• Kaynak menüsünden dosya indirebilmek istiyorsanız lütfen forum kullanım bilgisini okuyunuz

Tarih Boyunca Müslüman-İktidar İlişkisi ve Günümüzdeki Kafa Karışıklığı Üzerine Bir Deneme

halil toprak

Yeniçeri Ağası
Yeniçeri Ağası
Katılım
15 Mar 2009
Mesajlar
98
Beğeniler
35
Puanları
18
#1
Tarih Boyunca Müslüman-İktidar İlişkisi ve Günümüzdeki Kafa Karışıklığı Üzerine Bir Deneme
Birarada yaşamak zorunda olan insan, ilişkilerin düzenli bir şekilde yürütülmesi için birlikte yaşamanın kurallarını ve kurumlarını da oluşturmuştur. İnsanın oluşturduğu en büyük kurum devlettir. Diğer kurumlar ve kurallar devlete göre şekillenirler. Devlet, gücü ve gücün kaynaklarını, elde tutup kontrol etmenin en önemli aracı olduğu için devlet ve insan ilişkilerinde tarihin her döneminde ve her toplumda sıkıntılar yaşanmış ve yaşanmaktadır. Yaşanan sıkıntılar insanları arayışlara sürüklemiş ve bunun sonucunda da farklı farklı devlet şekilleri ve uygulamalar ortaya çıkmış ve çıkmaya devam etmektedir.

İslam’ın son peygamberi Hz. Muhammed ve getirdiği Kur’an mesajı da insanlığın bu kadim meselesi ile ilgilenmiş, devlet ve insan ilişkileri konusunda da rehberlik etmiştir. Kur’an mesajına baktığımız zaman devlet şeklinden söz edilmediğini, hangi şekil olursa olsun devletin de üzerine bina edileceği ilkelerden, esaslardan söz edildiğini görürüz. Bu ilkeler: Şura, “Onların işleri aralarında danışma (İstişare) iledir.” [1] emanet, adalet “Muhakkak Allah size emanetleri ehline vermenizi; ve insanlar arasında hüküm verme konumunda bulunduğunuz vakit adaletle hükmetmenizi emreder.” [2] gibi başka ayetlerle de çoğaltılabilir.

Allah Resulü’nün hayatına baktığımızda ise devlet ve insan ilişkilerinde tek bir uygulama yerine farklı uygulamalarla karşılaşıyoruz. Allah Resulü ve diğer Müslümanlar, ilk önce Mekke şehir devleti ile muhatap olmuştur. Bu devletin yapılanması ve işleyişinde Müslümanlar yer almamış, Müslüman olmayanların şekillendirdiği ve yönettiği yapıda varlıklarını devam ettirmeye çalışmışlardır; fakat devletin sahipleri Müslümanlara hayat hakkı tanımak istememişlerdir. Bunun üzerine arayışlara giren Allah Resulü, yine Müslüman olmayan Habeşistan Devleti’ne bir grup Müslümanı göndermiş ve Habeşistan’a giden Müslümanlar, Müslüman olmayan fakat Müslümanlara hayat hakkı tanıyan bir devlet yapısı içerisinde, o devlet yapısı ile çatışmadan İslami kimlikleri ile yaşamışlardır. İkinci tip uygulama ise Hicret’ten sonra Allah Resulü’nün öncülüğünde Müslüman olan ve olmayanların ortak katılımıyla ve kendi kimlikleri ile yer aldığı, insanlığın tarihinde farklı tarafların gönüllü katılımı ile oluşturulan ilk anayasa niteliğindeki Medine Sözleşmesi çerçevesinde oluşturulan devlet yapısıdır. Tarafların ortaklaşa sahiplendiği bu yapı, Hendek Savaşı’nda Yahudilerin ihanetine kadar devam etmiştir. Allah Resulü’nün hayatındaki üçüncü tip uygulama ise, Hendek Savaşı’ndan vefatına kadar devam eden ve Müslümanların devletin sahibi, Müslüman olmayanların ise Müslümanların koruması altında olduğu; fakat devlet mekanizması içerisinde yer almadığı uygulamadır.

