı gerektirme*yen hacla ilgili birtakım menâsik daha var*dır. Sünnet kabul edilen bu menâsikin eda edilmesi hac ibadetinin kâmil bir şekilde yerine getirilmesini sağlar. Haccın aslî sün*netleri şunlardır:

1- Kudüm tavafı. Mek*ke dışından gelenlerin zaman geçirme*den Kabe'yi tavaf etmeleri Hanefî, Şafiî ve Hanbelî mezheplerine göre sünnettir. Mâ-likîler ise bu tavafı vacip kabul ederler.

2- Hac hutbeleri. Hac ibadeti esnasında ha*cılara yapacakları ibadetler hakkında bil*gi vermek amacıyla hutbe okunur. Zilhic*ce ayının yedinci günü Mekke'de Harem-i şerifte okunan ilk hutbede haccın hüküm*leri hakkında, arefe günü Arafat'ta Nemî-re Mescidi'nde İkindi ile cemedilerek kılı*nan öğle namazından Önce cuma hutbe*sinde olduğu gibi iki bölüm halinde oku*nan ikinci hutbede bilhassa Arafat vak*fesi ve onu takip eden menâsik hakkın*da, Hanefîler'e göre kurban bayramının ikinci günü. Şafiî ve Hanbelîler'e göre ise birinci günü öğle namazından sonra Mina'da okunan üçüncü hutbede hacılara, cemrelere taş atma ve Mina'da gecele*me hakkında bilgi verilir. Şâfıî ve Han-betîler'e göre müstehap olan dördüncü hutbe bayramın üçüncü günü Mina'da öğle namazının ardından okunur; bu hut*be hacıların bundan sonra yapacakları ibadetlere dairdir.

3- Arefeden bir gün ön*ce, sabah namazından sonra Mina'ya git*mek ve geceyi orada geçirip arefe günü sabah namazı ile birlikte Mina'da beş va*kit namaz kılmak. Bunun sünnet oldu*ğunda bütün mezhepler görüş birliği için*dedir.

4- Bayram gecesini Müzdelife'de ge*çirmek.

5- Bayram günlerinin gecelerini Mina'da geçirmek. Hanefîler'e göre sün*net olan bu husus diğer üç mezhebe gö*re vaciptir ve mazeretsiz terkedilmesi ha*linde fidye ödenmesi gerekir.

6- Thsîb. Hac menâsikinin eda edildiği son durak olan Mina'dan Mekke'ye dönüşte Muhas-sab (Ebtah) denilen vadide bir müddet din*lenerek öğle. ikindi, akşam ve yatsı na*mazlarını kılmak Hanefîler'e göre sünnet, diğer mezheplere göre müstehaptır.

Bunlardan başka hac menâsikinin eda*sına bağlı birtakım feri sünnetler de var*dır. Bunlar ihramın, tavafın, sa'yin sün*netleri. Arafat ve vakfesinin, Müzdelife ve vakfesinin sünnetleri. Mina'nın ve şey*tan taşlamanın sünnetleri, zemzemle il*gili sünnetler şeklinde gruplandırılabilir.

Hacc-ı Ekber. "Daha büyük, en büyük hac" demektir. Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan "hacc-ı ekber günü"[613] ifadesiyle neyin kastedildiği hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Aralarında Hz. Ali, İbn Abbas. İbn Mes'ûd ve Ebû Hü-reyre gibi sahâbîlerin de bulunduğu bazı âlimlere göre bundan maksat kurban kes*me (bayram) günüdür.[614] Hz. Peygamber'in Ve*da haca sırasında bayram günü cemre*ler arasında durarak, "Bu hacc-ı ekber gü*nüdür" dediği rivayet edilir[615]. Öte yandan Hz. Ömer. Hz. Osman ve bir rivayete göre İbn Ab*bas gibi bazı âlimlerin hacc-ı ekber gününün arefe günü olduğunu söyledikleri kaydedilmektedir[616]. Üçüncü bir gruba göre hacc-ı ekber gününden maksat sade*ce bir gün olmayıp hac günlerinin tamamı*dır. Nitekim Arapça'da yevm kelimesi "za*man" veya "günler" anlamında da kulla*nılmakta ve meselâ günlerce süren Sıffîn Savaşı'na "yevmü Sıffîn" denmektedir. Dördüncü bir görüşe göre ise hacc-ı ek*ber günü ziyaret tavafının yapıldığı gün*dür. Ziyaret tavafı genellikle bayramın bi*rinci günü yapıldığına göre bu yorum bi*rinci görüşle birleşir. Hacc-ı ekber gününden maksadın, Resûl-i Ekrem'in haccet*tiği gün olduğu şeklindeki görüşle "hacc-ı asgar"ın ifrad hacci. hacc-ı ekberin kıran haccı olduğu görüşü de pek isabetli gö*rülmemiştir. Bütün bunların delillerinden ve ayrıntılarından şöyle bir sonuç çıkarı*labilir: Hacc-ı ekberden maksat mutlak hacdır, "ekber" sıfatı haccı umreden ayır*mak İçin kullanılmıştır.

Diğer taraftan özellikle halk arasında, arefe günü cumaya rastlayan haccın hacc-I ekber olduğu şeklinde yaygın bir kanaat vardır. Kaynaklarda böyle bir isimlendir*meye rastlanmamakla birlikte[617] bazı âlimler, arefe gününün diğer gün*lere göre bir üstünlük taşıdığı, o gün ya*pılan duanın daha faziletli olduğu şeklin*deki rivayetlerle[618] cuma gü*nünün faziletine dair rivayetlere[619] ve Hz. Peygamber'in haccı sırasında are*fe gününün cumaya rastlaması gibi se*beplere dayanarak iki mübarek günün bir araya geldiği böyle bir haccın daha mak*bul olacağını söylemişlerdir[620]. İbn Cemâa ayrıca, "Günlerin en faziletlisi cu*maya rastlayan arefe günüdür; bu, cu*ma gününe denk gelmeyen yetmiş hac*dan daha üstündür"[621] mealindeki bir hadisi de bu konuda delil gösterirken İbn Kayyim bu rivayetin aslı bulunmadığını belirtir.

Haccın Eda Edilişi. Fıkıh kitaplarında farz, vacip, sünnet ve müstehaplarıyla, âdâb ve hikmetiyle ilgili olarak yer alan hüküm ve öneriler göz önünde tutuldu*ğunda haccın, hazırlık ve yolculuk saf*hasından başlayarak çeşitli bölgeleri zi*yarete ve oralarda belli şekil şartlarını ve İbadetleri yerine getirmeye kadar uza*nan bir dizi fiilden oluştuğu görülür. Bü*tün bu fiillerin belli bir sıraya göre icra edil*mesiyle hac ibadeti tam olarak yerine ge*tirilmiş olur.

a- Hacca gidecek kişi bir taraftan ge*rekli hazırlıkları yaparken diğer taraftan günahlarına tövbe eder, üzerinde kul hak*kı varsa bunların sahipleriyle görüşüp he-lâlleşir, borçlarını öder. Eş dost ve akra*baları ile vedalaşır; özellikle anne ve ba*basının rızâsını alır. Yolda ve hac süresin*ce kendine yetecek maddî imkânları ha*zırlar. Hac ibadetini usulüne uygun şekil*de ifa edebilmesi için tecrübelerinden fay*dalanacağı kişilere başvurur, bu arada ilim adamlarından ve kitaplardan fayda*lanır.

b- Günümüzde hac için yola çıkanların bir kısmı doğrudan Mekke'ye, bir kısmı da önce Medine'ye, daha sonra Mekke'*ye gitmektedir. Mekke'ye ihramsız giril*mediği için doğrudan buraya gidenlerin takip ettiği yola göre mîkât olarak be*lirlenmiş yerlerde (Zülhuleyfe, Cuhfe, Zâtüırk, Karnülmenâzil, Yelemlem) İhrama girmeleri gerekir. Evde ihrama girilebilir-se de bu durumda hac yasaklarının o an*dan itibaren başlayacağı ve özellikle uzun yolculuklarda sıkıntıya düşülebileceği göz Önünde bulundurulmalıdır. Uçakla yapı*lan yolculuklarda daha çok havaalanında hazırlanan mekânlarda, kara yoluyla ya*pılan haclarda ise mîkât mahallerinde, meselâ Türkiye'den gidenler Medine'de ihrama girmektedirler. Önce Medine'ye giden hacı adayları Mekke'ye hareket edecekleri zaman Medine'de veya en geç Medine çıkışına yakın Zülhuleyfe (Ebyârıali) denilen yerde ihrama girerler. İhrama gi*rilmeden önce tırnaklar kesilir, saçlar kı*saltılır, vücut temizliği yapılır ve gusledilir. Bundan sonra erkekler iki parçadan mey*dana gelen ve birine "izâr", diğerine "ridâ" denilen bir örtü ile örtünürler. İzârı bellerine sararak vücudun alt kısmını, ri-dâyı da omuza alarak vücudun üst kıs*mını örterler. Ayaklarına da ayağı büyük ölçüde dışarıda bırakan ve ön tarafı ka*palı olmayan terlik giyerler. Kadınlar ise bütün vücudu örten normal elbise giyer*ler. Ancak yüzlerini örtmemeleri gerektiği hususunda fakihler arasında görüş birli*ği vardır. Eldiven kullanmaları konusu ise ihtilaflıdır.

Bu hazırlıklardan sonra hacı adayı iki rek'at namaz kılar; ardından ifrad haccı yapacaksa hacca, temettü' haccı yapa*caksa umreye, kıran haccı yapacaksa hac*ca ve umreye niyet ederek dua eder, pe*şinden telbiyede bulunur. Niyet esna*sında meselâ ifrad haccına niyet eden ki*şi, "Yâ Rabbi! Hac yapmak istiyorum. Onu bana kolaylaştır ve benden kabul et" diye*bilir. Temettü' haccına niyet eden "hac" yerine "umre", kırana niyet eden de "hac ve umre" der. Meşakkatli bir ibadet olan hacca niyet edilirken onu kolaylaştırması için Allah'a dua edilmesi dikkat çekicidir. Telbiye, "Lebbeyk Allâhümme lebbeyk, lebbeyke lâ şerike leke lebbeyk, inne'l-hamde ve'n-ni'mete leke ve'1-mülk, lâ şe-rîke lek" sözlerinden oluşur. Telbiye ile bir*likte hacı adayı İhrama girmiş ve hac ya*sakları başlamış olur {bazılarına göre ise niyetle ihrama girilmiş olur). Bundan son*ra bayramın birinci günü Akabe cemre*sine taş attncaya kadar çeşitli vesilelerle, meselâ bir grupla karşılaşınca, vasıtaya binerken veya inerken, yokuş çıkarken veya inerken çokça telbiyede bulunulur ve her defasında üç kere tekrarlanır; ar*kasından Hz. Peygamber'e salâtü selâm getirilir ve Allah'a dua edilir. Erkekler yük*sek sesle telbiyede bulunurken kadınlar seslerini yükseltmezler.

İhramlı iken erkeklerin elbise giyme-siyle ilgili yasak yanında güzel koku sürün*mek, saça veya sakala yağ sürmek, tıraş olmak veya vücuttan kıl koparmak, tır*nak kesmek, avlanmak, avcıya yardım et*mek, cinsî münasebette bulunmak ya*saktır ve bu yasakların ihlâli kurban kes*me, sadaka verme, hayvanın değerini taz*min etme gibi çeşitli kefaretleri gerek*tirir. Arafat vakfesinden önceki cinsî mü*nasebet haccın bozulması sonucunu doğurur. Harem bölgesi içinde avlanmak ve*ya bitkileri koparmak ise ihramlı olsun ol*masın herkese yasaktır.

c- Hacı adayı Mekke'ye varıp yerleştik*ten sonra mümkünse guslederek he*men Mescid-i Harâm'a gider, tercihen Bâ-büsselâm'dan girer ve Hacerülesved'in bulunduğu köşeye yönelir. İmkân varsa ellerini Hacerülesved'in üzerine koyar ve elleri arasından bu taşı öper, yüzünü sü*rer. Bunu yapamazsa uzaktan ellerini kal*dırıp Hacerülesved'e doğru dönmek su*retiyle onu selâmlar (istilâm) ve tavafa baş*lar. Hacerülesved'e el sürmek veya yak*laşmak amacıyla başkalarını rahatsız et*mek doğru değildir. İstilâm her dönüşte tekrarlanır. Tavaf esnasında telbiyede bu*lunulmaz, ancak dua edilir. Tavaf sırasın*da Hicr denilen kısmın gerisinden dolaşı*lır. Kabe'nin etrafında bir defa dolaşma*ya "şavt", yedi defa dolaşmaya "tavaf" denir. Bu tavaf ifrad haccına niyet eden*ler için kudüm, diğerleri için umre ta*vafıdır. Eğer ardından sa'y yapılacaksa ta*vaf esnasında erkekler, vücutlarının üst kısmını örtmede kullandıkları ridâyı sağ koltuk altlarından geçirerek sağ omuzla*rını açıkta bırakırlar ki buna "ıztıbâ" de*nir. Bu üç şavttaki biraz hızlıca ve çalımlı yürüyüşe "remel" adı verilir. Iztbâ' ve remel Hanefîler'e göre sadece arkasından sa'y yapılacak tavaflarda sünnettir. Bu*nun dışında gerek tavaf esnasında ge*rekse başka zamanlarda omuzlar örtü*lür. Tavaf sonunda yine Hacerülesved is*tilâm edilir ve mümkünse makâm-ı İbra*him'in arkasında, eğer izdiham varsa baş*ka bir yerde iki rek'at tavaf namazı kılı*nır, dua edilir. Ardından Zemzem Kuyu-su'nun bulunduğu bölüme geçilerek zem*zem içilir ve yine dua edilir.

d- Hacı adayı umreye niyet etmişse ve*ya haccın sa'yini yapmak istiyorsa Kabe'*nin hemen yakınında bulunan Safâ'ya çı*kar ve sa'ye başlar. Sa'y. çevreye göre kü*çük birer tepecik görünümünde olan Sa*fa ile Merve arasında gidip gelmek sure*tiyle yapılır; bu mekâna "mes'â" (sa'y ye*ri) denir. Günümüzde Safa ile Merve ve bunların arası iki katlı kapalı bir alan hali*ne getirilmiş olup izdiham dolayısıyla bir kısım hacılar üst katta sa'y etmektedir. Sa'ye Safâ'dan başlanır, hafif meyille düz kısma varılır, burada işaretli bölümde ko*şar gibi gidilir, bu gidişe "hervele" denir. İşaretli bölüm bitince tekrar normal yü*rüyüşe geçilir ve meyilli bir alandan son*ra Merve'ye varılır. Bu yürüyüş bir şavt-tır. Tekrar Merve'den Safâ'ya da aynı şe*kilde gelinir. Böylece dört gidişle üç geliş toplam yedi şavt eder ve sa'y Merve'de sona erer. Sa'y yapan kimse, gerek Safa ve Merve'ye çıkınca gerekse yürüyüş esnasında dua eder. Safa ve Merve'de durup Kabe'ye döner, ellerini duada olduğu gibi kaldırıp Allah'a hamdeder, tekbir ve teh-lîlde bulunur, Hz. Peygamber'e saiâtü se*lâm getirir, yine dua eder.

Temettü' haccı yapmak isteyenler, ih*rama girerken umreye niyet ettikleri için sa'yden sonra erkekler saçlarını tıraş ede*rek veya biraz kısaltarak, kadınlar da saç*larının ucundan bir miktar keserek ih*ramdan çıkarlar. Yeniden ihrama girin*ceye kadar ihram yasaklarına riayet etme*leri gerekmez. İfrad veya kıran haccına niyet edenler ise ihramdan çıkamazlar. İfrad haccına niyetlenenler kudüm tava*fını ve haccın sa'yini yapmış olarak ve ih-ramlı vaziyette günlerini geçirirler. Sa'yi daha sonraki bir zamana bırakmaları da mümkündür. Kıran haccına niyet eden*ler ise umre için tavaf ve sa'y yapmış sayılırlar; Hanefîler'e göre ayrıca hac için kudüm tavafı ve sa'y yaparlar. Bunlar da kalan günlerini ihramlı olarak geçirirler. Namazlarını mümkün olduğunca Mescid-i Harâm'da kılar ve nafile tavaf yaparlar.

e- Temettü' haccı niyetiyle başlangıçta umre için ihrama giren ve sa'yden sonra ihramdan çıkan kimseler, zilhiccenin se*kizinci günü veya daha önce yeniden hac için ihrama girerler. "Terviye günü" deni*len bu gün, sabah namazından sonra Mi-na'ya gidip öğleden itibaren orada beş va*kit namaz kıldıktan sonra ertesi gün Arafat'a geçmek sünnettir. Ancak zamanı*mızda bunun uygulanması aşırı izdiha*ma sebebiyet verdiğinden genellikle hacı adayları doğruca Arafat'a götürülmek*tedir. Hacı adayları arefe gününü Arafat'*ta çadırlarda geçirirler. Öğle vakti girince öğle ve ikindi namazları cemedilerek kılı*nır. Günümüzde Nemîre Mescidi'nde kılı*nan namazdan önce hutbe okunur ve mü*minlere haccın bundan sonraki kısmı hak*kında bilgi verilir. Vakitlerini ibadet, zikir ve dua ile geçirmeleri tavsiye edilir. Çün*kü Arafat duaların en çok kabul edildiği yerlerden, arefe günü de en makbul ol*duğu zamanlardandır. Akşam güneş bat*tıktan sonra Müzdelife'ye hareket edilir.

f- Vasıtalarla veya yaya olarak Arafat'*tan ayrılan hacılar, akşam namazını Müz*delife'ye varınca yatsı ile birlikte cemede-rek kılarlar. Geceyi burada geçirip sabah namazını eda ettikten sonra Mina'ya doğ*ru yollarına devam ederler. Müzdelife'de-ki vakitlerini de dua ve zikirle geçirirler, bu arada cemrelere atmak üzere küçük taşlar toplarlar.

Kurban bayramının birinci günü Mina'*ya varan hacılar kendileri için hazırlanan çadırlara yerleşirler. Aynı gün yapacak*ları işlerden biri Akabe cemresine taş at*maktır. İfrad haccına niyet edenler bun*dan sonra, temettü" ve kıran haccına niyet edenler ise kurbanlarını da kestikten sonra tıraş olarak veya saçlarını kısalta*rak ihramdan çıkarlar. Hacı kafilelerinin bir an önce ihramdan çıkmak İçin doğru*ca Akabe cemresine yönelmeleri büyük izdihama sebep olmakta, zaman zaman ölümlerle sonuçlanan facialar meydana gelmektedir.

Akabe cemresine taş attıktan veya kur*ban kestikten sonra tıraş olarak yahut saçını kısaltarak ihramdan çıkan hacı için as*lında ihram yasaklarının tamamı sona er*mez. Cinsî münasebet yasağı ziyaret ta*vafı yapılıncaya kadar sürer. İhramdan çık*ma konusunda mezhepler arasında farklı görüşler vardır. Birinci veya İkinci gün, hat*ta üçüncü gün ziyaret tavafı için Mekke'*ye gidilip haccın rüknü olan bu tavaf yapı*lır ve böylece ihram yasaklarının hepsi kal*kar. Daha önce sa'y yapılmamışsa tavaf*tan sonra sa'y yapılır. Bayramın ikinci ve üçüncü günleri sırayla üç cemreye yedi*şer taş atılır. "Taşlar besmele ile atılır ve tekbir getirilir. Geceleri Mina'da kalmak bazı âlimlere göre sünnet, bazılarına gö*re vaciptir. Bayramın üçüncü günü cem*relere taş atan hacılar, mezhepler ara*sındaki görüş farklılığına göre güneş bat*madan veya ertesi gün fecir doğmadan Mina'dan aynlırlarsa taş atma işini bitirmiş olurlar. Bu süreden sonraya kalanlar ise dördüncü gün de üç cemreye sırayla yedişer taş atar ve Mekke'ye dönerler. Mekke'de bir süre kalan hacılar zaman zaman tavaf yaparlar. Haneffler'e göre ziyaret tavafından sonra yapılacak her tavaf veda tavafı yerine geçerse de son tavafın ardından Mekke'de uzun süre ka*lındığı takdirde ayrılmadan önce tekrar ta*vaf yapılması müstehaptır. Diğer mez*heplere göre ise veda tavafı Mekke'den ayrılış sırasında yapılır.



