• İletilerinizde "teşekkür" ifadeleri yasaktır. Lütfen teşekkür ederim ... vb ifadeler kullanmayınız.Teşekkür etmek istiyorsanız ilgili iletinin altında yer alan "beğen"ebilirsiniz.

Osmanlı klasik çağında siyaset

Yorgun

Veziri Azam
Yönetici
Vezir-i Azam
Katılım
13 Mar 2009
Mesajlar
13,936
Beğeniler
11,908
Puanları
113
Web sitesi
www.tarihsinifi.com
#1
Osmanlı klasik çağında siyaset

Prof. Dr. Feridun M. Emecen Osmanlı'nın imparatorlaşma serüvenindeki önemli dönüm noktalarını siyaset ve savaş politikaları üzerinden anlattı.




Prof. Dr. Feridun M. Emecen'le yaptığımız röportajda 'Osmanlı Klasik Çağında Siyaset ve Osmanlı Klasik Çağında Savaş' isimli kitapları hakkında konuştuk.
Soru: Osmanlı Beyliği kuruluşundan itibaren Bizanslı feodal beylere karşı nasıl bir politika takip etmiştir ve bu süreç içerisinde kendi siyasi gelişimini nasıl oluşturmuştur?
Osmanlıların kuruluştan itibaren etraftaki feodal beylerle iyi münasebetler kurduğunu görüyoruz. Tabi bununla alakalı bize intikal eden bilgiler daha ziyade geç devirlere ait kaynaklardan gelen bilgilerdir. Mesela Bizans kaynaklarında özellikle o dönemin çağdaş kaynağı Pachimeres'tir ve Pachimeres'te bu konuyla alakalı bir bilgi bulunmuyor. Yani Osman Bey'in komşu feodal beylerle olan münasebetleri hakkında ne yazık ki bilgi yok. Bu durumda iş geç dönemde (15-16.yy) yazılmış olan Osmanlı kaynaklarına kalıyor. Fakat bu dönemdeki bilgilerde de buradaki tekfur adlarının, tekfurlarla olan münasebetlerin ne ölçüde gerçeği yansıttığı konusu şüpheli bir mahiyet arz ediyor. Ayrıca adlarda da sıkıntılar var. Mesela bununla ilgili yapılan bir çalışma var: Elizabeth Zachariadou bu konu ile ilgili çalışmıştır. Bizans kaynaklarındaki adlarla Osmanlı kaynaklarında geçen adlar arasında pek benzerlik bulamamıştır. Böyle olduğu için şu anda nasıl bir münasebet olduğunu söylemek çok zor. Fakat tarih geleneğimize bakacak olursak bu ilişkilerde her zaman savaş olmadığını ve arada ittifaklar olduğunu, iyi münasebetler de kurulduğunu biliyoruz. Hatta bazıları burada zaman içerisinde Osman Bey'in birliklerine de intikal etmişlerdir. Bu gelenekte en önemli şahıslardan bir tanesi mesela Mihal Bey'dir. Osman Bey'in sıkı arkadaşı olduğu konusunda bu kaynakta bilgiler yer alır.
Osman Bey'in Kayı Boyuna mensup olup olmadığı iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz. Bu konuyla ilgili hangi kaynaklardan bilgi alabiliriz ve daha da önemlisi bu kaynaklar güvenilir midir?
Şimdi, bu çok zor bir soru yine burada önemli bir meselemiz var. Sebebi de Osman Bey dönemine ait Osmanlı kaynaklarının mevcut olmayışıdır. Osman Bey'i tarihi bir şahsiyet olarak kimliğini aydınlatmakta ve onun aile ve menşeini tespit etmekte büyük zorlukla karşılaşıyoruz. Bunun için tabi Osmanlı tarih geleneğinden hareket ederek, onları ancak yorumlayarak bir sonuç çıkarabilmiştir.
Bu kroniklerde yer alan bilgilerin çoğu da güvenilir değil, fakat bizim tespit edebildiğimiz kadarıyla Osman Bey'in babasının Ertuğrul Bey olduğu kesin, onun da babasının Gündüz Alp olduğu konusunda ittifak vardır, bazıları buna genel olarak katılıyor. Ama bundan öteye gidebilmek zor. Böyle bir üç nesil karşımıza çıkıyor.
Kayı boyuna gelince, bu önemli bir problem. Bazı tarihçiler, Osmanlıların Kayı Boyu'na mensup olduğunu benimsemiş vaziyette. Ama Osmanoğulları Hanedanının kendini bu boya bağlaması önemli bir şeydir. Bu boya bağlılık konusu aslında ilk Osmanlı tarihçisi Ahmedî'den beri gelen bir şey. Ahmedî, çok açık söylememekle beraber Osmanlıların Oğuz boylarından birine mensup olduklarını ima ediyor. Yazıcızâde Ali, İbn Bibi'nin meşhur Selçuklu Tarihi'ni tercüme ederken esere Osman Bey'le alakalı bilgiler ilave etti. İşte o yapmış olduğu ilavelerde (Bu II.Murad dönemidir) Osmanlıların Kayı Boyu'na mensup olduklarını vurguladı. Bununla da iktifa etmedi ve Kayı Boyu'nu diğer boylar arsında devlet kurma yetkisine haiz olan bir boy diye tanımladı. Ancak tarihçiler, bunun sonradan Osmanlılara adapte edilmiş bir bilgi olduğunu ifade etmektedirler. Bunun da birtakım siyasi şartlardan kaynaklandığını söylemektedirler. II. Murad devrinde Timurlularla olan mücadele içerisinde II.Murad'ın kendisinin de kuvvetli bir temele sahip olduğunu ispatlamak amacıyla Kayı Boyu meselesini gündeme getirdiğini söylemektedirler. Fakat kendi yaptığım çalışmalarda bunun bir tarihi gerçeğe dayanabileceğini düşünüyorum. Çünkü yaptığım bir çalışma sırasında bununla ilgili ciddi emareler buldum. Ben daha ziyade Kayı Boyu'nun yayıldığı alanlara baktım. Kayı Boyu'nun yayıldığı alanlar, Osmanlıların da çekirdek coğrafyası Bursa-Bilecik hattı Kütahya-Eskişehir civarı ve hatta Kastamonu özellikle Osmanlıların uç beyi olarak bulundukları bölgelerdi. Kastamonu bölgesinde Kayılara ait izler var ve 15.-16.yüzyıl Tahrir Defterleri bu izleri çok açık olarak bize gösteriyor. Batı Anadolu bölgesi boyunca Kayı Boyları'nın yayılma sahası çok geniş gözüküyor. Hatta kayıtlarda Kayılarla Çobanoğulları'nın müşterek hareket ettiklerine dair bilgi de var. Bütün bunlara bakarak bu bilgileri İbn Bibi gibi, Aksarayî gibi Selçuklu tarihçilerinin eserlerine indirerek kontrol ettiğimizde bir anlam kazanıyor. Çünkü bu Selçuklu Tarihleri, Osman Bey dönemini de içine alıyor. Ama Osman Bey'den bahsetmemekle beraber bu uç Kastamonu bölgesi, Sivrihisar ve Eskişehir Yöresi'nde çok yoğun bir Türkmen nüfusun bulunduğunu zaten bize söylüyor. Böylelikle Osmanlıların bulundukları coğrafyanın bu anlamda Kayı Boyları'yla olan bağlantısı mümkün olabilir. Bunun başka delilleri de var ve bunun kaynaklarını bir makalemde göstermiştim. Bunun yabana atılmayacak bir bağlantı olduğunu ifadeye çalışmıştım.