Allah Resulü’nün vefatından sonra Müslümanların hayatında üçüncü tip uygulama yani; Müslümanların devletin sahibi, Müslüman olmayanların ise Müslümanların koruması altında olduğu; fakat devlet mekanizması içerisinde yer almadığı devlet yapısı hâkim olmuştur. Fakat bu yapıyı da bütün Müslümanlar aynı şekilde anlamamış, farklı yorumlamışlardır. Biri Hilafet görüşü, diğeri ise İmamet görüşü olmak üzere iki ana çizgi oluşmuştur. Bu görüşlerin ikisi de lider eksenli bir anlayışa sahip olmuştur. Hilafet görüşü, Allah Resulü’nün tavrının, Kur’an’a uygun olarak kendisinden sonra, Müslümanlara yönetim şekli ve yönetecek kişi ile ilgili bir emir ve tavsiyesi olmadığını, kararı Müslümanlara bıraktığını, uygulamanın da bu şekilde geliştiğini ileri sürerken, İmamet görüşü ise Allah’ın, tıpkı peygamberler gibi imamları da belirlediğini, peygambere ve sonra gelen imamlara bildirdiğini, imamların ise Ehl-i Beyt’ten olması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Ehl-i Beyt kavramını Kur’an’dan farklı bir şekilde yorumlayarak, Allah Resulü’nün kızı Hz. Fatıma ve damadı Hz. Ali’den devam eden soyuna hasretmişlerdir.

Allah Resulü’nden sonra Müslümanların hayatına fiili olarak hilafet görüşü hâkim olmuştur. Hilafet sistemini, uygulamaların niteliği bakımından iki döneme ayırmak mümkündür. Birinci dönem genel hatlarıyla Nebevi Siyaset’e uygun olan ve Raşid Halifeler’ dönemi diye isimlendirilen ve Emevi Saltanatı’nın kuruluşuna kadar devam eden dönemdir. İkinci dönem ise Emevilerin iktidarı zorla ele geçirmesi ile başlayıp Osmanlı Devleti’nin yıkılış sürecine kadar devam eden saltanat dönemidir.

Raşid Halifeler dönemi, eleştirilecek yönleri olmasına rağmen genel olarak nebevi siyasete uygun bir çizgi ortaya çıkarmış ve sonraki nesiller için model haline gelmiştir. Raşid Halifeler döneminde, hilafete gelen kişiler şahsiyet itibariyle dört dörtlük kimseler olup, hilafet için ehliyet sahibi ve layıkı ile yerine getiren kimseler olmasına rağmen, iktidara gelişlerinde aranan kriter ehliyet ve liyakat olmamıştır. Bunun yerine belki de o günün reel politik şartları gereği, Allah Resulü’ne yakınlık ve Kureyş Kabilesi’nden olmak, kriter olarak alınmıştır. Raşid Halifelerin hepsinin de iktidara gelişi birbirinden farklı olmuştur. Fakat hepsinin ortak yönü, iktidarı emanet, emanetin kaynağı olarak da yönettikleri kimseleri görmeleridir. Bu sebeple gönüllü onaylama anlamına gelen Bey’at Müessesesi’ni çalıştırmışlar, yönetime gelirken yönetilen halkın görüşü alınmamış olsa da, geldikten sonra halkın genelinin, en azından Medine halkının genelinin rızasını almışlardır. Raşid halifeler dönemi uygulamaları, tıpkı Allah Resulü’nün döneminde olduğu gibi tevhid akidesiyle çatışmayan yerleşik Arap kültüründen faydalanmış ve Nebevi Siyaset’e uygun bir siyaset kültürü oluşturmuştur. En önemli eksiklerinden birisi de bir defa iktidara gelenin ömür boyu iktidarda kalması ve iktidarın el değiştirmesi ile ilgili bir yöntem ortaya çıkaramamasıdır. İlk iki raşid halife döneminde farklı fikirler olsa bile bunlar toplumsal bir nitelik kazanmamıştır ve halifelerin uygulamaları, Müslüman toplumun geneli tarafından kabul görmüştür. Üçüncü halife Hz. Osman’ın özellikle hilafetinin ikinci yarısında, yanlış ictihad yaparak sıla-i rahim ( akrabaların korunup gözetilmesi ilkesini) Müslümanların ortak emaneti ve mülkiyeti olan iktidar ve imkânlarını, mensubu olduğu Emevi ailesi için kullanması, farklılıkların toplumsal muhalefete dönüşmesine sebep olmuştur. Hz. Osman’ın yumuşak huylu olması ve İslam öncesi Mekke yönetiminde etkili olan Emevi ailesinden kimselerin Hz. Osman’ın bu özelliğini istismar edip, İslam öncesi Mekke aristokrasisindeki ayrıcalıklarını tekrar elde etme çalışmaları, Hz. Osman’ın ölümüyle sonuçlanan süreci başlatmıştır. Hz. Ali dönemi ise farklılıkların siyasi gruplara ve bu grupların birbirleri ile silahlı çatışmaya kadar varan mücadelelerine sahne olmuştur.

