• İletilerinizde "teşekkür" ifadeleri yasaktır. Lütfen teşekkür ederim ... vb ifadeler kullanmayınız.Teşekkür etmek istiyorsanız ilgili iletinin altında yer alan "beğen"ebilirsiniz.

İttihatçı politikalar Filistini kaybettirdi

Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
116
Beğeniler
0
Puanları
0
#1
'Arapçılık anakronizmdir'-1

Fatih Üniversitesi Tarih bölüm başkanı Prof. Tufan Buzpınar'la O.Doğu'nun Osmanlı'dan ayrılış sürecini konuştuk.


You do not have permission to view link Giriş yap veya üye ol.
You do not have permission to view link Giriş yap veya üye ol.


Türkiye'nin Suriye dış politikasında yaşanan gelişmelerle birlikte Osmanlı mirasına atıfla değerlendirmeler yapılmaya başlandı. Ortadoğu Osmanlı'dan nasıl ayrıldı? Ayrılma döneminde ve sonrasında yaşanan gelişmeler göz ardı edilerek Osmanlı mirasıyla politika üretilebilir mi? Kafamızda beliren bu sorularla, gelişmeleri biraz da Suriye tarafından görebilmek için Ortadoğu'nun Osmanlıdan ayrılış sürecini ve sonrasını Fatih Üniversitesi Tarih bölüm başkanı Prof. Dr. Tufan Buzpınar'la konuştuk. Prof. Dr. Tufan Buzpınar Arap milliyetçiliği söyleminin anakronizm olduğunu, Osmanlı döneminde bölgede ayrılıkçılığa sebep olacak bir milliyetçilik anlayışının olmadığını ve Avrupalı devletlerin müdahalesinin bölgedeki dengeyi bozduğunu söyledi.

Aynur Erdoğan- Çalışmalarınız II. Abdülhamit dönemi ve Ortadoğu üzerine yoğunlaşıyor. Kafanızdaki temel sorun nedir?

Tufan Buzpınar- Benim cevaplandırmaya çalıştığım temel soru şu: Osmanlı devleti bölgeden çekilme noktasına nasıl geldi? Asıl kırılma noktası nerede? Diğer bir ifadeyle çok ciddi problemler yaşanan modern Orta Doğu'nun oluşum süreci, doğuşu nasıl gerçekleşti? Bu soruya cevap ararken Napolyon'un Mısır'ı işgaline kadar geriye gitmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bernard Lewis'in veya Charles Issawi'nin baktığı gibi Napolyon'un Mısır işgalini Orta Doğu'nun modern döneme geçişi, Orta Doğu insanının gözünün açılması, Batıyı keşfetmesi ve dolayısıyla kendisini geliştirmek için uykudan uyanması şeklinde değerlendirmiyorum. Napolyon'un Mısır'ı işgalini ben de hakikaten tarihi bir dönüm noktası olarak görüyorum. Ama şu anlamda: Avrupa'nın büyük devletlerinin kendi aralarındaki rekabeti kıta dışına taşıyıp bugün Orta Doğu dediğimiz bölgeye yayması ve orada 19. yüzyılda ciddi bir rekabet içine girmesi; bu rekabette öne çıkan Fransa, İngiltere ve Rusya'nın bölgedeki nüfuz mücadelesinin Osmanlı Devleti'nin çok uzun yıllarda oturttuğu dengeleri bozması, Osmanlı Devleti'nin zaaflarının da dengenin bozulmasına mani olamaması, yani Avrupa'nın bölgede giderek daha fazla etkili olarak emperyal çıkarlarına hizmet etmeye çalışması ve sonuçta bugün karşımıza çıkan Osmanlı sonrası problemli bir yapı… Ben bu problemli yapının daha iyi anlaşılabilmesi için Osmanlı son dönemini iyi çalışmak gerektiğini düşünüyorum.

O bölgenin Osmanlıdan kopuş nedeni olarak gösterilen Arap milliyetçiliğinin ittihatçılığa bir tepki olarak ortaya çıktığı söylenir. Arap milliyetçiliğinin kökeninde sizce ne var?

Ben Osmanlı döneminde bir Arap milliyetçiliğinin olduğunu düşünmüyorum. 1870'lerden sonra Osmanlı yönetimini eleştiren veya onu kabul edilemez bulan bazı Arapların varlığını kabul ediyorum. Ama bu Osmanlıyı bölgeden tamamen çıkarmayı hedefleyen ve Arap milliyetçiliği olarak adlandırılabilecek bir harekete dönüşmüş görünmüyor. Biraz önce bahsettiğim dengelerin bozulmasıyla alakalı bir şey bu. Dengeler değişince bir kısım insanların referans noktaları da değişiyor. Mesela oturmuş dengeler şöyleydi: Osmanlı Devleti İslam'ı temel referans almış bir devlet olarak Müslümanların önceliğine dayalı bir sistem kurmuştu. Burada gayrimüslimlerin, yani Hıristiyanların ve Yahudilerin de bir yeri vardı. Böyle bir denge üzerine barış sağlanmıştı ve bu uzun süre devam etmişti. Avrupa'nın bölgede nüfuzu arttıkça bölgede Müslümanların önceliğine dayalı oturmuş denge kaybolmaya başladı. Önce Mehmet Ali Paşa Müslüman Hıristiyan eşitliği ilkesini getirdi. Bunu getirişindeki temel amaç da Osmanlı merkezine karşı Avrupa'nın desteğini almaktı. Bağımsızlık elde ederek o bölgenin yönetimini kalıcı olarak ele geçirmek istiyordu. Bunda da Avrupa'nın desteğini almadan başarılı olamayacağını düşündüğü için bölgeyi Avrupa'nın nüfuzuna açarak onların desteğini sağlamaya çalıştı.


EŞİTLİK POLİTİKALARI KARGAŞA ÇIKARDI

Tanzimat'ın da dış güçlerin desteğini sağlamak için ilan edilmesi gibi…

Evet. Tanzimat da Osmanlılık anlayışı çerçevesinde bunu devam ettirirdi. Dolayısıyla Müslümanlar kendi devletlerinde Hıristiyanlarla ve Yahudilerle eşit statüye indirgenmiş oldular. Yani öncelikli konumda iken eşit konuma getirilince üstünlük konumlarını kaybetmiş oldular. Bu da tepki doğurmaya başladı. Nitekim Mehmet Ali Paşanın 1831–40 yılları arasında Suriye'de uyguladığı politikalar Nablus'ta, Beyrut'ta, Lübnan'da… isyanlara neden olmuştur.

İsyanları Müslümanlar mı çıkarıyor?

Nablus'ta Müslüman Araplar Mehmet Ali Paşa yönetimine karşı isyan ediyorlar. Lübnan'da Dürzîler isyan ediyorlar. Daha sonra da silahsızlandırma, vergilerin artırılması… isyanları körüklüyor. Aynı dönemde Avrupa'nın bölgede giderek nüfuzunu artırması gerginliğin artmasına katkı yapıyor. Tabii olarak Avrupalılar bölgedeki Hıristiyanlarla işbirliği yani "iş" yapıyorlar. Ticaretlerini onlarla geliştiriyorlar. Bu da yadırganacak bir şey değildir. Kendi dinlerinden olan insanlarla iş yapmış oluyorlar. Fransızlar özellikle bölgedeki Katolikleri desteklemeye çalışıyorlar. Böyle olunca ticaret yapan kesim giderek güçleniyor. Yani Hıristiyanlar ekonomik olarak giderek daha kuvvetli hale geliyorlar. Ticaret biraz Kuzeye kayıyor ve Beyrut Limanı üzerinden yapılıyor. Beyrut o kadar hızlı gelişiyor ki 1880'lere gelindiğinde artık bir sancak statüsü yetmeyecek kadar gelişiyor ve Suriye vilayetine bağlı bir sancak olmaktan çıkarılarak müstakil bir vilayete dönüştürülüyor. Bu hızlı gelişmenin lokomotifi aslında Avrupa'yla ticarettir. Bu ticaretin kaymağını da bölgenin Hıristiyanları yiyor.

Müslümanlar açısından?

Dolayısıyla onlar giderek güçlenirken Müslümanlar, konumları yerinde saymış olsa bile, zayıflamış oluyorlar. Bu da büyük gerginliklere yol açıyor. 1860 ve 61'de önce Lübnan'da başlayan sonra Şam'a sıçrayan çatışmalarda çok sayıda Hıristiyanın öldürülmesinin arkasında aslında bu gerilim yatıyor. Bu, bölgenin İslam dönemi tarihinde görülmemiş bir şeydir.


AVRUPALI DEVLETLERİN ETKİSİYLE MEZHEPÇİLİK GELİŞİYOR

Toplumsal yansıması ne oluyor?

Bu insanlar yıllardır birlikte yaşıyorlar. Hiçbirisi o bölgeye yeni gelmedi. Ne Dürzîler ne Marunîler ne Şii Müslümanlar ne Sünni Müslümanlar… Bu kadar uzun süre bölgede birlikte dengeli bir şekilde yaşamış insanlar ne oldu da 19. yüzyılda birbirlerine silah çeker hale geldiler? Amerikalı bir araştırmacının tabiriyle "the culture of sectarianism", yani mezhepçilik kültürü gelişiyor. Hepsi kendi dar anlamda mezhebini öne çıkarıyor ve diğerlerini dışlıyor. "Dışlayıcılık" gelişiyor. Birlikte yaşama anlayışından uzaklaşılıyor. Benim vurgu yaptığım nokta bu. Bunu biraz daha ileri götürdüğünüzde aslında geleneksel olarak söylenegelen Osmanlıdan kopuşu savunanların bazı Hıristiyan Araplar olduğu ve savaş yıllarında da buna bazı Arabistlerin katıldığıdır.

Doğru mu bu tez?

Dar anlamda buna "evet" diyebiliriz. Beyrut merkezli olarak bakıldığında 19. yüzyılda misyoner faaliyetlerini yeni bir gelişme olarak görüyoruz. İngilizler 1820'li yıllardan itibaren bölgede hiç yoktan bir Protestan cemaati oluşturuyor. 1840'lı yıllara gelindiğinde Protestan Piskoposluğunu kuracak seviyeye geliyorlar. Bu dönemde Müslümanları Hıristiyanlaştıramıyorlar. Yeni cemaat diğer Hıristiyan gruplardan devşiriliyor. Katolikler arasında Fransızlar, Ortodoks Hıristiyanlar arasında Ruslar ve biraz Kuzeyde olmak üzere Amerikalılar bölgede misyoner faaliyetlerini artırıyorlar. Bu da orada bir rekabet ve gerginlik oluşturuyor. Avrupa bölge ile sağlıklı bir ilişki kurmak için değil kendi çıkarları doğrultusunda nüfuz sağlamaya çalışıyor. Açılan okullar, kiliseler, hastaneler… bunların hepsi Müslüman cemaati Hıristiyanlaştıramadıkları için diğer Hıristiyanlardan Protestanlaştırma anlamına geliyor. Mesela gerginliğin nereden kaynaklandığını göstermesi bakımından çok enteresan bir örnek vereyim: Yanılmıyorsam 1823 yılında İngiliz Protestan misyonerleri Lübnan'da Malta'da basılmış İncilleri dağıtıyorlar. Lübnanlı Katolik Hıristiyanlar Papalığın onayı olmayan İncil dağıtıldı diye ayaklanıyorlar. Protestan misyonerler canlarını zor kurtarıyor ve dağıtılan İnciller toplatılıyor.

Aynı dinin iki mezhebi arasında da çatışma yaşanıyor?

Evet. Mezhepler arasında tahammülün azaldığı ve karşılıklı saygı ve anlayışın zayıfladığı bir ortama doğru gidiliyor. İşte bu durum çatışmaları doğuruyor.

Temel sebep Avrupa devletlerinin Osmanlı üzerindeki çıkar mücadelesi mi?