Aynı dönemde Selçukluların varisi olduklarını iddia eden Karamanoğulları, yine güçlü beyliklerden olan Dulkadiroğulları ve Akkoyunlular da mevcutken Osmanlıları bu beyliklerden farklı kılan, öne çıkaran ne oldu? Bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?
Öncelikle, Osmanlıların diğer beyliklere göre en büyük şansı bulundukları coğrafyaydı. Bazen coğrafya, insanları birtakım yeni hareketler yapmaya mecbur eder. Akkoyunlular ve diğer beylikler daha kapalı bir coğrafyada yaşıyorlardı. Daha çok kendi aralarında mücadele edebilecek bir pozisyon içindeydi. Fakat Osmanlılar baştan beri yönlerini batıya çevirdikleri için batıya yönelik olan siyasette önemli bir mesafe aldılar. Bazı stratejik gayeleri vardı. Yani Osmanlıların devlet haline gelmesi ve batıya hükmedebilmesi Balkanlar sayesinde oldu. Osmanlılar aslında bir Balkan devleti kurdular. Yıldırım Bayezid döneminde Ankara Savaşı'ndan sonra dağılan Osmanlı Devleti'nin toparlanması Rumeli'deki varlığı sayesinde oldu. Anadolu Timur'un vesayeti altına girmişti. Rumeli'deki uç beylerinin, Rumeli'de tutunması ve varlığı Osmanlı Devletinin yeniden kurulmasında, yeniden toparlanmasında önemli bir adım oldu. Oradaki güçler duruyordu, çünkü hem ekonomik güç bakımından hem askeri güç ve insan gücü bakımından oldukça oturmuş bir yapı arz ediyordu. Dolayısıyla demek istediğim şey diğer beyliklere göre Osmanlıların şansı Rumeli yakasına esaslı şekilde yerleşmiş olmalarıydı. Bu bana göre devletin büyümesinde çok önemli bir faktördür.
Osmanlıların kuruluştan bu yana oldukça hareketli bir coğrafyada bulunuyor olmaları siyasi tecrübelerine önemli bir katkı sağlamıştır diyebilir miyiz? Sağlamışsa, bu katkı ne yönde olmuştur?
Bulundukları coğrafya hakikaten de öyle. Bir taraftan beyliklerle olan münasebetleri var diğer taraftan Bizansla olan ilişkileri var. Ondan sonra Rumeli'ye geçişle beraber çeşitli milletlere mensup beylerle, Bizans'ın feodal beyleriyle ilişki ağı kuruyorlar. Bütün bunlar tecrübe kazandırıyor tabi. Bu tecrübeler her zaman savaşla değil aynı zamanda ittifaklarla da kendini gösteriyor. Yani çok erken tarihlerden beri Osmanlılar ittifak dâhilin de hareket ediyor. Mesela Orhan Bey zamanında Bizans İmparatoru ile ittifak yaptılar. Bütün bunlar belli bir tecrübe ve siyasi düşünce kazandırdı. Ve bu tecrübeyi de Osmanlılar çok iyi kullandılar.
Orhan Bey ve I.Murad (1362-1389) Balkanlardaki iskan girişimlerinde halkla ilgili nasıl bir politika takip etmiştir ve bu politikaları batılı halktan, olumlu ya da olumsuz nasıl tepkiler almıştır?
Bu, Osmanlıların Rumeli'ye geçiş hikâyesi daha ziyade Orhan Bey döneminde başlıyor. Tabi I.Murad döneminde artık tam anlamıyla Balkanlara yönelik faaliyetler stratejik olarak da ön plana çıkıyor ve belirli hedefler var. I.Murad ve onu takip edenler bu yayılmayı yaparken o dönemlerde Balkanlarda yapılan tespitlere göre ciddi bir nüfus boşluğu var. Çünkü Balkanlarda veba salgını olduğu için bu bölge nüfus kaybına uğramış vaziyette. Dolayısıyla Osmanlılar buraya geldiklerinde oldukça boş bölgeler buldular ve buraları Anadolu'dan getirdikleri nüfusla takviye etmeye çalıştılar. Ciddi anlamda bir nüfus mübadelesi oldu. Tabi bu nakliyat öyle bir anda olmadı, 16.yy'da bile devam etti. Belki de bugünkü Bulgaristan kesiminde ve Makedonya'da yoğun bir Türkmen nüfusu meydana geldi. Bu arada bir başka önemli neden de Yıldırım Bayezid döneminden sonra veya II. Murad döneminden itibaren başlayan bir süreçti. Özellikle Arnavutluk kesimi ve Bosna kesiminde Müslümanlaşma hareketi görülüyor. Balkanların İslamlaşmasında bu nüfus nakillerinin rolü var ama Arnavut ve Boşnakların İslamlaşmasında Osmanlı politikalarının da rolü büyüktü. Çünkü Osmanlılar gittikleri yerlerde her zaman katı bir şekilde davranmadılar. Zaman zaman direnenlere karşı katı bir şekilde hareket ettiler ama direnmeyen, hâkimiyetlerini kabul edenlere herhangi bir şey yapmadılar. Çünkü orada idare kurduktan sonra idarenin de muhtaç olduğu bir nüfus varlığı gerekiyordu. Nüfus olmalı ki üretim yapılsın, devletin çarkı dönsün, timar sistemi bunun üzerine ikame edilsin, bunlar insan gücüyle olan şeylerdir. O yüzden Osmanlılar neden oranın halkını kesip atsınlar ki? Pratik olarak bu zaten düşünülecek bir şey değildi. Osmanlılar da pratik yaklaştılar. Zaten hukuki sistemleri de buna müsaitti. Osmanlı hukuk sisteminde İslam hukukunda olduğu gibi itaat eden Gayr-i Müslimlerin dinine ve yaptığı faaliyetlere herhangi bir şekilde karışılmazdı. Aldığı cizye karşılığı rahatlıkla burada oturma imkânları vardı. Balkanlarda sistem bu şekildeydi. Bu uygulama birtakım halklar için müsait bir ortam hazırladı. Onlar da Osmanlı idaresini kabul ettiler. Böylece eski feodal bağlarından ciddi anlamda bir kopuşları oldu. Osmanlılar, bazı feodal beyleri askeri sistemi içerisine aldı. Bunlar bir müddet timar sahibi oldular. Bu durum zamanla İslamlaşmanın da başlangıcını teşkil etti. Çünkü bu Hıristiyan timar sahipleri zaman içinde devletin şartlarında, ister istemez kendiliğinden Müslümanlaştılar. Timar sistemi bir yerden bir yere nakli gerektirdiği için o timar beyi daha sonra başka bir toprağa gitti, eski toprağını kaybedip yeni toprağına geldi. Böylece yavaş yavaş kimliğini değiştirmeye başladı. Bu kendiliğinden olan bir süreçti. Zorlama zaten söz konusu değildi, ama devlet bu çarklar içinde bu sistemi de ön görerek tedrici bir İslamlaşmayı sağlamış oluyordu aslında...
