• Kaynak menüsünden dosya indirebilmek istiyorsanız lütfen forum kullanım bilgisini okuyunuz

Son Dönem Osmanlıdan hikayeler

ayyıldız

Veziri Azam
Yönetici
Vezir-i Azam
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
3,452
Beğeniler
217
Puanları
63
#1
Son Dönem Osmanlıdan hikayeler


Anadolu'da Medeniyet Vesikası
Lozan görüşmeleri sırasında İngiliz Başvekili Lloyd George'un:
-Türklerin, şimdi hak istedikleri Anadolu'da nesi var? Orada medeniyet vesikası olarak ne kalmışsa Yunan'ın, Roma'nın, Bizans'ındır. Türklerin Anadolu'daki evleri sazdan ve kerpiçten harabelerden ibarettir. Şimdi böyle bir âlemi veya onun güzel parçalarını Türklere nasıl bırakırsınız? demesi üzerine henüz aklını ve vicdanını yitirmemiş bir batılı düşünür olan Eugene Pitard, Cenevre'nin ünlü bir gazetesinde Lloyd George'a şu cevabı vermiştir:
-Efendiler, Konya'daki İnce Minare'nin kapısı ile, İstanbul'daki muhteşem Süleymaniye'nin kubbelerini yapan millete karşı böyle söylenemez. Haddinizi biliniz...

Devletlerin Can Çekişmesi
Namık Kemal’in Osmanlı İmparatorluğu’nu devamlı tehlikede gösteren yazılarına karşı bir gün dostlarından biri şöyle bir itirazda bulunur:
—Siz yıllardan beri devleti can çekişir durumda gösteriyorsunuz. Hâlbuki devletimiz hamdolsun yerinde duruyor.
Namık Kemal hemen şu cevabı vermiş:
—Ben Bekçi Hasan Ağa’nın can çekişmesinden bahsetmedim, Osmanlı Devleti’nden bahsettim. Altı yüz yıllık büyük bir imparatorluğun can çekişmesi hiç olmazsa kırk elli yıl sürer.


Sağ Kolumu Kaybettim Ama Sol Kolum Var
Seddülbahir ve Conkbayırı’nın büyük kahramanlarından biri de Bombacı Mehmet Çavuş’tu. Bu kahraman Anadolu çocuğu, İngilizlerin siperlerimize fırlattığı el bombalarını korkusuzca yakalar ve karşı tarafa fırlatırdı. İngilizler bunu anlamış olacaklar ki bombaları birkaç sayı saydıktan sonra fırlatarak Mehmet Çavuş’un iadesini önlemek istemişlerdir. İşte böyle bir bomba Mehmet Çavuş’un elinde patlayarak sağ elinin bileğinden kopmasına sebep olmuştu. Bu yiğit delikanlı hastaneden tabur komutanına şöyle bir mektup yazmıştır:
“Sağ kolumu kaybettim, zararı yok, sol kolum var. Onunla da pekâlâ iş görebilirim. Beni müteessir eden yaramın henüz kapanmamış olmasıdır. Hastaneden kurtularak harbe iştirak edemediğim için beni mazur görünüz, affediniz muhterem komutanım.”




Benim Gözlerim Göreceğini Gördü
(Çanakkale Savaşı’ndan) O gün Boğaz tabyaları arasında en çok işi gören ve en çok hasara uğrayan Mecidiye tabyası oldu. Cevat Paşa, tabyanın feci durumunu haber almış ve onları ziyaret için hareket etmişti. Tabyanın durumu hazindi. Yıkıntılar arasında dolaşırken bir ağacın altına uzanmış olan bir askerin hali dikkatini çekti ve yanına gidip:
-Ne var evlat? diye sordu.
Nefer hemen yerinden fırlayıp esas duruş vaziyetini aldı. Çünkü sesi tanımıştı. Ama gözleri başka tarafa bakıyordu.
Cevat Paşa:
- Gözlerine bir şey mi oldu oğlum, diye sordu.
O zaman nefer tok bir sesle:
-Üzülmeyin efendim, diye cevap verdi. Benim gözlerim göreceğini gördü.
Evet düşman gemilerine tam isabet kaydedilmiş ve Ocean destroyeri hareket edemez hale getirilmişti. Cevat Paşa sessiz sessiz ağlıyordu.

Geç Bulunan Kurşun
Edirne müdafii Şükrü Paşa’nın maiyyet subaylarından biri o şanlı savunma sırasında bir düşman kurşunu ile bacağından yaralanmış. Tabii hemen tedavi altına alınmış. Fakat doktorların günlerce süren tıbbi araştırmaları zavallı subayı çok acı içinde bıraktığı için artık dayanamayıp ne aradıklarını sormuş:
-Bacağınıza giren kurşunu arıyoruz, demişler.
Yaralı subay da şöyle bağırmış:
—Vay ahmak herifler, vay! Neden bana sormuyorsunuz? Kurşun işte şu dolaptaki pantolonumun sağ cebinde!...