Bu sürece daha geniş açıdan baktığınızda Şark meselesiyle irtibatlı görebilirsiniz. Avrupa'nın güçlü devletleri 18. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Osmanlı Devleti'ne yıkılacak gözüyle bakmaya başlıyorlar. Osmanlı Devleti çok kıymetli topraklar üzerinde hüküm sürüyor. Yıkılırsa bu kadar kıymetli toprakları kim ele geçirecek? Kim ele geçirirse ona avantaj sağlayacak. O halde rakip olan diğer bir güç ele geçirmesin diye herkes ilgisini artırıyor. Yani Ruslar, Fransızlar ve İngilizler herkes birbirini kolluyor. 1798'de Fransa Mısır'ı işgal ettiğinde ilk tepki veren Osmanlılar değil, İngilizler olmuştur. Osmanlılar daha donanmasını göndermeden Fransız donanmasını İngilizler bombalıyorlar.


YAHUDİ GÖÇÜNÜ İNGİLİZLER DESTEKLİYOR

Neden, İngilizler neden rahatsız oluyor?

Çünkü bu işgali birinci derecede kendi çıkarlarına, kendi Hindistan güzergâhları açısından tehdit olarak değerlendiriyorlar. Ardından bölgedeki yapılanmayı gözden geçirdiklerinde İngilizler kendilerini Fransızlara ve Ruslara karşı daha zayıf görüyorlar. Çünkü Fransızların Katoliklerle çok uzun süredir devam eden diyalogu var, ticarette önceliği var. Rusların bölgedeki Ortodokslarla diyalogu var ve bölgedeki Hıristiyanların çoğunluğu Ortodoks. Bu çok önemli bir avantaj. İngilizlerin bölgede doğrudan diyalog kurduğu kimsesi yok. İşte bundan sonra Protestan cemaatini oluşturmaya çalışıyorlar, Yahudilerle yakından ilgilenmeye başlıyorlar. Osmanlı Devleti'yle ta başından beri problemli olan Dürzilerle ilgileniyorlar. Yani yabancı müdahalesi bölgenin dengelerini aslında şu anlamda da değiştiriyor: bölgede zayıf olan dışardan destekle kuvvetli duruma gelmeye çalışıyor. Bir de enteresan bir durum olarak; bölge insanının bakış açıları değişiyor. Yani daha önce otoritenin kaynağı olarak Osmanlı merkezine bakarken şimdi giderek güç kaynağı çoğalıyor. Bir kısmı Ruslara, bir kısmı Fransızlara, bir kısmı İngilizlere bakmaya başlıyor. Osmanlıya bakan önemli bir kitle var. Ve bu süreçte 1870'lerden itibaren bir de Yahudi göçü unsuru eklenmeye başlıyor. Avrupa'nın kıta dışına yaydığı bu nüfuz mücadelesiyle bölge giderek barışı, huzuru arayan bir yer haline geliyor.


AYRILIKÇILIĞI YABANCI OKULLAR KIŞKIRTIYOR

Milliyetçiliğin oluşturulma kanalları neler?

Arap milliyetçiliği veya başka tabirle "erken Arap milliyetçiliği" veya İngilizce tabirle "Arabism"; yani Arap milliyetçiliğinin ön safhası burada nerede duruyor? Aslında burada iki damar var. Bir tanesi seküler yanı kuvvetli, Hıristiyanların etkin olduğu ve yabancı desteğini almış damar.

Mesela şöyle hikayeler okuyoruz: Beyrut'ta Alexandre Dumas'ın "Üç Silahşörler"ini okutan bir Fransızca hocası öğrencilerini Osmanlıya karşı kahramanlık hikayeleriyle öyle motive ediyor ki bu Hıristiyan çocuklar dersten çıktıktan sonra sahillere gidiyorlar ve ne yaparsak Osmanlı hakimiyetine son verebiliriz diye Osmanlı karşıtı planlar, projeler yapıyorlar!

Okullar yoluyla ayrılıkçılığa felsefi ve zihni bir temel de oluşturuyorlar?

Aslında bütün misyoner okulları açık veya örtük Osmanlıya sadakatsizliği işliyorlar. Aynı zamanda bütün misyoner okulları hangi ülkenin desteğindeyseler o ülkenin ulusal çıkarlarına katkı yapmaya çalışıyorlar. Yani Britanyalı Protestanlar İngiltere, Katolikler Fransa ve Ortodokslar da Rusya dış politikası çizgisinde hareket ediyorlar. Ana devletin konumuyla misyonerlerin bağlantısını göstermesi bakımından çok enteresan bir örnek var: 1820'lerde bölgede Protestanlık oluşturulmaya başlanıyor ve 1840'larda ayrı bir cemaat olarak tanınıyor ve katedrallerini kuruyorlar. Protestan olan Almanlar ve İngilizler diyorlar ki; "biz aynı kilise yapısı içerisinde hizmet verelim ve piskoposu da münavebeli seçelim. Yani İngilizlerden seçilen öldüğünde yerine Alman, Almanlardan seçilen öldüğünde de yerine İngiliz seçilsin." Bu durum 1879'e kadar böyle devam ediyor. Bu tarihte Alman Piskopos S. Gobat vefat edince yerine İngiliz tayin edilmesi söz konusu olduğunda Almanlar "biz artık o kuralı kabul etmiyoruz. Biz kendi dini görevlilerimizi tayin edeceğiz. Kendi kilisemizi inşa edeceğiz. Artık İngiliz Protestanlarıyla birlikte hareket etmek istemiyoruz." Diyorlar ve İngilizler uzun bir direnişin ardından 1886'da bu kararı kabul etmek zorunda kalıyorlar.

Ne değişti?

Değişen en önemli şey, Prusya-Almanya'nın 1830'lu yıllara kıyasla çok daha güçlü olması ve bağımsız hareket etme isteği geliştirmiş olması. 1880'lere gelindiğinde birliğini tamamlamış ve Fransa'yı yenmiş bir Almanya var. Artık Avrupa'da kendi gücünü ispat etmiş daha dışarıya açılmaya, dünya politikasına karar vermemiş ama bu anlamda bakıldığında bölgeye 1890'larda II. Wilhelm'in gelişiyle doruk noktasına ulaşacak bir ilgi oluşmuş durumda. İngilizlerden ayrılıyorlar. Sadece dini bir proje olsa misyonerlik, bölgedeki Protestanların bu ayrılığının izahı zor. Fakat iki ülkenin "milli" menfaatleri ve kendi emperyalist politikaları söz konusu olduğu için diğer araçların yanına bir de dini ekliyorlar.


AVRUPALI DEVLETLER MİLLİYETÇİLİĞİ KULLANDI

Bölgede etkin olabilmek için yerel güçleri kullanıyorlar. Dini politikalar bunu gösteriyor. Felsefi temeli oluşturabilmek için de Arap milliyetçiliğini kullandılar diyebilir miyiz?

Yerel güçleri kullanmadan orada nüfuz sahibi olamazlar tabii. Zaten İngilizlerin Napolyon işgalinden sonra kendilerini boşlukta hissetmeleri, Protestanlığı oluşturmaları, Yahudilere ve Dürzilere sahip çıkmaya çalışmalarının arkasındaki mantık da bu. Öncelikle selam verip evlerine gidecekleri, nüfuz tabanı olabilecek birilerini oluşturmaları lazım. Bunun Arap milliyetçiliğine etkisi meselesi çok tartışmalı bir husus.

Ama öyle bir damar oluşuyor…

Şöyle oluyor: Bir kere bölge insanının temel referansları eskisi gibi İstanbul merkezli olmaktan çıkıyor. En azından bir kısmı için saydığımız merkezler devreye giriyor. İkincisi, iletişimin gelişmesiyle birlikte, Avrupa'yla kurulan diyalogla, misyoner okullarında yetişen çocuklarla, Avrupa'da eğitim gören gençlerle birlikte dünyada olduğu gibi bu bölgede de milliyetçilik eğilimi gelişiyor. Bütün imparatorluklar bu tür problemlerle karşı karşıya geliyorlar. Balkanlarda daha güçlü bir milliyetçilik eğilimi var. Yunan, Bulgar ve Sırp milliyetçiliği tecrübesi malum. Balkanlarda gelişen Ortodoks tabanlı milliyetçiliğin Osmanlıya karşı ne kadar güçlendiğini görüyorlar. Orta Doğu'ya etki etmemesi mümkün değil. Avrupa dışındaki en çok Hıristiyan unsur barındıran topraklar Filistin ve Lübnan bölgesindedir. Bunun dışında başka bir etken olarak literatür gelişiyor. Okuma yazma oranları artarken yeni edebiyat eğilimleri gelişiyor. Dergiler, gazeteler… neşrediliyor. Biliyorsunuz, milliyetçilik biraz da okuma yazmayla ilgilidir. Bu da 1870'lerden sonra önemli bir mesafe alıyor. Hatta şöyle enteresan bir gelişmeye dikkat çekilir: Rus Ortodoksları Grek Ortodoksların nüfuzunu kırmak için kiliselerde ayinleri Grekçeden Arapçaya çeviriyorlar. Bu basit bir karar gibi görünüyor ama arkasından Ortodoks Hıristiyanlık üzerine Arapça bir literatür oluşuyor ve yeni Arap edebiyatının gelişmesine de önemli bir katkı sağlıyor. Literatürün, gazeteciliğin, dergiciliğin, edebiyatın gelişmesi de ideolojinin güçlenmesine zemin hazırlıyor. Bir damar buradan ve çoğunluğu Hıristiyan ve Batı bağlantılı devam ediyor. Ama bu hepsine sirayet etmiyor ve Osmanlıya muhalefetin bütününü açıklamaya yetmez.


OSMANLININ TEMSİL ETTİĞİ GELENEKSEL İSLAMA KARŞILAR

Müslümanlara sirayet ediyor mu?

Müslümanlar arasında da bir hareket var. Selefîlik denilen ve İslamın ilk dönemini idealize eden, İslam'ın sonraki dönemlerini problemli gören ve enteresan da bir tarih anlayışına sahip olan bir akım var. Bunların Kahire'de Muhammed Abduh, Suriye asıllı Reşid Rıza gibi çok önemli isimleri var. Hicaz bölgesinde ortaya çıkan Vehhabilikle ortak özellikler de taşıyor ama onun kadar dışlayıcı ve kendinden olmayan Müslümanlara karşı şiddeti savunan bir anlayışa sahip değil. Ama özünde yine püriten bir hareket. Bunlar aslında Osmanlının temsil ettiği İslama karşı da bir duruş sergiliyorlar. Osmanlının temsil ettiği İslam, geleneksel olarak türbesiyle, tarikatıyla, minaresiyle, ezanıyla, mevlidiyle, daha birçok müesseseleriyle oturmuş ve tarihi tecrübeden birçok unsurlar taşıyor. Osmanlının temsil ettiği tarihi tecrübeyle şekillenmiş İslam'ın hurafe dolu olduğu, bu haliyle Müslümanları geri bıraktığı, Müslümanların Batıdan geri kalışlarının aslında bu İslam anlayışıyla doğrudan alakalı olduğu fikri Selefiler tarafından 1890'lardan itibaren giderek yüksek sesle dile getiriliyor.

Arapçılıkla bağları nereden geliyor?

Aslında bu akımın toplumsal tabanı çok güçlü değil. Fakat entelektüel güçleri önemsenecek derecede. Bunlar din ilimleriyle uğraşıyorlar, Arapçayı çok önemsiyorlar. İşte, Arap milliyetçiliğiyle bağı buradan geliyor. Ve şöyle diyorlar; İslamı daha iyi anlamaya en güçlü aday toplum Arap toplumudur. Biz Arapçayı iyi biliyoruz. Dini literatür de Arapçadır. Dolayısıyla Araplar olarak biz İslamı daha iyi anlarız. Bu da din üzerinden bir Arapçılık vurgusu taşıyor. Araplığın, dinle bağlantısı vurgulanıyor, Türklerin İslamla kurduğu ilişkiyi problemli görüyorlar. Osmanlının temsil ettiğini iddia ettikleri hurafeci, kaderci İslam anlayışı terk edilmedikçe asrın biliminin yakalanamayacağını iddia ediyorlar. Progresivizmin, ilerlemeciliğin de etkisi var üzerlerinde.