Tabi her zaman böyle kolay olmadı. İnalcık Hoca, istimalet siyasetiyle bunu izah ediyor. Doğrudur, bizde benimsiyoruz bu yaklaşımı. Ama zaman zaman mücadelelerde olmadı değil, her ikisini de dengelemek lazım. Hoşgörü gösterdik şöyle yaptık böyle yaptık diye hamâsî bir yaklaşım içinde de olmamak gerekir. Çünkü belli bir konjonktür var. Ne olduysa, hukuk sistemi neyi öngörüyorsa Osmanlılar bunu uyguladılar. Bunun da adına bugün tolerans, hoşgörü diyorlar ama bu kavramlar zamanımıza aittir ve geçicidir. Aslında bu hukuk sisteminde yer aldığı için buna tolerans veya hoşgörü denilmesi biraz anakronik bir yaklaşım oluyor.
Osmanlılar Balkanlardaki Katolik - Ortodoks mezhep farklılığının ortaya çıkardığı siyasi belirsizliğin üstesinden gelip, Rumeli coğrafyasında kuvvetle tutunmalarına rağmen, aynı siyasi başarıyı Anadolu' da çok daha geç bir dönemde elde etmişlerdir. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yine bulundukları coğrafya itibariyle, Rumeli'ye çok çabuk geçip yayılma imkânını kazandılar. Ama Anadolu'da durum biraz daha farklı çünkü orada da yine bazı güçlü devletler var. Balkanlarda yayıldıkları dönemde mesela Karamanoğulları ciddi bir rakip olarak ortadadır. Ardından bir müddet sonra, II. Murad devrine geldiğimizde bu defa Timurlular güçlü bir devletti. Onların ardından Karakoyunlu ve Akkoyunlular ortaya çıktı. Memlükler vardı diğer taraftan. Zaten Müslüman bir dünya var arka planda. Bu Müslüman dünyaya karşı beylikler dışında tedrici olarak itidalli, yumuşak bir siyaset uyguladılar. Öncelikle batıya karşı olan bu faaliyetleri yaptıktan sonra, çünkü bu aynı zamanda onlara büyük bir şöhret kazandırmıştır; gaza şöhreti kazandırmıştır. İslam dünyasında Osmanlılar 'gazi' olarak adlandırıldılar. Timur bile Yıldırım Bayezid'i bir gazi, Hıristiyanlara karşı gaza yapan bir hükümdar olarak tanımlıyor. Bunlar önemli şeyler. Ancak iyice yerleştikten sonra, devlet tam olarak teşekkül ettikten sonra Anadolu'ya yayılabildi. Çünkü bu şekilde ilk defa Fatih zamanında gerçek anlamda doğu ile ilgili bir siyaset takip edildi. Bu da Fatih'in imparatorluk düşüncesinin bir yansıması olarak nitelendirilir. Çünkü bir taraftan İstanbul'u alarak Bizans'ın varisi olduklarını ve aynı zamanda doğuya yönelik olarak Akkoyunlara karşı yaptığı seferlerle beraber Memlüklerin politikalarını biraz deneyerek doğuya yönelmek suretiyle de oraların nabzını tutmaya çalıştı. Bütün bunlar ilerde Yavuz Sultan Selim zamanında doğuya yönelik politikalarının da bir belirleyicisi oldu.
Timur'un Anadolu'da hızla ilerlemesi, öncelikle Osmanlı-Memlük ittifakından çekinerek Sivas'ı tahribinden sonra hızla Memlukler üzerine yürümesi ve bununla da yetinmeyip 1401 de Suriye'ye kadar gelmesi niçin Bayezid'i bir takım tedbirler almaya yöneltmemiştir?
Aslında şöyle; Yıldırım Bayezid döneminde Anadolu'nun önemli bir bölümü Osmanlıların hâkimiyetinde değildi. Bu dönemde Osmanlı hâkimiyeti Anadolu'nun tamamını kapsamıyordu. Amasya'ya kadar olan bir bölge var. Yukarıda bir Pontus- Rum Devleti var zaten Samsun sınır hatına kadar. Dolayısıyla Timur'un faaliyetleri Doğu Anadolu'ya geldiği zaman Osmanlı sınırlarına yakın bölgelere doğru ilerledi. Bir ara Osmanlı sınırına girdi ama o bölgede Osmanlılarla mahalli beyler arasında zaten çarpışmalar vardı ve Orta Anadolu'da anlaşmazlıklar vuku bulmuştu. Dolayısıyla bu toprakları Osmanlı toprağı gibi kabul etmek doğru değil. Timur'un hareketini evet, Yıldırım Bayezid takip etti ama hemen o gelir gelmez ona karşı esaslı bir tedbir alma gereğini pek hissetmedi. Çünkü daha ziyade ağırlığını batıya vermişti. Zaten batıyla uğraşıyordu. Timur da onun batıyla uğraşan bir gazi olduğunu bildiği için, üzerine gitmek niyetinde değildi. Fakat daha sonra meydana gelen olaylar ikisini karşı karşıya getirdi.
Bu çatışmalar sırasında Timur, Ankara Savaşı'ndaki başarısından sonra ortam müsait olmasına rağmen neden İstanbul'a gelip Rumeli'ye geçmeyi tercih etmemiştir?