Milletin Sigorta Lambası
Tarihçi Reşat Ekrem Koçu, Sultan Vahideddin'in kaderi ile ilgili oldukça orijinal bir değerlendirme yapmıştır:
-Mazileri çok temiz olan ve memleketleri felaket girdabına düştükten sonra işbaşına geçen, ağır mesuliyetler yüklenen, yenik milletleri daha fazla çiğnetmemek için nefret edilen galip düşmanlara dostane el uzatmak durumunda kalan o kara bahtlı insanlar, milletlerin tarihlerinde sigorta lambalarına benzerler. Kendilerinin yanması büyük tesislerin kurtulmasını temin eder.




Can çekişme…
Büyük vatan şairi Namık Kemal, yazı ve konuşmalarında, İmparatorluğun sürekli gerileyen, zayıflayan durumunu anlatabilmek için sık sık “imparatorluk can çekişiyor” ifadesini kullanıyormuş. Bu ifade üzerine bazıları kendisine sataşmışlar:
- Yıllardır “imparatorluk can çekişiyor” diye yazıp söylüyorsun, ama hala ayakta duruyor, yıkılacak gibi de görünmüyor…
- Benim dediğim bakkal Mehmet ağanın can çekişmesi değil, koskoca imparatorluğun can çekişmesidir. 600 yıllık İmparatorluğun can çekişmesi elbette bir yarım yüz yıl sürer..

Kamuoyu…
Namık Kemal, kötü bir havada kayıkla Beşiktaş’tan Üsküdar’a geçiyormuş. Deniz bir ara iyice azmış ve kayığı alabora etmeye başlamış. Namık Kemal “ah” “vah” diye korku belirtileri göstermiş. Kendisine refakat edenlerden biri büyük şaire sitem etmiş:
- Üstadım, biz de kayıktayız; bizimki de can. Yalnız siz niye telaş ediyorsunuz?
Namık Kemal, yazı ve konuşmalarıyla milletin sesini duyurmaya çalıştığını hissettirecek şu karşılığı vermiş:
- Kendi canımı, sizin canınızı düşündüğünüzün çeyreği kadar düşünmem. Benim endişemin sebebi, bu kayık batarsa onunla birlikte kamuoyunun da batacak olmasıdır.



Hazır Cevap
Fransa Kralı III Napolyon'un, Paris'te Osmanlı Devleti Büyükelçisi olarak bulunan Ahmet Vefik Paşa ile konuşması esnasında bir ara alaylı bir şekilde:
—Sen kendini Yavuz Sultan Selim'in elçisi mi zannediyorsun?" demesi üzerine Ahmet Vefik Paşa da büyük bir hazır cevaplıkla:
—Öyle olsaydım, siz Fransa'da imparator olarak bulunamazdınız, cevabını vermiştir.

Çatırtı
Gene İmparator III.Napolyon, Büyükelçi Ahmet Vefik Paşa'ya:
-"Paşa işitiyorum,Osmanlı Devleti çatırdıyor herhalde....!"
sözüne karşı Vefik Paşa, gayet vakur ve soğuk kanlı bir şekilde cevabı hemen yapıştırıverir:
-"Sayın İmparator İstanbul buraya bayağı uzaktır. ses duyulmaz; o duyduğunuz sizin imparatorluğunuzun çatırdıları olmasın!...."

iade-i ziyaret
Ahmet Vefik Paşa'ya Fransa'da:
-" Siz Osmanlıların, Viyana kapılarında ne işi vardı?"
diye sorulması üzerine,Paşa şu veciz cevabı verir:
- " İade-i ziyaret efendim,HAÇLI SEFERLERİNİN iade-i ziyareti !........"

Tarihi Bir Pazarlık
Abdülaziz’in 1867’deki Paris seyahatinde III.Napolyon, Hariciye nazırı (Dışişleri bakanı) Keçecizade Fuad Paşa ile sohbet ederken, Girit meselesine bir çare bulmak için paşaya,Girit’in Yunanistan’a satılmasını teklif etmiş ve adaya karşılık ne kadar para isteyebileceğini sormuş! Hazır cevaplığı ile ünlü olan Paşa, şu zarif cevabı vermiş:
—Aldığımız fiyata veririz haşmetmeab!