Bibliyografya :


Tehzîbü't-luğa, "hcc" md.; Lisânü'l-'Arab, "hcc" md.; el-Muuatta', "Hac", 245-246; Bu*harı. "CumV, 6,19, "îmân", 1, 2,"Muhşar",9-10, "Hac", 1, 91, 132, "Cezâli'ş-şayd", 26, "Cizye", 16, "Tefsîrü'l-Kur'ân", 9/4; Müslim. "Cum'a", 18, 26, "îmân", 19-22, "Hac", 310, 412, 438; İbn Mâce, "Menâsik", 3, 76; Ebû Dâ-vûd, -Menâsik", 66; Tlrmizî. "îmân", 3, "Hac", 2, 6, "Da'avât", 122; Dârekutnî. Sünen, Beyrut, ts. (Âlemii'l-kütüb), II, 278, 285; Ezraki, Atfbâru Mekke (Melhas), I, 179-181; Serahsî. Mebsüt, IV, 2-192; Gazzâlî, İhya' (Beyrut). I, 265-267; İbn Atr^e, el-Muharrem'l-uecte, Muhammediye 1395-1408/1975-87, VIII, 128; Kâsânî, Bedâf, 11, 118-128; Merginânî, el~Hİdâye, İstanbul 1986, I, 183; ibn Rüşd, Bidayetü't-müctehid (baskı yeri yok| 1985 (Dârü'l-Ma'rifel, I, 318; İbnül-Esîr. Câmitu't-u$ûl (nşr. Muhammed Hâmid el-Fıkî), Beyrut 1400/1980, X, 168; İbn Kudâme. el-Muğ-nt, III, 159-591; Kurtubî, et-Câmf, VIII, 68, 70; Nevevî, Şertıu Müslim, VIII, 172; a.mlf., Kİtâ-bü't-îtâtı fi menasiki'l-tıac oe'l-'umre, Beyrut 1414/1994; İbn Cüzey, et-Kavânlnû'l-fıkhiyye, Tunus 1982, s. 134; İbn Kayyim el-Cevziyye, Zâ-dü'l-me'âd, Beyrut 1973,1, 12-13, 171-247; İbn Cemâa, Hidâyetü's-salik (nşr. Nûreddin Itr). Beyrut 1414/1994, I, 94; İbn Ferhûn, Irşâdü's-sâlik ilâ ef*âli'l-menâsik (nşr. Muhammed b. el-Hâdi - Ebü'l-Ecfân). Kartaca 1989, I-II, tür.yer.; İbn Hacer, Fetfru'l-barî (Sad), XVII, 200; Aynî, cümdetü'l-karî, Kahire 1392/1972, XIl,-247; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-kadîr, Beyrut, ts. (Dâru İh-yâl't-türâsi'l-Arabî). II, 317-473; III, 2-97; Remli, Nlhâyetü'l-muhtâc. Kahire 1389/1969 ö Bey*rut 1404/1984, IH, 233-371; Ali el-Kârî. el-Meste-kû'l-mütekassıt (i't-menseki't-müteuassıt, Mek*ke 1319; Buhûtî. Keşşâfü'l-ktnâ', II, 375-533; Haraşi, Şerhu Muhtasarı Halil, II, 280-396; Şah Vefiyyullah ed-Dİhlevî, Hüccetultâhi'l-bâti-ğa, Beyrut, ts. (Dârü'l-Ma'rife], II, 56 vd.; Bü-ceyrimî, Tuhfe, II, 382; DesûH, fjâşiye 'ale'ş-Şer-Wl-kebîr,\l, 10, 21;ÂIûsî, Rûtıu't-me'ânî, X, 47; Zühayti, el-Fıkhü'l-klâmî, III, 7, 118-120; Nûred-din Itr, el-Hac ueVumre fı'l-fıhhi'l-tslâmî, Bey*rut 1404/1984; a.mlf., "el-Müfâdale beyne'1-if-râd ve'1-kırân ve't-temettu' fi'l-hac", Mecelle-tü'l-Bahşi'l-'itmî ue't-türâşi't-Islâmî, IV, Mekke 1401/1981, s. 41-50; a.mlf.. "Mâ Hüve'1-hac-cü'1-ckber", Mecetletü Kütliyyetl'd-dİrâsâti't-ls-lâmiyye ue'l-'Arabiyye, sy. 3, Dübey 1931, s. 25-38; Abdullah b. Câsir. Müfidü 't-enâm oe nû-rü'?-?a/âm fi tahrîri'l-afykâm ti-tıacci Beytillâ-hi'i-harâm, Riyad 1412/1992; Hüseyin b. Mu-hammed Saict Abdülganî, İrşâdü's-sârî ilâ menâ-siki't-Molla <Aliyyı'l-Kârt, Beyrut, ts.; Muham-med Hamidullah, "İslâm'da Hac" (trc M. Akif Ay*dın), İTED, VIII/1-4 (1984). s. 123-162; A. J. Wen-sinck,"Hacc",/A,V/l,s. 12-16; a.mlf.."Hadjdj;, EP (İng.), III, 31-33; "Hac", MuF, XVII, 23-84.
 

Aslı

Usta Üye
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
10,582
Best answers
0
Puanları
83
Haccın Hikmeti. Hac, belirli fiillerin sa*dece Allah rızâsı İçin yapılmasından olu*şan bir ibadettir. Kur'ân-ı Kerîm'de hac ibadetinin muhtelif safhaları hem şeklî hem de manevî ve ruhî yönlerden tasvir edilerek çeşitli yararlarının bulunduğu be*lirtilir[622]. Böy*lece insanlar, haccın hikmetlerini kavra*maya ve gerek fert gerekse ümmet ola*rak onu lâyikı veçhile İfa edip âzami ölçü*de hikmetlerini gerçekleştirmeye teşvik edilir.

Müminin hem malı hem de bedeniyle gerçekleştirdiği bir ibadet olan hac insa*nın bütün varlığını ilgilendirir ve bu haliy*le küllî bir teslimiyetin ifadesidir. Diğer yü*kümlülükler gibi hac da insan merkezli ve insanın ihtiyaç duyduğu hayırların ta*hakkukunu hedef alan bir ibadettir. Bu bakımdan onun hikmetlerini üç nokta*dan hareketle tesbit etmek mümkün*dür. Bunlardan birincisi, Allah'ın insanla*ra bazı şeyleri yapmalarını emretmesi ve bunların yerine getirilmesi suretiyle ken*dilerine lutufta bulunmasıdır. İkincisi haca gerçekleştiren insanın ona hazırlanırken, menâsikini ifa ederken ve ibadetini ta*mamladıktan sonra kendi kabiliyetine gö*re elde edebildiği olumlu sonuçlar, üçün*cüsü de bu ibadeti sadece Allah rızâsı için yerine getiren tek tek insanların iradele*rinin ve tesir alanlarının dışında haccın bü*tün ümmete sağladığı faydalar ve onları ulaştırdığı yüksek seviyedir. Haccın hikmeti. Allah'a yönelmiş insanla Allah ara*sında Kul-rab ilişkisinin insanın kendi ha*yatı ve ayrıca içinde bulunduğu ümmet üzerindeki etkisiyle ortaya çıkar. Gazzâ-lî'nin ifadesiyle hac dinin kemale ermesi ve teslimiyetin tamamlanmasıdır.[623]

Hac ibadetinin fert ve müslüman top*lum açısından sağladığı manevî kazanç*ların kişiden kişiye, toplumdan topluma ve devirden devire farklılık arzettiği gö*rülür. Bunun çeşitli sebepleri vardır. Her insan niyetine, iradesine ve yetenekleri*ne bağlı olarak hacdan farklı nasipler elde edebileceği gibi hiç nasip almadan bu se*yahatten dönenlerin bulunması da müm*kündür. Çünkü hac dış görünüşü itiba*riyle sembolleri andıran, gerçekte ise çe*şitli ruhî eğitimleri sağlayan birbirinden farklı davranışların toplamından ibaret*tir. Bazıları için şeytan taşlama çok şey ifade ederken bazılarına tavaf, bazılarına Arafat, bir gruba da hac esnasında kuru*lan insanî ilişkiler daha anlamlı gelebilir.

Haccın "kast ve yönelme" şeklindeki ke*lime anlamıyla oynadığı manevî rol ara*sında ilişki vardır.[624] Şöyle ki: Müslümanlar ömürleri boyunca günde beş defa Kabe'ye yönelerek na*maz kılarlar. Her müslüman, imandan sonra en faziletli ibadet sayılan namazın[625] kıblesini oluş*turan mübarek mekânı görmek, orada başta Hz. Muhammed olmak üzere geç*miş peygamberlerin hak din uğrunda verdikleri mücadeleleri hatırlamak, asır*lar boyunca birçok müminin namaz, dua ve niyazlarına sahne olan manevî atmos*ferde yaşamak ister. Hac bu açıdan tari*hin yeniden yaşanmasının ve mücerre*din müşahhas hale gelmesinin vasıtası ol*maktadır. Kur'ân-ı Kerîm'de Kabe'den "Al*lah'ın evi" diye söz edilir[626]. Bütün benliğiyle Allah'a bağlanan mü*min O'nun evini ziyaret etmeyi en büyük manevî zevk olarak telakki eder. Aslında diğer ibadetlerde olduğu gibi hacda da kulluk sınavı (ibtilâ), hem bu ibadetin ama*cını hem de anlamını oluşturur. Genellik*le insanlar emir ve yasakların hikmetleri*ni ancak gereği gibi onları yerine getir*dikten sonra farkederler. Bu farkediş ya bizzat Kendi hayatlarında ortaya çık*makta veya başkalarının hayat incelendi*ğinde görülmektedir. Hacda önemli olan, sadece bir fiilin yapılması değil onun özel bir amaçla, yani Allah'ın emrine uymak ni*yetiyle yapılmasıdır. Bir fiilin bu niyetle gerçekleştirilmesi onu ibadet haline ge*tirir.[627] Şu halde hac ibadetinin temel gayesi ve hikmetlerinden biri insanların Allah'ın emri gere*ğince yurtlarını, ailelerini ve dostlarını, mallarını terketmeye, bazı arzularına karşı koyup sıkıntıları göğüslemeye ha*zır olduklarını göstermeleridir.

Hac belli bir zamanda ve belirli me*kânlarda gerçekleşen bir ibadet olduğu için müslümanlara zaman ve mekân mef*humunu, dünyada her şeyin belli bir dü*zen içinde gerçekleştiği şuurunu kazan*dırır. Vakfe, tavaf, sa'y vb. hac menâsi-kinin yerine getirilmesi, dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan müslümanların göz*lerini ve gönüllerini Arafat, Kabe, Safâ-Merve gibi "ilâhî semboller" olarak nite*lendirilen[628] mekânlara çevirmelerini sağlamakta ve formel bir anlaşma olmaksızın bütün müslüman-ları aynı zaman ve mekân içinde manevî bir ittifak anlayışına ulaştırmaktadır.

Bilhassa tasavvufta hacca hazırlık saf*hası bir yönüyle ölüme hazırlanmaya ben*zetilir; şu farkla ki hac iradeye bağlı iken ölüm insanın beklemediği, belki de iste*mediği bir anda gerçekleşebilir. Hac iba*detinde kişi çevresinden ve arzularından uzaklaşacağı, ölmeden önce bir anlamda ölümü yaşayacağı için Önemli bir irade egzersizi yapmakta ve ilâhî iradeye boyun eğmeye hazır olduğunu kendine telkin et*mektedir. Bu duygunun belirtilerini özel*likle hacca ilk defa gidecek olanlarda göz*lemek mümkündür. Bundan dolayı hac*ca hazırlanan mümin dinî, ahlâkî ve hu*kukî mahiyette hak ilişkisi içine girdiği herkeste helâlleşir. borçlarını öder, bak*makla yükümlü olduğu insanların nafaka*larını ayırır ve ondan sonra yola koyulur.

Haccın farziyetini belirten âyette ona güç yetirmekten söz edilir.[629] Bunun anlamı, insanın hac için gerek*li olan bütün İmkânlara kavuşması, şartla*rın da bunu kolaylaştıracak bir durumda bulunması demektir. Söz konusu âyet, dolaylı olarak haccın ifasını sağlayacak her türlü vasıtayı hazırlamaları için müs-lümanlan uyarmakta, gerekli tedbirleri almalarını bir vecîbe olarak onlara yükle*mektedir. Bu sebeple tarih boyunca hac yollarının güvenliğini temin etmek ve hac*cın yapılacağı mekânların hizmetkârı ol*mak müslüman devlet adamları için bü*yük bir şeref telakki edilmiştir. Bu şart*lar bir bakıma, Allah'a teslimiyetini gös*termek isteyen müslümanın kendini bu amaca yönelik olarak hazırlaması gerek*tiğini de ifade etmektedir.

Müminin hac esnasında elde ettikle*riyle orada gerçekleştirdiği menâsik arasında da bir ilişki vardır. Burada özellikle belirtilmesi gereken husus, haccın ger*çekleştirildiği mekânla Hz. Peygamber'in ve ilk müslümanların yaşadıkları mekânın aynı olmasıdır. Mümin hac esnasında, Resûl-i Ekrem'in ve ashabının bulunduğu coğrafî mekânla karşılaşmakta, Kur'an'-da "Allah'ın koyduğu dinî işaret ve nişan*lar" (şeâiruilah) olarak tavsif edilen[630] bu mekân*larda bulunarak o dönemin manevî ru*hundan nasip almaktadır.

Diğer taraftan hacca giden her müslü*man, ihrama girerken büründüğü esvap*la kabre girerken bürüneceği kefenin ben*zerliğinin şuurunda olarak artık bir bakı*ma dünya dışı bir düzene ayak uydur*duğunu hissetmekte ve bunun etkilerini duymaktadır. İhram, sözlük anlamının da çağrıştırdığı gibi sadece zahiri bir kı*yafet değişikliği değil insanın yaşama ve davranış biçiminin köklü bir değişikliğe uğraması demektir. Nitekim ihramlı kişi, bu kıyafeti taşıdığı süre içinde başka za*manlarda kendisine meşru olan bir dizi davranıştan uzak durmak zorundadır. Bu program dışı hayat, kişinin alışkanlıkla*rından ve bağımlılıklarından kurtulma*sına ve kendisiyle hesaplaşmasına imkân tanıyan önemli bir fırsattır. Bu esnada ya*pılan her ihlâl ya bir kefaretle karşılanır veya haccın bozulmasıyla sonuçlanır ki bir anlamda dünya-âhiret bütünlüğünü canlı bir şekilde yaşamak demektir.[631]

Kabe ve çevresi için kullanılan "harem" tabiri, bölgedeki bütün ilişkilerin Allah'ın emir ve yasaklarına saygı esasına göre düzenlendiğini, başta insan olmak üzere ağaç ve bitki örtüsünden hayvanlara ka*dar bölgedeki bütün varlıkların ilâhî ko*ruma altına alındığını ifade eder. Tavaf kişiye, her şeyin bir başka şey etrafında belli bir düzen içinde döndüğü ve insanın da bu kozmik düzenin bir parçasını teşkil ettiği şuurunu verir. Sa'y. müslümanın sırf Allah istediği için katıldığı bir yürüyüş*tür; müslüman bu sayede kendisi gibi ay*nı yola girmiş, aynı niyet ve duyguları ta*şıyanlarla beraber koşmanın ne demek olduğunu farkeder. Sa'y sırasında "her-vele" denilen çalımlı ve hızlı yürüyüş, ni*yet ve duygu bütünlüğü ile kaynaşmış ümmet ruhunun azametini yansıtır. Ara*fat'ta diğer müminlerle bir arada bulu*nan, kıyafetiyle artık bu dünyayı terket-tiğini gösteren mümin, haşir ve hesaba çekiliş sahnesini temsilî bir şekilde yaşa*yarak sorumluluğun ve hesaba çekilme*nin idrakine varır. Arafat'ta rabbine yö-

nelen insan daha bu dünyada, hiçbir yar*dımcının bulunmadığı şartlarda O'nun huzurunda durmanın mânasını, makam. servet ve ilim gibi üstünlüklerin gerçek değerinin hesaba çekileceği zaman orta*ya çıkacağını anlar; üstünlüğün sadece takvada olmasının ne demek olduğunu kavrar. Hac esnasında çeşitli münase*betlerle yapılan dualar, sadece Allah'a teslim olmanın ve bunu söz ve davranış*larla yaşamanın özlü bir ifadesidir. Özel*likle telbiye çok anlamlıdır: "Buyur Alla-hım. buyur! Davetini duydum, sana yö*neldim. Şerikin yok Alfahım! Emrine uy*dum, kapına geldim. Hamd sanadır; ni*met senin, mülk senindir. Şerikin yok Al-lahım!". Nihayet orada kesilen kurban, müminin sırf Allah istediği için malından vazgeçebildiğini belirtmesi ve bizzat ken*dini dahi Allah yolunda kurban edebi*leceğini fiiliyle göstermesi açısından ma*nidardır.

Hac esnasında hiçbir şeye zarar ver*memek esas olduğundan insanın çevre*siyle ilişkisinde son derece dikkatli davran*ması gerektiği ortaya çıkar. Bu hususta*ki titizliğin ölçüsü, Kur'ân-ı Kerîm'deki ya*saklardan ve bu yasakların çiğnenmesi halinde verilecek cezaları bildiren âyetlerin açık üslûbundan anlaşılmaktadır.[632] Özellikle bitki ve hayvan türünden canlılara karşı gösterilmesi gereken has*sasiyet, kişiye başka zamanlarda kazanamayacağı Ölçüde bir duyarlılık sağlar. Bunun yanında öfkelenmemek, kimseyi incitmemek ve güler yüzlü olmak gibi ahlâkî davranışlar da haccı gereği gibi yerine getirenlerin elde edecekleri ma*nevî kazançlar arasında yer alır. Sonuç ola*rak hac esnasında müslüman daha önce teorik olarak haberdar olduğu, fakat lâyıkı ile yaşayamadığı bir dizi imanı ve ah*lâkî özellikler kazanır; sahip bulunduğu olumlu niteliklerde ise daha çok sebat ve güç kazanır. Hac müminin kendi kendisi*nin farkına varma sürecidir.

Hacdan dönen mümin, İslâm'ın ilk mu*hatapları olan ve hayatlarını ona vakfe*den Asr-ı saadet müslümaniannın yaşa*dığı yerleri gezerek, Peygamber'i kitap-lardaki bilgilerle tarihî bir şahsiyet olarak tanımanın ötesinde sanki onu bizzat gö*rerek imanını ve ikrarını tazelemiştir. Re*sûl-i Ekrem'in yaşadığı yerleri ve kabrini ziyaret etmiş, tebliğ vazifesini başarıyla yerine getirdiği mekânlarda peygamber*liğine bir daha şehâdet etmiştir. Aynı za*manda dünyada mevcut çok çeşitli ırklan, bunların konuştuğu dilleri gözlemiş, ancak bu farklılıkların, sadece insanların birbirlerini tanıyarak iletişim kurabilmele*ri için[633] Allah tarafından birer alâmet olarak yaratıldığının şuuru*na varmıştır. Bunun yanında insanlar ara*sındaki bu farklılıkların birlik ve beraber*liği engellemediğini, mevcut farklılıklarla birlikte Allah'a teslim olmanın her türlü vahdetin esasını oluşturduğunu farket-miştir. Böylece dünyasının sınırları ge*nişlemiş, coğrafî bilgileri nazarî boyutla*rını aşmış, yer küresinin muhtelif bölge*lerinde yaşayan yüz binlerce insanla bir arada bulunmuş, en olumsuz şartlarda bile insanların birbirine müsamaha göstermesinin ne demek olduğunu bizzat tecrübe ederek anlamıştır.

İslâm âlimlerinin biyografileri incelen*diğinde onların hac seyahati esnasında diğer birçok âlimle tanıştığı, bu vesile ile çeşitli fikir ve eserlerden haberdar oldu*ğu, birçoğunun ilmî hayatında gelişme*ler meydana geldiği görülür. Kitap bası*mının ve iletişim imkânlarının çoğaldığı günümüzde de hac seyahatinin bu ilmî fonksiyonu önemini korumaktadır.

Kur'ân-ı Kerîm'de İslâmiyet'in bütün dinlere galip gelmesi amacıyla insanlığa gönderildiği ifade edilmektedir.[634] Hemen bütün ırklara mensup olan, fizyonomileri, psikolojik yetenekle*ri, sosyal konumlan ve coğrafî bölgeleri farklı bulunan birçok insanın katıldığı hac ibadeti günlerinde Mekke ve Medi*ne'yi dolduran kalabalıkları seyretmek, bu sayede birlik içinde çokluğun ve çok*luk içinde birliğin tecellilerine muttali ol*mak, gerçekten İslâm'ın azamet ve mü*kemmeliyetini müşahede etme sonucu*nu doğurmaktadır.

Hac sırasında dünyanın her tarafından Kabe'ye gelen müslümanlar, aralarında önceden yapılmış herhangi bir anlaşma olmaksızın aynı fiilleri aynı şekilde ger*çekleştirirler. Böylece müslümanlar, bir*birlerinden habersiz olarak aynı ideallere yönelik bir gayret içinde bulunduklarını farkederler; bu arada kendileri dışında milyonlarca insanın aynı amacı paylaş*tığının bilincine ulaşırlar. Hac, dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, bütün müslümanların aynı değerlere sahip ol*dukları ve bu değerlerin kendileri için or*tak bir zemin oluşturduğu gerçeğini or*taya koyar. Hacca giden müslüman bir ailenin ferdi, bir köyün, bir kasabanın ve*ya bir şehrin sakini ve bir devletin vatan*daşı olarak ülkesinden ayrılır, bir ümme*tin ferdi olarak memleketine döner.



Bibliyografya :


Müslim. "îmân", 137-140; Gazzâlî. İhya1, Kahire 1967, 1, 313-355; İbn Receb. Câmi'u'l-cuiûm, Kahire 1987, s. 21-22; Ali el-Kârt, el-Mes-lekü'l-mütekassıt bi'l-menseki'l-mütevassıt, Mekke 1319, tür.yer.; J. M. Abd-el-Jalil. Aspects interieurs de t'lslam, Paris 1949, s. 117-127; Elmalılı, Hak Dini, I, 533; Ali Şeriatı, Hac (trc. Fatih Selim], İstanbul 1980, s. 23-24; Ebrahim M. A. El-Khouiy, "islam and the Pillars of its Faith", İslam and Contemporary Socİety (ed Salem Azzam). London 1982, s. 47-61; Ziaud-din Sardar, Islamic Futures, London 1985, s. 280-304; Hayreddin Karaman, İslâm'ın Işığın*da Günün Meseleleri, İstanbul 1992, III, 19-29; Zebîdî. İthâm'ssâde, IV, 266-460; J. ObertVoll. "Muhammad Hayyâ ai-Sindi and Muham-mad Ibn Abd al-Wahhab: An Analysis of an Intellectual Group İn Eighteenth-Century Ma-dina", BSOAS, XXXVIII/1 (1975). s. 32-39; a.mtf., "Hadİth Scholars and T^riqahs: An Ulama Group in the 18Ih Century Haramayn and their Impact in the Islamic World", JAAS, XV/3-4 |I98O), s. 264-273; Musa K. Yılmaz, "Hacctn Hikmetleri", Diyanet Dergisi, XXVI/ 3, Ankara 1990, s. 47-68; Ömer İbrahim, "Me-sîretül-hacc ve te'gîaıhâ 'ale't-tetavvııri'1-İslâ-mf fî'l-karneyni't-tâsic caşer ve'l-'işrfn fî İn-dûnesyâ", SU III (1996), s. 157-186.
 