Evet, bu tabi önemli bir konu, Timur'un tercihleri önemli, çünkü Timur'un böyle bir niyeti olduğu anlaşılıyor. Timur Ankara Savaşı sonrasında Osmanlıları vesayet altına aldı. Diğer beylikleri kurdu. Amacı tıpkı Osmanlılar gibi küffara karşı bir gaza yapmaktı. Gaza politikası takip ettiğini iddia ediyordu. Bu yüzden aslında İstanbul'a yönelmeyi düşündü fakat daha sonra vazgeçti. Yönünü İzmir'e çevirdi, burayı kuşattı. İzmir'de Latinler hakimdi. Burayı kuşattı ardından aldı ve yerle bir etti, sonra döndü. Timur'un uzun vadeli politikaları olduğunu bu anlamda düşünmüyorum, çünkü oldukça geniş bir coğrafya içerisindeydi ve bu coğrafyada sürekli hareket halinde bulunuyordu. Batıya açılması Rumeli'ye geçmesi coğrafyayı daha da genişletmiş olması anlamına gelecekti. Tabi birtakım stratejik gerekçeler de söz konusu olabilir. Ayrıca Memlüklerin faaliyetleri de vardı Suriye bölgesinde. Dolayısıyla Osmanlılar darbe yedikten sonra tekrar geriye döndü. Gerçekçi bir politika değildi Rumeli'ye geçiş, zaten bu yüzden Timur bu yakaya geçmeyi tercih etti.
Osmanlı devletinde II.Mehmet döneminde halledilemeyip II.Bayezid dönemine taşınan hatta II. Mehmet'i uzun yıllar hem askeri hem de siyasi olarak meşgul eden bir Memlük sorunu var. Bu sorunun çıkış noktası ve uzun yıllar bertaraf edilemeyişinin altında sizce hangi sebepler yatıyor?
Memlük meselesi Fatih döneminden başladı evet doğru. II.Bayezid döneminde bir savaş oldu Çukurova da Osmanlı ordularıyla Memlükler savaştılar, Osmanlı orduları mağlup oldu. Yani çatışma ortamı zaten vardı bu dönemde. Eninde sonunda bir savaş ortamına girileceği kesindi. Ama o an için Osmanlıların bu kadar geniş bir coğrafyayı geçerek Mısır'a kadar gitmeleri pek düşünülecek bir şey değildi. Bunu düşünerek hareket ettiklerini tahmin ediyorum. Belki Yavuz'un zihninde ileriye yönelik böyle bir düşünce olabilir ama aslında Mısır Seferlerine çıkarken hedefini Mısır Seferi olarak ilan etmedi. Safeviler üzerine ikinci bir sefer yapmayı düşünüyordu. Doğu Anadolu karışıktı ve o bölgeye doğru gitti. Fakat tam bu sırada Kansu Gavri oradan Haleb'e geldi. Belki Haleb'e gelmemiş olsaydı Yavuz Sultan Selim'in ona karşı Mısır'a ilerlemesi düşünülemezdi. Oraya geldiği ve savaş olduğu için ve Memlük kuvvetlerinin gücünü kırdıktan sonra artık Mısır yolu açılmıştı. Yani bir kere o yola girildiği zaman onun sonunu getirmemek doğru olmayacaktı. Ama uzun tereddütler geçirdi Yavuz Sultan Selim. Şam'da uzun süre kaldı, yürüyüp yürümemekte tereddüt etti. Suriye ile yetinmeyi düşündü. Fakat karşı tarafın yeniden toparlanıp bir güç halinde üzerlerine geleceğini düşündüğü için bu sefere nokta koymak istedi. Tabi bu İslam dünyası açısından da son derece önemli oldu.
İstanbul'un Fethini gerçekleştiren Fatih Sultan Mehmet'in döneminde alınamayan Belgrad ve Rodos gibi önemli üslerin Kanuni Sultan Süleyman'ın daha ilk padişahlık yıllarında ele geçirebilmesini neye bağlıyorsunuz Bu Kanuni'nin şahsi, askeri ve siyasi dehasının bir neticesi midir yoksa bu bölgelerde zaman içinde fethe uygun bir zemin mi oluşmuştur?
Osmanlılar doğu problemini hallettikten sonra Kanunî döneminde batıya yönelik faaliyetlere eğildiler. Batıya yönelik gazayı canlandırmaya çalıştılar çok açık bir şekilde. Çünkü Balkanlar, Tuna hattına kadar uzanan kesim tabii bir sınırdı. Kanunî Sultan Süleyman Avrupa'da meydana gelen gelişmelerin dışında kalmayı düşünmüyordu. Dolayısıyla buradaki stratejilere ve siyasete ortak olmayı hedeflemişti. Bu hedeflerinde de hem Belgrad hem de Rodos önemli bir yere sahipti, çünkü her ikisi de vaktiyle Fatih Sultan Mehmed'in düşünüp de alamadığı yerlerdi. Yani dedesinin politikalarını takip ediyordu Kanuni Sultan Süleyman. Babası gibi doğuyu hallettikten sonra yarım kalmış meseleleri halletmeye yönelmişti. Bunlar üç meseledir: Birisi Rodos'tur, diğeri Belgrad'dır bir diğeri de İtalya'nın fethidir. Bunlardan ikisini gerçekleştirdi ama bir tanesini yapamadı o da İtalya'nın fethiydi. Bundan sonra bütün politikaları Macaristan üzerine teksif etti. Mohaçla beraber Macar orduları dağılınca artık Osmanlıların gözünde son hudut Macaristan oldu. Macaristan tutunmaya çalışacaktı ve elindeki toprakları da koruma savaşı vereceği bir döneme giriyordu. Kanuni'nin peş peşe yaptığı seferlerin amacı daha ziyade Osmanlı varlığını Orta Avrupa'da kuvvetli bir şekilde yerleştirmekti ve Avrupa'nın meselelerine karışması Osmanlıları Avrupa'da bir denge haline getirdi. Bir bakıma Avrupa'nın kaderini değiştirdiler.
"Osmanlı Klasik Çağında Savaş" adlı kitabınızda Osmanlı'nın doğu ve batı siyasetinde 16. yüzyıl sonuna dek büyük başarılar elde etmesinde iyi bir istihbarat ağına sahip olunmasının da etkili olduğunu vurguluyorsunuz. İletişim imkânlarının çok iyi olmadığı göz önüne alınırsa Osmanlı'da istihbarat hangi yolla sağlanmaktaydı ve aynı şekilde diğer devletlerin de istihbarat teşkilatı yok muydu?
Tabi bu istihbarat meselesi son derece önemlidir. Bugün de öyle. Bilgilendirilme ve karşıdakini tanımak da lazımdır. Seferlere çıkılırken bilinmeyen bir coğrafyaya gitmek tehlikeli bir iştir aslında. Önceden bilgi toplamak karşı tarafın durumuna, stratejisine, kuvvetlerine dikkat etmek önemlidir. Bu bakımdan Osmanlılar bu istihbarat meselesine çok ehemmiyet verdiler ve önemli istihbarat mekanizmalarını devreye soktular. Sadece Osmanlılar değil tabi karşı taraf için de bu geçerliydi. Onlar da buraya adamlar göndererek türlü raporlar alıyorlardı. Ama Osmanlıların bu anlamdaki stratejisi daha baskın oldu.