OSMANLI
Üçüncü Napoleon kendini beğenmişliğiyle ve patavatsızlığıyla meşhurdu. Paris'te verdiği bir davette Abdüláziz'in Hariciye Nazırı yani Dışişleri Bakanı olan Fuad Paşa'ya ‘‘Devletiniz artık pek güçsüz, meselá donanmanız işe yaramaz halde. Ne vaziyette olduğunuzun farkında mısınız?’’ deyince, Paşa'dan güzel bir cevap aldı: Fuad Paşa ‘‘Majesteleri hata ediyorlar!’’ dedi. ‘‘Türkiye öyle kuvvetli bir devlettir ki, üç asırdan beri sizler dışarıdan bizler de içeriden yıkmaya bu kadar uğraştığımız halde hálá yerinde duruyor!’’ (Ali Kemali Aksüt'ün ‘‘Sultan Aziz'in Avrupa ve Mısır Seyahati’’ isimli eserinden).
Kâtibim Türküsü
İstanbul radyosunun yılarca sinyal müziği olan Kâtibim Türküsü, Kırım harbi içinde, Abdülmecid zamanında çıkmıştır. İkinci Mahmut devrinde askerlere Avrupai kıyafetler giydirilmiş ancak sivil memurlar bu konuda serbest bırakılmışlardır. Abdülmecid, İstanbul içindeki her memura setre ve pantolon giydirdi, mutaassıp kesim de bu olayı dillerine dolayıp "Gâvur mukallitliği" dediler ve pantolonla sokağa çıkmayı iç donuyla çıkmakla bir tuttular, özellikle de genç - eli yüzü düzgün kâtipler büsbütün dile düştüler. Kırım harbinde müttefikimiz olan İngilizlere Selimiye kışlası hastane olarak tahsis edilmişti. İngiliz ordusundaki İskoç alayını kısa eteklerle gören halk bu askerlere "donsuz asker" lakabını takmıştı. Bu alay şarka hareket ederken, bir İskoçyalı bestekâr bu birlik için bir marş besteledi. Bir İstanbul külhanisi de Selimiye Kışlasının Üsküdar yolu üzerinde olmasından esinlenerek ve "donsuz asker"ler için yazılan marşın müziği kullanarak kâtiplerle dalga geçmek için "Üsküdara giderken..." türküsünü yazdı. Daha sonraları çalgılı küçük konsol saatleri çıktı. Bu saatler ilk olarak Türkiye’ye İskoçya’dan geldi ve İskoçlar bu saatlere aynı marşın müziğini koymuşlardı. Bu saatler İstanbul’da "Kâtibim Türkülü Saat" adı altında satıldı ve neredeyse almayan kalmadı.










Senfoni Zulmü
1930’lu yılların birinde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın, Anadolu’yu aydınlatmak için çıktığı turnenin Sivas durağında, bir konser verdikten sonra gazetecinin birinin konseri izleyen bir vatandaşa:
-Konseri nasıl buldunuz? diye sorması üzerine zavallı adamcağız, sağına soluna ürkekçe bir göz attıktan sonra gazetecinin kulağına:
-Valla beyefendi, Sivas, Sivas olalı, Timur’dan beri böyle zulüm görmedi! diye cevap vermiştir...

Tanzimat Dönemi Ordusu
II. Mahmut döneminde Osmanlı ordusunun modernleştirilmesi için danışmanlıkta bulunan Alman komutanı Helmuth von Moltke'nin Tanzimat dönemi ordusunun halini ;
- "Bu ordu: kaputları Rus, talimatnameleri Fransız, tüfekleri Belçika, sarıkları Türk, eğerleri Macar, kılıçları İngiliz ve öğretmenleri her milletten, Avrupa sisteminde bir ordudur" diyerek tarif ettiğini...
Gerger, Mehmet Emin; Tanzimattan A.E. T . 'ye Türkiye, İnkılap Yay İst/1989, s 94





Tünel
Paksoy'dan yıllar sonra aynen aktarıyoruz.
1870'lerde Karaköy'den Pera'ya çıkışta yegane güzergah olan dik ve dar yokuşlu 'Yüksek Kaldırım' günde yaklaşık 40 bin kişiyi ağırlıyormuş. Bu sirkülasyon, iner çıkar bir tür asansör yapma fikrini ortaya çıkarmış. Eugene Henri Gavand isimli bir Fransız, 8 Mayıs 1871'de "Galata-Beyoğlu arası İstanbul Şehir Demiryolu" isimli bir İngiliz şirketi kurmuş. 3.5 yıllık inşa aşamasından sonra 5 Aralık 1874 tarihinde 'Tünel' hizmete girmiş. Londra ve New York'tan sonra en eski3. yer altı metrosu unvanını almış. Sonrası için dikkat buyurun lütfen Osmanlı İdaresi, (bugünün bürokratlarına tekabül ediyor) 'Tüneli' yap-işlete benzer modelle yapan Fransız'a yolcu başına alacağı ücreti ekmek fiyatına endekslenmiş. Ekmeğe zam yapıldıkça, 'Tünel' bilet fiyatlarına da yansıtılacağı sözü verilmiş. Ancak, farz-ı muhal ( o dönemin rakamlarını bilmediğimden) başlangıçta bir ekmek bir kuruş, bir bilet de bir kuruş iken, aradan birkaç yıl geçtikten sonra ekmek 5 kuruşa yükselmesine rağmen, bilet ücretinde Osmanlı idaresi bir değişiklik yapmamış. Amaç; Hazır ürün haline gelen 'Tünel'i devralmak, bunun için de Fransız'ı bu yöntemle ülkeden kaçırıp 'Tünel'e konmak.
Osmanlı'da bu mantığı güdenlerin kapısını bir gün Fransız çalıyor ve 'Ya 'Tünel' ücretine zam yapın, ya da masraflarımı verin, alın kendiniz işletin' teklifini getiriyor. Yani maksat hasıl oluyor. Fakat, öyle kapandan bir celsede kurtuluş yok. Fransız'ın 100 lira harcayarak işletmeye açtığı 'Tünel'e Osmanlı'daki uyanıklar 50 lira teklif ediyor. Fransız ne kadar uğraşsa da yaptığı harcamanın bedelini alamadan, 'Tüneli' ve ülkeyi terk ediyor.