Aslı

Usta Üye
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
10,582
Best answers
0
Puanları
83
Tarihçe. Hac Mekke'nin fethinden Ön*ce farz kılınmakla birlikte müşriklerle iliş*kilerin iyi olmaması sebebiyle müslüman*lar ancak fetihten sonra hacca gidebildi-ler. Hz. Peygamberin katılmadığı bu hac*da müslümanların yanında Arabistan'ın çeşitli bölgelerinden gelen müşrikler de vardı. Hz. Peygamber fetih yılında bir hac emîri tayin etmemiş, Mekke Valisi Attâb b. Esîd bu görevi yerine getirmiştir. Fethi takip eden yıl Hz. Ebû Bekir hac emîri ola*rak görevlendirilmiş ve müşriklerin Mes-cid-İ Harâm'a yaklaşamayacağı[635], kadın veya erkek hiç kimsenin çıp*lak tavaf yapamayacağı gibi hususları teb*liğ etmek vazifesi ise Hz. Ali'ye verilmiş*tir. Hicretin 10. yılında hac görevini ifa eden Resûl-i Ekrem'den sonra gelen ha*life ve hükümdarlar da ya bizzat kendile*ri hacca gitmek yahut emîr tayin etmek suretiyle hac kafilelerinin bu vecîbeyi hu*zur içinde yerine getirmelerini sağlamış*lardır. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer, halife*liklerinin ilk yılında hac emîri tayin edip ertesi yıl bizzat hacca gitmişler, Hz. Os*man halifeliğinin ilk ve son yılları hariç her yıl haccetmiş. Hz. Ali İse iç karışıklık*lar sebebiyle hilâfet yıllan içinde buna hiç fırsat bulamamıştır. Muâviye, ilki 44 (665) yılında olmak üzere birkaç defa, Abdül-melik b. Mervân 75'te (695), I. Velîd 91 (710) ve 95'te (714). Süleyman b. Abdül-melik97'de (716), Hişâm b. Abdülmelik 106'da (725) haccetmişlerdir; Hişâm'dan sonraki Emevî halifelerinin hiçbiri hacca gitmemiştir. Abbâsîler'den hacca giden ilk halife 140(758), 147(765). 148(766) ve 152 (769) yıllarında hacceden ve 158'-de (775) hac yolunda ölen Ebû Ca'fer el-Mansûr'dur. Mehdî-Billâh iki defa. Hârû-nürreşîd ise dokuz veya on bir defa hac*ca gitmiştir. Hârûnürreşîd bunların beş veya altısında hanımı Zübeyde'yi, birinde de oğulları Emîn ile Me'mûn'u yanında götürmüş. 173 (790) yılındaki haccını da yaya olarak gerçekleştirmiştir. Hârûnür-reşîd'den sonraki halifeler (Fatımî halife*leri de dahil) devlet merkezinden uzun süre ayrılmayı göze alamadıkları için hacca gitmemişlerdir.

Abbasîler döneminde haccı etkileyen faktörlerin başlıcaları iç karışıklıklar, dış tehditler, bedevîlerin çapulculukları, ikti*sadî sıkıntılar, susuzluk ve aşırı sıcaklarla sağlık problemleriydi. Defalarca hac ker*vanlarını yağmalayan Karmatîler, 317'de (930) Mekke'ye girip çok sayıda hacıyı kat*lederek Hacerülesved'i yanlarında götür*müşlerdi. Bedevîler ise çeşitli hediyelerle gönülleri alınmadığı veya kafileler askerî birliklerle korunmadığı sürece saldırıyor ve malları gasbedip hacıları öldürüyorlar*dı; 858'de ise (1454) Batı Afrika'dan ge*len bütün hacı adaylarını rehin almışlar*dı. Bu saldırılar bazan idare tarafından verilen rüşvetlerle savuşturulur, hacılar*dan da güvenlikleri için sabit bir miktar para alınırdı. Hacılar Mekke'de de hırsız*lık ve cinayet gibi tehlikelerle karşı karşı*ya kalabiliyorlardı; ayrıca hac emîrleriyle Mekke şerifleri arasındaki anlaşmazlık*lar onlar için tehlike teşkil edebiliyordu. Bundan dolayı bütün İslâm ülkelerinden her yıl hacca gidildiği söylenemez; bazan Irak ve Suriye, bazan da Mısır hacı aday*ları bundan mahrum kalmışlardır. Abba*sî halifeleri, hacıların yol güvenliğini sağ*lamak İçin büyük organizasyonlar kurmuş*lardır. Horasan'dan ve diğer uzak yerler*den gelen hacı adayları şevval ayında Bağ*dat'ta toplanır ve burada düzenlenen bir törenle yola çıkan kafileyi bir askerî birlik korurdu. Kafileler Küfe. Necef, Kâdisiye gibi etrafı hurmalıklarla çevrili yerlere ve büyük şehirlere uğrar, Fırat nehrini sallar*dan yapılmış bir köprü üzerinden geçe*rek Arabistan çölüne iner. sonra Necid yaylalarını geçip Hicaz dağları istikame*tinde yol alırdı. Hârûnürreşîd'in karısı Zübeyde 3 milyon dinar harcayarak Bağdat-Mekke yolunu yaptırmıştı; bu yol daha sonra Nizâmülmülk ve Adudüd-devle tarafından da tamir ettirilmiştir. Yol boyunca inşa ettirilen büyük su depolan müstahkem kalelerdeki askerlerin göze*timi altındaydı. Kervanın başında atlı muhafızların refakatinde halifenin mü*messili yer alır. bunu hacı grupları takip ederdi. Eşraf, zengin tüccarlar, asil ka*dınlar lüks tahtırevanlarla giderlerdi. Ge*celeri esirler tarafından taşınan meşale*lerle çöl yıldızlı bir gökyüzünü andırırdı. Hac kafilesi suyun bulunduğu yerlerde konaklardı. Konak yerlerinde genellikle kervanın geçeceği günleri bilen bedeviler tarafından koyun, hurma, yağ ve meyve satılan küçük pazarlar kurulurdu. 1004 yılında hacılar susuzluktan ölüm tehlikesi atlatmışlar, 1011'de de bir bardak su 200 dirheme satılmıştı. 1012'de ise Kar-matîler sarnıçları tahrip edip kuyuları doldurdukları için 1500 kişi susuzluktan ölmüştü; 1014te susuzluktan ve sıcak*tan ölenlerin sayısı daha da fazlaydı. Bağdat'a dönüşte hacılar bizzat halife*nin katıldığı büyük bir törenle karşılanırdı.

Hârûnürreşîd'den sonra da hacca git*meye niyet edip bunu açıklayan, fakat gi*demeyen hükümdarların yanında bu fari*zayı yerine getirebilen hükümdar ve emîr-ler de vardır. Meselâ Ağlebîler"den II. İb*rahim, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey ve Se-lâhaddîn-i Eyyûbî hacca gideceklerini ilân ettikleri halde çeşitli sebeplerle bu*na muvaffak olamadılar. Buna karşılık Su-leyhîler'den Ali b. Muhammed 455'te (1063), Nûreddin Mahmud Zengî556'da (1161), Eyyûbîler'den el-Melikü'1-Muaz-zam îsâ 611 'de (1215). Resûlîler'den Ye*men meliki el-Melikü'l-Mansûr Nûreddin Ömer 631'de (1234). Eyyûbîler'den Kerek hâkimi el-Melikü'n-Nasır Selâhaddin Dâ-vûd 653te (1256) ve Eyyûbîler'in Hama meliki meşhur âlim Ebü'l-Fidâ 703 (1304), 713 (1314) ve 719'da (1320) hacca git*mişlerdir. Kabe'ye ilk defa mahmil ve ör*tü gönderen (664/1266) Memlûk Sultanı I. Baybars da ava çıkar gibi görünerek Su*riye'den Mekke'ye hareket etmiş ve hac görevini yerine getirip (1269) Kerek'e dön*müştür. Muhammed b. Kalavun 712 (1313). 719 (1320) ve 732'de (1332), Sul*tan Kayıtbay da 884'te (1480) haccetmiş-lerdir. Kahire'de Memlûk hâkimiyetinde yaşayan Abbasî halifelerinden Hâkim-Bi-emrillâh Mısır'dan hacca giden (697/1298) ilk Abbasî halifesidir. Yemen hükümdar*larından el-Melikü'l-Müçâhid Ali b. Resul 742 (1342) ve 752'de (1352) hacca gitmiş*tir. Ayrıca Mali'nin ilkmüslüman hüküm*darı Barmandana hac farizasını ifa etmiş ve kendisinden sonraki hükümdarlara örnek olmuştur. Afrika'nın doğusunda da bu ibadeti yerine getiren hükümdar*lar vardır. Doğu Afrika sahillerinde bulu*nan Kilve'nin üç sultanı, Hasan b. Süley*man, Tâlût b. Hüseyin ve Hüseyin b. Sü*leyman bunlar arasında yer alır. Hârûnür-reşîd'in annesi Hayzürân, karısı Zübey-de. Nâsırüddin b. Hamdân'ın kızı Cemile. Nûreddin Mahmud Zengî'nin karısı ile İl*hanlı Hükümdarı Abaka Han'ın kızı da hacca giden meşhur kadınlardan bazı*larıdır. Endülüs Emevî hükümdarları İse devamlı şekilde hıristiyanlarla savaş ha*linde oldukları için kendileri hacca git*medikleri gibi halka da izin vermediler; âlimler de cihadın hacdan daha büyük önem taşıdığını, böyle bir zamanda altı*nın yurt dışına çıkarılmasının uygun olma*dığını söylediler: bu sebeple çok az sayı*da Endülüslü haccedebilmiştir. Bu bilgi*lerin ışığında Hârûnürreşîd'den sonra Mı*sır, Suriye ve İrak gibi Arap yarımadasına komşu ülkelerin hükümdarlarının istis*naî olarak hac farizasını yerine getirdik*leri söylenebilir. Afrika'daki bazı hüküm*darlar hariç hiçbir hükümdar yabancı ül*ke topraklarından geçerek hacca gitme*miştir.

Ortaçağ'da hac birçok âlim ve edibin meslek hayatlarının başlangıcını oluştur*muştur. V (XI) ve VI. (XII.) yüzyıllarda Nî-şâbur'da genellikle müderris ve kadılar görevlerine başlamadan önce Mekke'ye giderlerdi. Bu kişiler için hac. İslâmî ilim*lerin merkezini ziyaret etmek ve İslâm hukuku veya hadis araştırmalarını yerin*de sürdürmek anlamına geliyor, memle*ketlerine döndüklerinde de kendilerine bir saygınlık kazandırıyordu.



Bibliyografya :


Harbî. Kitâbü'l-Menâsik ve emâkini turukı'l-hac ve me âlimi'l-Cezire (nşt. Hamed el-Câsir). Riyad 1401/1981; İbnü'l-Cevzî, ei-Muntazam, VII, 84; İbnü'1-Esîr, el-Kâmil, 1X11, tür.yer.; İbn Kayyım el-Cevziyye. Zâdü 7-me'âd, Beyrut 1973,1, 171-247; Fâsî. Şifâ'ü'l-ğarâm (nşr. Ömer Ab-düsselâm Tedmürî), Beyrut 1405/1985, II, 449 vd.; Makrîzî, ez-Zetıebü'l-mesbûk fi zikri men hacce mine'l-hulefâ'İ ue't-mûlük (nşr. Cemâled-din eş-Şeyyâl), Kahire 1955; Şâmî, Sübütü'l-hû-da ue'r-reşâd (nşr. Mustafa Abdülvâhid v.dğr), Kahire 1410/1990,1, 163-247; İbrahim Rifat Pa*şa, Mir'âtü'l-Haremeyn, II, 295-308; M. M. Ah*san. Social Life ünder the Abbasids, London 1979, s. 279-282; Ahmed er-Reşîdî, Hüsnü'ş-şafâ ve'l-ibtitıâc bi-zikri men oülliye imârete'l-hâc (nşr. Leylâ Abdüllatîf Ahmed), Kahire 1980; Ahmed Ömer ez-Zeylaî. Mekke ue 'atâkâtühe't-rjârioyye: 301-487 h., Riyad 1401/1981, s. 81-151; Seyyid Abdülmecîd Bekir. el-Melâmihu'l-coğrâfiyye ti-dürûbi'l-hac, Cidde 1401/1981; Bu/ıûşü 7-mü'f.emeri 'l-coğrâfıyyi 'l-lsiâmiyyi 7-evuel, Riyad 1404/1984, V, 209-313; Cemal Abdülhâdî M. Mes"ûd - vefa M. Rifat Cum'a. Aha'ü yecibü en tuşahhaha fı't-târih : Cezîre-tûVArab, Kahire 1409/1989, II, tür.yer.; Ab-dülhay el-Kettânî, et-Terâtibü'l-idâriyye (Özel), 1. 147, 154, 192, 193, 309; II, 75, 141, 261; 111, 117-118, 230; Ebü'l-Hasan Ali en-Nedvî. Rah*met Peygamberi (trc. Abdiilkerim Özaydın), İs*tanbul 1992, s. 359-366; Mehmet Apaydın, Re-sülutiah'ın Günlüğü, İstanbul 1995, s. 137; Suraiya Faroqhi. Hacılar ue Sultanlar: 1517-1638 (trc. Gül Çağalı Güven). İstanbul 1995; Aly Mazaherî. "Ortaçağ'da Mescitler, Ramazan ve Hac" (trc. Bahriye Üçok). AÜİFD, X (1962), s. 82-89; İsmail Cerrahoğlu, "Kur'ân-ı Kerim'de Hac", Diyanet Dergisi, 1X/1O2-1O3, Ankara 1970, s. 361-371; Bedri Muhammed Rehd, "Tâ-rîhu umerâTl-hac", et-Mevrid, IX/4, Bağdad 1981, s. 179-210; H. Möhring, "Mekkawall-fahrten orientalischer ıınd afrikanischer Herr-scher im Mİttelalter"1, Oriens, XXXIV, Leiden 1994, s. 314-329.
 

Aslı

Usta Üye
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
10,582
Best answers
0
Puanları
83
Osmanlı Dönemi. Osmanlılar. 131T de Hicaz'ın yönetimini Memlükler'den dev*ralmakla bütün İslâm dünyasını ilgilen*diren hac organizasyonunun sorumlulu*ğunu da yüklenmiş oldular. Başşehir İs*tanbul Haremeyn'e çok uzak, fakat deniz ve kara yoluyla bağlantılı idi; bu bağlantıda resmî Şam ve Kahire güzergâhları ön pla*na çıkıyordu. İstanbul-Kahire hattında de*nizyolu önem kazanırken Şam'dan itiba*ren güneye yönelen İstanbul-Mekke ker*van yolu uzun olmakla birlikte elverişli bir güzergâhı takip ederek Hicaz'a ulaşıyor*du. Bunlardan başka Yemen'den başla*yan diğer bir resmî hac yolu daha var idiy*se de hakkında yeterli bilgi yoktur. Bas*ra'dan Hicaz'a doğru Arabistan yarıma*dasını doğudan batıya aşan kervan yolu ise Osmanlılarla Safevîler arasındaki siyasî ihtilâflardan dolayı pek işlek durum*da değildi (aş. bk). Bu arada Mağrib'den ve Arabistan yarımadasının çeşitli yerle*rinden yola çıkan bazı hacı adayı grupları da herhangi bir resmî kervanın himayesi olmadan Mekke'ye kendi başlarına gidi*yorlardı. Süveyş Kanalı'nın açılmasından sonra hacca deniz yoluyla gidip gelmek daha da kolaylaştı. Kızıldeniz üzerinden vapurla Cidde'ye giden hacı adayları bir iki gün dinlendikten sonra deve veya eşek kervanlarryla Mekke'ye hareket edi*yorlardı. II. Abdülhamid döneminde as*kerî nakliyatın yanı sıra hac yolculuğunu kolaylaştırmak amacıyla Hicaz demir*yolu yaptırılmışsa da 1908'de Medine'ye ulaşan hattın daha sonra Mekke'ye ve oradan da Cidde'ye kadar uzatılma planı, imparatorluğun dağılış sürecinde Türk*ler aleyhine kışkırtılan bedevilerin saldı*rıları yüzünden gerçekleştirilememiş. Me*dine'ye gelen trenler de daha çok asker ve mühimmat taşımıştır.

Memlükler devrinde XV. yüzyılın başla*rına kadar Kahire'den kalkan kervanların yeterince düzenli ve disiplinli olmayışı, özellikle dar geçitlerin aşılması sırasında büyük kargaşaya yol açıyordu. Hacı aday*larının artması sebebiyle 1400'lü yıllar*dan itibaren sistemli bir yürüyüş zorunlu hale gelmişti. Ancak getirilen sistem, zenginlerin kervanın Önünde veya ortaların*da yani emin bir yerde, yoksulların ise teh*likeli olan sonlarda yolculuk etmelerini öngörmekteydi. Kervanı korumakla yü*kümlü bulunan askerî birliğin kumanda*nı. Kahire'den beş menzil uzaklıktaki Ac-rud'da görevini teslim alır, yolcuların yer*lerini de o belirlerdi. Burada yorucu çöl yolculuğu başlamadan önce kervan bü*yüklüğüne göre katar denilen çok sayıda alt gruplara bölünür, en başa aşılacak çöl güzergâhını iyi bilen bedevi kılavuzlar yer*leştirilir, onları sakalar ve ileri gelenlerle surre takip ederdi. Mekke ve Medine hal*kına, ayrıca hacı adaylarına yardımcı olan bedevilere dağıtılmak üzere götürülen surreyi askerler korurdu; askerler ara*sında topçular da bulunur ve hemen sur-renin yanında yol alırlardı. Kervan masraf*larının karşılandığı diğer para sandığın*dan, ok ve yaylarla silâhlanmış keskin ni*şancılar ve meşaleciler sorumluydular. De*ğerli mallar taşıyan tüccarlar genellikle hazinelerin yakınında, sıradan hacı adayları ise sonlarda giderlerdi. Kervanın en yetkili kişisi emîr-i hac idi; arkasından kethüdası gelir, önemli kararlar ona da*nışılarak alınırdı. Ayrıca yolculuk sırasında askerlerin dışında hacıların güvenliğini sağlayan bedevilere yapılacak ödemeler*den de o sorumluydu.[636] Hac emîrinin ikinci önemli yardımcısı kâ*tibiydi. Hukukî davaların çözümlenmesi için de bir kadı İle yardımcıları bulunur*du.

Şam kervanı da Kahire kervanına ben*zer durumdaydı; fakat bu kervan hak*kında Memlûk dönemine ait ayrıntılı bil*gi yoktur. Ancak Osmanlı döneminde bel*gelerin yardımıyla yeni bilgilere ulaşıla*bilmektedir. Osmanlılar Memlûk modeli*ni takip ettikleri için eski uygulamaların sürdürülmüş olduğu düşünülebilir. Elde edilen bilgilere göre, bu hac kervanında görevli devlet memurlarına develer tah*sis edilir, bunların sayısı kişinin rütbesine göre değişirdi; meselâ 1046 {1637) yılın*da emîr-i hacca sekiz, kethüdasına iki deve verilmişti. Asker ve memurların bi*nek hayvanlarının bakımından mîrâhur, malî işlerden bir eminle yardımcısı ve levazımdan yine bir eminle iki yardım*cısı sorumluydu. Hukukî meseleleri kadı ile nazır karara bağlardı. Bîr kâtibi bu*lunan ve görevleri tam bilinmeyen nâzira da iki deve ayrılmıştı. Padişah adına sadakaların fakir hacı adaylarına dağıtıl*ması görevi başka bir nazırın uhdesin-deydi. Bu nazırla imam ve müezzinlere birer deve verilmişti. Şam kervanında ayrıca kendilerine beş deve tahsis edilen bir artçılar grubu ile padişahın hediyele*rini Haremeyn halkına dağıtan başka bir emin ve bir subaşı bulunur, bu eminin dışındaki görevliler genellikle Şam eşra*fından seçilirdi.

İstanbul, Şam ve özellikle Kahire'de hacca gidiş ve dönüş sırasında halkın da seyredebildiği çeşitli törenler yapılırdı. Kahire'deki törenler, burada on yıl kadar kalmış olan Evliya Çelebi tarafından canlı bir şekilde tasvir edilmiştir.[637] Merasimin en önemli anı*nı, hac emîrinin genellikle askerî eğitim ve resmigeçitler için kullanılan Karamey-dan'a gelmesi oluştururdu. Bu sırada mehter çalar, yeniçerilerle diğer asker*ler kumandanları selâmlar ve hac emîri Mısır valisini ziyaret ederdi. Daha sonra hac yolculuğu için götürülecek toplar mey*dana getirilir, bu arada sancak-ı şerifle mahmil-i şerif bir deve üzerinde dolaş-tırılırdı. Resmî konuklar huzurunda vali hac emîrine yolculukta kendisine gere*kecek para ile bedevilere ve Haremeyn halkına dağıtılacak surreyi alıp alma*dığını sorar, o da. "Bir habbe ve cübbe kalmadı diyerek eksiksiz teslim aldığını bildirirdi. Mısır valisi bu konuşmaları bir kadıya tescil ettirdikten sonra besmele ile yerinden kalkarak mahmil devesini tekbirle meydanda dolaştırır, bu sırada askerler yüksek sesle gülbank çekerler*di. Vali. mahmili hacı adaylarının sağ sa*lim gidip gelmeleri temennisiyle hac emî*rine teslim eder, deveyi bir defa da onun dolaştırmasından sonra kervan yola çıkar*dı. Kervanın uğurlanışı sırasında yapılan törenler hacıların uzun bir süre ayrı kala*cakları, belki de hiç dönmeyecekleri mem*leketleriyle olan bağlarını vurgulamakta, ayrılığın zorluğunu nisbeten hafifletmek*teydi. Kervan hacı adaylarının alışverişi için Müzeyrib menzilinde uzunca bir sü*re kalır, böylece hem gecikenlerin kerva*na katılmaları sağlanır hem de unutulan eşyalar yolculara ulaştırılabilirdi. Fakat asıl alışveriş, uğurlama töreninden önce 23 Şevval günü Kahire'de kurulan pazar*da yapılmış olurdu. Sultan Baybars za*manından (1260-1277) beri uyulan bir ge*leneğe göre bu tarihten beş on gün ön*ceden kira ile tutulan dükkânlarda giye*cek, yiyecek ve içecek satılırdı.