Yani Osmanlılarda istihbarat ağı daha hızlı işliyordu denilebilir mi?
Tam bilemiyoruz tabi elimizde bazı raporlar var ama çoğu 16.yüzyıla ait raporlar bunlar. Bu raporlardan anlaşıldığına göre bu istihbaratı sağlayanlar çoğunlukla Müslüman tüccarlar veya Yahudi tüccarlardı. Özellikle onlardan çok iyi haber alırlar, üstelik tercümanlar var bazı teknik haberler toplayan ayrıca uç beyleri sınır boylarında esir alıp bilgi yolluyorlar.
Avrupa devletleri istihbaratlarını nasıl elde ediyorlardı?
Onlar da genellikle uç bölgelerinde sınırlarda yakaladıkları Osmanlı askerlerinden haber alıyorlar. Bir de onların göndermiş oldukları elçileri, temsilcileri var. Osmanlılar Avrupa'ya sürekli ikamet eden elçi göndermedi ama onların buraya göndermiş oldukları elçiler var ve bunlar vasıtasıyla ciddi bilgi topluyorlar. Mesela Venedik'in konsolosları var İstanbul'da ve Venedik elçisi burada çok ciddi anlamda bilgi toplayıp devamlı rapor ediyor.
İstanbul'daki bu konsoloslar günümüzde olduğu gibi yerleşik durumda mı yoksa zaman zaman haber alma ihtiyacına binaen mi gidip geliyorlardı?
Gidip geliyorlar ama nispeten yerleşik bir haldeler. Osmanlılar da öyle bir şey söz konusu değil. Osmanlıların bu şekilde yurt dışında bir ülkede temsilcilik faaliyeti pek yok. Çünkü gerek duyulmuyor, gelip geçici bir şey olarak değerlendiriliyor. O dönemde gayrimüslim bir ülkede bir Müslüman'ın bulunmuş olması keyfiyeti pek düşünülecek bir şey değil gibi gözüküyor aslında. Ama Venedik'te bir ticaret kolonisi var bunu biliyoruz. Bu amaçla haber alma söz konusu olabiliyor. Mesela Viyana'da, Prag'da böyle bir şey yok. Onları tanıyan, gözetleyen elçiler var gelip gidiyorlar. Onlardan gelenler de iki sene üç sene kalıyor, dönüyor. Biz de elçiler gönderiyoruz ama bizdekiler öyle uzun süreler kalmıyor. Ama Venedikliler açısından son derece önemli çünkü onlar tam bir haber kaynağı, Avrupa'ya haber yayıyorlar.
İstihbarat ağı kadar savaşta kullanılan silahların da, savaşların sonuçlarını belirlemede büyük öneme sahip olduğu herkesçe bilinir. Bu anlamda ateşli silahların icadından sonra Osmanlı Ateşli silahlara ne kadar önem verdi ve ateşli silahları ilk olarak ne zaman, ne şekilde kullanmaya başladı?

Tabi bu savaş tekniklerinde mühim değişmeler baş gösteriyor. Osmanlı'nın üstünlüklerinden bir tanesi; batıya karşı düzenli bir orduya sahip olmalarıydı. Hem daha kalabalık hem daha düzenli ve organize bir şekilde orduyu toplayabilme şansları vardı. I.Murad döneminden itibaren timar sistemi kendini çok açık bir şekilde gösteriyor. Yeniçeriler padişahın doğrudan doğruya yanında bulunan Hassa askerleri yani özel askerlerdir. Ancak timar sistemi içerisinde yer alan ve ordunun asıl mevcudunu oluşturan atlı askerlerdi. Timar sistemindeki bu atlı askerler savaş zamanında çok çabuk toplanabiliyordu. Bu da Osmanlı için büyük bir avantajdı.
Batıda ise durum daha farklı çünkü onlar feodal beylerin getireceği güçlere bağlı ve feodal beyler isterse götürüyor, istemezse götürmüyor, çünkü masrafını kendileri karşılayacak. Çoğu gitmek istemiyor savaşa toparlanmaları da çok zaman alıyor. Ama Osmanlılar daha çabuk asker topluyorlar çok organize bir haldeler. Üstelik askeri toplamakla bitmiyor, onları bir de beslemek, desteklemek, savaşta gerekli mühimmatı temin etmek bunlar çok önemli konular. Osmanlı ordusu bu anlamda lojistik olarak da ordunun desteğini çok iyi yapıyordu. Ama Avrupa orduları o sırada karmaşık bir şekilde, düzensiz bir şekilde köylülerden toplanmış haldeydi. Onlar 16.yy sonlarında ordularını düzenlendikten sonra Osmanlılarla başa baş mücadelelere giriştiler. Nitekim 17.yy.daki durumu da biliyoruz zaten. İşte bu devrede ateşli silahların önemli bir rolü var. Tam da bu sıralarda topun devreye girdiğini, kale kuşatmalarında öne çıktığını ve Avrupa'da da başlayan Osmanlıda da yayılan tüfek dediğimiz elde kullanılabilen hafif silahların yavaş yavaş yayıldığını ve bunların meydan savaşlarında kullanıldığını biliyoruz. Bu tüfek dediğimiz ateşli silahların ilk düzenli bir birliğe verilmesi ve bunlardan bir birlik oluşturulması keyfiyeti Osmanlılarda oldu. Bunu kesinlikle tesbit etmiş vaziyetteyiz. Elimizde defterler var, tahrir kayıtları var. Bu Tahrir kayıtları Fatih dönemine kadar iniyor. Biraz daha gerilere inenler de var. Bilhassa sınır kalelerinde kale muhafızları yeniçeri gruplarının onarlı gruplar halinde tüfekli birlikler olduğunu biliyoruz. Dünyadaki ilk düzenli tüfekli birlik yeniçeri grupları vasıtasıyla Osmanlılarda görüldü diyebiliriz.
Batılı tarihçiler de bu konuda Osmanlı tarihçileriyle hem fikir midir?
Osmanlı tarihlerini çalışan batılı araştırmacılar da aynı fikirleri paylaşıyorlar. Burada önemli olan nokta bu ateşli silahların savaşlarda nasıl kullanıldığı konusu ve geliştirilmesi meselesi. Bu tabi ortak bir çerçeveye oturmalıdır. Batıda bu sistemler geliştirildi ama Osmanlılar da bu sistemi alarak ve çeşitli mekanizmalar ekleyerek daha da geliştirdiler ve etkili bir şekilde kullandılar. Düzenli birlikler buna göre yeni savaş taktikleri geliştirdiler. Bu savaş taktikleri Fatih zamanında Otlukbeli Savaşı'nda, Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran Savaşı'nda Mercidabık ve Ridaniye Savaşlarında etkili bir şekilde görüldü. Bunlar tüfeğin etkili olarak kullanıldığı savaşlardır. Avrupa'da da o zaman tüfek kullanılıyordu ama onlarda daha ziyade köylülerden toparlanan yaya askerlere veriliyordu. Yani karışık şekilde bir nizam var. İspanya'da, Fransa'da, Almanya'da bu şekildeydi.