Ne Hoş Günler
Hasan Ali Yücel Milli Eğitim Bakanlığı yaparken yanına bir dil uzmanı gelir ve günlerin isimlerinden bahsetmeye başlar:
-Efendim bizde gün isimleri Türkçe olmadığı için yüzüm kızarıyor. Pazar Acemce, Pazartesi Acemce, Salı Türkçe, Çarşamba Acemce, Perşembe yine Acemce, Cuma Arapça, Cumartesi Arapça ve Türkçe. Bunları ben değiştirdim. Lütfen bu isimleri kabul edin ve yayılmasını sağlayın. Pazar: Gezgün, Pazartesi: Öngün, Salı: İşgün, Çarşamba: Güçgün, Perşembe: Koşgün, Cuma: Yorgün, Cumartesi: Bitgün.
Hasan Ali Yücel bu sözler karşısında kahkahalar ile gülmüş. !
* Ya arkadaşlar, fena sayılmaz, bi dakka bu gün ne gün evet bu gün İşgün. Alışırdık, nelere alışmadık ki.


Türk Misafirperverliği
Osmanlı askeri teşkilatını Avrupa'ya tanıtmış olmakla meşhur Comte de Marsigli, Türk toplumunun misafirperverliği ile alakalı olarak şöyle bir yorumda bulunmuştur:
-Türkler hiçbir din farkı gözetmeksizin bütün yabancılara karşı son derece misafirperverdirler. Ana yollar civarındaki köylerde oturanlardan hali vakti yerinde olanlar öyleden evvel ve akşamüstü gezintiye çıkıp yolcu bulmaya çalışırlar. Eğer bulacak olurlarsa evlerine davet ederler ve hatta çok defa misafirin hangi evde ağırlanacağını tayin ederken kavgaya bile tutuşurlar.


Kin
İkinci Dünya Savaşı sonlarında yapılan lise mezunlarının olgunluk imtihanlarında sorulan "Ormanlar ve Ormanların faydaları" isimli kompozisyon sualine öğrencilerin bazılarının enteresan bir şekilde:
"Türkiyemiz ormanlık bir ülkeydi, fakat o zalim padişahlar, yurdumuzu ormansız bıraktılar, gibi cevaplar verdiler...
Sebep olarak da; bu zavallı öğrenciler, öylesine bir kin terbiyesi içinde yetiştirilerek Osmanlı'yı kötülemeye öylesine alıştırıldıklarını ve böylece eğer bir fırsatını bulup da padişahlara hakaret ederlerse iyi not alacaklarına inandıklarından dolayı böyle cevaplar verdiklerini söylediler.


Birinci Dünya Savaşının Vahşet Yılları
Birinci Dünya savaşı sıralarında Musul'da halkın açlıktan perişan durumlara düşüp hergün sokaklarda kadın-erkek çocuk-ihtiyar birçok insanın inleye inleye ölüme gittiklerini ve buna bir çare bulunamadığını…

Açlıktan ölen bu zavallı çocukların etlerini kasap dükkânlarında koyun ve kuzu eti diye satan veya aşçı dükkânlarında pişirip halka yedirme vahşetini gösteren on-oniki kişinin idam edildiğini...
Kabacalı, Alpay; Arap Çöllerinde Türkler, Cem Yay., İst/1990 s. 42



istihbarat Gücü
Batılı emperyalist güçlerin, Ermenileri piyon olarak kullanıp kışkırtarak Anadolu'da karışıklıklar çıkardığı günlerde, İngiliz Büyükelçisi'nin Sultan Abdülhamid'e gelip, küstahça:
-Daha ne kadar Ermeni öldüreceksiniz? diye sorma cüretini göstermesi üzerine, Abdülhamid, keskin bakışlarını elçinin üzerine dikerek:
-Filan gün, filan saatte Karadeniz'in filan noktasına yaklaşıp, karaya Ermenileri Türklere karşı silahlandırmak için şu kadar sandık malzeme çıkaran ve komitacılara teslim eden İngiliz gemisinde, Türk başına kaç silah bulunuyorsa tam o kadar Ermeni öldüreceğiz, cevabını verir...
Sultan Abdülhamid'in bu muazzam istihbarat gücü karşısında İngiliz elçisinin dehşete kapılarak aptallaşır.