Müslümanların tarihinde esas kırılma Muaviye’nin hilafeti zorla ele geçirmesi ve iktidarı ümmetin bir emaneti olmaktan çıkarıp, Emevi ailesinin mülkiyetine dönüştürmesi ile ortaya çıkmıştır. Her ne kadar Muaviye, kendisinden sonra Yezidi tayin etmesini, Hz. Ebubekir’in Hz. Ömer’i tayin etmesine benzetse de, Hz. Ebubekir’in yaptığında ümmetin gönüllü bey’ati söz konusudur. Muaviye’nin Yezid’i tayininde ise tehdit ve zorlama vardır. Halkın gönüllü onayını alamayıp, iktidarı zorla ele geçiren Emevi yönetimi meşruiyet krizine girince, meşruiyetin dayanağı olan emanetin kaynağını değiştirmiş ve hilafet yetkisinin kaynağının halk değil Allah olduğunu ileri sürmüştür; fakat Allah onlara böyle bir yetki vermemiştir. Emevilerin, cahiliyye anlayışından Müslümanların hayatına, İslam adına taşıdığı bu anlayış, daha sonra Müslüman olan toplumların da İslam öncesi tarihlerinden gelen benzer cahiliye anlayışları taşımalarına sebep olmuştur. Mesela İslam öncesi Türk toplumlarında görülen kut anlayışı, yönetim yetkisini tanrıdan aldığı iddiasındadır ve İslami döneme de taşımışlardır. Bu anlayış, Emevilerin başlattığı Allah’ın yeryüzündeki halifesi anlayışı ile uyumludur.

I. Dünya Savaşı sonrasına kadar devam eden Hilafet anlayışının saltanatla özdeşleşen ikinci devresi, I. Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan uluslar arası sistem ve iç siyasi mekanizma için tehlikeli görüldüğü için bu mekanizmaların ortak iradesi ile kaldırılması kararlaştırılmış ve dünya siyaset tarihinde saltanata dayalı hilafet sona ermiştir.

Allah Resulü’nün vefatından sonra, iktidar noktasında ikinci görüş olan İmamet görüşü her ne kadar, Allah’ın bildirmesiyle imamların belirlendiğini iddia etse de, babadan oğula devreden bir saltanat anlayışına sahip olmuştur. Bir farkla ki İmamlar gerçekten takvasıyla ön plana çıkan ve müminlere model olan şahsiyetlerdir. Emevilerle yapılan mücadeleyi kaybedince ağırlıklı olarak merkezden uzaklaşmış ve sınırlara yerleşmişlerdir. Emevi baskısı üzerlerinden hiç eksilmemiş ve imamların kıyamı da devam etmiştir;fakat hemen bütün kıyamlar bastırılmıştır. Sürekli baskı ve sindirmeler İmamet anlayışına mehdilik anlayışının girmesine ve kayıp imamla beraber mitolojiye dönüşmesine sebep olmuştur. Tarih boyunca kurulan devletler de dahil olmak üzere yönetim anlayışı hep bu mitolojik beklenti üzerine bina edilmiştir. 20 .yüzyıl sonlarında İmam Humeyni’nin geliştirdiği “Velayet’i Fakih” anlayışı pratik uygulamada yeni bir kapı aralasa da mitolojik beklenti halen devam etmektedir.