Ortaçağ Avrupası'nın 17. yy.da elde etmeye başladıkları bir takım askeri başarıları var ve bu başarılarını daha sonra 'askeri devrim' olarak nitelendiriyorlar. Avrupa'da gerçekleşen bu askeri devrimin, Osmanlılar açısından siz nasıl değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?
Orada ki askeri devrim kavramı önemli. Çünkü Avrupa tarihçiliğinde Avrupa'nın ilerlemesindeki en önemli faktörlerden birinin, ateş gücü ve ateşli silahlar olduğu üzerinde durulur. Yani tüfekler ve ateşli silahların Batı Medeniyeti'nin yükselmesinde ve yayılışında büyük bir rolü olduğu öne sürülüyor. Aynı zamanda ordu sistemlerinde de ateşli silahlara göre bir dizayn söz konusudur. Yeni bir atış sistemi geliştirildiğini ve bu şekilde orduların başarılı bir hale geldiğini ifade ediyorlar. Avrupa tarihi için bu geçerli olabilir ama buna itirazlar da yükseldi. 17.yy.da çok açık olarak İsveç'te bu birlikler etkili oldu. Bu askeri dönüşümü bununla başlatanlar da var. Ama burada unutulan yön batı dışı gelişmelerdir. Avrupalılar olaylara hep kendi merkezli baktıkları için kendilerinin dışındaki dünyaya bakmıyorlar. Hâlbuki Osmanlılarda bu anlamda hem taktik açısından hem ateşli silahları kullanma açısından çok daha önceden böyle yeni bir hareketi yakaladığını biliyoruz. Askeri tarih açısından bu son derece önemlidir. Fakat batılı tarihçiler bunun sonuçlarını ön plana alıyorlar. Bunun sonucunda askeri anlamda gelişim Avrupa'da süreklilik kazandı ama Osmanlılarda süreklilik kazanmadı diye bir tez var. Aslında bu tam olarak doğru değil sadece zamanla Osmanlıların, Avrupa'nın dışarıya açılışı ve koloni siyaseti doğrultusunda yükselişiyle beraber teknolojik alanda geriye doğru gittiği de bir gerçek onu da göz ardı etmemek gerekiyor.
Macar tarihçiler açısından kendi devletleri için bir dönüm noktası olarak bilinen ve birçok tartışmaya da konu olan Mohaç Savaşı Osmanlı'ya Avrupa'nın kapılarını açtı. Savaş, sonrasında Macaristan İmparatorluğu doğrudan Osmanlı hâkimiyetine girmese de, bu savaş sonuçları itibariyle zaman içerisinde krallığın sonunu getirdi. Nitekim I.Süleyman Belgrad'ı fethettiği zaman onlara barış teklifinde bulunuyor Lehistan gibi onları yanına çekmek istiyor fakat Macar Krallığı bunu reddediyor. Size göre Macaristan bu barış teklifini neye güvenerek reddetti. Bu red cevabı I.Süleyman'ın Macaristan üzerindeki politikalarını etkiledi mi?
Macaristan hedefi öteden beri Osmanlıların zihinlerinde olan bir şeydi. Belgrad'ı aldıktan sonra bunun devamını getirmek gerekiyordu. Belgrad'dan itibaren Osmanlılar Macaristan'a karşı feth edici yönde bir siyaset takip etmeyi kararlaştırdılar. Macar Krallığı eski bir Krallık, Roma-Germen İmparatorluğuyla bağlantısı var. Böyle bir durumda onların Lehistan gibi Osmanlı'ya tabi olmaları tabi ki beklenemez. I.Murad döneminden itibaren sürekli mücadele var. Osmanlılarla sürekli savaş halinde olan bir devletti. II.Murad dönemindeki ondan önceki savaşları da biliyoruz.Tabi olacak bir şekilde değillerdi. Bunu hiçbir devlet kabul etmez. Bu ancak sözde olan bir laf halinde kaldı. Çünkü öteden beri Osmanlılarla mücadeleleri var. Bunun için savaş kaçınılmazdı. O kadar eksiklerine rağmen Macar Kralı Kanuni'yi karşılamaya gitti. Mecbur kaldı. Galiba Osmanlıların gücünü tam olarak tahmin edemediler. Üstelik ilginç şekilde Osmanlı gücünü yıkıp atabileceklerini düşünüyorlardı. Bir de destek alabileceklerini ümit ediyorlardı ama ümit ettikleri gibi olmadı. Çünkü daha önce tecrübe ettikleri örnekleri var. Osmanlılar karşısında çok büyük başarılar kazandı Macarlar. Fakat bu sefer sonuç umdukları gibi olmadı.
Çaldıran ve Mohaç Savaşı'na göre en büyük Meydan Savaşı olan Haçovası Savaşı'nda III.Mehmed kumandasındaki Osmanlı ordusu neredeyse Habsburg kuvvetlerine yeniliyordu. Son anda yapılan bir hamleyle savaşın kaderi değişti ve kesin zafer Osmanlı'nın oldu. Avrupalı Devletlerin önceki dönemlere kıyasla zafere bu denli yaklaşmalarında Osmanlı'nın stratejik olarak zayıflaması mı söz konusu? Sizce Haçovası Savaşı'nda gidişatın bu yönde olması hangi sebeplerle ilintilidir?
Haçovası Savaşı ilk defa iki tarafın eşit sayılarla karşı karşıya geldikleri bir savaş niteliğindedir. Burada çok kritik bir savaş düzeni söz konusu oldu. Çünkü Osmanlılar Eğri Kalesi'ni aldıktan sonra Habsburg ordusunun kendi üzerine geleceği haberini alınca onları önceden karşılamak için harekete geçti. Aslında Osmanlılar bir taktik kurmuşlardı ama bu taktik biraz geç işledi, o yüzden tehlikeye düştü ve yeniliyormuş gibi gözüktü.
Bu coğrafi şartlarla mı alakalıydı?