Bu akım Suriye ve Mısır'da mı etkin sadece?

Sadece Osmanlıya karşı tavır sergileyen İslami yönleri baskın Cemaleddin Kasimi, Reşid Rıza ve Muhammed Abduh gibi Araplarda değil İstanbul'da da böyle düşünenler var. Özellikle Muhammed Abduh'un öğretilerini İstanbul'da yayan önemli isimlerden biri de Mehmet Akif Ersoy'dur. Ama o bölgedeki etkisi açısından baktığımızda vurgu, Arapça üzerinden İslamı daha iyi anlamayadır. Gelişme, terakki-ilerleme çok önemli bir kavram olarak kullanılıyor. Terakkiyi sağlayacak birçok şey meşru görülmeye başlanıyor. Osmanlının, Abdülhamit'in hilafeti sorgulanıyor. Çünkü bu dönemde, özellikle 1877'den itibaren Osmanlı hilafeti çok ciddi bir tartışma konusu haline geliyor.

Hilafet neden tartışılıyor?

Nedeni yine aynı. Türkler Arap değil. Oysa hilafet Kureyş'ten olmalı. Kureyş Arapların en önemli kabilesini oluşturuyor. "El-eimme min kureyş" Hadisi Şerifi var. Bunu önce İngilizler tartışmaya başlıyorlar. Ama buna Muhammed Abduh gibi önemli isimler de katılıyor. Kahire'deki tartışmalarda Blunt'ın tezini Müslümanlar da savunuyor. Biliyorsunuz, Blunt'ın "The Future of Islam" (İslam'ın Geleceği) isimli bir kitabı yayınlandı. 1882 tarihli bu kitaptaki İslamla ilgili bilgilerin çoğunu Kahire'de Müslümanlardan öğrenmiştir. Dolayısıyla Osmanlı hilafeti özellikle Arap olmadığı için tartışmalı konuma geliyor. Hatta "Boğazın Tatarları nasıl halife oluyor!" şeklinde müstehzi ifadeler kullanıyorlar. 1890'larda bu tartışmalar çok canlı. Lehte aleyhte birçok yayın yapılıyor. İsmail Kara'nın tamamı yedi cilt olacak olan ve şimdiye kadar beş cildi yayımlanan Hilafet Risaleleri adlı çalışması bu tartışmaların önemli metinlerini içeriyor.


ARAP MİLLİYETÇİLİĞİ SÖYLEMİ ANAKRONİZMDİR

Açıkça hilafeti ret mi ediyorlar?

Açıktan reddetmeyen Arapların bir kısmı örtük olarak eleştiriyorlar. Mesela Reşid Rıza ve Muhammed Abduh çok açık olarak Osmanlı hilafetini reddetmiyorlar. Ama Osmanlı hilafetini reddeden Kevakibi'nin "Ümmül Kura"sını Kahire'de birlikte hazırlıyorlar. Bu, hilafetin Araplara verilmesi gerektiğini savunan ilk Arapça eserdir. Ana müsveddeyi Kevakibi Halep'te hazırlıyor ama son şeklini birlikte veriyorlar. Kitaptaki Osmanlı hilafeti karşıtlığı fikirlerinin ne kadarı Reşid Rıza'ya ne kadarı Muhammed Abduh'a ait bilemiyoruz ama en azından önemli bir payları olduğunu biliyoruz. Bunlar da muhalefet oluşturuyor ancak buna ne kadar Arap milliyetçiliği diyebiliriz, orası tartışılır. Diğer seküler Hıristiyanların Araplığa vurgusundan farklı olarak Araplık vurgusunun yanı sıra İslami yöne vurgu var.

Bu konu Batıda çok çalışıldı. Osmanlının bölgedeki nüfuzunu kırmak ve Türklerle Arapların kopuşunu hızlandırmak için önce Arap milliyetçiliği dendi. 1960'lara gelindiğinde buna Arap milliyetçiliği denmeyeceği fikri ağırlık kazandı.

Kalleş Araplar arkamızdan vurdu söylemi…

Evet. Özellikle Ernest Down bu düşünceyi revize ederken Albert Haurani bu revizyonu destekledi. Daha sonra 1980'li ve 90'lı yıllarda yapılan yayınlarla ortaya kondu ki buna artık kesinlikle Arap milliyetçiliği denemez. Ama bir muhalefetin olduğu da açık. Bu muhalefeti ifade edebilmek için Arabizm, Arapçılık veya erken Arap milliyetçiliği gibi ara kavramlar kullanılmaya başlandı.


İSLAMCILIK KÜSTÜRÜLEN MÜSLÜMANLAR İÇİN UYGULANMIŞTIR

Peki, sizin tabirinizle bu muhalefete merkezin tepkisi ne oldu? Mesela II. Abdülhamit'in Pan-islamizm politikasını bu duruma yönelik çözüm arayışı olarak değerlendirebilir miyiz?

Bence buna Pan-islamizm değil de İslam veya İslamcılık politikası demek lazım ve bu İslamcılık politikası 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi sonrasında yapılan bir durum değerlendirmesiyle alakalıdır. Abdülhamit tahta çıktıktan hemen sonra olaylar hızlı bir şekilde gelişiyor ve Nisan 1877'de Ruslarla savaş başlıyor. Savaş büyük bir hezimetle sonuçlanıyor. Sonunda Balkanlarda büyük bir toprak kaybı ve aynı zamanda büyük Hıristiyan nüfus kaybı yaşanıyor. 1878'de Abdülhamit şahsi yönetimini başlatıyor, meclisi askıya alıyor ve bir durum değerlendirmesi yaptığında imparatorluğun çoğunluğunun Müslümanlardan oluştuğunu görüyor. Ama bu Müslümanlar Tanzimat politikalarıyla gücendirilmiş. Hıristiyanlarla eşitlik ilkesini kabullenememiş. Tanzimatın ayrılıkçı hareketleri durdurma politikaları iflas etmiş. Bütün bunlar değerlendirildiğinde rakamsal olarak da Osmanlı Devletinde Müslümanlar açık çoğunluğu oluşturuyor ve çok ciddi bir sıkıntıya düşmüş durumdalar. İstanbul'a yüz binlerce Müslüman mülteci gelmiş ve bunların bir kısmı vilayetlere dağıtıyorlar. 1878'de sırf Suriye'nin payına düşen 30 bin civarında mülteci var. Bu, büyük bir hezimetle sonuçlanmış bir savaştan çıkmış Osmanlı Devleti için tek vilayet bazında çok önemli bir rakam.

Latin Amerika'ya da Arap göçü bu dönemde mi yaşanıyor?

Lübnan'dan, özellikle Hıristiyanlardan göçler bundan önce de, sonra da oluyor.


İSLAMCILIK DEVLETİ GÜÇLENDİRİYOR

Abdülhamit bu durum değerlendirmesinde şöyle bir karar veriyor. Bir anlamda Tanzimatın Müslümanları gücendiren kararlarını revize etme kararı alıyor. Müslümanların hassasiyet gösterdiği konulara hassasiyet gösteren, mabetlerin bakımının yapılması, devletin İslami kimliğinin vurgulanması gibi, kandillere önem verilmesinden tutun da hicri yılbaşının kutlanması gibi semboller de dahil olmak üzere Arap toprakları söz konusu olduğunda tasavvufun etkisinden yararlanmak gibi, eşraf politikası dediğimiz daha önce modern toplum oluşturulacak diye gücendirilmiş toplumda etkin olan insanların çeşitli hediyelerle, ikramlarla, saygınlıklarını teslim ederek gönüllerini almak gibi politikalarla çok açık bir şekilde hilafete vurgu yaparak İslamın, Müslümanların önceliğine vurgu yaparak bir İslam politikası oluşturuyor. Bu, çok kısa sürede meyve veriyor. 1878'de İstanbul'da ve Ortadoğu söz konusu olduğunda Hicaz'da, Suriye'de birçok insan acaba bu devlet yaşayacak mı, Osmanlı Devleti yıkılıyor mu, yıkılırsa biz nasıl bir siyasi yapı kuracağız, Fransızlar, İngilizler işgal ederse biz bölgeyi nasıl koruyacağız gibi sorularla meşgul olan insanların kısa sürede devlete bakışı değişiyor.

Din vurgusu güçlenince devlete bağlı kalıyorlar…

Bu durum net gözlemleniyor. Hem bölge insanlarının hatıralarında hem eski diplomat Wilfrid Blunt gibi bölgeyi 1879'da gezmiş ve sonrasında her yıl gelmiş olan yabancı gözlemcilerin ifadelerinde değişim gözleniyor. Mesela 1879'da Araplar Osmanlıdan kopmaya hazır diye düşünen Blunt 1882'ye geldiğinde bu padişah devletin Araplar üzerindeki otoritesini tekrar tesis etti, artık bu bölgenin insanları Abdülhamit'in devleti kurtardığına inanıyor, o başta olduğu sürece bizim Arapları Osmanlıdan koparmamız mümkün değil inancına varıyor. Kitabını yayınlayarak Arapları Osmanlıdan koparma faaliyetlerine ara veriyor. Ondan önce her yıl bölgeye gelen, hatta Hindistan'a kadar giderek Hindistan valisini bu projeye ikna eden, validen silah, mühimmat temin edip onları Kahire'ye getirecek kadar bu konuda inanmış ve yatırım yapan bir insan 1882'ye geldiğinde "bu padişah başta olduğu sürece bu iş bitmiştir, Araplar artık onun devleti kurtardığına inanıyor" diyor. Aradan geçen süre 4-5 yıl.

Çok ilginç. Din vurgusu mu etkili oluyor?

Bunda bence diğer politikaların yanı sıra İslam vurgusu da etkili oluyor. Bu iktidarının başından bir örnekti. Sonundan da bir örnek vereyim. 1909'da ihtilal olup İttihatçılar yönetimi ele geçirdiklerinde, henüz Abdülhamit hal' edilmemişken, baştayken, Suriye'nin kuzeyinde Lazkiye'de bir ittihatçı öğretmen öğrencilerinden ertesi gün sınıfta okumak üzere bir şiir hazırlamasını istiyor. Çocuklardan biri de Abdülhamit'i öven bir şiir yazıyor. Öğretmen buna çok kızıyor. Şiir yazılı kağıdı alıp yırtıyor ve çocuğu azarlıyor. Çocuk da bunu gidip ailesine anlatıyor. Babası konuyu camii cemaatine aktarıyor. Bunun üzerine Lazkiye Müslümanları ayaklanıyorlar ve İttihatçı öğretmeni parçalamak istiyorlar. O zaman Lazkiye mutasarrıfı Mehmet Ali Ayni'nin yardımıyla öğretmenin canı kurtarılıyor. Sahilde bir gemiye konularak kaçırılıyor. Ama halk "halifemize hakaret eden bir öğretmeni istemeyiz" diye sokağa dökülüyor. Mehmet Ali Ayni bunu hatıralarında anlatıyor.

Organize edilmemiş ve kendiliğinden gelişmiş bir tepki olması çok önemli. Bölge idarecileri halkı durdurmakta çok zorlanıyorlar. Kaldı ki Lazkiye çok kozmopolit bir yerdir. Sünni Müslümanların yoğun olduğu bir bölge değildir. Nusayriler, farklı mezhepler ve Hıristiyanlar var.


OSMANLI KARŞITLIĞININ TOPLUMSAL BİR TEMELİ YOK

Bu durum, biraz önce bahsettiğiniz entelektüeller arasında Osmanlı hilafetine karşı tavır olarak çıkan akımın toplumsal bir temelinin olmadığını da gösterir mi?