Müslümanlar, yaklaşık 1400 yıllık tarihleri boyunca kısa süreli Haçlı Seferleri ve Moğol saldırılarını dışarıda tutarsak, siyasi ve askeri bakımdan farklı devletler şeklinde örgütlenmiş olsalar bile, hâkim konumda olmuşlar ve dünya tarihinin akışında özne olarak belirleyici bir rol oynamışlardır;ancak halen yeryüzünde hâkim güç olan Batı Medeniyeti karşısında, Müslümanlar için kalkan vazifesi gören Osmanlı Devleti’nin çözülme sürecine girmesiyle beraber önce Batı’ya tabi olmuş, Osmanlı Devleti’nin yıkılışıyla beraber de bağımlı hale gelmişler ve Batı’nın egemenliğine girerek nesneleşmişlerdir. Tarihleri boyunca özne olarak hâkim konumunda olan Müslümanlar, nesneleşme süreciyle beraber bir arayış sürecine de girmişlerdir. Bu süreç, tarih olarak; medeniyet, meşrutiyet, cumhuriyet, demokrasi gibi batının ürettiği kavramlar üzerinden gelişmiş ve Müslümanlar arasında, hala çözülememiş bir kafa karışıklığına sebep olmuştur.

Nebevi siyaset, insan eksenli idi. Allah Resulü savaş anında bile buna dikkat ederdi. Onun içindir ki Hayber Savaşı sırasında Hz. Ali’yi uyarıyor ve “Yavaş ol ya Ali! Vallahi senin elinle bir kimsenin hidayet bulması, güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha hayırlıdır.” [3] diyordu. Nebevi siyaseti ve ilkelerini ortadan kaldıran saltanata dayalı siyaset ise devlet eksenli bir siyaset geliştiriyordu. Ve devlet için insanı feda ediyordu. Üstelik bunu Allah adıyla, Allah’ın dilemesini delil getirerek yapıyordu. Saltanat siyasetine karşı önceleri kıyamlar ortaya çıksa da başarılı olamamıştır. Kıyamlar bastırılmış, imamlar susturulmuşlardır. Saray ulemaları tarafından meşrulaştırılan ve Müslüman topluma kabul ettirilen saltanat siyaseti, gücü temsil eden devleti kutsallaştırılarak bin yıldan fazla bir süre değişik isimdeki devletler eli ile Müslüman toplumu idare etmiştir.

Saltanatı değiştirmeye gücü yetmeyen Müslüman toplumları, saltanatı içselleştirerek kendilerine yönetimle ilgili hak ve yetki tanıyan yazılı ayetleri göz ardı etmişlerdir. Fakat yazılı ayetlerin en güzel tefsiri olan yaşanan hayat, tarihin bir kırılma noktasında Müslüman toplumu, iktidar konusunda kendi hak ve yetkilerini keşfetme sürecini başlatmıştır. Üstelik Müslüman olmayan toplumların, devletlerin öncülüğü ve dayatması ile…

Kur’an ve hayata dönmüş şekli olan nebevi siyaset Müslümanları, hatta Müslüman olmayanları iktidar ile ilişkilerinde karar verme ve icra etme noktasında iktidarın bir parçası haline getirmiş, temel ilkeleri belirleyerek, kendini geliştir demiş ve önünü açmıştır. Fakat Muaviye’nin başlattığı saltanat siyaseti bunun önüne geçerek, insan-iktidar ilişkisini geliştirme şerefini Müslümanların elinden almıştır. Bu şeref bugün çöküş sürecine girmiş olan Batı Medeniyeti’nin olmuştur. Tıpkı köleliği kaldırma şerefi onlara ait olduğu gibi…