Saldıran kollar arasındaki habersizlik söz konusu oldu. Geriye çekilen kollar tekrar toplanacaktı ama toplanamadılar. Osmanlı sisteminde önde büyük padişahın bulunduğu topla tüfekle mücehhez ana kale gibi bir merkez var. Sağ ve soldaki atlı birlikler oynar vaziyette saldırıp geri çekilerek karşı tarafı öne doğru çekmeye çalışırlar. Onlar saldırıp mağlub olmuş gibi geri çekilirler genellikle. Ona bakanlar Osmanlılar mağlub oldu zannederler hâlbuki o bir mağlubiyet değildir. Çünkü onlar geriye doğru çekilirler arkada tekrar toplanırlar ve tekrar hücum ederler. Düşmanı öne doğru çekmiş olurlar. Oradan yeniçeriler devreye girer, toplar ve tüfekler devreye girer. O sırada arkada toplananlar çevirme hareketi yaparlar ve düşmanı imha ederler. Taktik buydu ama burada aksamalar oldu. Kalabalık olduğu için haberleşme güç oldu, toplanılması geç oldu. Bu noktada Alman askerleri padişahın bulunduğu ordugâha girdi. O sebeple bir karmaşa yaşandı. Yoksa farklı bir durum söz konusu değildi.
Osmanlı Duraklama döneminde, genellikle padişahlar savaşa gitmeyip paşaları, sadrazamları gönderdikleri için savaşlarda askeri disiplinin kaybedildiğinden bahsedilir buna katılıyor musunuz?
Tabi bir yandan öyle bir durum var ama o, tek faktör değil. Veziriazamlar her zaman savaşlarda önde bulunur padişah zaten her zaman savaşa çıkmaz. Onun namına onlar Serdar-ı Ekremlik yaparlar, savaşa giderler. Ama askere şevk vermek üzere 17.yy.'daki söylemlerde, savaşa padişah gitmediği için, orduların başında padişahın bulunması sanki yenilgiyi önleyecekmiş gibi bir algılayış getirmiş durumdaydı. IV. Murad'dan sonra sefere çıkan bir başka padişah yok. Ancak IV.Mehmed belki biraz gidiyor ama o da bir yerden sonra geri dönüyor. Bir de II.Mustafa var. O da iki başarının ardından feci bir başarısızlıkla geri döndü. Aynı zamanda o dönemde padişahların küçük yaşta olup sefere çıkmayacak durumda olmalarının da rolü var bunda. Bunlara da bakmak lazım yani durum ve şartlar XVI.yy'da çok değişik.
Kitabınızda 16.yy sonu 17.yy başında uzun savaşlar dönemi olarak da adlandırılan dönemde Osmanlı Devleti batıda Habsburglarla, doğuda Safevilerle, İmparatorluk içinde de Celâli Ayaklanmaları, mücadele etmekteydi. Bu üç yönlü savaş ortamında İmparatorluğ'un iç bünyesinde ve kurumlarında önemli değişimlerin yaşandığından bahsediyorsunuz. Bu değişimleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu önemli bir nokta, çünkü 17.yy.'ın başı bu anlamda oldukça önemli bir dönüm noktasıydı. Demin bahsettiğim gibi Osmanlılar karşılarında kendileri gibi organize güçler bulmaya başladılar. Üstelik Avrupa'da ateşli silah kullanan bu piyadelerin sayısının fazla olduğunu gördüler ve savaşta da bunun sıkıntısını çektiler. O yüzden bu yaya askerlerinin sayısını artırmaya uğraştılar. Bu da tüfek kullanan yaya askerlerinin fazla olmasına bağlıydı. Ama Osmanlı sistemi timarlı sistemiydi, bu sistem de atlı askerlere ağırlık verilen bir savaş taktiği hâkimdi. İşte bu sistemi değiştirmek gerekiyordu, zaten timarda sıkıntılar vardı. Bu sebeple yaya askerler daha fazla devreye girdi. Onun peşinden bilhassa batıdaki güç unsurlarına aynı şekilde karşılık vermek icab ettiği için Anadolu'dan eli silah tutan genç nüfusu devreye sokmaya çalıştılar. Bu tüfek kullanan gelip geçici bir askeri grubun ortaya çıkmasına yol açtı. Bütün bu durum birden bire Osmanlı klasik sisteminde bir değişim ihtiyacını doğurdu. Çünkü her şey timara bağlıydı. Timar sisteminin önemsizleşmesiyle beraber merkezi bürokrasi de kendini ayarlamak durumunda kaldı. Bu durumda hazineye nakit para girmesi gerekiyordu, timar sisteminde nakit para girmiyordu. Hazineye nakit bulmak amaçlı bu defa sistemde değişimler, vergilerin mukataaya verilmesi, timar topraklarının mukataa sistemiyle işletilmesi gibi durumlar ortaya çıktı. Bu tür uygulamalarla beraber Osmanlı bürokrasisinde ciddi anlamda değişimler meydana geldi. Bu değişimlerde birtakım sancılar çekildi ve isyanlara yol açtı her zaman olduğu gibi. Ama zaman içerisinde de bir düzene oturdu.
Klasik çağda savaş kitabınızın sonunda Osmanlı kaynaklarının olayları ele alış biçimlerini incelediğinizi görüyoruz. Osmanlı-Habsburg Savaşları ve neticesinde imzalanan Zitvatoruk Anlaşması'nı ele alarak dönemin tarihçileri ve akademisyenlerince bu anlaşmanın bazı maddelerinin göz ardı edilmesi ve önemsizleştirilmesinin söz konusu olduğu yönünde bir tesbitte bulunuyorsunuz. Böyle bir tesbit Osmanlı kroniklerinin bir zafiyeti olarak algılanabilir mi?
Bu, aslında bakış açılarına bağlı bir durum. Zitvatoruk Antlaşması'yla iki taraf bu anlaşmayı farklı algıladı. Osmanlılar bu anlaşmanın kendi lehlerine olduğunu ve bu haraç meselesini normal şartlarda eskiden beri uygulanabilir bir sistem olarak düşündüler. Haraç demek o devletin aslında Osmanlılara bağlı olduğu ve bağlılık karşılığında bir vergi vermesi gerektiği konusunda düğümlenmişti. Ama Avusturya tarafı bunu farklı algıladı. Onlar geçici verilen bir para gibi algıladılar ve daha sonra bunu hediye şekline dönüştürdüler. Bu anlaşmanın iki taraf arasındaki vurguları farklı oldu. Tabi o dönemlerde anlaşmaların şimdiki gibi sistematik şartları söz konusu olmadığından bu doğal bir şey. Çünkü anlaşma maddelerinin Osmanlıca tercümesinde farklılıklar var Avusturyalıların Latince veya Macarca tercümelerinde farklılıklar var. Bu ileride baş gösterecek olan problemlerin de kaynağını oluşturdu. 1606'dan itibaren çok uzun bir süre Osmanlılarla Avusturyalılar arasında bir savaş olmadı aslında. 1650'li 60'lı yıllardan itibaren başlayan yeni bir süreç var. O dönemlere kadar ciddi bir savaş ortamı içerisine girmediler. Osmanlılar yönlerini doğuya çevirdiler kendi problemlerini halletmeye çalıştılar. Venedik'le Girit savaşları uzun süre devam etti. Avrupa'da da o sırada otuz yıl savaşları var. Onlarda o sırada kendi işleriyle meşguldüler. Her iki taraf da kendi işleriyle meşgul olduğu için uzun bir süre birbirlerini unuttu gibi bir şey. O sıralar sadece siyaset ve diplomasi devredeydi. Osmanlılar haracımızı getirmediniz diyerek sürekli Avusturya'dan para istedi. Onlar da bu haraç değildi dedi ve getirmedi. Zor durumda kalınca verdi Avusturyalılar, çünkü seferden korkuyorlardı, rahatlayınca vermediler. Böyle çekişmeler husule geldi diplomatik açıdan.