Evet. Albert Hourani (toprağı bol olsun) bu dönemin güçlü bir uzmanıydı. Sağlığında ona: "Kevakibi Ümmü'l-Kura'yı Osmanlıya karşı yazdı ve yayınladıktan sonra kısa sürede vefat etti. Bu o zaman ne kadar etkili oldu" diye sordum. Hourani bunun sonradan iddia edildiği gibi etkili olmadığını söylemişti. Aslında Arap milliyetçileri Kevakibi'yi, milliyetçiliğin zirve yaptığı iki savaş arası dönemde, Batının manda yönetimi altında bağımsızlıklarını kaybettiklerini iliklerine kadar hissettikleri zaman keşfediyorlar. Ve bir anlamda anakronik olarak Kevakibi'yi Osmanlı son dönemi kahramanlarından sayıyorlar. Halbuki Kevakibi kendi döneminde yaygın olarak bilinen, okunan, kitabı etkili olmuş bir isim görünmüyor. Fakat bugün önemli bir isim olarak öne çıkarıyorlar. Bu aslında anakronik bir değerlendirmeden ibarettir.

Aynı şekilde Arap milliyetçiliğinin de bu kadar merkezi bir yere konularak bölgedeki devletlerin oluşmasında temel bir faktör olarak kabul edilmesine de anakronik bir okuma şekli diyebilir miyiz?

Evet. Hatta Arap milliyetçiliğinin Osmanlı döneminde toplumsal tabanı olmadığını gösteren açıklamalardan bir tanesi de 1880-90'larda bazı Araplarda ortaya çıkan Osmanlı hilafetine karşı olma durumuyla ilgili denebilir ki, bunların çoğunluğu 1860-70'li yıllarda doğuyorlar. Çok genç kuşağı oluşturuyorlar. İkincisi, ekonomik ve toplumsal olarak güçlü ailelerden gelmiyorlar. Bazı araştırmacılar Osmanlı karşıtlıklarında bunu da önemsiyorlar. Çünkü eşraf siyasetiyle bölgede etkin olan aileler Osmanlı yönetimine entegre olmuş vaziyetteler. Yani hem Osmanlı yönetimiyle yapıcı diyalog içerisindeler hem de bölgedeki yönetimle beraber çalışıyorlar. Bunlar aslında o halkaya dahil olamadıkları için onun da tepkisiyle Osmanlı yönetimine karşı çıkıyorlar. Bir anlamda kendilerini dışlanmış, ekonomik olarak güçsüz hissediyorlar. Bunların çoğu bugünkü tabirle ortaokul, lise öğretmeni mesabesindeler. Ama Cemaleddin Kasimi gibi İslami ilimlerde kendisini iyi yetiştirmiş önemli isimler de var. Reşid Rıza'nın 1898'de Suriye'den çıkıp Kahire'ye gittiğinde geride etkinliğiyle ilgili hiçbir veri sahibi değiliz. İhtilal olup geldiğinde gene aynı şekilde çok dar bir çevreyle diyalogu var ve zaten o bölgenin Müslümanları biraz muhafazakar diyebileceğimiz bir dini anlayışa sahip. Modernist, selefi fikirlerle onların üzerinde etkili olmak zaten kolay değil.

Anadolu Müslümanlarına benzer şekilde…

Evet. Dolayısıyla Arap milliyetçiliği diyemesek de bir Osmanlı karşıtlığı var. Ama bunların tabanı çok güçlü değil. Hatta İttihatçılarla birlikte muhalif kanadı oluşturdukları için önce Abdülhamit karşıtlığında bir araya geliyorlar ve fakat onları bir araya getiren Abdülhamit karşıtlığı unsuru ortadan kalktığında birlikte hareket edemeyeceklerini anlıyorlar.

Uzun olduğu için böldüğümüz söyleşinin devamında Prof. Dr. Tufan Buzpınar'la Osmanlı sonrası Ortadoğuyu ve Türkiye'de tarihçi olmayı konuştuk. Söşyleşinin ikinci bölümü, sitemizde, 23 Kasım pazartesi günü yayınlanacak...

Prof. Dr. Tufan Buzpınar kimdir?

1961'de Kadirli'de doğdu. Liseyi Adana'da, Üniversiteyi Ankara'da tamamladı (1984). Manchester Üniversitesi'nde (İngiltere) yüksek lisans (1986) ve doktora yaptı (1991). 1992–2001 yılları arasında Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi'nde (İSAM) araştırmacı ve idareci olarak çalıştı. 1998'de doçent, 2005 yılında profesör oldu. 2001'den itibaren Fatih Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi ve 2005'ten itibaren de bölüm başkanı olarak çalışmaktadır.


Yayınları:

MAKALELER

Ş. Tufan Buzpınar, "Ahmet Cevdet Paşa'nın Suriye Valiliği", Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi/The Journal of Turkish Cultural Studies, Vol. 9, No. 9, Nov. 2003, pp. 37-52
Ş. Tufan Buzpınar, "Ahmet Cevdet Paşa ve Araplar" Ahmet Cevdet Paşa, Ankara-Türkiye, Jun. 1995, pp. 167-178
Ş. Tufan Buzpınar, "Bir Osmanlı Aydınının Kimlik Arayışı: Sâtı Bey'in Osmanlıcılıktan Arap Milliyetçiliğine Geçiş Serüveni", Arşiv Dünyası, No. 11, Jul. 2008, pp. 62-66
Ş. Tufan Buzpınar, "Celal Nuri'nin Batılılaşma ve İslam Anlayışları Üzerine Notlar", Muhafazakar Düşünce , Vol. 4, No. 16-17, Jun. 2008, pp. 213-230
Ş. Tufan Buzpınar, "Mustafa Kamil Paşa", TDV İslam Ansiklopedisi, Vol. 31, Oct. 2006, pp. 309-310
Ş. Tufan Buzpınar, "Mustafa Fazıl Paşa", TDV İslam Ansiklopedisi, Vol. 31, May. 2006, pp. 300-301
Ş. Tufan Buzpınar, "'Diğer' Üzerinden Hesaplaşma: Celal Nuri ve Abdullah Cevdet'in Avrupa Tartışmaları Hakkında Bir Değerlendirme", Divan İlmi Araştırmalar, No. 19, Dec. 2005
Ş. Tufan Buzpınar, "Şam'da Osmanlı İzleri", Toplumsal Tarih, No. 144, Dec. 2005, pp. 94-98
Ş. Tufan Buzpınar, "Başa, Ahmet Muhtar", Mevsuatu Alami'l-Ulema ve'l-Udebai'l-Arab ve'l-Muslimin, Vol. 3, Dec. 2005, pp. 106-109
Ş. Tufan Buzpınar, "Şam'da Tarihi Bir Kongre: Osmanlı Devrinde Bilad-ı Şam", Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi, Vol. Güz 2005, No. 13, Dec. 2005, pp. 237-243
Ş. Tufan Buzpınar, "Küreselleşme ve Osmanlı Tecrübesi Üzerine Birkaç Not", Türkiye Günlüğü, No. 82, Oct. 2005, pp. 29-35
Ş. Tufan Buzpınar, "Mısrî, Aziz Ali", TDV İslam Ansiklopedisi, Vol. 30, Apr. 2005, pp. 2-3
Ş. Tufan Buzpınar, "Midhat Paşa", TDV İslam Ansiklopedisi, Vol. 30, Apr. 2005, pp. 7-11
* Tufan Buzpınar, "Vying for Power and Influence in the Hijaz: Ottoman Rule, the Last Emirate of Abdulmuttalib and the British (1880-1882)", The Muslim World, Vol. 95, No. 1, Jan. 2005, pp. 1-22
Tufan Buzpınar, "Osmanlı Hilafeti Hakkında Bazı Yeni Tespitler ve Mülahazalar(1725-1909)", Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi/The Journal of Turkish Cultural Studies, Vol. 10, No. 10, May. 2004, pp. 1-38
Tufan Buzpınar, "Osmanlı Hilafeti Meselesi: Bir Literatür Değerlendirmesi", Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Vol. 2, No. 1, Jan. 2004, pp. 113-131
Ş. Tufan Buzpınar, "Suriye ve Filistin'de Avrupa Nüfuz Mücadelesinde Yeni Bir Unsur: İngiliz Misyonerleri (19.Yüzyıl)", Islam Araştırmaları Dergisi/Turkish Journal of Islamic Studies, No. 10, Nov. 2003, pp. 107-120
Tufan Buzpinar, "Lübnan", TDV İslam Ansiklopedisi, Vol. 27, Oct. 2003, pp. 248-254
Tufan Buzpinar, "Lazkiye", TDV İslam Ansiklopedisi, Vol. 27, Oct. 2003, pp. 117-118
Tufan Buzpinar, "Kevakibi, Abdurrahman", TDV İslam Ansiklopedisi, Vol. 25, Oct. 2002, pp. 339-340
Tufan Buzpınar, ""Filistin Meselesinin Ortaya Çıkışında İngiltere'nin Rolü"", Türkiye Günlüğü, Vol. 68, No. 1, Jan. 2002, pp. 17-23
* Tufan Buzpınar, "The Repercussions of the British Occupation of Egypt on Syria, 1882-1883", Middle Eastern Studies, Vol. 36, No. 1, Jan. 2000, pp. 82-91;
"Arap Milliyetçiliğinin Osmanlı Devletinde Gelişim Süreci", Osmanlı, II, Ankara 1999, 168-178.
Tufan Buzpınar, "Osmanlı Suriye'sinde Türk Aleyhtarı İlanlar ve Bunlara Karşı Tepkiler, 1878-1881", İslam Araştırmaları Dergisi/ Turkish Journal of Islamic Studies, No. 2, Apr. 1998, pp. 73-90
Tufan Buzpinar, "Havran", TDV İslam Ansiklopedisi, Vol. 16, Oct. 1997, pp. 539-541
Tufan Buzpinar, Mustafa Küçükasci, "Haremeyn", TDV islam Ansiklopedisi, Vol. 16, Oct. 1997, pp. 153-157
Tufan Buzpınar, ""Suriye'ye Yerleşen Cezayirlilerin Tabiiyeti Meselesi 1847-1900", İslam Araştırmaları Dergisi/Turkish Journal of Islamic Studies, Vol. 1, No. 1, Jan. 1997, pp. 91-106
Tufan Buzpınar, "Opposition to the Ottoman Caliphate in the Early Years of Abdulhamid II, 1877-1882", Die Welt des Islams, Vol. 36, No. 1, Apr. 1996, pp. 59-89
Tufan Buzpınar et.al., "Resources on Syria in the Turkish Archives", Syrian Studies Newsletter, Vol. 3, No. 1, May. 1995, pp. 1-4
* Tufan Buzpınar, ""The Hijaz, Abdulhamid II and Amir Hussein's Secret Dealings with the British"", Middle Eastern Studies, Vol. 31, No. 1, Jan. 1995, pp. 99-123
Tufan Buzpınar, "II. Abdülhamid Döneminin İlk Yıllarında Filistinde Yahudi İskanı Girişimleri", Türkiye Günlüğü, No. 30, Oct. 1994, pp. 58-65
Tufan Buzpınar, "Abdulhamid II and Sayyid Fadl Pasha of Hadramawt", Journal of Ottoman Studies, Vol. XIII, No. 1, Jan. 1993
TEBLİĞLER
Ş. Tufan Buzpınar, "Kaostan İstikrara: II. Abdülhamid Döneminin İlk Yıllarında Suriye", Uluslararası Osmanlı Dönemi Arap Coğrafyası ve Türk-Arap İlişkileri Sempozyumu, İstanbul/Türkiye, May. 2009,
Ş. Tufan Buzpınar, "Filistin Meselesinin Doğuşu: Osmanlı Dönemi", Uluslararası Yaşayan Filistin Sempozyumu, İstanbul/Türkiye, May. 2009,
Ş. Tufan Buzpınar, "Mescid-i Aksa ve Çevresindeki Kazı Çalışmaları", Uluslararası Mescid-i Aksa Sempozyumu, Istanbul, Apr. 2009,
Ş. Tufan Buzpınar, "II. Meşrutiyet Dönemi Arap Topraklarında Osmanlı Yönetimi Tarihçiliği: Problemler, Öneriler", İstanbul/Türkiye, Oct. 2008,
Ş. Tufan Buzpınar, "II. Abdülhamit Dönemi Hilafet Meselesi", Vefatının 90. Yıldönümünde II. Abdülhamit, İstanbul/Türkiye, Oct. 2008,
Ş. Tufan Buzpınar, "Suriyelilerin Meşrutiyet Algılamaları", Yüzüncü Yılında İkinci Meşrutiyet/The Second Constitutional Period on its Centeneray, İstanbul/Türkiye, May. 2008,
Ş. Tufan Buzpınar, "Anglo-Ottoman Confrontation in the Yemen during the Reign of Abdulhamid II (1876-1908)", Turkish Yemeni Relations, Sana'a- Yemen, Jan. 2008,
Ş. Tufan Buzpınar, "Altunizâde Ailesi", Üsküdar Sempozyumu IV, İstanbul/Turkey, Nov. 2006,
Ş. Tufan Buzpınar, "Osmanlı Son Dönemi Arap Muhalefeti Üzerine Bir Değerlendirme", International Committee of Pre-Ottoman and Ottoman Studies, Trabzon-Türkiye, Sep. 2006,
Ş. Tufan Buzpınar, "Makamat-ı Mübareke Meselesi ve Kırım Harbi", Savaştan Barışa: 150. Yılında Kırım Harbi, İstanbul-Türkiye, May. 2006, Savaştan Barışa: 150. Yıldönümünde Kırım Savaşı ve Paris Antlaşması, pp. 181-192
Tufan Buzpinar, "The Repercussions of the Russian-Ottoman of 1877-1878 on the Ottoman Arab Provinces", Ankara-Turkey, Dec. 2005, The Ottoman Russian War of 1877-1878, pp. 227-241
Ş. Tufan Buzpınar, "How Should We Study the History of Ottoman Rule in Bilad al-Sham?", International Congress on Bilad al-Sham During the Ottoman Era, Damascus, Sep. 2005,
Tufan Buzpınar, "Osmanlı Son Dönem Tarihi Nasıl Ele Alınmalı? Problemler, Öneriler", Ankara/Türkiye, Apr. 2001,
Tufan Buzpınar, Ahmet Cevdet Paşa Sempozyumu, İstanbul, Jan. 1995, "Ahmet Cevdet Paşa'nın Suriye Valiliği\" , pp. 109-121
KİTAP BÖLÜMLERİ
Tufan Buzpınar, " II. Abdülhamid Döneminde Filistine Yahudi Göçü Meselesi (1878-1908)", Türkler, Yeni Türkiye
Ş. Tufan Buzpınar, "\"II. Abdülhamit Döneminde Osmanlı Hilafetine Muhalefetin Ortaya Çıkışı, 1877-1882\", Hilafet Risaleleri I", haz. İsmail Kara, Klasik yayınları, İstanbul 2002.
Shirin Akiner (Çev. Tufan Buzpinar, Ahmet Mutu), "Sovyet Müslümanlari", insan yayinlari, İstanbul 1995.
"The Question of Caliphate under the Last Ottoman Sultans", in F. Zachs and I. Weismann (eds.), Ottoman Reform and Muslim Regeneration: Studies in Honor of Butrus Abu-Manneh, I. B. Tauris, London 2005, s. 1-18.
 