Hacı adaylarının hac farizasını rahat bir şekilde eda ettiklerine dair merkeze müjdecibaşılar geldiği gibi zaman zaman Mekke şerifi de hacıların hac farizasını ra*hatlıkla yerine getirdiğini beyan eden bir mektup yollardı.[638] Hacılar dönüşlerinde yine büyük tö*renlerle karşılanırlardı. Evliya Çelebi buna da şahit olmuş ve gördüklerini aynı canlı üslubuyla anlatmıştır.[639] Hac emîri, Kahire'den önceki son menzilde karşılamaya gelenlerle as*kerî yetkililer için bir ziyafet verir, ayrıca burada havai fişek gösterileri yapılırdı. Ertesi gün merasimle şehre girilir ve bu sırada kafiledeki ileri gelenlerle mahmil en önde olurdu. Valinin askerleri Nâsır-kapısı'nın Önünde hacıların dönüşünü bek*lerdi. Mahmili vali bizzat karşılar ve ör*tüsünü öper, hac emîrini de kaftanla tal*tif ederdi. O gece meviid okutulurdu.

Genelde her hacı adayı kendi ihtiyacını kendisi karşılamakla yükümlü iken duru*mu iyi olmayanların bakımını hac emî-rinin adamları üstlenirdi; ayrıca asker ve memurların ihtiyaçları da devlet tarafın*dan karşılanırdı. Bunun için Kiler-i Hâss-ı Hacc-ı Şerif adıyla bir büro kurulmuştu ve 1047 (1638) yılında bu iş için 100 deve tahsis edilmişti. Hac kervanları, bazan yabancı müslüman hükümdarların yar*dım etmesine rağmen sık sık su sıkıntısı Çekerdi. Dönüş yolculuğu için gereken yi*yecek, mola yerlerini korumak amacıyla yapılmış çöl kalelerinde saklanırdı. Ancak böyle yerler her zaman yağmacı bedevî-lerin tehdidi altındaydı. XVI. yüzyılın so*nunda Şam kervanında fakir hacı adayla*rına altmış deve ayrılmıştı; bunların yir*misi başta peksimet olmak üzere yiye*cekleri, kalanlar da âcil durumlarda güç*süz hacı adaylarını taşımakta kullanılı*yordu. Her mola yerinde fakir ve güçsüz*ler için özel çadırlar kurulur ve padişah adına sıcak yemek çıkarılırdı. Ayrıca yok*sullara zaman zaman nakit para veya gi*yecek vb. verilir, ölenleri de kefenlenerek defnedilirdi. Fakir hacılara yapılan yar*dımlar genellikle bu iş için kurulmuş va*kıflardan sağlanırdı. Meselâ Memlûk Sul*tanı Kansu Gavri'nin (1501-1516) bu amaç*la kurduğu vakıf 1 S80'li yıllarda dahi faa*liyetini sürdürmekte ve fakirlere düzenli olarak on iki yük peksimet temin etmekteydi. Ancak merkezî hükümet, muhte*mel suistimalleri önlemek amacıyla bu tür kuruluşları sürekli kontrol etmek zo*rundaydı. Özellikle yüksek rütbeli devlet ricaline tahsis edilen binek hayvanları hususunda yolsuzluk yapılması her zaman mümkündü. XVII. yüzyıldan itibaren dev*letin hazinesi büyük hediyelere elverme*diğinden kervandaki yüksek rütbeli ricale bu tür ihsanlar yapılmaz olmuştu. Dönüş yolculuğunda hac emîrinin isteği üzerine destek kervanları tarafından yiyecek, yem ve binek hayvanı temin edilir, hacılar da bunları kendi paralarıyla satın alırlardı. XVI. yüzyılda Şam destek kervanlarına "istikbâl", mensuplarına ise "karşıcı" denilmekteydi. Şam defterdarına, kervana erzak tedariki hususunda merkeze sor*maksızın fazladan para harcama yetkisi verilmişti.

Yorgun hacılar dönüş yolunda hırsızla*rın ve yağmacı bedevilerin tehdidi altın*da bulunuyordu; bu bakımdan muhafız*ların onlara karşı dikkatli olması gerekir*di. Yolculukta bir başka önemli meseleyi de ölen hacıların metrükâtı teşkil etmek*teydi. Ölen kişinin mirasçısının bulunma*ması metrûkâtına el konulmasına yol açıyordu. Zaman zaman gelen şikâyet*ler üzerine, hacıların vasiyetle mülkünün sorumluluğunu üstlenecek bir vekil bı*rakmalarına izin verilmişti. Eğer hacı bir vekil bırakmadan ölmüşse Mısır kerva*nında mülkü hazineye kalıyor, Şam ker*vanında ise mülkünün sorumluluğunu ay*nı köy veya kasabadan bir hemşehrisi üst*leniyordu: ancak böyle biri yoksa mülk yi*ne hazineye kalıyordu. Bununla birlikte zaman zaman hazine memurlarının vâki olabilecek suistimaliyle karşılaşmamak için hacıların arkadaşlarını gizlice defnet*tikleri de oluyordu.

Osmanlı döneminde hacı adaylarının sayımı yapılmadığından bu hususta ke*sin bir şey söylemek güçse de bazı hacı*ların ve seyyahların verdikleri bilgilere da*yanarak birtakım rakamlar ileri sürmek mümkündür. Cezerî, 1279"da Kahire ve Şam kervanlarında 40.000'er, XIV. yüz*yılda yaşayan Veronalı Jacobo, çölde rast*ladığı bir hac kervanında yaklaşık 17.000 kişi bulunduğunu yazmakta, 1580 yılına ait anonim bir eserde de yalnızca Mısır kervanında S0.000 kişinin mevcut oldu*ğu kaydedilmektedir. Bu yüzyıllarda hac kervanlarındaki deve sayısının ise 11.000 ile 64.000 arasında değiştiği anlaşılmak*tadır. Ancak bazı zengin hacıların yanın*da birden fazla deve bulunabileceğinden hayvan sayısına bakarak hacı sayısını be*lirlemek mümkün değildir. Adı bilinme*yen Portekizli bir müellife göre XVI. yüz*yıl sonlarında Arafat'ta 200.000 insan, 300.000 de hayvan vardı. Mekke'yi ziya*ret eden İspanyalı bir müsiüman 1807 yılında orada 80.000 erkek, 2000 kadın ve 1000 de çocuk bulunduğundan söz eder. Ancak Mekke'deki bu mevcutlara sadece Kahire ve Şam kervanlarıyla gelen hacı*lar değil değişik yollardan gelen Hint, Af*gan, Afrikalı hatta Uzakdoğulu hacılar da dahildi; ayrıca Medineli, özellikle de Mek-keliler'in varlığı unutulmamalıdır.

Hac kervanının malî yöneticilerinin tut*tuğu "rûznâmçe" adlı kayıtlardan yap*tıkları günlük işler hakkında bilgi edinile*bilmektedir. 1001 (1593) tarihli rûznâm-çede her harcama için emri veren yetkili*nin görevi kayıtlıdır. Kervan görevlileri ara*sında genellikle para yerine mühürlü kâ*ğıt parçalarının dolaştığı anlaşılmakta*dır. Kervana mal taşıyan bazı kimseler de kadının tasdiki bulunan bir belgeyi yanla*rında getiriyorlardı. Herhangi bir yolsuz*luk durumunda hac kervanının hesapla*rını bizzat padişah kontrol eder, böyle bir şey ispatlanırsa sorumlu memurdan za*rarı karşılaması istenirdi. Yolculuk sıra*sında yapılması gereken ek harcamalar sebebiyle bazan kervanın nakit parası bi*ter, bu durumda yeni harcamalar hacı*lardan ve tüccardan tahsil edilir, baîan da tüccardan borç alınırdı; 1067 (1657) yı*lında borçlar 23.000 csedîye ulaşmıştı.

Kervan yönetiminin karşılaştığı önemli güçlüklerin başında yeterli sayıda deve bulabilme meselesi gelirdi. Yolun uzun*luğu çok sayıda deveyi gerektirmektey*di. Sadece resmî görevliler için 600'den fazla deveye ihtiyaç vardı. Hacı adayları ve tüccarlar develerini kendileri temin ederlerdi. Şam kafilesine katılacak de*veler genellikle bedevilerden sağlanırdı. Ancak kabileler arasındaki çatışmalar işi tehlikeye düşürebilir, bu durumda da devlet kendi resmî develerini kiralama yerine satın alma yoluna gidebilirdi. III. Murad zamanında (1574-1595) Şam hac kervanına deve tedariki için bir vakıf ku*rulmuş ve 600 kadar deve bağışlanmış-sa da Şam eyaleti maliyesi, bu durumun hayvanlara bakmak için gerekli paranın uzun süre bağlanmasına yol açacağını öne sürerek karşı çıkmış, vakfın ömrü de pek uzun olmamıştı. Deve sahipleri için devletten çok sivil müşteriler cazipti. XVI. yüzyılda devlet para yerine timar, zea*met gibi dirlik teklifi yapmış, fakat bu pek kabul görmemişti. Deve sahipleri kira ücretlerini genellikle peşin alırlardı, ancak bu onların daha sonra borç adı al*tında başka para almalarına engel olmazdı: bununla birlikte yine de çok defa umdukları kazancı elde edemezlerdi. Kar*şılaştıkları en büyük tehlike ise bu uzun yolculukta hayvanlarının ölmesiydi; zira ölen hayvanın yerine yenisinin sağlan*ması gerekiyordu. Deve sahipleri ayrıca, resmî görevlilere emanet ettikleri hay*vanlara devletin yük sınırını belirtmesine rağmen aşırı yükleme yapıldığından ve on*lara kötü davranıldığından yakınırlardı. Bu durumda İşe yaramaz hale gelen devenin bedeli yine sahibinden istenirdi. XVI. yüzyılın ikinci yarısında bir devenin fiyatı 60-70 altındı. Bazı deve sahipleri hayvanlarını resmî görevlilere vermek istemeyince buna zorlanırlardı ve onlar da develerini vermemek için hac emîrine rüşvet dahi teklif ederlerdi. Hacılar baş*ta kervan kumandanı olmak üzere dev*let görevlilerinden her zaman şikâyet et*me hakkına sahiptiler; fakat genelde bu*nun pek yararı olmazdı.

Yavuz Sultan Selim'den itibaren "hâdi-mü'l-Haremeyn" unvanını alan Osmanlı padişahlarının Önemli görev ve sorumlu*luklarından biri, Suriye ve Arabistan çöl*lerini aşarak yaptıkları uzun yolculukta ha*cıların güvenliğini sağlamaktı. Yemenli ve Basralı hacılar. Osmanlı hükümetinin de*netiminden çok uzak bölgelerden geçe*rek yolculuk ederlerdi. Hacıların güven*liğinin sağlanması, sadece büyük askerî birlikler bulundurmakla mümkün olabili*yordu. Hac kervanlarına ya bir yeniçeri bö*lüğü veya timarlı sipahi birliği eşlik eder*di. Askerlerin kullandığı silâhlar arasında yer alan ve fazla büyük olmayan toplar at veya develerle taşınırdı. Bedevilerin en güçlü silâhı tüfekti: ateşli silâh taşı*maları yasaklanmış olmasına rağmen bunları kaçak olarak Avrupa devletlerine sattıkları tahıl karşılığında temin eder*lerdi. Kanunî Sultan Süleyman devrinin sonlarında Şam kervanına yaklaşık 150 ye*niçeriyle 100 sipahi refakat ediyor ve teh*likeli durumlarda bu sayı arttırılabiliyor-du. Bu askerlerin disiplin altında tutula*bilmesi bazan problem teşkil ederdi; çün*kü yollarda, özellikle kervana yiyecek te*dariki sırasında gelirlerini arttırmaya ça*lışıyorlardı. En çok yaptıkları, erzak te*miniyle görevli bedevileri soymak veya ta*şıdıkları erzakı ucuza alıp yüksek fiyatla hacılara satmaktı. Mısır ve Şam askerleri arasındaki rekabet de büyük karışıklığa yol açabiliyordu. XV11-XV111. yüzyıllarda hac kafilesinin güvenliği için "çerde" adı altında teşkil edilen özel bir hafif süvari birliğinden faydalanılmış, XIX. yüzyılın ikin*ci yarısından itibaren ise güvenlik hizme*ti Şam'daki düzenli orduyla sağlanmıştır. Bedeviler 1630. 1670 ve 1750'li yıllarda hac kervanlarına çok şiddetli saldırılarda bulunmuşlardı. Bunlardan özellikle Şam kervanının dönüş yolculuğu sırasında (1757) gerçekleştirilen sonuncusu pek çok hacının hayatına mal olmuştu.

Hac kervanının güvenliği için güzer*gâhta bulunan bedevilerden de faydala*nılır ve onlara yaptıkları yardımlar, kafi*leye getirdikleri su ve yiyecekler için res*mî ödeme (surre) yapılırdı. Ancak zama*nında gerçekleştirilmeyen veya yetersiz kalan ödemeler bedevilerin kervana sal*dırmasına yol açabilirdi. Dolayısıyla bu işe ödenek ayrılmasını, alınan hizmetin kar*şılığını vermek kadar kervanı bedevi sal*dırılarından korumanın bir yolu olarak da değerlendirmek mümkündür. Şam ve Mı*sır eyaletlerinin malî kayıtlarından hac ker*vanlarına yapılan resmî harcamalara dair bilgi edinilebilmektedir. Ancak çok geniş topraklara yayılmış Osmanlı Devleti'nin değişik kesimlerinde farklı sikkeler kul*lanılması, pratik amaçlarla hazırlanan ve bazan bütçe olarak da adlandırılan kayıtlardaki harcamalar hakkında kesin hük*me varılmasını engellemektedir. Bunun*la birlikte bu verilere dayanarak 1596 -1615 yılları arasında Mısır eyalet bütçe*sinden yılda bedevilere 5100-5800, Şam eyalet bütçesinden ise 90S7-11678 altın arasında ödeme yapıldığı tesbit edilmiş*tir[640]. Bedevilere surre ödemelerinin mik*tarını, çölün yanı sıra Mısır ve Suriye'nin ekilebilir bölgelerindeki siyasî durum da etkilerdi. Ancak asıl miktar yapılan pazar*lıklar sonunda ortaya çıkardı. Devlet adına pazarlığı Mısır ve Şam hac emirleri yapar, bedevileri ise Mekke şerifleriyle sıkı iliş*kisi bulunan kabile reisleri temsil eder*lerdi. Bu pazarlıklar bazan çok çetin olur, hac emîri bedevi ailelerinden rehineler alabilir, herhangi bir çatışma çıkarsa bun*ları Öldürtebilirdi. Kervanın güvenliğini sağlamayı taahhüt eden bedevilerin, özel*likle surrenin zamanında ödenmediği dö*nemlerde sözlerinden döndükleri de olur*du. Böyle durumlarda hac emîri İstan*bul'dan şiddetle tekdir edilirdi. Bazı bede*vi liderleri, normal tahsisatları dışında hil'at ve çeşitli nişanlarla da ödüllendinlirdi.

Çöldeki birçok konak yeri, kervanın su ihtiyacını sağlayan kuyu ve sarnıçları ko*rumakla yükümlü küçük karargâhlar ta*rafından savunulurdu. Özellikle kurak dö*nemlerde bu çok önemli bir görevdi. Çün*kü bedeviler de bu sulara sahip çıkarlar, hatta bu yüzden çatışmalar meydana ge*lirdi. Osmanlı merkezî idaresinin onayı alınmadan yeni çöl kaleleri inşa edilemezdi. Hacıların güvenli bir yolculuk yapma*ları padişahın hâkimiyetini de meşrûlaş-tırırdı. Hac kervanına yapılmış ve karşılı*ğını bulmamış her saldırı, hükümdarın hacıların hâmisi olduğu gerçeğini tehli*keye düşürebilirdi. Onun için hükümet kuvvetleri de bedevilere şiddetle karşılık vermekten geri durmazdı. Ancak 1800'lü yıllarda çıkan Vehhâbîlik hareketi sırasın*da hac yollan çok daha ciddi biçimde tehlikeye düşmüş, hatta bazan kapanmış*tır.

Hem dinî hem de siyasî bakımdan böy*lesine hayatî önem taşıyan hac güvenliği konusu, 1683-1699 Osmanlı-Avusturya savaşlarının dağdağasında bile ihmal edil*memiş, Haremeyn'e yapılan harcamalar*da kesintiye gidilmemiştir. Hac emîri ken*disine ayrılan parayla çeşitli mallar satın almak zorundaydı ve bundan muhteme*len büyük kârı olurdu. Bununla birlikte gerçek nakliye harcamalarının da az ol*madığı göz ardı edilmemelidir. Zira çöl*deki uzun yolculuk sırasında pek çok deve ölmekte, yerlerine yenilerinin sağlanması gerekmekteydi. Gemi kazaları da sık olu*yordu ve tamamen ormansız bir yerde ge*mi inşası çok pahalıya çıkıyordu. Hac için yılda yaklaşık 300.000 ile 385.000 altın arasında harcama yapılıyordu. Bu rakam*lar, büyük savaşlar sırasında yapılan har*camaların yarısı veya üçte ikisi demekti. Halbuki Haremeyn ve civanndaki bölgeler. Cidde gümrük gelirlerinin şeriflere tah*sis edilmeyen cüzi kısmı dışında Osman*lı hazinesine hiç gelir sağlamamaktaydı. Buna rağmen padişahlar ve Dîvân-ı Hü*mâyun üyeleri Haremeyn'le ilgili harca*maların kısıtlanması yolunda teklifte dahi bulunmamışlardır. Hac için yapılan dev*let harcamalarının yaklaşık üçte biri Mı*sır kaynaklarından sağlanırdı. Sadece XVII. yüzyıl sonlarındaki savaşlar sırasında hac bağlantılı harcamalarda kısıtlamaya gidil*diği tesbit edilebilmektedir. Hatta 1683'-ten sonra hac kervanlarının düzenli fi*nansmanının neredeyse imkânsız hale geldiği olmuştur. XVIII. yüzyıl başların*da, uzun savaşların bitmesinden sonra Osmanlı idarecileri hac güzergâhının de*netimini yeniden sağlamaya giriştikleri zaman, sadece hanların ve istihkâmların yeniden inşası değil Suriye'deki idarî ya*pının dahi yeniden kurulması gerekmiş*tir.

önemli bir mesele de hacılann Mek*ke'de kalacağı yerlerin hazırlanmasıydi. Genellikle en fakir bir hacı adayının bile hanlardan birine yerleştirilmesi lâzımdı. 1556 yılında, geceyi dışarıda veya Mescid-i Haram müştemilâtında geçirecek hacı adayları için bir barınak ve güçsüz kimselerin Mescid-i Harâm'i kirletme*meleri için de yakın bir yerde hamam ya*pılması emredilmişti. Hac mevsiminde nü*fusu birkaç kat artan Mekke'nin sokak*larının temizlenmesi de önemli bir prob*lemdi. Çünkü zamanında kaldırılmayan birikmiş pisliklerin bir su baskınında şeh*rin en alçak yerinde bulunan Mescid-i Ha-râm'a dolma tehlikesi vardı; nitekim 1S77 yılında Mescid-i Harâm'da büyük bir te*mizliğin yapılması zorunlu olmuştu. Dî-vân-ı Hümâyun'dan gönderilen yazılarda halkın çöplerini şehrin dışında bu iş için ayrılmış yerde toplamasının sağlanması istenmiştir. Osmanlı hükümeti, hac iba*detinin sağlıklı bir ortamda ve huşu için*de yapılabilmesi için büyük gayret gös*terirken Mekke'de oturan İranlılar'ın ak*şamları Mescid-i Haram avlusuna kadın*ları, çocukları, döşekleri ve beşikleriyle gel*meleri yöneticileri zor durumda bırakı*yordu. Bu arada polisiye tedbirler alın*ması, özellikle Safa ile Merve arasındaki gidiş gelişlerin halledilmesi gerekiyordu. Zira bu iki mevki arasındaki yol uzunca bir süreden beri bir ticaret sokağına dö*nüşmüştü ve satıcı tezgâhları yolu daral*tıyordu. Osmanlı yetkilileri sadece yeni dükkân açılmasını yasaklayabilmişler, yo*lun yalnız hacı adaylarına tahsisi ancak XX. yüzyılda gerçekleştirilebilmiştir. Hükü*metin mücadele etmek zorunda olduğu bir başka husus da kurulan pazarlarda hacıların paralarını çalan yankesicilerdi. Zorunlu ihtiyaçlar için gerekli olan paza*rın Mescid-i Harâm'dan uzak bir yere ku*rulması emredilmiş, ayrıca yiyecek ve çay, kahve gibi şeyler satan geçici dükkân*ların da yolları kapatmayacak şekilde açıl*ması için tedbirler alınmıştı. Böylece Os*manlı hükümeti, iyi düzenlenmiş bir hac şehrinin oluşturulması amacıyla azamî ça*bayı göstermiş ve şehrin alt yapısına kü*çümsenmeyecek miktarda yatırım yap*mıştır. Hac organizasyonunun bir uzan*tısı olarak Osmanlı döneminde Kabe de zaman zaman onarılmış, IV. Murad dö*neminde (1623-1640) duvarları taş taş sö*külerek orijinalitesine dokunulmadan ye*niden inşa edilmiştir. Aynı şekilde Os*manlılar Medine'de de özellikle Mescid-i NebevTde imar faaliyetlerinde bulunmuş*lar, ayrıca irili ufaklı birçok cami, med*rese vb. tesisler yapmış ve bunlar için gelirleri yüksek vakıflar kurarak hacıların dinî vecîbelerini kusursuz biçimde yerine getirebilecekleri bir ortam oluşturmaya çalışmışlardır.