Nazım'ın Komünizmi Kaç Kuruş Eder?
Rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti ile Şair Nazım Hikmet hapishanede aynı koğuşa düşerler. Bir gün Osman Yüsekl, Nazım'a der ki;
- Yahu Nazım, şu komünizm nasıl bir şey, bana anlatsana!
Nazım bunu abartmaktansa, bunu eylemsel bir şekilde anlatmayı düşünür ve der ki;
- Sok elini şu cebime bakayım!
- Tamam...
- Kaç kuruş var?
- Tam elli kuruş...
- Al öyleyse, yirmi beşi senindir. İşte Komünizm... Yani paylaşmak...
Aradan bir zaman geçer. Nazım'a yüklü bir para gelir. Osman Yüksel de bunu fark eder, tekrar gelir ve der ki;
- yahu Nazım, şu komünizmi bana bir daha anlatsana...
Ancak Nazım bu kez oaradan hiç konu açmaz, işin başka taraflarını anlatır. Buna kızan Osman Yüksel, daha önce kendisinden alıp sakladığı yirmi beş kuruşu yüzüne doğru fırlatarak şöyle der;
- Al şunu! Senin yirmi beş kuruşluk Komünizmine t.....!


Tarihe Gömülenler
Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Konya'nın tek gazetesi olan "Babalık" gazetesinin başyazarı olan pederinden işittiği tüyler ürpertici, ibretlik bir hatıra ile mukaddeslere dil uzatanların akıbetini gözler önüne seriyor:
1920'de Saruhan mebusu olarak TBMM'ye giren Mustafa Necati (1894-1929), Cumhuriyetin ilk Maarif vekillerinden (Milli Eğitim Bakanı) biri olarak Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile Harf Devrimi olarak adlandırılan Latin harflerinin kabulünde etkin rol oynamasıyla bilinir.
Mustafa Necati, bu faaliyetler çerçevesinde Hazreti Mevlana beldesi Konya'ya gelmiş ve Latin harflerinin üstünlüğünü (!) anlatmak üzere bir konferans düzenlemişti.
Şehrin her tarafına yapıştırılan ilanlarda:
—“Eski Harflerle Birlikte Kur'an'ı da Tarihe Gömdük" yazıyor ve konferansın ertesi gün saat 10'da verileceği belirtiliyordu.
Akşam, mükemmel bir ziyafet verilde. Yemekten sonra Bay Necati, ani bir apandist krizine yakalandı ve hemen hastaneye kaldırılarak ameliyat edildi.
Gösterilen itinayı anlatmaya lüzum yok; bütün hastahane hatta Konya ayakta idi. Bay Necati kurtulmuş, fakat ne çare ki haddini aşarak Kur'an'a dil uzatmıştı.

Gece yarısı, imkânsız denebilecek bit şey oldu ve Bay Necati'nin yattığı yatak yan demirinden kırıldı. Hasta yere düşmüş ve ameliyat yeri patlamış.

Ertesi gün saat 10'da, yani konferansın yapılacağı bildirilen saatte Bay Necati öldü (tarihe gömüldü).
Şefzade'nin Dolmabahçe Sefası
İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı yaptığı dönemde, oğlu Ömer İnönü nün gerek talebelik gerekse daha sonraki yıllarda koskoca Dolmabahçe Sarayını ikametgah olarak kullanıp, yattığı bir oda için bütün sarayın kaloriferlerini yaktırdığını ve ayrıca bu şefzadenin sarayda kadınlı kızlı gece âlemleri düzenlediğini...

Bütün bu olanların dönemin Millet Meclisinde ciddi tartışmalara yol açtığını ve o gün mecliste bulunan baba İnönü nün kulaklığı takılı olduğu halde müzakereleri işitmemezlikten geldiğini...
Gürkan, Ahmet; İsmet Paşa'nın Beytülmali, Ayyıldız mat. A.Ş. Ankara/ 1970, 5. 22

Osmanlı Arması
Merhum Necip Fazıl Kısakürek in 1954 lü yıllarda çıkardığı Büyük Doğu mecmuasının bir sayısının kapağında, Osmanlı arması işlemeli sanat eseri bir kumaş resmini yayınlayınca, "padişahlık propagandası yapmak" gibi saçma bir gerekçe ile derginin o sayısının toplatıldığını ve kendisinin de suçlanarak mahkemeye sevkedildiğini...
Necip Fazıl'ın mahkemede kendisini suçlayan savcıya gayet ibretli bir şekilde:
- İçinde adalet işlerine bakılan bu binanın tepesinde aynı Osmanlı arması var. Siz de mi padişahlık propagandası yapıyorsunuz?" diye haykırdığını...
Kısakürek, N. Fazıl; Cinnet Mustatili, Büyük Doğu Yay., İst?1983, s.281



III. Selim'in Hoş Bir Sözü
Bir gün III. Selim’in huzurunda mutluluktan söz ediliyor ve bu hususta kendisine bir takım tatlı fıkralar anlatılıyormuş. Nihayet padişah nedimlerini birden bire susturmuş ve mutluluğun tarifini şöyle yapmış:
—Mutluluk hayvanlara ve bitkileri aittir. Çünkü onlarda akçe gailesi yoktur.