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
116
Beğeniler
0
Puanları
0
#2
Osmanlı ve Araplar- 2-

Osmanlı ve Araplar- 2-
Prof. Tufan Buzpınar, Filistin'de Yahudi nüfus oluşturma aşamaları ile II. Abdülhamit'in politikalarını anlattı.


Prof. Dr. Tufan Buzpınar'la söyleşimizin ikinci bölümünde Filistin'de Yahudi nüfusun ve İsrail'in oluşturulma aşamalarını ve buna karşı II. Abdülhamit'in politikalarını konuştuk. Osmanlı Devleti'nin Filistin'de baş gösteren Yahudi sorununa karşı aldığı önlemlere ilişkin araştırmasının sonuçlarını Dünya Bülteni okurlarıyla paylaşan Buzpınar, Suriye açısından politik açılımı değerlendirdi. Ayrıca Türkiye'de tarihçilik disiplininin durumuna dair önemli tespit ve önerilerde bulunurken Ortadoğu tarihçiliğinin handikaplarını açıkladı.


Aynur Erdoğan- Ortadoğuda nüfuz sahibi olmak isteyen İngilizlerin bölgede nüfuz ajanları olarak Protestanlığı desteklemesi gibi Yahudi göçünü de desteklediğini görüyoruz. II. Abdülhamit'in buna tepkisi ne oldu, buna karşı bölgede bir politika üretildi mi?

Tufan Buzpınar- Bu, hem bizim tarihçiliğimizde hem dünya tarihçiliğinde önemli ama ciddi ilgiyi görmemiş bir husus. II. Abdülhamit'in Yahudi göçüne karşı çok erken tarihte bir cevap oluşturması ve bunu yönetim boyunca sürdürmesi söz konusu. Hakikaten üzerinde çalıştıkça görüyoruz ki Filistin'e Yahudi göçü meselesinde aslan payı İngilizlere ait. 1840'lardaki çabaları bir tarafa 93 Harbi sonrasında da ilk somut teklifi Laurance Oliphant isimli bir İngiliz yapıyor ve 1879 tarihli bu teklifin belgeleri bizim arşivimizden çıkıyor. 1880 yılında bugünkü bakanlar kurulu mesabesindeki Meclis-i Vükela'dan cevap çıkıyor. O zaman Oliphant, Yahudileri yerleştirmek için Beka Vadisinde geniş bir arazi istiyor. Teklife göre Yahudilerin yerleştirilmesinden sorumlu olacak bir de şirket kurulacak ve bu şirket arazi karşılığında Osmanlı Devletine çok büyük bir meblağ ödeyecek.

Satın alma yolunu seçmiş olmaları ilginç…

Osmanlı Rus savaşındaki yenilgi o kadar ağır ki Osmanlı maliyesi 1875'te iflas etmiş, henüz uluslar arası alacaklılarıyla bir anlaşma sağlayamamış. Bir de bunun Ruslara savaş tazminatı vermek zorunda kalmış. Savaş sonrasında yükü çok artmış. Yüz binlerce mülteciyi yerleştirmek zorunda kalmış. Normalde zor olan bu durum bu koşullarda Osmanlı için çok daha zor hale gelmiş. Bu teklifi yapan İngilizlere göre, bu kadar zayıf haldeyken Osmanlı Devleti teklifteki nakit desteğiyle Filistin'e Yahudi göçüne müsaade eder kanaati hakim.

Osmanlının tepkisi ne oluyor?

Aslında teklif verildiğinde Osmanlı Devleti önce gündeme bile almıyor. Fakat İngiliz ve Amerikan büyükelçileri devreye girince konuyu değerlendiriyorlar ve Mayıs 1880'de Abdülhamit döneminin içeriği itibarıyla tamamında geçerli olacak bir şekilde bu teklife "hayır" diyorlar. Filistin'e Yahudi göçüne müsaade etmiyorlar.


OSMANLI YAHUDİLERİN FİLİSTİN'E YERLEŞMELERİNE KARŞI

Göçe tamamen mi hayır diyorlar, Filistin'e yerleşmelerine mi?

Yahudilerin Osmanlıya göçleri kabul ediliyor. Çünkü buna hayır demek kolay bir şey değil. Zira Ruslar 1877-78 savaşı sırasında Müslüman kıyımının yanı sıra Yahudi kıyımı da gerçekleştiriyorlar. Balkanlardaki Yahudi köylerinin bir kısmını yerle bir ediyorlar. Aynı zamanda Rusya'da ve Polonya'da Yahudilere karşı çok ciddi bir baskı uygulanıyor ve çok sayıda Yahudi yurtlarını terk etmek zorunda kalıyor. Bunların bir kısmı Amerika'ya gidiyor. Ama bir kısmı hem yakınlığı sebebiyle hem Filistin'in Osmanlı Devletinde olması hasebiyle hem de Osmanlı Devletindeki Yahudilerin özgür olduklarını bildikleri için Osmanlı Devletine müracaat ediyorlar. Böyle olunca Yahudiler de Müslüman göçmenlerle birlikte Osmanlı topraklarına geliyorlar. Zaten Osmanlı Devletinin Ehl-i Kitaptan bu durumda kalmış bir topluluğa hayır demesi söz konusu olamaz. Ama Filistin'e yerleştirildiklerinde ortaya çıkaracakları problemi öngörebiliyorlar. Orada zaten hassas bir denge oluşmuş. Hem Mehmet Ali Paşa hem Avrupa'nın nüfuz mücadelesi bu dengeyi epeyce bozmuş. Osmanlı daha da bozulmasını istemiyor.

Nasıl bir çözüm bulunuyor?

Bir taraftan Yahudilere yardım etmek gerekiyor. Bir taraftan da onları talep ettikleri bölgeye göndermemek gerekiyor. Osmanlı Devleti diyor ki; Yahudilerin içinde bulundukları zor şartları biliyoruz. Onları Osmanlı Devletine kabul etmeye hazırız. Ama onların nerelere yerleşeceklerini biz kararlaştıracağız. Özellikle Anadolu'ya ve Rumeli'ye yerleştirilmelerinde hiçbir mahzur görmüyoruz. Hatta Anadolu'ya yerleşirlerse 12 yıl her türlü mükellefiyetten muaf tutulacaklar ve 20 yıl araziyi kullandıklarında o arazi kendilerine verilecek. Eğer beğenmez, aşinalıkları olmadığı için Anadolu'ya yerleşmek istemezlerse Rumeli'ye geçsinler. Edirne'de, Selanik'te zaten önemli bir Yahudi nüfusu var. Bu bölgeye yerleşirlerse de 6 yıl her türlü mükellefiyetten muaf tutulacaklar. Çünkü mukayeseli olarak bakıldığında Anadolu'ya göre Rumeli daha gelişmiş. Hatta bunun için yeni bir düzenlemeye gerek de yok. Osmanlı göç yönetmeliği buna uygun.

Nasıl karşılanıyor bu çözüm?

Bu, Osmanlının konumunu güçlendirirken İngiliz ve Amerika büyükelçilerini de susturuyor. Çünkü Osmanlı Yahudi göçüne hayır demiyor. Filistin'e yerleştirmelerine izin vermiyor. Fakat Yahudiler Filistin'de ısrar ediyorlar.


ABDÜLHAMİT: HÜKÜMET İÇİNDE HÜKÜMET OLUR

İstanbul yönetimi tehlikenin farkında demek ki…

Evet. 1880'deki cevap çok ilginç. Diyorlar ki, bu sizin teklifiniz "hükümet içinde hükümet" demek olacağından çok ciddi zararlar doğurur. Yani ileride bunun bağımsız siyasi bir üniteye dönüşeceğini fark ediyorlar. Fakat fiili durum şöyle gelişiyor: bir taraftan Abdülhamit İngilizlerin ve bazen Avrupalı diğer güçlerin de desteğini sağlayan Yahudi göçüne hayır diyor ama bir taraftan da Yahudilerin bölgeye girişini tamamen yasaklayamıyor. Çünkü haccetmek istiyorlar. Bunun için de bölgeye girmeleri gerekiyor. Bu sebeple kısıtlamalar getiriliyor. Pasaportlarına el koyarak mürur tezkeresi denen bir belge veriyorlar. Veya kendilerinden sorumlu konsoloslarla sıkı iletişim kurarak bunların çıkışını sağlamaya çalışıyorlar. Bölgedeki liman görevlilerine, Kudüs mutasarrıflığına, kaymakama direktifler vererek illegal Yahudi göçünü engellemeye çalışıyorlar.