Kutsal topraklan ellerinde tutan Os*manlı padişahları, sadece kendi ülkele*rinden değil Batı Afrika'dan Çin'e ve Uzak*doğu adalarına kadar uzanan kesimden, özellikle İran'dan ve Hindistan'daki Bâbür-lü İmparatorluğunun topraklarından ge*len hacı adaylarının da bu ibadeti rahat ve güvenlik içinde yapabilmelerini sağla*mak zorundaydı; nitekim bu konuyla il*gili pek çok padişah fermanı bulunmak*tadır. Bununla birlikte, başta İran şahı ol*mak üzere bazı müslüman hükümdar*lar zaman zaman Mekke'de çıkan olayları açıkça veya gizlice desteklerlerdi. Osman*lı Devleti'nin İran'la savaştığı yıllarda bu ülke hacı adaylarının Osmanlı toprakları*na girmesi yasaklanır, barış zamanların*da ise serbest bırakmakla beraber giriş çıkışları kontrol altında tutulurdu. Osmanlı olmayan, fakat belli bir toplumsal konumu bulunan hacı adaylarına ise iş*lerini kolaylaştırmak amacıyla yol emri verilir ve bu belgede, geçecekleri yerler*deki yöneticilerden bu kişilere yardımcı olmaları istenirdi. Meselâ 1565'te İran Şahı 1. Tahmasb'ın ve 1574'te Bâbürlü Hü*kümdarı Ekber Şah'ın zevcelerine böyle bir yol emri verilmişti. Başka ülkelerin se*faret heyetleri de resmî görevle hacca git*tiklerinde yine yol emri gereğince bazı im*tiyazlara sahip olurlardı. 979'da (1572) Özbek elçisinin Mekke'ye güven içinde gidip gelebilmesi için gerekli tedbirler alınmıştı.

Osmanlı padişahları, devlet merkezin*den ve savaşlar sırasında Avusturya ile İran sınırlarından uzaklaşmamak için hac*ca gidememişlerdir; fakat hanedanın ka*dın üyeleri arasındaki hacıların sayısı ol*dukça fazladır[641]. 980 (1573) yılındaki hacda Osmanlı hanedanı II. Selim'in kızı Şah Sultan'la temsil edil*mişti. Şam valisine ve hac emîrine gön*derilen fermanda, sultan ve maiyetinin şeref misafiri oldukları bildirildiği halde Şah Sultan'ın gerekli malzemenin ücreti*ni kendisinin ödemesi ilgi çekicidir. Os*manlı tebaasından bazı hatırlı hacı aday*larının masrafları hazineden karşılanırdı. Meselâ 1702yılında hacca giden padişah imamı Salih Efendi'ye 15 kese akçeden başka arpalık olarak Manisa kazası tev*cih edilmiş, Mısır'a gitmesi için de bir ge*mi sağlanması yönünde gümrük emini*ne emir verilmişti[642]. Mühimme ve ruûs defterlerinde sıkça rastlanan kayıtlardan devlet görevlilerinin hacca gitmesinin res*mî izne bağlı olduğu anlaşılmaktadır.

Bâbür Şah. Kuzey Hindistan'da kontro*lü eline aldıktan sonra Hicaz işlerine ya*kın ilgi göstermeye başladı. Onun oğlu Hü*mâyun Şah Kanunî Sultan Süleyman'a gönderdiği bir mektupta, Hicaz'da Os*manlı padişahı ile buluşmak ve Safevî-ler'e karşı ortak bir sefer başlatmak is*tediğini yazmıştı. Hümâyun'un oğlu Ek*ber Şah önceleri hac işleriyle yakından il*gilenmiş, hatta fakir hacı adaylarının ha*zineden bir miktar para alabileceklerini ilân etmiş ve Mekke'de hacılar için bir han yaptırmışsa da[643] daha sonra İslâmiyet'ten sapınca hacla ilgili görüşünü değiştirmiştir. İnançlı ol*duğu yıllarda Mekke şerifini bağımsız bir hükümdar gibi görmesi ve iki zevcesinin Mekke'ye giderek uzun süre orada kalıp halka aşırı gösterişli sadaka dağıtması Os*manlı hükümetini kaygılandırmıştı. Hin*distan'dan Mekke'ye son derece fakir kim*seler de gelir, hatta bunlann bir kısmı geri dönmezdi. Özellikle III. Murad zamanın*da Hintli hacıların gecelerini Mescid-i Harâm'da geçirmeleri, bazılarının da ya*kında bir mahalle oluşturmaları Osmanlı hükümetini zor durumda bırakmışta- Çün*kü o dönemde ele alınan şehir merkezinin yeniden inşa edilme tasarısı, Mescid-i Ha*râm'dan belli uzaklıktaki konutların yı*kılmasını öngörüyor ve bu bölgeye Hintli hacıların mahallesi de giriyordu. Mahal*leden yayılan pis kokunun Mescid-i Harâm'ı etkilemesini engellemek için onla*rın şehrin uzak bir yerine nakledilmeleri gerekiyordu; ancak bu hususta neler ya*pıldığı ve buna karşı nasıl tepki gösteril*diği bilinmemektedir. Öte yandan Os*manlı Devleti, Hintli hacıların Mekke'ye gidiş ve dönüşlerinde Hindistan'ın batı kıyılarındaki bazı limanlarda hâkimiyet kurmuş olan Portekizlilerden yüklüce bir para verip yol izni almaları mecbu*riyetiyle de ilgilenmek zorunda kalmıştı. Bu mecburiyete uyulmadığı takdirde ha*cı gemileri her an bir saldırıyla karşılaşa*bilirdi; onları korumak için bir donanma hazırlanması ise çok büyük bir masrafa bağlı idi. Bu sebeple Hint mihraceleri XVI. yüzyılda padişahla İş birliği yapma girişiminde bulunmuşlar, hatta bu mü*nasebetle hacıların korunmasına yönelik olarak Osmanlı savaş gemilerinin Hint Okyanusu'na kolaylıkla ulaşabilmeleri için Akdeniz'le Kızıldeniz'i birleştirecek Süveyş Kanalı'nın açılması gündeme gel*mişti. Ancak Kıbrıs için Venedik'le yapı*lan savaşa öncelik verilmiş ve Hint Okya-nusu'ndaki Osmanlı varlığı asgari seviye*de tutulmuştur.

Osmanlı idaresi daima, Şiî hacıların im*paratorluk topraklarında şah taraftarla*rıyla ilişki kurmalarından kaygı duymuş*tur. Nitekim 976 (1568-69) yılında Doğu Anadolu'daki yetkililerden merkeze, Mek*ke'ye ziyaret izni verilen Safevî Veziri Ma1-sûm Sultan'ın bölgedeki Şiî tekkeleriyle ilgilendiği ve dervişlere bazı görevler ver*meye uğraştığı haberinin gelmesi üzeri*ne bu hacı adayının yağmacı bedevî kılığı*na girmiş kişilere Öldürtüldüğü görülmek*tedir.[644] İranlılar için en uygun hac güzergâhı Bağdat'tan Bas*ra'ya ve oradan Hicaz'a giden yoldu. An*cak Osmanlı hükümeti İranlı hacıların res*mî Şam, Kahire ve Yemen güzergâhlarını kullanmalarını zorunlu tutmuş, Basra ileri gelenlerinin hac kervanı hazırlama istek*lerini geri çevirmiştir. Basra yolunun ka*patılmasında sadece İranlı Şİîler'in değil Osmanlı Devleti'ne karşı Portekizlileri des*tekleyen Basra, Lahsâ ve Bahreyn'deki şeyhlerin de rolleri olmuştur. Bununla bir*likte Lahsâ'nın 1554 yılında beylerbeyilik haline getirilmesinden sonra bu şeyhle*rin İran'a veya Portekiz'e karşı Osmanlı tarafına çekilebilmesi için Basra güzer*gâhının yeniden açılması gündeme geldi. Hükümetin bu hususta tedbirli davran*masının en önemli sebebi, Basra körfezi kıyılarındaki Râfizîler'in hacı adayları ara*sına karışmaları endişesiydi. Bununla bir*likte yol 981 (1573-74) yılında açıldı; böy*lece Basra'dan gelen ve güvenliklerini bazı bedevilerin sağladığı anlaşılan hacı aday*ları doğrudan Mekke'ye ulaşabildiler. An*cak bu yol birkaç yıl sonra Osmanlı-İran savaşının başlaması üzerine tekrar ka*patılmıştır. Bu durum gümrük gelirlerinin azalmasına sebep olmuştur. Daha son*raki yıllarda Lahsâ üzerinden geçen Bas*ra hac yolunun yeniden açıldığı, ancak za*man zaman yine kapandığı anlaşılmak*tadır[645]. Öte yandan Basra-Mekke güzergâhının kapatılması İranlı casusların Osmanlı Devleti sınırla*rından girmesini önleyememiş, bazı Sa*fevî ajanları sınır boylarındaki kumandan*lar ve Mekke'deki hacılar arasında prob*lem çıkarmaya devam etmişlerdir. Bu*nunla birlikte İranlı hacıların hukukunun korunduğu, hatta bunun için gerektiğin*de zecrî tedbirler alındığı bilinmektedir. Meselâ 1694 yılında İran'dan gelen hacı adaylarına eziyet edildiği ve kendilerinden fazla ücret alındığı gerekçesiyle hac emî-ri Assaf Paşa idam edilmiş ve alınan pa*ralar geri verilmişti.[646]

İranlı hacılar Mekke'ye yaptıkları yol*culuğu, Necefte Hz. Ali'nin ve Kerbelâ'-da Hz. Hüseyin'in kabirlerini ziyaret ede*rek tamamlarlardı. Irak'ta bulunan bu şe*hirlerin İran'a olan coğrafî yakınlığının da tesiriyle buralardaki İranlı sayısı genel*likle Mekke'dekinden daha fazla idi. XVI. yüzyılda Osmanlılar'ın, İranlılar'ın Necef ve Kerbelâ'ya girmelerini engellemede ba*şarılı olamadığı anlaşılmaktadır. Hatta Ka*nunî Sultan Süleyman zamanında bazıla*rı ev, arazi satın alıp Necef ve Kerbelâ'ya yerleşmişlerdi; fakat daha sonra Osmanlı-İran savaşı çıkınca kaçmışlar, mülklerine de el konulmuştur. Barış dönemlerinde Safevî hükümdarları Necef ve Kerbelâ'-daki türbeler yanında Haremeyn'e de ba*ğışlarda bulunmuşlar, ancak Osmanlı pa*dişahları da armağan gönderdiklerinden yapılan bağışlar bazan rekabete ve sür*tüşmelere sebep olmuş, çok defa yaban*cı bağışlara izin verilmemiştir.

XVI. yüzyılda Orta Asya'daki hanlıkla*rın hacı adayları genellikle Buhara ve Se-merkanttan yola çıkıp Hazar denizi kıyı*larına gelirler, Astarhan'da mola verdik*ten sonra Kırım topraklarında ilerleye*rek Karadeniz'in kuzeyindeki Kefe ve Özi gibi Osmanlı limanlarından denizyoluyla İstanbul'a geçer ve Şam'a gidecek hac kafilesine katılırlardı. Astarhan 1557'de Rus Çarı IV. İvan tarafından zaptedilince hacı adayları zor durumda kalmışlardı. Bunun üzerine bütün müslümanlann hâ*misi sıfatıyla dönemin Osmanlı Padişahı II. Selim, Hîve hanının da teklifiyle bura*ya bir sefer düzenlemiş, fakat şehir kur*tarılamamıştı. Orta Asyalı hacı adayları arasında çok sayıda dervişle Ahmed Ye-sevî'nin ve Hz. Ömer'in soyundan geldik*lerine inanılan kişiler de bulunur, büyük ilgi ve saygı görürlerdi. Bu durum Os-manlı-Safevî çatışmasının bir uzantısı şek*linde ele alınabilir. Orta Asyalı hacılar, Mek*ke'ye giden en kısa yolun kapatılması se*bebiyle tehlikeli yerlerden geçmek zorun*da kaldıkları kuzey güzergâhını kullanı*yorlardı. Bu yüzden Orta Asya'dan hacca gitmeyi genellikle çok dindar kişiler ve der*vişler göze alabiliyorlar, Osmanlılar da bunları İranlılar'a karşı Sünnîliğin kahra*manları olarak görüyorlardı.

Kuzey Afrikalı hacı adayları Kahire ker*vanına katılırlar ve sahillerden yola çıkan*lar, özellikle XVII. yüzyılda Malta korsan*larının saldırılarına karşı daha güvenli olan Fransız veya İngiliz gemilerini tercih eder*lerdi. Bunun dışında Kuzey Afrika'yı batı*dan doğuya aşan bir de kervan yolu vardı ve bu güzergâhtan gelen hacı adayları Kahire'de bir süre dinlendikten sonra hac kervanına katılırdı.



Bibliyografya :


Selânikî, Târih (İpşirli], I, 64, 75. 385, 408; II, 669, 849; HocaSâdeddin. Tâcü't-teuârîh, tür.yer.; Abdurrahman Hibrî, Menâsik-i Mesâtİk (nşr. Se*vim İlgürel, TED. sy. 6 |I975|). s. 111 -128; a.e., (TD, sy, 30 119761), s. 55-72;sy. 31 (1978), s. 147-162; Eyyûbî Efendi Kanunnâmesi (nşr. Abdül-kadir Özcan], İstanbul 1994, s. 38; Evliya Çelebi. Seyahatname, IX, 565 vd., 702, 772-773; X, 422 vd.; Defterdar Sarı Mehmed Paşa, Zübde-i Veka-yiat{nşi. Abdüİkadir Özcan|. Ankara 1995, s. 24-25. 84, 478, 509 vd., 579, 676, 699. 730, 745-746, 777, 780, 782; Silâhdar. Târih, l-ll, tür.yer.; a.mlf.. Nusretnâme, (1/1, s. 83-84, 137-138; Râşid, Târih, I-V, tür.yer.; Çelebizâde Âsim, Târih, İstanbul 1282, tür.yer.; D'Ohsson. Tab-teau general, II, 85 vd.; !1[, 262; Teşrtfât-ı Kadi*me, s. 13-14, 26-27; Mir'âtü'l-Haremeyn, 1/2, s. 861-862; III, 234-242; M. Emîn el-Mekkî, Hulefâ-i İzâm-ı Osmâniyye Hazarâtının Hare-meyn-i Şertfeyn'deki Âsâr-ı Mebrûre ueMeş-kûre-i Hümâyûnları ue Menâsik-i Hacc-ı Şerif, İstanbul 1318, s. 100, 102, 117 vd.; J. Jomier. Le mahmel et la carauane egyptienne des pe-terins de ta Mecque (Xllf!-XXe slecles). Kahire 1953, tür.yer.; Emel Esin, Mecca the Blessed Madinah the Radiant, London 1962, tür.yer.; a.mlf.. "The Renovation Effected in the Ka'-bah Mosque by the Ottoman Sultan Selim II (974-82/1566-74)", RHM, XII/39-40 (1985), s. 225-233; S. J. Shaw. The Financial and Admi-nistratiüe Organİzation and Deuelopment of Ottoman Egypt, 1517-1798, Princeton 1962, tür.yer.; a.mlf., The Budget of Ottoman Egypt (1005-1006), Paris 1968, tür.yer.; Akdes Nimet Kurat, Türkiye ue İdil Boyu, Ankara 1966, s. 77, 78, 94-95, 100 vd., 150, 160, 166; İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Mekke-i Mükerreme Emirleri, Ankara 1972, tür.yer.; Cengiz Orhonlu, Osmanlı İmparatorluğu Güney Siyaseti: Habeş Eyaleti, İstanbul 1974, s. 4, 97; M. Yakub Mughul, Ka*nunî Demi Osmanlıların Hint Okyanusu Poli*tikası ve Osmanh-Hint Müslümanları Müna*sebetleri (1517-1538), İstanbul 1974, tür.yer.; Ertuğrul Düzdağ. Şeyhülislâm Ebüssuud Efendi Fetualan Işığında 16. Asır Türk Hayatı, İstanbul 1983, s. 64-65; Hulusi Yavuz. Kabe ue Haremeyn İçin Yemen'de Osmanlı Hakimiye*ti (1517-1571), İstanbul 1984, s. 133-135, 162-163, 179, 181 vd., 194-197; Suraiya Faroqhi, "Ottoman Documents Concerning the Hajj during the Sixteenth and Seventeenth Cen-turies", La uie social dans les prouinces arabes â l'epoque ottoman (ed. Abdeljelil Temimi), Zaghouan 1988, III, 151-164; a.mlf., "Anato-lien Townsmen as Pilgrims to Mecca", Hen-contres de t'ecole du Louure, Süleyman le Magniftque et son temps, Paris 1992, s. 309-326; a.mlf.. Hacılar ve Sultanlar (1517-1638) (trc. Gül Çağalı Güven), İstanbul 1995; F. Brau-del, Akdeniz ue Akdeniz Dünyast (trc. Meh*met Ali Kılıçbay), İstanbul 1989, I, 107, 111-112, 171; A. Latif Armağan. Osmanlılar Zama*nında Hac Yolu ue Menziller (yüksek lisans tezi. 1990). İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, nr. 87/1803; Münir Atalar, Osmanlı Deuleti'nde Surre-i Hü*mâyun ue Surre Alayları, Ankara 1991, tür. yer.; a.mlf., "Hac Yolu Güzergâhı ve Masrafı (Kara Yolu, 1253/1837)", Otam, sy. 4, İstanbul 1993, s. 43 vd.; a.mlf.. "Eıtıîr-İ Hac", DİA, XI, 131-133; Bekir Kütükoğlu, Osmantt-İran Siyasi Münasebetleri (1578-1612), İstanbul 1993, s. 1 î -12; UfukGülsoy, Hicaz Demiryolu, İstan*bul 1994, s. 41-44, 242-244; J. Souvaget. "Les caravanserails syriens du hadjdj de Constan-tinople", sy. 4(1937). s. 98-121; Halil İnalcık. "Osmanlı-Rus Rekabetinin Menşei ve Don-Volga Kanalı Teşebbüsü", TTK Belleten, sy. 46 (1948). s. 349-402; Mustafa Cezar "Türk Tari*hinde Kervansaray, TTK Bildiriler, VHI/2 (1981), s. 932; G. Veinsteİn. "Les pelerîns de la Mecque â travers quelques inventaires apres deces ottomans (XVIIP-XVI!IP siecles)", Reuue de t'occident musutman et de ta mûditerranee, sy. 3Î, Aixen-Provence 1981, s. 63-71; a.mlf., "Les pelerins de la Mecque â travers quelques actes du Qâdf de Sarajevo (1557-1558!", Turci-ca, XXI-XXIII, Paris İ 991, s. 473-494; William R. Roff. "Sanitation and Security the Imperial Po-wers and the Nineteenth Century Hajj", Ar.S, VI (1982), s. 143-160; Sanjoy Subrahmanyam, "Persians Pilgrims and Portuquese: The Tra-vails of Masulipatnam Shipping in the Wes-tern Indian Ocean, 1590-1665", Modern Asi-an Studies, MI, Cambridge 1988, s. 503-530; Feridun M. Emecen, "Hicaz'da Osmanlı Haki*miyetinin Tesisi ve Ebû Nümey", TED, sy. 14 (1994], s. 87-120; M. Fuad Köprülü, "Berîd", İA, II, 546; "Emfrülhacc", a.e., IV, 263; Mehmet İpşirli. "Çerde", DİA, VII, 392-393.
 

Aslı

Usta Üye
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
10,582
Best answers
0
Puanları
83
Cumhuriyet Dönemi. Cumhuriyet ku*rulduğunda halk iktisaden zayıf durumda olduğu için hacca gidenlerin sayısı bir hayli azdı; ayrıca tek parti döneminde di*nî eğitime ve ibadetlere önem verilme*mesi bu hususta önemü rol oynadı. Başa gelen hükümetler iktisadî durumu iteri sürerek halkın bu konudaki isteklerini geri çevirdiler. Çok az sayıda Türk vatan*daşı, seyahatle İlgili genel hükümlerden faydalanarak ikinci bir ülke üzerinden hac ve umre ziyaretlerini gerçekleştirebildi. 1946'da çok partili demokratik sisteme geçildikten sonra Cumhuriyet Halk Par*tisi iktidarı ağır eleştirilere uğradı; eleş*tirilerin başında laikliğin eksik ve yanlış uygulanması geliyordu. Hükümetin laik*liği dinsizlik olarak anladığı, anayasaya ay*kırı biçimde halkın inanç hürriyetini kısıt*ladığı, müminlerin dinî vecîbeleri yerine getirmesine yardım edecek din görevli*lerini yetiştiren okulları kapattığı ve hac*ca gitmek isteyeniere engeller çıkardığı ileri sürülüyordu. Bu eleştiriler karşısın*da Cumhuriyet Halk Partisi, iç tüzüğü ile programında bazı değişiklikler yapmak zo*runda kaldı ve halka yaklaşmak İçin bir di*zi programı yürürlüğe koydu; bir taraf*tan din eğitimi veren okullar açılırken bir taraftan da hacca gidiş serbest bırakıldı.[647]

Halkta büyük sevinç uyandıran toplu halde hacca gitme izni ilk defa 194Tde çıktı; ancak herhangi bir organizasyon yoktu. 0 yıllarda Hicaz'a gitmek için üç yol bulunuyordu. Birincisi Suriye-Filistin-Ürdün yolu idi. Fakat I. Dünya Savaşı sı*rasında tahrip olan Hicaz demiryolu he*nüz tamir edilmediği için kamyonlarla çö*lü aşmaya çalışanlar büyük güçlüklerle karşılaşıyordu. Ayrıca bölgenin yabancı işgalinde bulunması ve Filistin'de yahu-düerle Araplar arasında çıkan olaylar bu yolun güvenliğini tehdit ediyordu. İkin*cisi, Süveyş Kanalı'ndan geçerek Cidde'*ye giden deniz yolu idi ve hem emin hem ucuz olduğu gibi aynı zamanda sadece on gün sürüyordu. Üçüncüsü ise hava yo*luydu. Uçaklar Lübnan veya Ürdün'de ikmal yapmak suretiyle Cidde'ye ulaşabi*liyordu.[648] Yıllar süren ya*saktan sonra binlerce müslüman değişik yollardan hacca gitti. Ancak devletin ne gi*dişlerde ne de hac sırasında hiçbir düzen*lemede bulunmaması büyük sıkıntılara sebep oldu. Dönüş yolculuğundan sonra gazetelere intikal eden haberlere göre Türkiye'nin Cidde konsolosu hacılarla il*gilenmemiş ve onları pasaport kontrolü için uzun süre bekletmişti. Ayrıca kolera salgını dolayısıyla karantinaya alınan hacıları günlerini doldurdukları halde bir*kaç gün daha alıkoymuş ve kendisine ya*pılan müracaatları da Türkler'le konuşa*mayacağını bildirerek geri çevirmişti.[649] Hicaz'a hacı gönderen bütün ülkeler, birtakım düzenlemelerle vatandaşlarının huzur ve güvenini sağla*dığı halde bunu yapmayan tek devlet Türkiye idi[650]. Hacıların güm*rük kapılarında ve Hicaz'da gördükleri kötü muameleler karşısında hükümetin ilgisiz kalması muhalefetin büyük tepkisi*ne yol açtı. Basında tenkitler yapıldı ve suçluların cezalandırılması istendi. Hü*kümet herhangi bir kovuşturmada bu*lunmadığı gibi ertesi yıl da döviz yoklu*ğunu ileri sürerek hacca gidişi yeniden yasakladı; fakat muhalefetin baskılan sonucunda 1949'dan itibaren tekrar ser*best bırakmak zorunda kaldı. Aynı yıl bazı gazetelerin hacca muhabir göndermele*ri büyük olay yarattı. Yeni Sabah adına Murat Sertoğlu'nun. Hürriyet adına Hik*met Feridun Es'in ve Vatan adına Sinan Korle'nin hacca gitmesi halk tarafından iyi karşılandığı halde Cumhuriyet Halk Partisi'ni tutan bazı gazeteler tarafından dini istismar olarak değerlendirildi.[651]