Fransa'nın sembolü neden horozdur biliyor musunuz?
Geçen gün bir Fransız müşterimle sözde "Ermeni Soykırımı" yasası ile ilgili konuşurken ona sunu söyledim : "Anlamadığım bir şey var:
Biz kimsenin isine karışmazken özellikle Avrupa ülkelerinde Türkiye hakkında kendi kendilerine kararlar almak gibi bir alışkanlık var.
Üstelik siz Fransızlar Cezayir'de yaşadıklarınızı unutuyorsunuz, nasıl olup da bir numaralı demokrasi savunucusu olduğunuzu iddia ediyorsunuz anlamıyorum "
Bunun üzerine müşterim sordu:
" Fransa'nın sembolü neden horozdur biliyor musun?"
"Neden? " dedim:
Cevabi aynen şöyleydi - hiçbir kelimeyi değiştirmiyorum:
"Kendi ayakları b.kun içindeyken şarkı söyleyen tek hayvan horozdur "da ondan.
Sanırım durumu hiçbir cümle daha iyi özetleyemezdi..
Bir Bardak Suda, Boğulan Denizci
"İnsana en güzel sıfatı 'fani' diyen vermiştir." (Cenap Şahabeddin)
Sultan II. Abdülhamid devrinde yaşamış ve Hasköylü Salih olarak bilinen yaman bir denizci vardı.
İstanbul Haliç'te sandalcılık yaparak geçimini temin eden bu kurt denizci, Boğaz sularında ekmek teknesiyle tam 15 defa deniz kazası geçirmiş, hepsinden de sağ salim kurtulmak nasip olmuştu.
Feleğin çemberinden geçmiş tecrübeli bir denizci olan Salih, günün birinde Hasköy'de kahvehanede otururken kahveciden içmek için bir bardak su istedi.
Kaderin garip tecellisine bakın ki, 15 deniz kazasından kurtulup sağ kalabilen bu tecrübeli denizci, içtiği bir bardak sudan boğularak hayatını kaybetti.


Gâzi…
Hasırcızade’den bir gün yeni Müslüman olmuş yoksul bir gayrimüslim için yardım istemişler. Mehmet Ağa da o zamanın en değerli parası olan iki tane “El-Gâzi” altını yardımda bulunmuş. Fakat arkasından bir nükte savurmadan edememiş:
“Müslüman oldu bir Kâfir, şehid oldu iki Gâzi.”




Zam
IV. Mehmet devrinde 1686 yılının 2 Eylül Pazartesi günü Budin’in düşmesiyle sonuçlanan Avusturya kuşatması sırasında tuhaf bir fiyat artışı olduğundan söz edilir. Ateş yağmuru altında su satan bir zavallı:
-Bir kova beş akçaya, bir kova beş akçaya! diye bağırıp durduğu sırada iki elindeki iki kovanın birini bir gülle parçası uçurup götürüvermiş. İstifini bozmayan yiğit sucu hiç ara vermeden bağırmaya devam etmiş:
-Bir kova on akçaya, bir kova on akçaya!

İlk Uçak, İlk Paraşüt, İlk Roket ve İlk Denizaltı
Ünlü Türk bilgini Farabi'nin hemşerisi olan İsmail Cevrehi ünlü bir dilciydi ama teknik konulara da merak sarmıştı. Çeşitli hesaplar yapıyor, insanların da kuşlar gibi uçabilmesi için neler yapılması gerektiği üzerine fikir yürütüyordu.
Çalışmalarını belli bir noktaya getirdikten sonra hazırladığı kanatları alarak Nişabur'daki Ulu Cami'nin kubbesine çıktı ve merak içinde kendisini seyretmekte olan halka şöyle seslendi:
- "Ey insanlar! Dünyada benden önce hiç kimseye nasip olmayan bir işe girişiyorum. Boşluğa kendimi bırakıp göklerde uçacağım!.."

Farablı İsmail Cevheri söylediğini yaptı ve kendisini boşluğa bırakıp uçmaya başladı. Bir süre sonra yere inmek istedi ama başaramadı ve aniden düşüp parçalandı. Bu olay 1002 yılında olmuştu.
1159 yılında ise yine bir Türk, Bizans İmparatoru Manuel Kommen ve Anadolu Selçuklu Devleti'nin kurucusu Kutalmış oğlu Süleyman Şah'ın oğlu Kılıç Arslan'ın huzurunda uçuş denemesi yaptı.
Üzerinde bulunan gayet uzun ve geniş elbisesiyle At Meydanı'ndaki Dikilitaş'a çıkan bu Türk az sonra kendisini boşluğa bırakıverdi. Üzerindeki elbise bir paraşüt gibi açıldığı için havada kalmayı başardı ve bir süre sağa sola hamle yaparak uçmaya çalıştı. Ancak bu deneme de başarısız oldu ve yüzlerce - binlerce kişinin bakışları altında yere çakılıp kaldı.
Evet... Bu iki deneme başarısızlıkla sonuçlanmıştı ama uçma konusunda insanlığın önüne ışık yakılmıştı. Bunu başarmak yine Türklere yakışırdı ve öyle de oldu.
Dördüncü Murad zamanında yaşayan ve çeşitli ilimlerde bilgi sahibi olan Hazarfen Ahmed Çelebi Galata Kulesi'nden uçarak boğazı geçeceğini iddia etti ve bunu denemek için harekete geçti.
Başta padişah olmak üzere adeta bütün İstanbul ayaktaydı ve bu heyecanlı anı bekliyordu. Hezarfen Ahmed Çelebi sırtına taktığı iri kartal kanatlarını açtı, kendini boşluğa bıraktı ve uçmaya başladı... Kanatları çırpa çırpa boğazı geçti ve Üsküdar'daki Doğancılar Meydanı'na inmeyi başardı. İşte, ilk başarılı uçuş gerçekleşmişti.