Özelikle Osmanlı'nın klasik çağındaki meydan savaşlarından bahsederken bu savaşlarla ilgili kroniklerin yeterince incelenmediğini arşiv belgelerinin gözden geçirilmediğini söylüyor ve bir sistematiğin oluşturulmadığından bahsediyorsunuz. Böyle bir sistematiğin oluşturulmasında ne tür faydalar görüyorsunuz?
Bu askeri tarih önemli bir şey. Bizde askerî tarih hiç yapılmadı. Bizde yapılan şey; genellikle seferleri anlatmak oldu. Batıda bu askeri seferler, stratejiler nasıldır, ordular nasıl savaşır, bu bilgilere önem verilir. Tarihe yeni katkılar sağlar ve bu konuda çok literatür var. Ama bizde ne yazık ki çok az çalışma mevcut. Sefere Osmanlılar nasıl çıkardı, ne yerlerdi ne içerlerdi, bir savaş taktikleri var mıydı varsa nasıl yaparlardı? Bunların hiçbirisi bu anlamda detaylı olarak bilinmiyor, ben bunu kastediyorum. Avrupa'da bunlar çok iyi bilinen şeyler. Ama Osmanlı ordusuyla ilgili bu anlamda bilgiye ulaşmak sıkıntılı. Bu tabi kaynaklardaki bilgilerin hem çok az oluşu hem de talimatname cinsinden bilgilerin bize kalmayışından kaynaklanıyor. Ancak kroniklerdeki bilgilerden bunları çıkartıyoruz. O yüzden askeri tarih çalışmaları bana göre son derece önemli ve buna yeni baştan eğilmek gerekiyor. Amerika'da Avrupa'da askeri tarih çok fazla ilerlemiş durumda ve Osmanlıların katkısı unutuluyor burada. Osmanlılar'ın Avrupa'daki gelişmelere ciddi katkıları var. Bu defa biz bunu tespit edemiyoruz. Avrupa bakışlı bir tarih anlayışı bizi de etkiliyor böyle olunca. Bizim bu anlamda Osmanlı tarihi açısından bir katkımız olamıyor. Ancak bu araştırmalarla olacak bir katkı var. Onlar da bunun eksikliğini hissediyorlar aslında. Nitekim Rhoads Murphey mesela, onun yazdığı 'Osmanlı'da Ordu ve Savaş 1500–1700' isimli bir kitabı var, Osmanlı savaş sistemiyle ilgili. Yine bununla ilgili Agoston Gabor bir Macar tarihçisi yakın zamanda bir kitap çıkardı, yine ateşli silahlar ve Osmanlı savaş sistemi hakkında. Bu çalışmaları Türk tarihçileri olarak bizim de yapmamız lazım. Fakat bizim yaptıklarımız ne yazık ki ilmî derinlikten yoksun çoğu defa hamâset kokan bir tarih. Bundan sıyrılmak ve lojistik meselelere bu anlamda başka meselelere kafa yormak lazım. Ama son zamanlarda ciddi ilerlemeler var onu da inkâr etmeyelim özellikle genç arkadaşların yaptığı ciddi çalışmalar sevindirici. Yavaş yavaş bunda da herhalde ilerleme kaydedeceğiz gibi gözüküyor...
Prof.Dr. Feridun M. Emecen
Osmanlı Devleti'nin özellikle Kuruluş ve Yükselme Dönemleri üzerine yaptığı alışmalarla tanınan Prof.Dr. Feridun M. Emecen; Giresun-Bulancak'da doğdu. 1979'da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Yeniçağ Tarihi Kürsüsü'nden mezun oldu. 1981'de Yeniçağ Tarihi Kürsüsü'ne asistan olarak girdi.1985'te XVI. asırda Manisa ve yöresinin sosyal ve iktisadi tarihini aydınlatmaya yönelik doktora tezi kabul edildi.1987'de Yeniçağ Tarihi Anabilim Dalı'na Yardımcı Doçent olarak atandı. 1989'da Doçent oldu. 1995'te aynı Anabilim Dalı'na Profesör oldu. Halen İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nde görev yapmaktadır.
XVI. Asırda Manisa Kazası (Ankara,1989) - Osmanlılar'da Divan-Bürokrasi-Ahkâm:II.Bayezid Dönemine Ait- 906/1501 Tarihli Ahkâm Defterleri(İ.Şahin ile Birlikte)- Unutulmuş Bir Cemaat: Manisa Yahudileri (İstanbul,1997) - İstanbul'un Fethi Olayı ve Meseleleri (İstanbul 2003) - İstanbul'un Uzun Dört Yılı 1785–1789, Taylesanizade Hafız Abdullah Efendi Tarihi, (İstanbul 2003.) Doğu Karadeniz'de İki Kıyı Kasabasının Tarihi: Bulancak- Piraziz, (İstanbul, 2005) Tarihin içinde Manisa, (Manisa, 2006)- İlk Osmanlılar ve Batı Anadolu Beylikler Dünyası (İstanbul, 2008) Eskiçağ'dan Modern Çağ'a Ordular Oluşum, Teşkilat ve İşlev (İstanbul,2008) –Eski Çağ'dan Günümüze Yönetim Anlayışı ve Kurumlar(İstanbul,2009) - Osmanlı Klasik Çağında Siyaset(İstanbul,2009)- İmparatorluk Başkentinden Kültür Başkentine İstanbul(İstanbul,2010) - Osmanlı Klasik Çağında Savaş(İstanbul,2010) - Ağasar Vadisi: Şalpazarı-Beşikdüzü:Doğu Karadeniz'de Bir Vadi Boyu Yerleşmesi(Trabzon,2010) Yavuz Sultan Selim (İstanbul,2010) Prof.Dr. Feridun M. Emecen'in yayınlanmış kitaplarıdır.

Ayşegül Sarıyaşar-Zeynep Güngördü /Dünya Bülteni
 
Üst Alt