14 Mayıs 1950'de yapılan seçimleri De*mokrat Parti'nin kazanmasından sonra dinî inanç ve ibadetler konusuna tam bir serbestlik getirildi, öte yandan halkın ekonomik gücünde de gelişme kaydedildi*ğinden hac ve umre ibadetini yerine ge*tirmek isteyenlerin sayısı arttı. Bunun üzerine vatandaşların isteklerine cevap verebilecek şekilde hacla ilgili birtakım dü*zenlemeler yapıldı. Bakanlar kurulu hac*ca gidecek kişilere yolculukları sırasında yardım etmek amacıyla, esasları ilgili ba*kanlıkların temsilcilerinden oluşturulmuş bir komisyon tarafından belirlenen 6 Ni*san 1953 tarih ve 4/S31 sayılı kararna*meyi yayımladı. "Hac Maksadıyla Suudi Arabistan'a Gidecek Olanların Seyahatle*rine Müteallik Esaslar" başlığını taşıyan bu kararname beş bölüm ve yirmi üç mad*deden oluşuyordu. Birinci bölüm, hacıla*rın iştirahatlerinİn temini için ilgili kuru*luşların iş birliği yapması, ikinci bölüm pasaport işlemleri, üçüncü bölüm seya*hatin hangi vasıtalarla gerçekleştirilece*ği, dördüncü bölüm vefat edenlerle ve be*şinci bolüm sağlık işleriyle ilgili hüküm*leri içeriyordu.[652] Hacla ilgili bu ilk karar*name, 11 Haziran 195S tarih ve 4/S269 sayılı kararnameyle yürürlükten kaldırıl*dı ve yerine "Hac Maksadıyla Suudi Ara*bistan'a Gidecek Olanların Seyahatlerine Müteallik Yönetmelik" konuldu[653]. Yönetme*likte gidiş dönüşlerin sadece deniz ve hava yoluyla yapılacağı, karayolunun ka*palı olduğu ifade ediliyor, diğer hususlar aynen korunuyordu. Sekiz yıl yürürlükte kalan bu yönetmelik de 23 Şubat 1963 tarih ve 6/148S sayılı kararla iptal edildi ve yerine getirilen yeni yönetmelikle kara*yolu serbest bırakıldı[654]. Daha sonra 8 Ocak 1968 tarih ve 6/9347 sayılı kararla bazı maddeleri değiştirilerek İçişleri, Dışişle*ri, Maliye, Bayındırlık, Sağlık, Gümrük, Ulaştırma, Turizm, Köyişlerİ bakanlıkları ve ilgili Devlet bakanlığı ile Kızılay'ın iş birliği yapmaları hükme bağlandı. 8 Ey*lül 1974 tarihinde ise 7/8984 sayılı ka*rarla yönetmelikte yeni bir düzenleme yapılarak Hac Komisyonu'na Diyanet İş*leri Başkanlığı da dahil edildi ve arka*sından İçişleri, Dışişleri, Sağlık bakanlık*larıyla Diyanet İşleri Başkanlığı ve Kızılay temsilcilerinden oluşan bir Daimî Hac Ko*mitesi oluşturuldu.[655]

Hac yolculukları 1950-1979 yılları ara*sında yukarıda belirtilen yönetmelikler*le, İçişleri Bakanhğı'nm koordinatörlü*ğünde ve ilgili kuruluşların iş birliği içe*risinde yürütüldü. Fakat başvuru sahip*lerinin pasaport, sağlık raporu, döviz ve vize alma işlemleri için günlerce daire ka*pılarında beklemek zorunda kalmaları şikâyetlere sebep oluyordu. Öte yandan hacı adayları gidiş ve dönüşlerinde özel se*yahat acentelerinin insafına terkedilmiş*ti ve şirketler arasındaki rekabetten bü*yük zarar görüyorlardı. Bu arada kendi*lerine hac ibadetiyle ilgisi bulunmayan yerler ziyaret ettiriliyor, kiralar pahalı ol*duğundan Mekke'de ev tutulmuyor, has*taların tedavisi için tedbir alınmıyor ve kaybolanlarla ilgilenilmiyordu; en Önem*lisi de din rehberi verilmiyor, bu yüzden ziyaret tavafı gibi farzları dahi yerine ge*tirmeden yurda dönenler oluyordu. Hac ve umre düzenlemelerindeki bu aksaklıkları tesbit eden Diyanet İşleri Başkan*lığı, 1977 yılından İtibaren Türkiye Diya*net Vakfı'nın da katkısıyla hac organizas yonlanna başladı. İlk iki deneme, çözü*mün böyle bir rekabet ortamında gerçek*leştirilemeyeceğini ortaya koydu. Bunun üzerine Bakanlar Kurulu, 26 Nisan 1979 tarih ve 7/17.439 sayılı kararla organizas*yonun tamamını Diyanet İşleri Başkanlı-ğı'na verdi. Başkanlık bu görevi, 26 Ha*ziran 1965 tarih ve 633 sayılı Diyanet İş*leri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hak*kındaki Kanun'un birinci maddesine gö*re yapacaktı[656]. Bu karara dayanılarak çıka-nlan yönetmelik yürürlüğe konuldu.[657] Böy*lece hac işleri, 1979dan 1988'e kadar Tür*kiye Diyanet Vakfı'mn iş birliğiyle Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yürütüldü. Devlet bakanı ve başbakan yardımcısının denetiminde Diyanet İşleri başkanı, İçiş*leri, Maliye, Sağlık, Gümrük, Ulaştırma ve Turizm bakanlıklarının müsteşarları ile Dışişleri Bakanlığı ve Kızılay temsilcilerin*den oluşan Hac Komisyonu'nun başkan*lığına, 12 Haziran 1980 tarih ve 8/1024 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile Diyanet İşleri başkanı getirildi.[658] Hac Komisyonu, hac ve umre yapacaklar için her türlü sağ*lık ve güvenlik önlemlerini almak ve uy*gulamakla yükümlü idi. 1979-1988 yıl*ları arasında bütün işlemler hacı adayla*rı adına tek elden ve müftülüklerde ki hac ve umre bürolannca yürütüldü. Güm*rük giriş çıkışları ve hac sırasındaki ko*naklama ve sağlık meseleleri yine aynı kurum tarafından çözümlendi. Hacı adaylarının tek tip kıyafet giymeleri ve kur*banlarının da İslâm Kalkınma Bankası mezbahalarında kestirilerek açlık çeken müslüman ülkelere gönderilmesi sağ*landı.

İlgili mevzuatta topluca hacca gitme olayının seyahat olarak tanımlanması ve buna dayanan seyahat acentelerinin hü*kümet nezdindeki girişimleri, zamanın hükümetinin de serbest rekabeti des*tekleyen tutumu 1988 yılında hac orga*nizasyonunu yeniden gündeme getirdi. Bakanlar Kurulu, 16 Kasım 1988 tarih ve 88/13.495 sayılı kararla Hac Komisyo*nu'nun uygun göreceği "A" grubu seya*hat acentelerinin de hac seyahati düzen*lemesine izin verdi.[659] Fakat bu ikili uy*gulama ortaya çeşitli problemlerin çık*masına yol açtı ve özellikle Hac Komis*yonu'nun birliğini bozarak Diyanet İşleri Başkanlığı ile Turizm ve Tanıtma Bakan-lığı'nı karşı karşıya getirdi. Hac seyahati düzenleyen şirketlerin denetiminin Diya*net İşleri Başkanlığfna verilmesine karşı çıkan Turizm ve Tanıtma Bakanlığı yetki*lileri, bu görevin 1618 sayılı seyahat acen*teleri kanununa göre kendilerine ait ol*duğunu, Diyanet İşleri Başkanlığı ise bu seyahatin bir ibadet niteliği taşıdığını ve bu görevin 633 sayılı kanuna göre kendi*lerine verildiğini savunuyordu. Bu tartış*malarla. Diyanet İşleri Başkanlığı ve onunla iş birliği içinde bulunan Türkiye Diyanet Vakfı yıpratılmaya çalışıldı. An*cak sonuçta Turizm ve Tanıtma Bakanlığı devreden çıktı ve hac-umre organizasyonu halen yürürlükte olan 26 Nisan 1979 tarih, 7/17.439 sayılı Bakanlar Kurulu ka*rarı ve bu karara ek olarak yayımlanan yö*netmelikler çerçevesinde Diyanet İşleri Başkanlığı'nın uhdesinde kaldı. Bugün hac ve umre ziyaretleri Diyanet İşleri Başkan*lığı ile, onun denetim ve gözetimi altnda bakanlıklar arası Hac Komisyonu'nun uy*gun gördüğü "A" grubu seyahat acente*leri tarafından düzenlenmektedir ve bun*ların dışında hiçbir kişi veya kuruluş hac ve umre seyahati düzenleme yetkisine sahip değildir.

Suudi Arabistan'ın 1987de Amman'*da İslâm Ülkeleri Dışişleri Bakanları Kon-feransı'nda kabul ettirdiği bir karara gö*re Hac'da kota uygulaması başlatılmıştır. Halen Türkiye'nin kotası nüfusuna oran*la 60.000"dir ve müracaatlar bu sayı da*hilinde kabul edilmekte, Hac Komisyonu tarafından Diyanet İşleri Başkanlığı ile "A" grubu seyahat acenteleri arasında paylaştırılmaktadır. 1979'dan itibaren de*niz yoluyla hac ve umre seferleri kaldırıl*mış, bir engel bulunmamakla birlikte son yıllarda karayolu da terkedilerek havayo*luna ağırlık verilmiştir.

Bibliyografya :


Ali Ulvi Dönmez. "Hac İçin Bilinmesi Elzem Bilgiler", SR, 1/4 (1948), s. 64; Ömer Tunca. "Hac Yasaklanabilir mi?n, a.e., 1/15 (1948), s. 237; Eşref Edib. "Hacca Giden Türk Gazetecileri", a.e., 111/61 (1949), s. 181; Talat Vasfi öz, "Hac Hatıraları", islâm'ın Nuru, 1/2, İstanbul 1951, s. 17; 1/6 (1951), s. 17; Resmi Gazete, sy. 8441, 25 Haziran 1953; sy. 9162, 16 Haziran 1955; sy. 11.361, 21 Mart 1963; sy. 15.051, 3 Kasım 1974; sy. 16.635, 12 Mayıs 1979; sy. 16.650, 29 Mayıs 1979; sy. 17.018, 15 Haziran 1980; sy. 20.026, 21 Aralık 1988; Kemal Karpat, -Türk*ler (Cumhuriyet Devri)", İA, XII/2, s. 403-404.
 

Aslı

Usta Üye
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
10,582
Best answers
0
Puanları
83
Literatür. Kur'ân-ı Kerîm'de İslâm'ın dört temel ibadetinden namaz, oruç ve zekâttan mücmel ifadelerle ve ana hat*larıyla söz edilmesine karşılık haccın da*ha ayrıntılı şekilde anlatıldığı ve muhtelif âyetlerde hikmeti, ihtiva ettiği alt ibadet*lerin ifa şekli, hac yasaklan, haccm cereyan ettiği mekânların tarihçesiyle ilgili önemli bilgi ve hükümlerin yer aldığı görülür.[1] Aynı şekilde tefsir kitaplarında bu âyetlerin açıklanması mü*nasebetiyle haccın tarihçesi, ifa şekli ve bu ibadetin yapıldığı mekân ve bölgeler hakkında ayrıntılı bilgi verilir. Ancak yerine getirilmesi geniş bir zaman dilimini kap*sayan ve içinde birçok İbadeti ve davra*nış biçimini barındıran hac asıi Hz. Pey-gamber'in uygulaması ve hadisleriyle be*lirginleşmiş, hadis mecmualarında genel*de "Kitâbü'I-hîac" veya "Kitâbü'1-Me-nâsik", kısmen de "el-cUmre” "el-Muh-şar", "Cezâ'ü'ş-şayd" gibi başlıklar altın*da toplanan hadisler, haccın fıkhî hüküm*lerinin yanı sıra hac literatürünün de ana malzemesini oluşturmuştur.

Hacla ilgili fıkhî hükümler fıkıh (fürû) ki*taplarının İbadetler bölümünde namaz, oruç ve zekâttan sonra dördüncü sırada ele alınmış ve Zeyd b. Ali'nin Mecmû'u, Muhammed b. Hasan eş-Şeybânfnin ei-Câmi'u'ş-şağîr, el-Câmfu'1-kebîr, el-Hucce, İmam Şafiî'nin el-üm gibi ilk dö*nem fıkıh eserleriyle başlayan bu gele*nek daha sonraki dönemlerde de devam etmiştir. Ancak ilk eserlerde konuların meseleci bir tarzda incelenmesine karşı*lık fıkıh mezheplerinin doktrinlerinin geliş*mesine paralel olarak ileriki dönemlerde daha sistematik şekilde ve mezhep disip*lini içinde incelendiği görülür.

Siyer kitapları, Hz. Peygamberin haya*tının çeşitli safhalarında Kabe ve Kabe'*deki uygulamalara dair malumat verirse de hacla ilgili bilgiler daha çok Veda haca ile bundan önce Hz. Ebû Bekir'in başkan*lığında yapılan hac münasebetiyle kayde*dilir. Veda haccına dair özellikle İbn Kesîr es-Sîretü'n-nebeviyye'de, İbn Kayyım el-Cevziyye Zâdü'J-me'dd'da ve ŞâmîSübü-îü'1-hüdâ ve'r-reşâd'da etraflı bilgi ver*mişlerdir. Tarih kitaplarında Mekke ve yö*resi anlatılırken bu arada hac uygulama*ları, hacıların güvenliği için alınan tedbir*ler, yapılan düzenlemeler hakkında malu*mat verilir. Müstakil olarak haccı veya hac İbadetinin herhangi bir yönünü ve hac me*kânlarını ele alan eserlerin sayısı da ol*dukça fazladır.

Hz. Peygamber'in hicretin 10. (632) yılında ashabıyla birlikte yapmış olduğu hac[2], başka açılardan ol*duğu kadar ümmetin bu ibadeti öğren*mesi ve ifa etmesi yönüyle de model teş*kil ettiği için ayrı bir önem taşımış ve Resûl-i Ekrem'in bu haccını konu alan müs*takil eserler yazılmıştır. Bunlar arasında İbn Hazm'ın[3], Ebü'l-Fldâ İbn Kesîr'in[4] ve KandehlevTnin[5] Haccetü'1-vedâ' adlı eserleriyle Nâsı-rüddin el-Elbânînin Haccetü'n-nebî kemâ revâhâ hnhü Câbir (r.a.)[6] adlı kitabı sayılabilir.

Hacla ilgili literatürün önemli bir bölü*münü, haccın fıkhî hükümlerini haccın âdâb, erkân ve hikmeti, tarihçesi ve hac mekânlarının fazileti de dahil birçok yö*nüyle ele alan, çoğu belli bir fıkıh mezhe*bi disiplini içinde yazılmış eserler teşkil eder. Bunlar arasında, klasik dönem fa-kihlerinden İzzeddin İbn Abdüsselâm'ın Kitâbü'l-Muhtaşar fî menâsiki'1-fyac[7], Nevevî'nin el-îzâh fî menâsiki'l-hac[8] ve Kitâbü'l'îcâz fi'I-menâsik[9], Takıy-yüddin İbn Teymiyye'nin Menâsikü'1-hac[10], İbn Kayyım el-Cevziyye'nİn Me-nâsikü'1-hac ve'1-Simre[11], İzzeddin İbn Cemâa'nın Hİdâyetü's-sâlik ilâ mezâhi-bi'1-erbdh fi'1-menâsik[12], Burhâneddin İbn Fer-hûn'un İrşâdü's-sâlikilâ ef'âli'1-menâ-sik[13] adlı eserleri sayılabilir. İbn Ce-mâa'nın eseri, dört Sünnî fıkıh mezhebi*nin muteber kaynaklarına göre mukaye*seli olarak kaleme alınması, İbn Fer-hûn'un eseri Mâliki fıkhı içinde yer alan görüşler arasında tercih ve tenkitte bu*lunması, ayrıca hac ibadetiyle ilgili döne*mindeki bid'atlara, örf ve âdetlere te*mas etmesi, Ali el-Kârî'nin de Rahrnetul-lah es-SindTnin Lübâbü '1-menâsik'ine yazdığı el-Meslekü'1-mütekassıt fi'l-menseki'l-mütevassıt adlı şerhi[14] Hanefî mezhebi içinde çok itibar görmesiyle dikkat çekerler. Fıkhî ahkâm ağırlıklı olarak hac konusunu ele alan, bir kısmı önceki dönemlerde yazılmış kitap*ların şerh ve haşiyesi, bir kısmı aynı za*manda döneminde hac konusunda el ki*tabı mahiyetinde olan ve sayıları yüzleri bulan eserler arasında da şunlar sayılabi*lir: Muhammed b. Mükerrem el-Kirmâ-nî, Kitâbü'l-Mesâlik fi'1-menâsik[15]; Şehâbeddin Faz-lullah b. Hasan et-Tûribiştî, Matlaba'n-nâsik ti Hlmi'l-menâsik[16]; İbn Balaban, 'Umdetü's-sâlik -menâsik[17]; İbn Acâ, Vmdetü'n-nâsik fi'I-me*nâsik[18]; Abdurrahman-ı Câmî, Kitâb-ı Me-nâsik-i Ifac (Risale der Menâsikü'l-hac);[19] Muhammed b. Muhammed el-Hat-tâb el-Mâlikî, Hidâyetü's-sâliki'1-muh-tâcü-beyâni efâli {f?li)'i-mvftemir ve'l-hâc[20]; İbn Hacer el-Heytemî, Menâsikü'1ac[21]; Hatîb eş-Şirbînî, Menâsi-kü'l-hac[22]; Rahmetullah es-Sindî, Bidâyetü's-sâlik fî nihâyeti'1-me-nâsik[23], Cem'u'l-menâsik ve nefu'n-nâsik[24]; Sünbül Sinan, Menâsikü'i-hac[25]; Hüseyin b. Ali el-Menzilî, 'Umdetü'n-nâsik fî ahkâmı'i-menâsik[26]; Muhammed Abdürraûf el-Münâvî, İthâfü'n-nâsik bi-ahkâmi'l-menâsik[27]; Şürünbülâlî. Kitâbü'1-Hac ve bu-lûğu'1-ereb li-zevi'1-kurab;[28] Ab-dülganî en-Nablusî, Tuhfetü'n-nâsik fî beyâni'l-menâsik[29] ve el-İb-tihâc bi-menâsiki'1-hac[30]; Dâyezâde Mustafa Efendi, Câmihı'l-menâsik li'r-râğıbi'n-nâsik[31]; el-Emî-rü'l-Kebîr, Menâsikü '1-Emîr[32]; Ahmed b. Ömer el-İslâmbûlî, Thh-fetü'n-nâsik fî beyâni'l-menâsik[33]; İbrahim b. Ali es-Sekkâ. Me-nâsikü'i-hac[34]; Ahmed Ziyâ-eddin Gümüşhânevî, CâmFu'i-menâsik foiö ahseni'l-mesâlik[35]; Fevzi Efendi, 'Iyânü'l-mesâlik fî beyâ*ni'l-menâsik[36]; Ab*dullah İbrahim el-Ensârî, el-İrşâd ilâ me-nâsiki'l-hacve'l-Ftimâr (Devha,ts); Mu*hammed b. Şâmis el-Betâşî, İrşâdü'l-hâlr fî ahkâmi'î-hâc ve'z-zâ'ir[37]; Abbas Kerrâre el-Mısrî, ed-Dîn ve'l-hac hle'î-mezâhibi'l-erbah[38]; AbdÜfa-zîz Muhammed es-Sellâm, Evdahu'1-me-sâlik fî ahkâmi'l-menâsik (baskı yeri yok, 1395); Nûreddin Itr, el-Hac ve'l-Sım-re fi'1-fıkhi'l-İslâmî[39]; Abbas Abdullah Fidâ, Menâsikü'1-hac ve'I-'umre ve ziyâretü'1-Mescîdi'n-ne-bevî (Baskı yeri yok, 1972); Abdülazîz Muhammed es-Selmân. Evdahu'1-mesâlik İlâ ahkâmi'l-menâsik[40]; Ahmed Abdülgafûr Attâr, Ahkâ-mü'l-hac ve'1-Sımre min hacceti'n-nebî ve Kumretih[41]; Ebû Serî Muhammed Abdülhâdî, Ahkâmü'l-hac ve'l-'umre fi'î-fıkhi'1-İslâmî[42]; Cemâleddin Muhammed, ei-Hac ve ahkâmüh[43]; Ali Ab-dülâl Abdurrahman. el-Hac inde fuka-hâVl-Mâlikiyye[44]; İbn Usey-mîn Muhammed b. Salih, Fetâva'î-hac;[45] Abdullah b. Abdurrahman b. Câsir, Müfîdü'1-enâm ve nûrü'z-za-lâm fî tahriri'1-ahkâm li-hacci Beyti'llâ-hi'1-harâm[46]; Muhsin et-Tabâtabâî el-Hakîm, Delîlü'n-nâsik.[47]