Peki ya roket denemesi?
İnsanların uçabilmesi için bu kadar gayret gösteren ve başarıya ulaşan Türk insanı elbette roket denemesinin şerefini de taşımalıydı. Nitekim öyle oldu...
Dördüncü Murad'ın kızı Sultan'ın doğduğu akşam İstanbul'da şenlikler yapılıyordu. Lagari Hasan Çelebi isimli bir kişi yardımcılarıyla birlikte ortaya çıktı ve "Yedi kollu Fişek" adını verdiği roketine bindi. Kalabalıkla birlikte kendisini seyreden padişaha, "Padişahım, seni Allah'a ısmarladım; ben, İsa Peygamber'le konuşmaya gidiyorum" diye seslendi. Bu arada yardımcıları barutları ateşlemişlerdi. Ateşlemeyle birlikte Yedi Kollu Fişek fırladı ve karanlık gökyüzünde kaybolup gitti. Heyecanlı bekleyiş bir süre devam etti ama, dönüşten ümit kesilince kalabalık dağıldı.
Barutların yanması bitince hızı kesilen Yedi Kollu Fişek düşüşe geçmiş, kartal kanatlarını açan Lagari Hasan Çelebi ise ilerde bir yere inmeyi başarmıştı. Sevinç içinde saraya doğru koştu, sözünü yerine getirmiş olmanın sevinciyle Padişah'a seslendi:
"- Padişahım, İsa Peygamber sana selam söyledi!"
Dördüncü Murad Lagari Hasan Çelebi'yi bir kese altınla ödüllendirdi.
Buraya yazdıklarımız şaka değil, gerçek; ilk uçak, ilk paraşüt ve ilk roket denemesinden sonra yeri gelmişken ilk denizaltı da ecdadımızın yaptığını söylemek zorundayız.

Daha Amerika ve Avrupa'da "denizaltı" diye bir araç bilinmezken Üçüncü Ahmed döneminde "Tahtelbahir" adı verilen ilk Türk denizaltısı yapılmıştı bile.
Mimar İbrahim Efendi'nin buluşu olan bu denizaltı bir timsah şeklinde yapılmıştı. Halk bu denizaltıyı Üçüncü Ahmed'in çocuklarının sünnet törenleri yapılırken gördü ve herkes hayretler içinde kaldı. Tören sırasında Haliç'te denizin dibinden suyun üstüne çıkan bu "Tahtelbahir" ağır ağır ilerleyerek padişahın bulunduğu yere doğru gitti.Yarım saat kadar orada kaldıktan sonra tekrar suyun içine girdi ve az sonra tekrar çıktı. Herkes hayret ve şaşkınlık içindeydi. Timsaha benzeyen bu aracın içinden beş kişinin çıkması hayret ve şaşkınlıkları daha da arttırdı. Bu olay, sünnet töreninin en büyük sürprizi olmuştu. Bu konuda ünlü Surname'de ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından yayınlanan "Türk Denizaltıcılık Tarihi" adlı eserde gerekli bilgiler yer almaktadır.
Ancak ne var ki, "Tahtelbahir" kısa bir süre sonra unutulup gitmiş ve biz ondan yıllar sonra ilk denizaltıyı Amerikalıların yaptığını sanmışız!
Evet... Uzay teknolojisinin, denizaltı denemesinin temelinde bizim fikirlerimiz var, ilk uygulamaları biz yapmışız ama teşebbüs safhasından öte geçememişiz. Şimdi, başkalarının yaptıklarını hayranlıkla seyrediyor, çocuklarımızın gelecekteki başarıları için dualar ediyoruz.









Jet imam
Sadrazam Fuat Paşa merhumun babası Keçecizade İzzet Molla oldukça, zeki ve nükte yapan bir adamdı. Bir Ramazan gecesi Fatih camiinde teravih namazı kılınıyordu. İmam Efendi, namazı biraz hızlıca kıldırdığından İzzet Molla rüku ve secdelere gidiş kalkışlarda adeta ölüp ölüp diriliyordu. İmamın selam verdiği bir sırada elinde feneriyle bir kişi alelacele içeri girer ve eyvahlayarak;
- Hay Allah, namaza yetişemedik, der.
İzzet Molla adama dönerek nefes nefese cevap verir:
- Sen ne ki kardeşim, biz namazın içinde olduğumuz halde yetişemiyoruz!..
Kaynak: Tarihi Öyküler(Ebubekir Subaşı)-Timaş Yay.