ABDÜLHAMİT DÖNEMİNDE 30 YAHUDİ KÖYÜ KURULUYOR

Filistin'e göç engellenebiliyor mu?

Abdülhamit yönetiminin sonunda, 1909'a gelindiğinde, bölgede 30 civarında köy kuracak kadar 20 bin ila 30 bin arasında bir Yahudi göçünün gerçekleştiği ifade ediliyor. Tabii gayrikanunî bir göçten bahsettiğimiz için net ve güvenilir rakamlardan bahsetmek mümkün görünmüyor. Bir de Osmanlı döneminde göç eden Yahudi sayısı bir polemik konusu olduğu için güvenilmez rakamlar çok.

Yasağa rağmen ve devletin bu yasakta ısrarına rağmen nasıl gerçekleşti?

Bu konudaki araştırmalarımız devam ediyor ama öne çıkan ipuçlarını paylaşayım. Bir tanesi, kapitülasyonlar. Diyelim ki İngiltere, Avusturya, Rusya, Fransa… vatandaşı bir Yahudinin bölgeye illegal olarak girdiği tespit edildiğinde ona sahip çıkan devletler olduğu için bu konuda çok büyük mesafe alınamıyor. İkincisi, kanunsuz girişler. Yafa'dan başlayıp Lazkiye'ye kadar uzanan uzun bir sahil var. Diyelim ki, kaçak gelen Yahudiler Yafa'dan giremezse Hayfa'ya çıkıyorlar. Hayfa'dan giremezse Akka'ya çıkıyorlar. Akka'dan giremezse Beyrut'a geliyorlar. Bir şekilde o bölgelerin birinden içeri giriyorlar. Girdikten sonra da onu yakalayarak izinsiz girdi diye sınır dışı etme şansı yok.

Modern bir yapılanma da yok o dönemde…

Şöyle düşünün; bugün İsrail'in Filistinlilere karşı ne kadar sert ve acımasız tedbirler uyguladığını görüyorsunuz. Güvenlik için çok yüksek duvar ördüğünü de görüyorsunuz. Buna rağmen geçişleri engelleyebiliyor mu? O bölgede bırakın 19. yüzyılın son çeyreğinde güvenlik önlemlerinin etkisizliğini bugün de geçişleri engelleyemiyorlar. Bölgenin arazi yapısı da buna müsaade etmiyor. İçeri girdikten sonra da yakalayıp çıkarmak çok zor. Ancak önlemler artırılmaya çalışılıyor.

Kabul etmek gerekir ki, kaymakam, mutasarrıf düzeyinde değil ama memur düzeyinde bölgedeki bazı Osmanlı mali görevlilerinin işin vahametini anlamadıkları için limanlara gelen Yahudileri izinsiz olarak içeri aldıklarını görüyoruz. Ne kadar rüşvet döndüğü veya dönmediğini tespit etme şansımız yok.

Bir de Rothschild ailesi gibi bölgede bataklık arazileri kurutarak tarıma elverişli hale getirmek için izin almış aileler mevcut. Bunlar diyelim ki, yüz aile için izin alıyorlar ama üç yüz aile getiriyorlar. Bu şekilde meşru-gayrimeşru birkaç kalem eklendiğinde bölgedeki Yahudi sayısı 30 yıl içerisinde epeyce artıyor.


BİR YILDA BÜTÜN OSMANLI DÖNEMİNDEKİ KADAR YAHUDİ GÖÇÜ

Daha o zamandan nüfus yoğunluğunu oluşturuyorlar mı?

Hayır. Bu dönemde gerçekleşen gayrikanunî göçlerle oluşan Yahudi nüfusu bir devletin tabanını oluşturacak seviyede kesinlikle değil. 1917 Kasımında, biliyorsunuz, İngilizler meşhur Balfour Deklarasyonuyla savaş daha sona ermeden bölgede bir Yahudi devleti kurmayı desteklediklerini açıklıyorlar. Bir ay sonra Osmanlı Devleti Filistin'de yenilerek Kuzeye çekiliyor ve bölge fiilen İngilizlerin yönetimine giriyor. 1920'ye kadar askeri yönetimde, 1920'den 1948'e kadar da sivil manda yönetiminde kalıyor. Yukarıda bahsettiğimiz nüfus savaş sırasında azalıyor. Çünkü savaş sırasında Yahudilerin bir kısmı Osmanlıdan çekindikleri ve cezalandırılacaklarını düşündükleri için bölgeyi terk ediyorlar. Dolayısıyla savaş öncesi bu rakam belki 30-40 bine çıkmışsa savaş sırasında tekrar 20 binlere iniyor. Bir kısmı zaten gönüllü olarak İngiliz askeri birliklerine katılarak Osmanlıya karşı savaşıyor. Ama savaş sonrasında İngilizler manda yönetimiyle yönetimi ele aldıklarında bölgede dört idari birim kuruyorlar. Bunlardan biri Hıristiyan-Müslüman Araplara, bir tanesi bölge Yahudilerine, bir tanesi Dünya Siyonist Örgütlerine, bir tanesi de İngilizlere ait. İngilizler de Yahudilere çalışıyor. Yani oluşan yönetimin yüzde yetmiş beş söz ağırlığı Yahudilerin, yüzde yirmi beşi de Arapların elinde oluyor. Bunlar resmi göç politikası oluşturuyorlar. Bazı dönemlerde sadece bir yılda 25 ila 30 bin arasında değişen Yahudi yerleştiriyorlar. Hatta bazı yıllarda 40 bine ulaştığı söyleniyor. Yani bir yılda bütün Osmanlı döneminde yerleşen Yahudi kadar Yahudi yerleştiriyorlar. Bu sayı 1940'lara gelindiğinde artık 500 bine yaklaştığı için devlet kurabilecekleri kanaatine varıyorlar.


"YAHUDİLER BİR GÜN ORADA İSTEDİKLERİNİ ELDE EDECEKLER"

Abdülhamit Yahudilerin devlet kurabileceklerini anlamış mıydı?

Abdülhamit'in Filistin politikası çok net, istikrarlı ve zikzaksızdı. Ama yapabileceği kadar engelliyor. O da aslında akıbetin ne olacağını tahmin ediyor. Çünkü tahttan indirildikten sonra hususi doktoruna "Yahudiler bir gün orada istediklerini elde edecekler" diyor. Tabii, Abdülhamit'in öldüğü Şubat 1918'e kadar oradaki gidişat epeyce belli olmuştu. Aralık 1917'de Osmanlı Filistin'den çekildi. Dolayısıyla Abdülhamit Yahudilerin orada bir gün siyasi bağımsızlıklarını kazanacaklarını tahmin edebiliyor.


II. ABDÜLHAMİT KAYSER II. WİLHELM'E RET CEVABI VERİYOR

Herzl Osmanlı nezdinde siyasi bir girişimde bulunuyor mu?

Evet. Arada çok önemli gelişmeler oluyor. 1880'de daha Siyonizm yani Yahudi milliyetçiliği yok. 1882'de birinci büyük dalga Yahudi göçü oluyor. Rusların ve Polonyalıların zulmünden kaçan Yahudiler canlarını kurtarmak için kendilerini dışarıya atıyorlar. Bunların önemli bir kısmı Amerika'ya ve diğer Batı ülkelerine gidiyor ama yine önemli bir kısmı da Osmanlı Devletine müracaat ediyor. Osmanlı Devleti de biraz söylediğimiz kurallar çerçevesinde bunları yerleştirmeye çalışıyor ama bunların bir kısmı farklı yollarla Filistin'e gidiyorlar. 1890'larda Siyonizm doğduğunda, Yahudi milliyetçiliği gelişip de her yıl Theodor Herzl başkanlığında Siyonist Kongreyi toplamaya başladıklarında ve 1896'da Yahudi Devleti adlı kitabını yayınladığında artık Yahudilerin niyetinin gizli saklı hiçbir yönü kalmıyor. Filistin'de Yahudi devleti kurmak için var güçleriyle çalışacakları ortaya çıkıyor. Bu projeye büyük devletlerin desteğini almak için de yoğun çaba sarf ediyorlar. Herzl'in faaliyetleri arasında bu da var. Hatta 1898'de Kayser II. Wilhelm İstanbul'a geldiğinde Herzl Kayseri bu projeye destek vermek üzere ikna ediyor. "Sultan II. Abdülhamit'le görüştüğünüzde bu konuyu gündeme getirin ve Filistin'e Yahudi göçü için destek alın" diyor. Wilhelm de kabul ediyor. Sultanla görüştükten sonra Wilhelm Herzl'e hiç yüz vermiyor. İstanbul'da görüşmeler tamamlanıyor, buradan Kudüs'e geçiliyor ama durum değişmiyor. Birkaç gün hiç görüşme kabul etmiyor. Herzl çıldırmak üzere. Kudüs'te de görüşmeyince danışmanlarından birine soruyor. Onun dediğine göre, içeride konu açıldığında Abdülhamit o kadar net bir tavır koyuyor ki, artık Kayser bu konuyu görüşmek istemiyor.

Almanya'yı karşısına almayı göze alıyor?

O zaman Osmanlı Devletiyle Almanya'nın ilişkilerinin geliştirilmesi çok önemli. Çünkü İngilizlerle ilişkiler mesafeleşmiş, Fransızlarla, Ruslarla belli problemler yaşanıyor. Almanya 1882'den itibaren giderek Osmanlı ordusunu modernize ediyor ve Osmanlı Alman ilişkileri gelişmiş vaziyette. Almanya'yla ilişkilerin kötüleşmesi Osmanlı Devleti'nin alabileceği bir risk değil. Bu haldeyken Kayser konuyu açtığında Abdülhamit çok kesin ve net tavır koyuyor. Kayser ne konuşulduğunu açıklamıyor ama tavırlarından bunu anlıyoruz.


İSRAİL AĞLAMA DUVARI MEYDANINI GENİŞLETİYOR

Yakın zamanda Kudüs'e giderek olup biteni yakından gördünüz. İsrail'in Mescidi Aksa'da yaptığı kazı haberleri geliyor. Sizce İsrail Kudüs'te ne yapmaya çalışıyor?

Bizim gittiğimizde gördüğümüz kazılar Harem-i Şerif'in altında yapılan kazılar değildi. Haremi Şerif'in altında da yapıldığı söyleniyor ama onlarla ilgili bizim müşahedeye dayalı bilgimiz yok. Bizim incelediğimiz ve sonunda rapora konu olan kazılar Mağrib rampasında ve Haremi Şerif'in dışında. Memluklular, Eyyubiler, Osmanlılar döneminden bazı kalıntıların olduğu küçük bir alan. Sağ tarafında arkeolojik park, sol tarafında Ağlama Duvarı Meydanı var. Bizatihi o kazılar Haremi Şerif'in duvarına veya içine zarar vermiyor. Fakat bence oradaki problem Mağrib rampasında yapılan kazı değil.

Sorun ne peki?

Fotoğrafın bütününe baktığınızda Müslümanları tedirgin edecek çok ciddi gelişmeler olmuş. İsrail bu konuda güven vermiyor. Bir iki cümleyle açmak gerekirse; mesela Ağlama Duvarı önündeki bugün meydan olarak kullanılan yer 1967 savaşından önce meskun bir mahalleydi. Savaş sırasında kasten bombalanıyor ve sonra dozerlerle düzlenerek meydana çevriliyor. Orayı Yahudilerin ibadet ihtiyaçlarını karşılamak için yaptıklarını söylüyorlar. Sağ taraftaki arkeolojik park olarak belirledikleri yerde arkeolojik kazı yapıyoruz diye İslami döneme ait bütün eserleri yok etmişler. Bölgenin kimliği kaybolmuş. Ortada Mağrib Rampası denen küçücük bir yer kalmış. Orada da kazı yapıyorlar. Müslümanlarda haklı olarak İsrail burayı da Ağlama Duvarı Meydanına katmak istiyor endişesi var. Bence de satır aralarında okunan durum bu. Çünkü İsrailli yetkililer zaman zaman bu meydanın Yahudilere yetersiz geldiğini, rampanın hemen solunda kalan hanımlara ait yerde sıkışıklık meydana geldiğini ve alanı genişletmeye ihtiyaç olduğunu söylüyorlar.