Hac ibadetinin özellikle fıkıh mezhep*leri ve fakihler arasında doktriner tartış*malara konu olan yönlerinden, alt ibadet ve uygulamalarından birini veya birkaçını inceleyen risale türündeki eserler de hac literatürü içinde önemli bir yer tutar. Bü*yük bir kısmı yazma olan bu tür için şu ör*nekler verilebilir: İbn Hacer el-Askalânî, et-Tetebbuc li-şıfati't-temettıf bi'l-hac ile'l-'umre[48]; Molla Lutfî. Risale fî tefsi*ri kavlihî te'âlâ "ve etimmü'1-hac"[49]; Emîr Pâdişâh,Risale fîbeyâni enne'l-hacce'l-mebrûr yükeffirü'z-zünûb[50]; Ali el-Kâ-rî. Risale fî beyâni'l-hacci'l-mebrûr ve tahkiki'1-hilâf beyne'1-İmâm eş-Şeyh İbn Hacer el-Mekkî eş-Şâtfî ve'1-Emîi Bâdişâh el-Buhârî el-Hanefî fî enne'l-hac hel yükeffirü '1-kebâHre em lâ[51], Risale fi'd-dekâ^iki'l-mate-'allika bi'l-hac ve esrârih[52], Risale fî enne'l-hac farzun ve sebebühü'1-Beyt[53], ei-Hazzü'l-evfer fi'1-hacci'l-ekber[54], Ri*sale fî beyâni mes'eieti't-temettu* fî eşhüri'1-hac[55], Beyânü't-temettu1 fî eşhüri'1-hac lî'1-mukim[56]. Beydnü ffli'l-hayr izâ dehale Mekke menhacce ani'l-ğayr[57], Ri*sale fi'l-hac hni'1-ğayr[58]; Abdullah Bosnevî, el-Yedü'l-ecved fî istUâmi'l-haceri'l-esved[59]; Nûh b. Mustafa el-Amâsî, el-Kavlü'1-az-har fî beyâni'I-hacci'l-ekber[60]; Şeyhzâde Mehmed Emîn Üskûbî, Risâle-i Hac hni'1-ğayr[61]; Hüseyin ei-Kudsî es-Sâdâtî, Delâletü'1-hayr ad ahkâ-mi'l-hac 'ani'1-ğayr[62]; Nu'man b. Ahmed Hamdî Sivâsî, Risale fi'1-hacci'l-ekber[63]; NÛh el-Metrûkî el-Çerkesî el-Kafkasî, Risale fî mes'eleti mîköti'1-hac.[64]

Haccm hikmetleri, taşıdığı ferdî ve içti*maî faydalar hacla ilgili kitaplarda ele alın*makla birlikte GazzâlFnin Esrârü'l-hac[65], Şehâbeddin el-Maktûl es-SühreverdFnin Hikmetü'n-nâsik fi'î-menâsik[66], Şah Ve-liyyullah ed-DihlevTnin Füyûzü'1-Hare-meyn[67], Yunus Vehbi Efendi'nin Dürerü'i-hikem fî esrâri menâsiki'1-hac ve'1-Beyti'l-Ha-râm[68]. Nûreddin b. Civanhân Sâhib'in Âdâbü'l-Haremeyn[69], Fazlullah Muhammed Hü*seyin'in el-Hac hareke ve Hbâde ve si-yâse (baskı yeri ve tarihi yok jLecnetü Mescid-i İmam Rızâ]), Ali Şerîatfnin Tah*lilî ez Menâsik-i Hac[70] adlı eserleri özellikle bu konuya ağırlık vermektedir. Aynca Şemseddin İbn Irak'ın Hidâye-tü'ş-şekaleyn ilâ fazli'l-Haremeyn[71]. Muhammed Şâkir b. Bedreddin Ah*med es-SirhindTnin Hasenâtü'î-Hare-meyn[72], İbn Allan el-Mekkfnin el^Alemü'1-müf-red fî fazli'l-haceri'l-esved[73], Baldırzâde Mehmed Efen*di'nin Fezâiî-i Haremeyn[74], Ali el-Kâ-rînin Risale fî feiâ\li'l-Katbe ve menâ-züi'1-hac.[75] Fevzi Efendi'nin Bâbü'1-hac ve'i-'umre ve fezâ'ilühümâ[76] adlı eserleri gibi haccın ve hac mekânlarının faziletini konu alan ki*taplar da bu grubun başka bir türünü oluşturur.

Hazırlıktan başlayarak geri dönüşe ka*dar hac yolculuğunu anlatan ve hac iba*detinin çeşitli safhalarında yapılması sün*net veya müstehap olan duaları derleyen eserler hac rehberleriyle birlikte hac lite*ratürü içinde ayrı bir yer işgal etmekte olup hem Hz. Peygamber ve sahabeden rivayet edilen dua formlarını tesbit, hem de hac rehberi görevi ifa etmeleri bakı*mından pratik bir önem arzederler. Bun*lar arasında Rahmetullah es-SinoTnin Ki-tâbü EdHyeti'1-hac ve'l-ımre[77], Kutbüddin en-Nehrevâlf nin EdHye-tü'l-hac ve'l-'umre[78], Şemseddin Muhammed b. Abdur-rahman es-Sehâvfnin el-İbtihâc bi-ezkâ-ri'1-müsâüri'l-hâc[79], Ebü'l-Azâim Muham*med Mâzî'nin Edtyetü menâsiki'1-hac ve'l-'umre ve'z-ziyâre[80], Muhammed Abbas Fâris'in Edlyetü me-nâsiki'1-hac (Medine, ts.), Ahmed Re-şid'in Hacca Müteallik Dua Risalesi[81] adlı eser*leriyle İbn Âbidîn'in Buğyetü'n-nâsik fî edHyeti'l-menâsik[82] adlı risa*lesi sayılabilir.

Hac rehberleri, literatürde yer alan ftk-hî tartışmalara girmeksizin belli bir mez*hebin görüşü ve mevcut tecrübe birikimi esas alınarak yazılan, hacı adaylarına bu ibadeti ifa hususunda yardımcı olmayı amaçlayan, genelde hac ibadeti esnasın*da yapılacak duaları da kapsayan eserler olup bir nevi hac ilmihalleridir. Her dönem*de bol örneklerine rastlanan bu türe Abdülvehhâb Mazhar'ın Mürşidü'1-hâc[83], Muhammed Hasaneyn Mahlûf el-AdevTnin Delîlü'1-hac[84]. Muhammed Sâdık Paşa'nın Delîlü 'î-hac îi'1-vöridi ilâ Mekke ve'1-Medîne min külli fec[85], Dâvud Sabri Sü*leyman'ın Mürşidü'1-hâc fî tatbiki me-nâsiki'1-hac[86], Hâdî-i Tabâ-tabâfnin Delîîü'1-hac[87], Hafız Davud'un Rehber-i Hac[88], Hüseyin Pertev'in Delîlü'l-hac[89], İsmail Hakkı'nm(Div-rikli) Delîlü'î-hâc fî menâsiki'1-hac[90], Eyüp Sabri Paşa'nın Tekmi-îetü'l-menâsik[91], M. Saim Yeprem'in Hac ve Kurban[92], İrfan Yücel'in Hac Rehberi[93] adlı eserleri örnek verilebilir.

Haccın tarihçesi, hac mekânları, hac yollan, hac yolculuğu esnasındaki konak*lama yerleri ve tarihî seyir içinde hac uy*gulamasının değişik yönleriyle ilgili bilgi veren eserler hac literatürünün başka bir türünü oluşturur. Bu türe dair şu eserler sayılabilir: Ezrakî, Ahbâru Mekke[94]; Fâkihî, Ahbâru Mekke[95]; Ebû İshak el-Harbî, el-Menâsik ve emâkinü turuki'1-hac ve meKâlimü'l-Cezîre[96], Takıyyüddin el-Mak-rîzî, ez-Zehebü'1-mesbûk fî zikri men hâcce mine'l-hulefâ ve'1-mülûk[97]; Ta-kiyyüddin el-Fâsî, el-'İkdü's-semîn fî tâ*rihi'1-beledi'l-emîn[98] ve Şifâü'l-ğaram bi-ahbâri'1-be-ledi'l-Harâm[99]; Necmed-din İbn Fehd, İthafü'l-verâ bi-ahbâri Ümmi'1-kurâ[100]; Abdülkâ-dir b. Muhammed el-Cezîrî, Dürerü'1-fe-râldi'l-munazzama fî ahbâri'1-hâc ve tarîki Mekkete'l-muhzzama[101]; Kutbüddin en-Nehrevâlî. el-İclâm bi-aılâmi Beyti'l-lâhi'l-Harâm[102]; Mehmed Emin. Menzil-i Hacc-ı Şerîfe[103]; İbrahim Hanîf b. Mustafa el-İstanbûlî, Menâzi-İü'1-Haremeyn[104]; Ahmed b. Zeynî Dahlân. Hu-lâşatü'l-kelâm fî beyânı ümerâ''i'l-be-ledi'l-Harâm[105]; Eyüp Sabri Paşa, Mir'âtü'I-Haremeyn: Mir'âtü Mekke[106], Mir-'âtü Medine[107], Mir'âtü Cezîreü'1-Arab[108]; Şeyh el-Hâc İbrahim, Menâzilü'1-hac ve mesâfetü'î'fec[109]; Halîl b. Ali, Menûzil-i Haremeyn[110]; Kays ed-Dâvûdî, Menâzilü'1-hac[111]; Şemseddin Muhammed b. Ahmed el-Müezzin, Menâzilü'l-Haremeyn[112]; Muhammed Edîb b. Muhammed, Beh-cetü'l-menâzil[113]; Hasan Tahsin, Coğrafya ve Târîh-i Hıtta-i Hi-câziyye ve Evsâf-ı Haremeyn[114]; Muhammed Emîn el-Mekkî, Hule-fâ-yi İzâm-ı Osmâniyye Hazerâtmın Haremeyn-i Şerîfeyndeki Âsâr-ı Mebrûre ve Meşkûre-i Hümâyunları ve Menâsik-i Hacc-ı Şerif[115]; Şerîf Muhammed Sâdık, Mâder-i Dün*yâ: Haremeyn Târihi[116]; Baldırzâde Mehmed Efendi. Târîh-i Mekke[117]; İsmail Hakkı Uzunçarşıh, Mekke-i Mü-kerreme Emirleri[118]; Abbas Kerrâre el-Mısrî, ed-Dîn ve târihu'i-Haremeyni'ş-şerîfeyn[119]; Ahmed er-Reşîdî, Hüsnü'ş-şafâ ve'1-ibtihâc bi-zikri men vülliye imâ-rate'1-hâc[120]; Seyyid Abdülmecid Bekr, ei-Melömihu'l-coğrâfiyye li-dürûbi'i-ha-cîc[121]; Âmine Hüseyin Muhammed Celâl, Turuku'1-hac ve me-râfikuhû fi'1-Hicâz fi'1-hş-ri'l-Mem-iûkî (doktora tezi, 1408, Câmiatü Ümmi'l-kurâ, Mekke); A. Latif Armağan, Os*manlılar Zamanında Hac Yolu ve Menziller (yüksek lisans tezi, 1990, İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü).

Hac ibadeti müslüman milletlerin ede*biyatına çeşitli yönleriyle akseden önemli bir konudur. Türk edebiyatında divan şi*irinde ve bilhassa dinî ve tasavvuf? edebi*yatta bir mazmun ve remiz olarak yer alan hac için müstakil eserler de kaleme alın*mıştır. Bu arada hac ibadetinin cereyan ettiği Mekke ve Harem-i şerif ile civarın*daki Arafat. Mina. Müzdelife gibi önemli mekânlar, buralardaki çeşitli ziyaret yer*leri, ayrıca Medine ve Mescid-i Nebevî; Uhud, Bedir, Hendek savaşlarının cere*yan ettiği mahaller; Mescid-i Kubâ, Mes-cid-i Cum'a, Mescid-i Kıbleteyn ve Cenne-tü'1-Baki' gibi ziyaret mekânları da anla*tılmıştır. Bu eserlerin bilinen en eski Örne*ği, XIII. yüzyılın tanınmış sûfîlerinden Ah*med Fakih'in hacca gidip döndükten son*ra kaleme aldığı Kitâbu Evsâfı Mesâ-cidi'ş-Şerife adlı manzum eseridir.[122]

Hac ibadeti mensur eserlere de konu olmuş, "menâzil-i hac" ve "menâsik-i hac" adı altında iki türün doğmasına vesile ol*muştur. Ancak bunların edebî bir değere sahip olduğu söylenemez. Morali Bahtî'-nin Manzume fî Menâsiki'1-Hac[123] ve Na'lî Mehmed Efendi'nin Manzume der Me-nâsiki'î-Hacc'ı ise[124] İslâmî Türk edebi*yatının didaktik eserleri arasında yer alır. Bu türdeki en meşhur eser, Abdurrah-man Gubârrnin 968'de (1561) telif ettiği Menâsikü'1-hac adlı mesnevidir.[125] Edirne Müftüsü Fevzi Efendi'nin İyânü'I-mesâlik adlı eserinin sonundaki şiirler arasında Hz. Peygamber'e hitaben yazıl*mış manzum bir arzuhal de bulunmakta*dır. Buhârî Mukarriri Bekir SıdkTnın otuz beyitlik Menâsik-i Hac Manzumesi de[126] bu türe bir örnek teşkil eder. Mensur ve manzum sîrelerde de Hz. Peygamber'in Veda haccını anlatan bö*lümlere ve bu arada menâsik-i hacca dair bilgilere yer verilir. Özellikle manzum sî-relerdeki bu bölümler hac edebiyatının didaktik örnekleri arasında zikredilebilir. Türk dinî edebiyatının ansiklopedik ma*hiyetteki eserlerinde de hac üzerinde du*rulduğu görülür. Yazıcıoğlu Mehmed Efen-di'nin Muhammediyye adlı eserindeki "Haccetü'1-vedâ"' ile Ahmed Bîcan'ın En-vârü'I-âşıkîn'indeki "Faslün fi'l-hac" baş*lıklı bölümler buna örnek olarak gösteri*lebilir.

Hacca dair manzum ilmihaller de kale*me alınmıştır. Bu tür eserlere Tercüme-i Şir'âti'i-İslâm adlı bir kitap[127] örnek verilebilir. Eski ve yeni edebiyatta hac konusunda yazılmış müstakil manzumeler ayrı bir grup teşkil edecek kadar çoktur. Yûnus Emre'nin, "Allah evi ziyarettir ben ona varmak isterim / Mu-hammed'in güzel nurun gözümle görmek isterim" mısraları ile başlayan beş beyit*lik şiiri bunların ilk örneği kabul edilebilir. Birçok mutasavvıf şair tarafından kale*me alınan bu tür şiirler, aynı zamanda zil*hicce ayında tekkelerde hac ilâhisi olarak okunmak üzere bestelenmiştir.

Hacıları uğurlama ve karşılama tören*leri için, ayrıca hacca gidişi teşvik ama*cıyla destan ve ilâhiler kaleme alınıp bes*telenmiştir. İlâhî-yi Hüccâc[128] bu türden bir eserdir. Cönk şeklinde basılmış Mekke İlâhisi adlı bir mecmuada[129] "Kabe İlâhisi", "Mekke İlâhisi", "Zemzem İlâhisi", "Ara*fat İlâhisi", "Veda İlâhisi". "Medine İlâhi*si1 gibi başlıklar altında birçok ilâhi yer almaktadır.

Seyahatnameler. Kur'an ve Sünnet'teki seyahatle ilgili teşvikler yanında süratle gelişen fetihler sonucu İslâm dünyasının geniş bir coğrafyaya yayıl*ması. İslâm ülkelerini ve bunları birbirine bağlayan yollan tanıma ihtiyacını doğur*du. Siyasî, idarî, askerî ve ticarî sebep*lerle birlikte ilim tahsili ve hac görevini yerine getirme arzusunun doğurduğu bu ihtiyaç, erken zamanlardan itibaren bir seyahatname literatürünün oluşma*sına zemin hazırladı. Seyahat intihala*rının kaleme alınması 111. (IX.) yüzyıldan itibaren başlamakla birlikte bunlar müs*takil olmayıp tarih ve coğrafyaya dair eserlerin içinde yer almıştır. Müstakil eserlerin ancak V. (XI.) yüzyılda yazılma*ya başlandığı görülmektedir.[130]

Meşhur coğrafyacı Ya'kübî (ö. 292/905 | ? ]) Kitâbü'I-Büldân'ûa. Kûfe'den Medine ve Mekke'ye ulaşan yol güzergâ-hındaki konak yerleriyle Mekke ve Mes-cid-i Harâm'a dair kısa bilgilere yer ver*miştir. İbn Hurdâzbih el-Mesâlik ve'l-memâlik'te ve Kudâme b. Ca'fer Kitâ-bü'1-Harâc'öa, çeşitli şehirlerle Mekke ve Medine arasındaki konak yerlerini kı*saca zikrederken İbn Rüşte el-AIâku'n~ nefîse'de bazı Önemli şehirlerle Mekke arasındaki yol güzergâhı yanında Mekke ve Kabe tarihi, Kabe ve Mescid-i Harâm'ın özellikleri. Zemzem Kuyusu, Harem ve hac menâsikinin ifa edildiği diğer mekânlarla Medine ve Mescid-i Nebevi hakkında ol*dukça ayrıntılı bilgiler vermiştir. İstahrî Mesâlikü'l-memâlik, İbn Havkal Sûre-tü'l-arz (el-Mesâlik ue'l-memâtik) ve Mak-disî Ahsenü't-tekâsîm'Ğe ülkelerin an*latımına Mekke'nin kıble olarak taşıdığı önem sebebiyle Arap yarımadasıyla, bu bölgeye de Mekke ile başlamışlar; Mek*ke, Kabe. Mescid-i Haram, Harem ve hac*la ilgili diğer mekânlarla Medine hak*kında özet bilgiler vermişlerdir. Ebû Ubeyd el-Bekrî el-Mesâlik ve'l-memâ-lik'te İbn Rüşte gibi nisbeten tafsilâtlı malumat verirken Mekke'ye dair konu*larda daha çok Ezraki'nin Ahbâru Mek*ke'sine dayanmıştır. İdrisîde (ö. 560/1165) Nüzhetü'l-müştâk'ta Mekke ve çevre*siyle Medine hakkında kısa bilgilerle yetinmiştir.

Asıl hedefleri coğrafî malumat vermek olan bu âlimler yanında İslâm dünyasını gezip görmek ve hac görevini ifa etmek isteyen seyyahlar da vardır. Esasen he*men bütün seyahatlerde hac temel ve ortak âmil olarak görülmektedir. Özel*likle Batı İslâm dünyasından Doğu'ya ya*pılan yolculukların en önemli sebebini hac ve ilim tahsili teşkil etmiştir[131]. Klasik dönem hac seyahatnameleri bazan yıl*larca süren yolculuklar boyunca, başta Mekke ve Medine olmak üzere gezilip görülen yerlerle ilgili coğrafi ve tarihî malumat yanında içtimaî, iktisadî ve kül*türel hayata dair intibaları ihtiva etme*leri, İslâm dünyasının değişik yörelerin*den gelen hacıların örf ve âdetlerini, bu arada bilgi mübadelelerini yansıtmaları, çeşitli tarihlerde haccın eda edilişi sıra*sında görülen uygulamalar ve özellikle Kabe ve Mescid-i Harâm'la çevredeki di*ğer ziyaretgâhlarda tarih boyunca mey*dana gelen değişiklikler hakkında bilgi vermeleri bakımından büyük önem taşı*maktadır.

İranlı şair ve seyyah Nâsır-i Hüsrev, hac niyetiyle Merv'den başlayıp yine orada so*na erdirdiği, yaklaşık altı yıl sekiz ay sü*ren[132] yolculuğunu Farsça kaleme aldığı Sefernome adlı ese*rinde anlatmıştır. Ch. Schefer tarafından Fransızca tercümesiyle birlikte yayımla*nan eserin[133] daha sonra çeşitli neşirleri yapılmıştır[134]. Sefernâme'yi Yahya el-Haşşâb Arapça'ya[135]. W. M. Thackston İngilizce'ye çevirmişler*dir[136]. Bu seyahati sırasın*da Anadolu, Suriye, Lübnan, Mısır, Su*dan ve Kuzey Afrika'yı da dolaşan Nâsır-ı Hüsrev 438 (1047), 439, 440 ve 442 (1051) yıllarında olmak üzere dört defa hacca gitmiştir. Çok kısa süren ilk üç hac ziyaretinden sadece ikincisinde Medine ve Mescid-i Nebevî hakkında özet bilgi veren müellif, Mekke'de altı ay mücavir kaldığı son haccı sırasında haccın eda edi*lişi, Mekke, Kabe, Mescid-i Haram, hac gö*revinin ifa edildiği diğer yerler ve içtimaî hayatla ilgili intihalarını anlatmıştır.

Bugüne ulaşan meşhur hac seyahat*namelerinin çoğu Batı İslâm dünyasına mensup âlimler tarafından kaleme alın*mıştır. Bunlardan İbn Cübeyr'in er-Rih-Je'si tam bir hac seyahatnamesi olup bu türün ilk ve en hacimli Örneklerinden bi*ridir. İlk defa VVilliam VVright tarafından yayımlanan eseri[137] daha son*ra M. J. de Goeje[138] ve H. Nassâr[139] neşret*miş, ayrıca İtalyanca, İngilizce ve Fransız*ca'ya çevrilmiştir (£/2jİng.|, III, 755). İbn Cübeyr, 19 Şevval 578-22 Muharrem 581[140] tarih*leri arasında gerçekleştirdiği, Gırnata'-dan (Granada) başlayıp yine orada tamam*ladığı seyahati sırasında Mekke'de sekiz ayı aşkın bir süre kalmış: Mekke. Harem, Kabe, haccın ifa edilişi, çevredeki ziyaret yerleri, içtimaî hayat ve hacılarla ilgili göz*lemlerini günlük şeklinde ve ayrıntılı bir tarzda anlatmıştır. Beş gün kaldığı Medi*ne ve çevresi hakkında da bilgi vermiştir.