Taş…
19. yy. âlim ve şairlerinden Gaziantepli Hasırcızade Mehmet Ağa, devrinin en nüktedan kişilerinden biriymiş. Dönemin devlet adamlarından Fuat Paşa ile de tanışıklığı olan Hasırcızade Mehmet, Paşayla görüştüğü bir gün, gözü onun parmağındaki yüzüğe takılmış. Fuat paşa sormuş:
- Taşına mı bakıyorsunuz?
- Evet Paşam.
- Elmastır.
- Ne faydası var, yani ne getirir?
- Yüzük taşı ne getirecek Mehmet Ağa?
- Benim de babadan kalma iki taşım var, senede yüz altın getirirler.
- Yaa, ne taşı bunlar?
- Değirmen taşı paşam.
Gün ve ay isimlerinin anlamı
Gün ve aya isimlerinin nereden geldiklerini biliyor muydunuz? Ya da ne anlama geldiklerini?

Hafta ismi Farsçadan geliyor. Tavla oynayanlar Farsça altıya kadar saymasını bilirler (yek, du, se, cihar, penç, şeş). Şimdi de yedi sayısını öğreniyoruz. Farsça yedi ‘heft’ dir (veya hefte). Yedi günlük ‘hafta’ ismi de buradan alınmıştır.

Halen Türkçe’de kullandığımız gün isimlerinin kökenlerinin neler olduklarını biliyor musunuz?

Cuma-Arapça-toplama, toplanma)
Cumartesi-Arapça-(ertesi - Türkçe)
Pazar-Farsça-(ba = yemek, zar = yer)
Pazartesi-Farsça-(ertesi - Türkçe)
Salı-İbrânice-(üçüncü)
Çarşamba-Farsça-(cehar şenbe = dördüncü gün)
Perşembe-Farsça-(penç şenbe = beşinci gün)

Cur-cuna isimli internet sitesi gün ve ay isimlerinin kökenlerine ilişki haberine göre üç ay adı Türkçe.. İşin daha ilginç yanı bunlardan Şubat, Nisan, Temmuz ve Eylül hemen hemen aynı telaffuzla Yahudi takviminde de yer alıyorlar. Gelin ayların isimleri ve kökenlerine bir göz atalım.

Ocak = Türkçe (Kışın evlerde ateş yakılan yer)
Şubat = Süryanice
Mart = Latince (Maritus - mitolojik isim Mars’tan)
Nisan = Süryanice
Mayıs = Latince (Tanrıça Maria’nın ayı)
Haziran = Süryanice
Temmuz = Arapça / Süryanice
Ağustos = Latince (Roma İmparatoru Augustus’un adından)
Eylül = Süryanice
Ekim = Türkçe (Toprağı ekmekten)
Kasım = Arapça (Bölen)
Aralık = Türkçe (İki zaman dilimi arası)
 
Katılım
15 Eki 2010
Mesajlar
104
Beğeniler
0
Puanları
0
Yaş
36
#2
İngilizcedeki Ayların Kökeni

İngilizce ve birçok batı dilinde de aylar Latin kökenine ve Romalıların inanç sistematiğine dayanır.
Janus(Eski Romalılar da Kapı ve Duvar Tanrısı): January
Februa(Eski Romalılarda Arınma Töreni):February
Martius (Eski Romalılarda Mars, Savaş Tanrısı): March
Aprilis: (Latince'de Açmak Demek, Eski Yunan'da Afrodit'in ayı): April
Maius: (Eski Romalılarda Bereket Tanrıçası Maia) May
Juno (Eski Romalılarda Ana Tanrıça Juna, Eski Yunanda Karşılığı Hera) : June
Julius (Sezar'ın ön adı) : July
Augustus (İlk imparator Octavianus'un Sıfatı kutsal anlamına gelir ), August
Lat. Septem (7. ay) September
Lat. Octo (8. ay) October
Lat.Novem ( 9. ay) November
Lat. Decem (10. ay) December
Normalde Roma takvimi mart ayında başlar ve Temmuz 5. ay (Ouintilis) Ağustos 6. ay (Sextilis) olarak bilinirdi. Sezar'ın takvim reformu ile ocak ilk aya getirilince Temmuz Sezarın adı ağustos Octavianus'un sıfatıyla(Augustus) anılmaya başlanmıştır. Tabii ayların yeri kaydığı halde isimler aynı kaldığı için şu anda 9. ay olan eylül 7. ay olarak, 10. ay olan ekim, 8. ay, 11. ay olan kasım. 9. ay olarak 12. ay olan aralık, 10. ay olarak anılmaya önce Latincede ve sonraki batı dillerinde devam etmiştir.
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
Üst Alt