Alanı meydana katma düşüncesi olabilir mi?

Bu kadar tepki olmasaydı muhtemelen olabilirdi. Bunun yanında biliyorsunuz, Mescid-i Aksa 1969'da bir defa yakıldı, yine fanatik Yahudiler Mescid-i Aksa'ya girmeye çalıştılar. Resmi, gayri resmi makamlar sürekli Süleyman mabedinin yerinin Kubbetü's-Sahra'nın yeri olduğunu söylüyor. Maketler yaparak, dışarıda kartpostallar üreterek bunu toplumsal hafızaya yerleştiriyorlar. Yani İsrail'in hem geçmişte hem günümüzde Harem-i Şerifle ilgili güvenlik zaafları, bir de yaptığı kazılarla Müslümanların mirasına çok net zarar veren politikaları Müslümanların İsrail'e güvenini engelliyor. Diğer anlamda sicili kabarık oluyor. Böyle olunca İsrailliler orada ne yaparsa bunun Müslümanların aleyhine olacağı izlenimini oluşturuyor ve bu durum tabii ki, çok büyük bir tepki doğuruyor.


İSRAİL GERGİNLİK POLİTİKASINDAN BESLENİYOR

Bu çatışma havası İsrail'in işine mi yarıyor?

Gerginlik politikası İsrail'in ayakta durma politikası gibi görünüyor. Çünkü gerginlikten bir Yahudi dayanışması ortaya çıkıyor. Kabul etmek lazım, İsraillilerin önemli bir kısmı artık bu politikalardan bıkmış ve önemli bir kısmı psikologa gidecek kadar ruhen hasta olmuş durumda. Her gün bir bombaya mı, bir kurşuna mı muhatap olacağı endişesini taşıyorlar.

Zaten çok eklektik bir toplum. Doğu Yahudileri farklı, Batı Yahudileri farklı, Afrika Yahudileri farklı… yani bir kültürel homojenlik söz konusu değil. İsrail gerginlik politikalarıyla içerideki farklılıkların dezavantajlarını gidermeye çalışıyor gibi görünüyor.

Bu politika Müslümanları çok tedirgin ediyor. Bu tedirginlik de somut verilere dayanıyor. Mescid-i Aksa'nın güvenliğini devlet olarak sağlayamasanız Mescid-i Aksa'yı mabet olarak kabul eden insanlardan nasıl güven beklersiniz. Bu kadar polis ve asker gücünüzle bir grup fanatiğe engel olmuyorsunuz.

Demek ki el altından bu saldırıyı destekliyor…

Evet. Demek ki devlet politikası olarak yapıyor.

Suriye'ye tekrar dönersek, biliyoruz ki, 20. yüzyılın başına kadar Suriye deyince daha geniş bir alan akla geliyordu. Ürdün ve Filistin'i de kapsayan bir bölge. Modern Suriye'nin devlet idealleri arasında bu bölgelerde etkin olmaya çalıştığı izleniminiz var mı ve Türkiye'nin Suriye açılımında Suriye üzerinden bölgede etkin olma çabası söz konusu mu?

Bu soruya cevap verebilmek için önce Osmanlının bölgeden çekilişinin tabii mi prematüre mi olduğunu konuşmak lazım. Bence prematüre bir çekiliştir. Araplar arasında Osmanlı sonrasına hazırlık tamamlanmış ve kopuş olgunlaşmış bir süreç değildi. Dolayısıyla Osmanlı sonrası problemli bir yapı oluştu. Suriye'de 1918–1920 yılları arasında yaklaşık iki yıl sürecek olan Faysal yönetimi bağımsız olacaklarını zannederken Fransız manda yönetimiyle karşı karşıya kaldılar. Savaşmaya kalkıştılar ama Fransızlar onları birkaç saat içinde yendi. Fransız yönetimine karşı çok ciddi bir direnişin olduğunu kabul etmek lazım. Suriyeliler Fransız yönetimini kolay kabul etmediler. Şam 1920'li ve 1930'lu yıllarda ve hatta İkinci Dünya Savaşı sırasında ciddi direnişlere sahne oldu ve ardından yoğun bir şekilde bombalandı. Şehrin önemli bir kısmı tahrip edildi. Müslümanlar için önemli olan, İslamın önemli başkentlerinden biri olan Şam, havadan ve karadan bombalandı.

Osmanlı güçleri çekilince Britanya kuvvetlerine bağlı Avusturya birlikleri şehre giriyor. Halk ayaklanıyor, bunun üzerine Faysal yönetimindeki Arap-Bedevi kuvvetlerini şehre getiriyorlar ki işgal kabul görsün.

Amerika'nın Bağdat'ı işgali gibi…

Evet. Faysal Suriye'de hâkimiyet kuracağını sanıyor. Fransızlar buna müsaade etmiyorlar. Daha sonra bir kısım Araplarda siyasi bir kıpırdanma oluyor. Şerif Hüseyin'in krallık iddiasında bütün Arap coğrafyasına hâkim olmak vardır. Daha savaş sırasında İngilizler ve Fransızlar Şerif Hüseyin'e karşı ikili davranıyorlar. Kendi aralarındaki konuşmalar faklı, ona aktardıkları farklı. Kendi aralarında Arap topraklarının bütününü Şerif Hüseyin'e vereceklerini konuşmuyorlar. İki savaş arasında oluşan Suriye milliyetçilerinin bir damarında Biladü'ş-Şam denilen bütün Suriye'yi içine alan bir yönetim hayali konuşuluyor. Fakat buna ne öteden beri bölgede etkin olan mahalli kültür müsait ne de Avrupa'nın sömürgeci devletleri buna müsaade edecek durumda.. Mesela Fransızlar Suriye'de Şam merkezli yönetim kurduklarında Alevi bölgesini ayrı, Dürzi bölgesini ayrı, Sünni bölgesini ayrı yapılandırıyorlar. Girer girmez ülkeyi parçalıyorlar. Hiç yoktan Ürdün diye bir ülke oluşturuyorlar. Bırakın vilayet statüsünü, kazadan biraz büyük mutasarrıflık statüsüne bile ulaşmış bir yer değil. Ama İngilizler Şerif Hüseyin ailesine verilen sözlerin hiçbirini yerine getirmeyince manda yönetiminde kendilerine verilen bu araziye ailenin bir devlet kurmasını sağlıyorlar. İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar da askeri sorumluluklarını yükleniyorlar. Sadece adı devlet olan bir yapı kurduruyorlar. Sonra Irak'ta benzer bir yönetim kurmaya çalışıyorlar.

II. Dünya savaşından sonra böyle bir ideal var mı?

Söz konusu ideal zaman zaman konuşuluyor. Hatta Baas yönetiminden bazılarının da bu hevese sahip oldukları söylenir. 1958'de Nasır döneminde üç sene devam eden Suriye-Mısır birleşmesi gerçekleşiyor. Bu, acaba Araplar bir araya gelerek Pan-Arabizmi gerçekleştirebilecekler mi diye düşündürttü. Ama birleşmenin üç sene gibi kısa bir sürede akamete uğraması ümitleri bitirdi. Bugün bölgede daha geniş bir siyasi yapıyı destekleyecek ciddi bir beklenti yok.


SURİYE ARTIK GERÇEKÇİ POLİTİKALAR İZLİYOR

Suriye şu anki sınırlarını-etki alanını kabullendi mi?

Suriye'nin mevcut sınırlarını kabullenmesi zor oldu. Hatay'ın Türkiye Cumhuriyeti'ne dahil edilmesi çok uzun süre Türkiye-Suriye ilişkilerini etkiledi. Onlar da kendi içlerinde baktıklarında Ürdün diye bir devlet olmadığını, buranın aslında Suriye'nin tabii uzantısı olduğunu düşünüyorlar. Lübnan'ın ayrı bir devlet olarak kurulması onlar açısından kolay kabul edilebilir bir durum olmadı. Ama kendi başlarına o projeyi hayata geçirecek güçleri olmadığını anladıklarında realistleştiler. Türkiye uzun süredir "gerçekçi" politikalar izliyordu. Türkiye ve Suriye ilişkilerinin gelişmesi de aslında Suriye'nin "gerçekçi" politikalar izlemesiyle alakalıdır. Aslında esas değişiklik Suriye kanadında olmuştur.

1989'da ilk defa Suriye'ye giderken çok kişi, iki ülke arasındaki gerginlikten dolayı "gitme hayatını tehlikeye atıyorsun" dedi. Ben gittim ve hiçbir riskle karşılaşmadım. Şam'da kaldığım süre içerisinde Suriyelilerden hiç zarar görmedim. Orada yaşarken böyle bir hisse de kapılmadım. Ama öyle korku dolu genel bir intiba vardı. Sonrasında birkaç defa daha gittik. Mesela Eylül 2005'te Şam'da "Osmanlı Döneminde Biladü's-Şam" adlı uluslar arası bir konferans gerçekleştirildi. Bu, daha önce düşünülecek bir şey değildi. Suriye'de Osmanlı yönetimini konuşmak kolay değildi. Suriye yönetiminin ne kadar değiştiğini ve ne kadar gerçekçi bir noktaya geldiğini göstermesi bakımından bu çok önemli. Yine bu sene Şam'da "Osmanlı Döneminde Kudüs" toplantısı yapıldı.

Önce toplumsal yakınlaşma mı gerçekleşti?

Bence Suriye bu konuda gerçekçi bir çizgiye geldi. Suriye, dil ayrılığını bir yana bırakırsak toplum yapısı olarak Anadolu insanıyla çok ortak noktayı paylaşan bir ülke. Gittiğinizde de görürsünüz, Suriye, Şam, Halep'te İslamı yok etmediğiniz sürece Osmanlının izlerini yok edemezsiniz. Osmanlı yapıları epeyce azalmış ama gene de çok önemli konumdalar. Bunları yok etme şansları yok. Yıksalar bile artık bütün kayıtlara girmiş durumda. Hanlar, çarşılar… Suriye ekonomisinin kalbi durumuna gelmişler. Zaten bunları yok etmeye gerekçe olabilecek bir durum da yok. Emevi Camii çatısında başlayan ve Hamidiye çarşısına kadar uzanan 1893 büyük yangınından sonra camii tamiratı yapılırken başta kubbe olmak üzere Osmanlı camii mimarî unsurları ilave edildi. Bu ve benzeri Osmanlı izleri duruyor. Bunlar yok edilemez.


FİLİSTİN ASLINDA OSMANLIYI KAYBETTİ!

Ortak Osmanlı mirası coğrafyayı bütünleştiren bir unsur…

Suriye ile Türkiye'nin ilişkilerinin gelişmesinde İsrail önemli bir faktör tabii. Hatta Arapların Osmanlıya ve Türkiye'ye bakışında Filistin meselesi çok önemli bir yerde duruyor. Bu, son dönemlerde Başbakanın söylemleriyle alakalı değil, Osmanlı döneminde var olan bağımsızlık ve özgürlüğün kaybedildikten sonra ne kadar kıymetli olduğunun anlaşılmasından kaynaklanıyor. Bir yabancı işgali olmadan 400 yıl Osmanlı hâkimiyeti altındaki hayatları çok farklıydı. Aslında Filistin Osmanlıyı kaybetmiştir ve Filistin Osmanlıyı kaybetmekle neleri kaybettiğini şimdi çok daha iyi anlıyor.

Meşrutiyet Kongresi'nde Suriyeli Bakan Agha 'Abdülhamit Han, Siyonistlerin Filistin'e yönelik tekliflerine itibar etmedi. Ama biz ona çok zulmettik' dedi.