Ebû Muhammed el-Abderî, 25 Zilkade 688[141] tarihinde Mağrib'-den (Fas) çıktığı hac yolculuğu sırasında gördüğü yerlere dair coğrafî bilgileri, sos*yal hayat ve özellikle ilim ve kültür haya*tıyla tanıştığı ulemâ hakkındaki intibala-nnı er-Rihletü'1-Mağribiyye adlı seya*hatnamesinde toplamıştır.[142]

İbn Rüşeyd. doğum yeri Sebte'den (Ceuta) yola çıkarak 683-686 (1284-1287) yılları arasında gerçekleştirdiği hac se*yahatini MiFü'1-hybe bimâ cümih bi-tûli'l-ğaybe fi'1-vicheti'l-vecîhe ile'l-fiaremeyn Mekke ve Taybe adlı ese*rinde anlatmıştır.[143] Eserin V. cildi Haremeyn, Kahire ve İskenderiye'*ye ayrılmıştır. İbn Rüşeyd. 684'te (1286) yerine getirdiği hac ziyareti sırasında gi*diş ve dönüşte Medine'de üçer gün, Mek*ke'de ise dokuz gün kalmıştır. Medine hakkındaki kısa intihalarından sonra bu*rada tanıştığı âlimlerle ilgili ayrıntılı bilgi veren İbn Rüşeyd Mekke'ye varışından itibaren haccın eda edilişi, buna dair fıkhî hükümler ve hac menâsikinin ifa edildiği yerler hakkında siyer ve Mekke tarihi ki*taplarından aldığı malumat kaydeder. Da*ha sonra diğer şehirlerde olduğu gibi bu*rada tanıştığı âlimleri anlatır, aralarında geçen sohbet ve tartışmaları zikreder. Eser bu özelliğiyle geniş bir fehrese (bernâ-mec) mahiyetindedir.

Kasım b. Yûsuf et-Tücîbî de Sebte'den hareketle 696 (1297) yılında ifa ettiği hac*ca dair intibalarını Müstefâdü'r-riljLİe ve'J-igfirâb'da anlatmış, kitabın günü*müze ulaşan Mısır-Mekke kısmı Abdülha-fîz Mansûr tarafından neşredilmiştir.[144] İbn Rüşeyd gibi Tücîbî de gezip gördüğü yerlerde tanıştığı ve fay*dalandığı âlimlerden söz etmekte, ayrıca kaleme aldığı Bernâmec adlı eserinde de(nşr. Abdülhafîz Mansûr, Tunus 1981) bu bilgiler önemli yer tutmaktadır. Tücî-brnin haccın ifası sırasında şahit olduğu bid'atlan, hacıların örf ve âdetlerini zikredip tenkit etmesi bu seyahatnamenin dik*kat çeken yönlerinden biridir.

İbn Battûta, hac niyetiyle doğum yeri olan Tanca'dan yola çıkmış ve yaklaşık otuz yıl süren[145] seyahatiyle ilgili inti*balarını. kısaca Ribletü İbn Battûta di*ye tanınan Tuhfetü'n-nüzzâr ü gardî-bi'1-emşâr ve acâ 'ibi'l-esfâr adlı eserin*de toplamıştır. İlk defa Ch. F. Defremery ve B. R. Sanguinetti tarafından Fransız*ca tercümesiyle birlikte yayımlanan ese*rin[146] daha sonra çe*şitli baskılan yapılmış, son olarak da Ali el-Müntasır el-Kettânî tarafından yayımlan*mıştır.[147] Tuhletü'n-nüzzâr çeşitli Doğu ve Bat dillerine tercüme edilmiştir (El2 (ing.), III. 736). Bu seyahati sırasında Ku*zey Afrika, Mısır, Suriye, Haremeyn, Ye*men, Güney Afrika sahilleri, Irak. İran, Anadolu, Kafkasya ve Uzakdoğu'yu dola*şan İbn Battûta 726 (1326), 727. 728. 729, 732 ve 749 (1349) yıllarında olmak üzere altı defa haccetmiştir. 727-730 (1327-1330) yılları arasında mücavir ka*lan İbn Battûta hac ve Haremeyn'e dair intihalarını ilk haca sırasında anlatmakta. Mekke ve Medine ile çevresindeki ziyaret yerleri, Mescid-i Nebevî, Kabe, Mescid-i Haram, hacla ilgili uygulamalar. Mekke ve Medine'deki sosyal hayat, buradaki yöneticiler ve tanınmış âlimler hakkında bilgi vermektedir.

Hâlid b. îsâ el-Belevî, doğum yeri olan Gırnata'ya bağlı Kantûriye'den başlayıp yine orada tamamladığı ve yaklaşık beş yıl süren[148] hac seyahati*ni Tâcü'l-mefrık tî tahliyeti iuiemâIi'l-Meşnk adlı eserinde anlatmıştır[149]. 737'de (1337) hac farizasını ifa eden Be-levî, Medine ve Mekke ile buralardaki zi*yaret yerlerine dair intibalannı yer yer edebî bir üslûpla ve ayrıntılı olarak kay*detmekte, bu arada görüşüp faydalandı*ğı ulemâyı tanıtmaktadır.

VIII. (XIV.) yüzyıldan sonra Kuzey Af*rika'dan ve özellikle Endülüsten hac ve ilim tahsili maksadıyla Doğu'ya yapılan seyahatlerde bir azalma görülmektedir. Bunun başlıca sebebi cihada öncelik ve*rilmesi ve ulemânın bu konudaki telkin*leridir[150]. Kalesâdî, Gırnata'ya bağlı Besta'dan (Ba*za) 840 (1436) yılında başladığı, on beş yıl kadar süren hac yolculuğuyla ilgiü olarak kısaca Rihletü'I-Kaleşâdî adıyla anılan Temhîdü't-tâlib ve münteha'r-râğib ilâ acle'I~menâzil ve'1-menâkıb'ı kaleme almıştır.[151] Bu eser de müellifin ta*nışıp ilim tahsil ettiği ulemâdan bahset*mesi sebebiyle bir fehrese özelliği taşır. Kalesâdî 851 (1447) yılında ifa ettiği hac ve umreden de kısaca bahsetmektedir.

Ebû Salim el-Ayyâşî Mâ'ü'l-mevtâd adını verdiği. er-RihIetü'l-cAyyâşiyye di*ye tanınan eserinde[152] 1059 (1649). 1064 {1654} ve 1076 (1666) yıllarında gerçek*leştirdiği hac yolculukları vesilesiyle Fas-Mekke kervan yolu üzerindeki şehirleri, buralardaki içtimaî hayatı, görüşüp ders ve icazet aldığı âlimleri ve tasavvuf eh*lini anlatmıştır.

Evliya Çelebi Seyahatnâme'smm IX. cildini (İstanbul 1935), 12 Muharrem 1082 (21 Mayıs 1671) tarihinde İstanbul'*dan başladığı hac yolculuğuna ayırmış, yol boyunca uğradığı yerler yanında Medine ve Mekke ile buralardaki ziyaret yerleri, içtimaî hayat, dinî yapılar, Mescid-i Ne*bevî, Kabe, Mescid-i Haram, hac menâ-sikinin icra edildiği yerler ve haccın ifa edilişiyle ilgili etraflı bilgi vermiştir.

Abdülganî b. İsmail en-Nablusî evliya ve ulemâ ile görüşmek, ölenlerin kabir*lerini ziyaret etmek ve hac farizasını ye*rine getirmek üzere 1 Muharrem 1105-5 Safer 1106[153] tarihleri arasında Suriye. Mısır ve Hicaz'a yaptığı yolculuğuyla ilgili izlenimlerini el-Hakîka ve'1-mecâz ii'r-nhle ilâ bilâdi'ş-Şâm ve Mışr ve'1-Hicâz adlı seyahat*namesinde toplamıştır. Ahmed Abdülme-cîd Herîdî tarafından Dârü'l-kütübi'l-Mıs-riyye'de[154] mevcut nüsha*sı esas alınarak tıpkıbasımı yapılan ese*rin[155] üçüncü bölümü Hare*meyn hâtıralarına ayrılmıştır. Nablusî, günlük şeklinde kaydettiği kendi müşa*hedeleri yanında daha önceki seyahat*namelerden, tarih, coğrafya, tabakat. ha*dis ve fıkıh kitaplarından da faydalana*rak Mekke ve Medine ile çevresindeki zi*yaret yerlerinden, buradaki bazı örf ve âdetlerden, görüşüp sohbetlerde bulun*duğu ulemâdan söz etmiştir.

Cezayirli âlim Hüseyin b. Muhammed el-Versîlânî Nüzhetü'l-enzâr fi faili CİJ-mi't-tânh ve'1-ahbâr adını verdiği, er-Rihletü'l-Verşîlâniyye diye tanınan ese*rinde[156] 1179 (1765) yılında çıktığı hac yolculuğunu anlatmaktadır. Şahsî mü*şahedeleri yanında daha önceki seyyah*lardan ve özellikle Ayyâşîden nakillerde bulunan Versîlânî, tanıştığı ulemâ ve rne-şâyih hakkındaki malumat yanında hacla ilgili fıkhî bilgiler de verir. Eserin büyük bir bölümü Haremeyn'e dair intihalarına ayrılmış olup burada Mekke'ye nisbetle Medine ve çevresine dair daha fazla ma*lumat bulunmaktadır.

Tunuslu edip ve yazar Muhammed b. Osman es-Senûsî, İtalya ve Türkiye üze*rinden gerçekleştirdiği hac seyahatini[157] er-Rihîetü'1-Hicâ-ziyye adlı eserinde anlatmıştır.[158]

Eserin 1. cildinde İtalya. II. Cildinde Türkiye ve Hicaz hâtıralarına yer veren müellif III. cildi tanıştığı ulemâya ayır*mıştır.

Moritanyalı âlim Muhammed Yahya b. Muhammed el-Velâtî de altı yıl üç ay sü*ren[159] hac yolculuğuyla il*gili hâtıralarını er-Rihletü'1-Hicâziyye adıyla kaleme aldığı bir kitapta topla*mıştır.[160] Velâ-tf, 1313 (1896) yılında ifa ettiği hac fari*zası vesilesiyle Mekke'de bir ay, Medi*ne'de dört ay kalmış ve buradaki ziyaret*lerini günlük şeklinde çok kısa olarak an*latmıştır.

Mısır'da 1318'de (1901) mahmil ku*mandanlığı yapan. 1320(1903). 1321 ve 1325 (1908) yıllarında hac emirliği göre*vinde bulunan İbrahim Rıfat Paşa, hac yol*culuklarına ait izlenimlerini daha sonraki yıllarda tarihî, coğrafî ve dinî bilgiler de ek*leyerek Mir'âtü'l-Haremeyn evi'r-raha-lâtü'l-Hicâziyye ve'l-hac ve meşâciru-hü'd-dîniyye adıyla yayımlamıştır[161]. Hac kafilesinin güzer*gâhı, Haremeyn'deki hac menâsikinin ifa edildiği mekânlarla diğer ziyaret yerleri hakkında malumat veren müellif, Hare*meyn'de içtimaî ve iktisadî hayat ve hac*la ilgili bilgilere geniş yer ayırmış, ayrıca Arap yarımadasının tarih ve coğrafyası ile İslâmî fetihlere de temas etmiştir. Bu arada müellifin çektiği çok sayıda fotoğ*raf da tarihî belge olarak büyük önem ta*şımaktadır. Mısırlı yazar Muhammed Le-bîb el-Betenûnî, hidiv II. Abbas Hilmi'nin 1327 (1909) yılında gerçekleştirdiği hac yolculuğunu, onun emriyle er-Rihletü'l-Hicâziyye[162] adlı bir ki*tapta anlatmıştır. Betenûnî yolculuk bo*yunca uğradıkları yerlerin coğrafyası, tarihi, tarihî eserleri ve hac menâsikiyle il*gili etraflı bilgi vermiş, esere harita ve re*simler eklemiştir.

Avrupalı seyyahların Arap yarımada*sına yönelik ilk seyahatlerinin XVI. yüz*yılda başladığı görülür. Bunlann bir kısmı şahsî merakla bu yolculuğa çıkarken ço*ğu bölgeyi tanımak için özel görevle gön*derilmiştir. Bu seyyahlardan sadece bir kısmı Haremeyn'i ziyaret edebilmiş, bun*lar da gayri müslimlerin Mekke'ye girme*si yasak olduğundan ya müslüman kı*lığına girerek veya İslâmiyet'i kabul ede*rek bu ziyareti gerçekleştirmiştir. Bu sey*yahların ilki, İtalyalı paralı bir asker olan Ludovico di Varthema'dır. Aralık 1502'-de Venedik'ten yola çıkan Varthema İs*kenderiye, Kahire, Beyrut, Trablus ve Halep üzerinden Şam'a varmış ve burada ta*nıştığı bir hıristiyan mühtedi vasıtasıyla hac kafilesine eşlik eden askerî birliğe ka*tılmıştır.[163] Varthema, Avrupalı bir mühtedi olarak Yûnus adıyla hac ka*filesinde yer almış, hacdan sonra Cidde ve Aden üzerinden Uzakdoğu'ya gitmiş ve 1508 yılında Avrupa'ya dönmüştür. Se*yahat intihalarını Itinerario de Ludovi-co di Varthema[164] adlı ki*tabında toplayan Varthema, kısa bir sü*re kaldığı Medine ve Mekke'de yörenin to*pografyası ve müslümanların ibadetle*rinden çok çevrede gördüğü ilgi çekici şey*leri anlatmıştır. Eser. Joseph Pitts'in A True and Faithful Account o/ the Reli-gion and Manners of the Muhamma-dans'ı[165] yayımlanın caya ka*dar yaklaşık 200 yıl boyunca bu konuda bir Batı dilindeki tek kitap olma özelliğini korumuştur.

XVI ve XV[|. yüzyıllarda Haremeyn'i ge*zen bazı Avrupalılar'a rastlanmakla bir*likte bunların hiçbiri Varthema kadar bil*gi toplayabilmiş değildir.[166] Deniz seyahat*lerine meraklı İngiliz Joseph Pitts kor*sanlar tarafından esir alınarak Cezayir'*de iki defa satılmış ve ikinci sahibinin baskısıyla müslüman olduğunu söyle*miştir. Daha sonra satıldığı efendisiyie birlikte muhtemelen 1685 yılında hacca gitmiştir. Mekke'de hürriyetine kavuş*masına rağmen tekrar Cezayir'e dönen Pitts burada yedi yıl kaldıktan sonra İz*mir'e, oradan da 1693 yılında İngilte*re'ye gitmiştir. Pitts, yukarıda adı geçen kitabında hac menâsikiyle ilgili doğru bil*gi vermesine rağmen hâtıraları yaban*cılara karşı ön yargılı tipik İngiliz tavrını yansıtır.[167]

Seyahat intihalarını bir kitapta topla*yan Avrupalı seyyahlardan biri de kimliği tam olarak bilinmeyen Domingo Badia y Lebiich adlı İspanyol'dur. Domingo Valen-cia'da Arapça öğrenmiş ve İspanya hü*kümeti veya daha kuvvetli bir ihtimalle Na-polyon adına bu seyahati yapmıştır. Bir prens kisvesi altında Ali Bey adıyla Tanca'-dan yola çıkan[168] Domingo 23 Ocak-2 Mart 1807 tarihleri arasında Mekke'de kalmış ve oldukça itibar gör*müştür. Onun seyahatnamesi[169]. Batı'da Mekke ile ilgili olarak kale*me alınan ilk sistematik rapor özelliğini taşır.

Almanya'da ve İngiltere'de şarkiyat tah*sili gören ve Arapça öğrenen İsviçreli Jo-hann Ludvvig Burckhardt, merkezi Lond*ra'da bulunan Association for Promoting the Discovery of the Interior Parts of Af-rica tarafından Fizan üzerinden Sahrâ'-nın güneyine doğru bir keşif gezisiyle gö*revlendirilmiş, Arapça konuşması ve müs*lüman kimliği edinmesi amacıyla Suriye'*ye gönderilmiştir. Halep'te Kur'an ve fı*kıh dersleri alan Burckhardt, keşif gezisi için Kahire'ye kadar gitmişse de Sahra se*ferini gerçekleştireceği güvenilir bir ker*van bulamadığından hac yolculuğuna çık*maya karar vermiştir. Bu arada müslü*man olduğunu da ilân etmiş ve Tâif'te Mehmed Ali Paşa'nın huzurunda dinî ko*nularda sorulan sorulara verdiği cevap*larla şüpheleri ortadan kaldırmıştı. 8 Ey*lül 1814'te Mekke'ye varan Burckhardt burada ve daha sonra gittiği Medine'de birkaç ay kalarak tekrar Kahire'ye dön*müştür. Burckhardt'ın seyahatiyle ilgili iz*lenimlerini anlattığı Travels in Arabia[170], ben*zeri kitaplar içinde en doğru ve tarafsız bilgi veren eserdir. Daha sonra Richard Francis Burton tarafından da incelenen eserde düzeltilmesi gereken hiçbir şeyin bulunmadığı tesbit edilmiştir.[171]

İngiliz seyyahı Sir Richard Francis Bur*ton Oxford'da Arapça öğrenmiş, daha son*ra Royal Geographical Socİety tarafından Arabistan'ın doğu ve orta bölgelerinin ha*ritasını çıkarmakla görevlendirilmiş, Arap*ça'yı daha iyi öğrenmesi için de Arap ül*kelerine gönderilmiştir. Bu ülkelerde ön*ce İranlı bir asilzade, ardından bir derviş ve nihayet Afgan asıllı bir İngiliz doktoru kimliğiyle dolaşmış, Ezher'de derslere de*vam etmiştir. Buradan hac yolculuğuna çı*kan Burton 25 Temmuz 1853'te Medine'*ye, 13 Eylül'de Mekke'ye varmış ve hac ibadetini bir müslüman gibi yerine getir*dikten sonra Kahire'ye, daha sonra da İn*giltere'ye dönmüştür. Yolculuk intibalanni Pilgrimage to al-Medina and Meccah[172] adlı eserinde son de*rece ayrıntılı ve kendinden önceki seyyah*lardan daha heyecanlı bir şekilde anlat*mıştır.

Bir İngiliz rahibinin oğlu olan John Fryer Keane Hintli mürettebatla birlikte gemi görevlisi olarak çalışmış, Cidde'de Hindis*tanlı bir prensin maiyetine girip Mekke'*ye gitmiştir. Buradaki intihalarını Six Months in Meccah: An Account ol the Muhammedan Pilgrimage to Meccah[173] adıyla kitap haline getiren Keane, hacıların dinî samimiyetinden ve bunun meydana getirdiği derin manevi*yattan çok etkilenmiştir.[174]

Hollandalı müsteşrik Christiaan Snouck-Hurgronje, haccın Endonezyalı hacılar üze*rindeki tesirleri ve bunun Hollanda sömür*ge yönetimi aleyhine doğurduğu sonuç*lar hakkında araştırma yapmak üzere gö*revlendirilince, Arapça pratiğini ilerlet*mek ve bu arada Endonezya hacılanyla ilişki kurmak üzere Cidde'de beş ay, Mek*ke'de de altı ay kalmıştır. 1885 yılında Ab-dülgaffâr adıyla gerçekleştirdiği bu ziya*ret sırasındaki müşahedelerini anlattığı Mekka[175] adlı ese*rinin I. cildi Mekke tarihiyle ilgili malu*matı, II. cildi de Mekke'deki içtimaî hayata dair izlenimlerini ihtiva etmektedir. Geniş muhtevası ile Batı dünyasında İslâm'ın dinî merkezi hakkındaki hemen hemen en önemli kaynak sayılan bu eserini kale*me almadan önce Snouck-Hurgronje dok*tora tezini de[176] hac üzerine yapmıştı.[177]



Bibliyografya :


Hâlid b. îsâ el-Belevî. Tâcü'l-mefrık (nşr. Ha*san es-Sâih). Muhammediye, ts. (Sunduk İhyâi't-türâsi'l-İslâmî). naşirin mukaddimesi, 1, 72-79; İbn Sûde, Delîlü mtferrihi'l-Mağribİ'l-aksâ, Dâ-rülbeyzâ 1960-65,11, 333-370; Ahmed Ebû Sa'd. Edebü'r-rihlât, Beyrut 1961, s. 17-20. 108-127, 165-219; I. Krachkovsky. Târlhu'I-edebi'l-cuğrâ-fıyyi'l-'Arabî (trc. Selâhaddin Osman Hâşim], Kahire 1963-65, !, 155-168, 199-200, 259-261, 298-302, 356-358. 367-368. 383, 421-433; II. 731, 765-767; Zekî M. Hasan, er-Rahhâletü'l-miislimûn fi'l-'uşûri'l-vüstâ, Beyrut 1401/1981, s. 5-14, 35-45, 56-57, 70-88, 132-171; Nikola Ziyâde. el-Cuğraftyye ue'r-rahaiât Hnde'l-'Arab, Beyrut 1982, tür.yer.; Hamed el-Câsir. Eşherü ra-halâti'l-hac, Riyad 1402/1982; HüsnîMahmûd Hüseyin, Edebü'r-rihte 'inde'l-'Arab, Beyrut 1403/1983, s. 5-53; R. TVench. Arabian Tra-uellers: The European Discooery of Arabia, London 1986; Hüseyin M. Fehîm. Edebü'r-riha-tât, Kuveyt 1409/1989, s. 89-115; B. D. Met-calf. "The Pilgrimage Remembered: South Asian Accounts of the Hajj", Müslim Trauel-ters (ed. D. R Eickelman). Reading-Berkshire 1990, s. 85-107; R. Bidvvell. Trauelters in Ara*bia, Reading - Berkshire 1994; Ahmed Ramazan Ahmed, er-Rihte ue'r-rahhâletü'1-mü.sHmûn, Cidde, ts. (Dârü'l-Beyânil-Arabî), s. 7-20, 51 vd., 239-251, 319-395; Seyyid Hâmid en-Nes-sâc, Mişuâru kütübi'r-rihle, Kahire, ts. (Mekte-betü Garîb). tür.yer.; Atİyye Avde Ebü Serhan. "Eserü'r-rah haleti'1-müslimîn fî taerîfi'l-müc-teme'âti'l-İslâmiyye", Faysal, sy. 25, Riyad 1979, s. 31-34; A Miquel. u!bn Battflla", El2 (Ing.), III, 735-736; Ch. Pellat "İbn Djubayr", a.e., III, 755; I. R. Netton. "Rıhla", a.e. VIII,528
 
Üst Alt