Söylem olarak, evet.

Bu hem tarihleriyle barıştıklarını hem belli bir noktada tavır aldıklarını gösterir, değil mi?

Biliyorsunuz, uzun süre Araplar Osmanlıyı bölgeye hiç yatırım yapmamakla ve bölgeyi sömürmekle suçladılar. Şimdi iki söylem de iflas etti. Öncelikle Osmanlı dönemi söz konusu olduğunda sömürecek çok önemli bir şey yok. Hicaz bölgesi bağlamında zaten hiçbir şey yok. Sonradan petrolle gelir sahibi oldular. Suriye bölgesinin her zaman önemli bir geliri var. Ama oranın yıllık gelirinin önemli bir kısmı da Surre Alaylarına, yani bölge insanına harcanıyor. Anlaşıldı ki, geri kalmışlık Osmanlının bölgenin gelirlerini İstanbul'a veya Anadolu'ya aktarmasıyla alakalı değil. İkicisi ise bağımsızlık. Faysal kendisinin bölgeye hakim olacağını zannediyordu. Fransızlar onu bu rüyadan kötü bir şekilde uyandırdılar. Bağımsız bir devlet olmanın ne kadar büyük bir nimet olduğunu Osmanlı yönetimini kaybederek Batı emperyalizmiyle açık bir şekilde yüz yüze geldiklerinde anladılar.

Sekülerizm, sosyalist söylem, İslamın gücünün kırılmaya çalışılması, İsrail zulmünün etkisini artırması… bunların hepsi birer faktör olarak karşımıza çıkıyor. Bu faktörler üzerinden geriye dönüp sorgulama yaptıklarında "Osmanlı hiçbir şey yapmadıysa, bu bölgeye hiçbir katkı sağlamadıysa 400 yıl bu tür bir zulme maruz bırakmadığı için bile bugünkünden daha değerli bir konumda" diyorlar. Bu sebeple Araplar son otuz yılda Osmanlıya bakışlarını değiştirdiler. Ama bu kanaatler henüz çok ciddi ilmi araştırmalara dayanmıyor.


TARİHİMİZİ YAZARKEN KENDİ KAYNAKLARIMIZA DA BAKMALIYIZ

Yakınlık toplumsal alanla sınırlı kalıyor…

Arşive gittiğinizde Osmanlıcayı iyi bir şekilde öğrenmiş ve Osmanlıca belgeler üzerinde araştırma yapan üç tane Arap araştırmacıya rastlayamazsınız. Arapça kaynakları kullanan Türk akademisyenlere baksanız bir elin parmak sayısını geçmez. Yani bu yeni bakış açısının akademik olarak desteklendiği söylenemez. Bir süre Arap tarihinde Osmanlı diye bir dönem yok diye baktılar. En azından bu algı değişti. Bu bakış açısının bayraktarlarından biri Princeton Üniversitesinde Yakın Doğu Araştırmalarını kuran Philip Hitti idi. Okuyucular onu History of the Arabs adlı kitabından tanıyacaklardır. İlginçtir bu kitap Türkçeye "İslam Tarihi" olarak çevrildi. Orada Osmanlı tarihine, 400 yıllık tarihe ayırdığı kısım 35 sayfa. Albert Hourani'ye açıkça "Osmanlı döneminde Arap tarihi mi var?" diyor. Yok saymaktan bu noktaya gelmiş oluyorsunuz. Öncelikle zihniyet olarak bence devrim yaşandı. Zihniyette gerçekleşen bu değişimin akademik çalışmalara yansıması zaman alacak. Önce Osmanlı döneminde Arap tarihinin varlığını kabul edeceksiniz ki, onu, çalışmaya değer bir konu olarak ele alasınız. Bu havanın oluşmasında çok önemli sayılacak gelişmeleri ifade edeyim size. 2005 ve 2009'da Suriye'deki toplantılar, Mısır'da, Yemen'de, Cezayir'de yapılan toplantılar… Şimdi, Suudi Arabistan çok uygun görünmüyor. Çünkü kendisini meşrulaştırma sürecinde Osmanlı karşıtlığı çok önemli bir yerde duruyor. Irak şimdi bu tür ilmi toplantılar açısından uygun bir ülke değil. Birkaç sene öncesiyle kıyaslanamayacak kadar önemli mesafe alındı. Kudüs toplantısı malum sebeplerden dolayı Kudüs'te değil Şam'da yapıldı. Çok büyük bir zihniyet dönüşümü yaşanıyor. Benim temennim o ki, zihniyetteki bu dönüşüm akademik çalışmalara yansısın.


TARİHTE EMPERYALİST SÖYLEM TERKEDİLMELİ

Ortadoğu tarihçileri nasıl bir yol izlemeli?

Araplar ve Türkler Batının 19. yüzyılda oluşturduğu hüsnü kuruntu içeren emperyalist söyleme dayalı sadece konsolos raporlarına dayalı olarak bölgenin tarihini yazmaktan vazgeçerek bu belgeleri de kullanarak her iki tarafın da belgelerine dayanan, Arapçayı ve Osmanlı belgelerini doğrudan kullanarak ve başkalarının üzerinden iletişim kurmadan tarih yazmalı. Bunun yanı sıra Alman, İngiliz, Rus belgelerine de bakılmalı. Uzun yıllar Batıda yapılan tarihçilikte sanki Suriye, Filistin, Hicaz, Mısır merkez İstanbul taşra gibi sunuldu. Biri center (merkez) diğeri periphery (çevre) gibi görüyor. Oradaki gelişmeleri ve bakış açısını merkeze alıyorlar. Sanki onlar İstanbul'daki yönetime tâbi değilmiş gibi, sanki kararlar İstanbul'da alınmıyormuş gibi tarih yazıldı uzun süredir. Bu bakış açısıyla bölgeyi sağlıklı anlamamız mümkün değil. Önce tâbi-metbu algısını oturtmanız lazım. Bu bölge bir büyük yönetimin, Osmanlı imparatorluğunun bir parçası. Burayla ilgili kararlar merkezde alınıyor, vilayetlerde uygulanıyor.

Konsolosların yazdığı raporları mutlak doğru olarak kabul edemeyiz. Evin sahibini de dinlemek lazım. Osmanlı görevlilerinin yazdıklarının içeriklerine bakmak zorundayız. Elbette Osmanlı görevlilerinin her dediği doğru demiyoruz ama mukayeseli tarih yapmak zorundayız. Bölge üzerine yapılan tarihçilik maalesef bu noktaya gelmiş değil.


TÜRK POLİTİKASI İLMİ VERİLERE DAYANMIYOR

Türkiye'de tarihçi olmak ve Türk tarihçiliği hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türk tarihçiliğinin çok büyük problemleri var. Çok ciddi metodolojik problemleri ve oryantasyon, dağınıklık, sahipsizlik problemleri var. Biz henüz politikalarını ilmi verilere dayandırma kültürünü kazanmış değiliz. Bununla şunu kastediyorum; devlet, YÖK, üniversiteler önemli açılımlar sağlıyor ama YÖK'ün kendisi dahi önemli açılımlarını bilimsel verilere dayandırma anlayışına sahip değil. Türkiye'deki tarihçilerin gönüllü olarak bir araya gelenleri hariç kurumsal olarak bir araya gelme durumları yok. Dolayısıyla Türk tarihçiliğinin "ne çalışılmalı", "hangi yöntemlerle çalışılmalı", "nasıl çalışılırsa daha sağlıklı sonuçlar elde edilir" soruları çerçevesinde bir araya getirilip müzakeresi bile yapılmıyor.


TÜRK TARİHÇİLİĞİ SAHİPSİZ

Mesela Türk tarihçiliğinin çok önemli bir meselesi olarak Ermeni meselesi bağlamında Türkiye'nin uzun yıllardan beri bu konuda başı ağrıyor. Ama hala bugün Türkiye gibi büyük bir devletin Ermeni Araştırmaları Enstitüsü veya Merkezi veya Arşivi yok. Yani Osmanlı Arşivini kastetmiyorum. Tabi ki, Osmanlı Arşivinde Ermenilerle ilgili belgeler var. Ama o günden bugüne, Osmanlıdan sonra da bu mesele devam ediyor ve bu konuda bilgi, belge ortaya çıkıyor. Bunlar toplanıp da bir yerde araştırmacılarının kullanımına sunulmuyor. Türklerden çekirdekten yetişme bir tane Ermeni tarihçi yok. Yani lisansındayken bu konuya ilgi duymuş, Ermenice öğrenmiş, Ermenilerle ilgili gelişmeleri anlayabilecek Batı dillerini öğrenmiş, bu konuda yüksek lisansını, doktorasını, doçentliğini, profesörlüğünü almış ve uluslar arası itibar kazanmış bir tane Türk araştırmacı yok. Türk tarihçiliği o kadar sahipsiz bir konumdaki devletin en çok ihtiyaç duyduğu alanda bile devlet bunu organize edemiyor.

Mesela Arap topraklarıyla ilgili devletin önemli açılımları, politikaları var. Bunun hemen akademik bilgiyle desteklenmesi lazım. Politikacıların, diplomatların okuyup öğrenmesi lazım. Akademisyenler politikacılara, diplomatlara servis yapsın demiyorum. Biz akademik bilgiyi üretiriz. Bunu siyaset bilimci kendi açısından kullanır, diplomat diplomatik ihtiyaçları için kullanır, siyasetçi siyaset yaparken kullanır. Ama biz akademik bilgiyi üretmiyoruz. Daha doğrusu güvenilir akademik bilgiyi üretecek akademisyen yetiştirecek mekanizmalarımız yok.

Akademik bilgiyi de politikaya çeviremiyoruz…

Bu konuda çok büyük problemler var. Ortadoğu tarihçiliği Türkiye'de henüz emekleme aşamasında. Bu alanda birkaç arkadaşız. Hiçbir kurumsal destek görmeden kendi imkânlarımızla çalışıyoruz. Bu konuda yetiştirmek istediğim öğrencilerime burs bulamıyorum. Arapçayı öğrenecekler, gidip bölgede kalacaklar, bir veya birkaç Batı dilini öğrenecekler… Öğrenebilmeleri için bu çocukların seyahat etmesi lazım. Bu sebeple kurumsal destek çok önemli. Eğer siz yetenekli bir adayı gitmek istediği ülkeye gönderecek maddi imkanı sağlamazsanız, istediği dili öğrenmesi için gerekli imkanı veremezseniz, araştırma yapmak için belli kütüphanelere gitmelerini sağlayamazsanız ciddi bir tarihçi olmasını bekleyemezsiniz. Bir dille, birkaç belgeyle artık bu bölge hakkında tarihçilik yapılamaz. Bunun inandırıcılığı da, güvenirliliği de olmaz. Tarihçiliğimiz maalesef şahsi gayretlerle gidiyor. Bir tarihçimiz bir konuyu önemsiyor, kendi imkânlarıyla bir öğrencisinin elinden tutuyor, vicdanını rahatlatmak, akademik kimliğinin gereğini yerine getirebilmek için yapabildiği kadar uğraşıyor. Kurumsal destek olmadığı için de her zaman istenilen seviyeye gelinemiyor.

Benim sorularım bu kadar, sizin eklemek istediğiniz bir şey varsa…

Yok. Teşekkür ederim.

Ben de teşekkür ederim.

Prof. Dr. Tufan Buzpınar kimdir?

1961'de Kadirli'de doğdu. Liseyi Adana'da, Üniversiteyi Ankara'da tamamladı (1984). Manchester Üniversitesi'nde (İngiltere) yüksek lisans (1986) ve doktora yaptı (1991). 1992–2001 yılları arasında Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi'nde (İSAM) araştırmacı ve idareci olarak çalıştı. 1998'de doçent, 2005 yılında profesör oldu. 2001'den itibaren Fatih Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi ve 2005'ten itibaren de bölüm başkanı olarak çalışmaktadır.
 
Üst Alt