Kur’an’ın ifadesiyle” Sünnetullah” dediğimiz kurallar, Batı’nın tarihinde yaşanan acı ve sıkıntılar üzerinden insanlığın hayatına taşınmıştır. Batı’nın çektiği her acı, Batı’da yeni hukuki normların ortaya çıkmasına ve gelişmesine sebep olmuştur; fakat Batı, geliştirdiği hukuk ve siyaset noktasında hem teoride hem de pratikte, insanlığı kucaklayacak bir standart ortaya koymamış, koymak istememiştir. Kendi içindeki sıkıntıları, başkalarının sırtına basarak, onların hak ve özgürlüklerini, ellerinde bulunan imkânları istismar ederek aşmaya çalışmıştır. Mesela Batı’nın ve insanlığın tarihinde bir dönüm noktası olan Fransız İhtilali ve getirdiği Haklar bildirgesi, ortaya koyduğu eşitlik ilkesi ile insanlar arasındaki sınıf farklılıklarına dayanan her türlü ayrıcalığı ortadan kaldırma amacını taşımış ve önemli bir adım olmuştur. Bu özelliği ile insanlığın tarihinde bir iftihar vesilesidir; fakat Fransa’daki haksızlık ve eşitsizliğe son vermek için ortaya konan bu ilkeler, bizzat adalet ve eşitlik isteyenler tarafından Fransız hâkimiyetinde bulunan fakat Fransa’nın sömürgeleri olan yerlere ve oradaki insanlara çok görülmüştür. 1791 Fransız Anayasası’nda, bu bildirgede yer alan ilkeler ‘Fransa’nın sömürgelerinde geçerli değildir.’ diye bir madde eklenerek çifte standart getirilmiştir. Bu çifte standart sadece teoride kalmamış uygulamaya da taşınmıştır. Fransa 1830’dan itibaren Cezayir’i işgal edip, 1 500 000 Müslümanı katlederken Cezayir’in işgal edilme gerekçesini Cezayir’e Medeniyet götürmek olarak açıklıyordu. Tıpkı günümüzde ABD’nin Irak’ı işgal edip milyonlarca kişiyi öldürürken, işgal gerekçesini demokrasi götürmek olarak açıklaması gibi… Kavramlar ve bunların üzerine bina edilen iktidar modellerinin anavatanlarında özgürlük, eşitlik, hak, adalet gibi anlamlarla içi doldurulurken, aynı kavramlar modeller, anavatanları dışında özellikle Müslüman coğrafyada ölüm, zulüm, haksızlık, eşitsizlik olarak karşılık bulmuştur. Bu çifte standart Batı’nın geliştirdiği modellerin şüpheyle karşılanmasının en önemli gerekçesi olmuştur. Müslümanların batıdan gelen siyasi sistemlere karşı tavırlarını etkileyen, Müslümanların dışından kaynaklanan bir başka sebep de, I. ve II. Dünya savaşından sonra kurdurulan ulus devletlerin, Batı’daki siyasi sistemlerin ikinci sınıf taklidi olan ve birer toplumsal mühendislik projesi olan Kemalizm, Baasçılık gibi ideolojilerin, gen mühendislerinin genlerle oynaması gibi Müslüman toplumun kültürel kodlarıyla oynayıp, İslami görünürlüğü ortadan kaldırarak tasfiye etmeye çalışması olmuştur. Yine bu taşeron ideolojilerin yerleşmesi için uygulanan bir endoktrinasyon politikası, herkesin kendine yabancılaştırılması politikası da unutulmaması gereken bir sebeptir. Yaşadığımız coğrafyada ulus devlet, etnik bakımdan Türk unsuru üzerine bina edilmeye çalışılsa da, Türkler de bu endroktrinasyondan paylarını almışlardır. Türkler Batılılaştırılmaya zorlanarak, modern medeniyet seviyesine ulaşma, çağdaşlaşma söylemleriyle siyasi, sosyal, hukuk, eğitim, din ve kültür alanlarında asimile edilmeye çalışılmıştır. Türk olmayan unsurların ise varlığı hiç kabullenilmemiş ve hepiniz Türksünüz denilmiştir. Ulusçuluğun-Milliyetçiliğin temel mantığı da budur zaten. Baskın olanı ön plana çıkarıp diğerlerini yok saymak. İnanç bakımından da Sünnilik esas alınmış gibi görünse de Sünniler laikleştirilmeye, Sünni olmayanlar da Sünnileştirilmeye çalışılarak endoktrinasyona tabi tutulmuştur. Toplumun değişik kesimleri bazen etnik, bazen inanç unsurları üzerinden provokasyonlar yapılarak, horoz dövüşü gibi çatıştırılmıştır.

Müslümanların Batı’da geliştirilen siyasi sistemlere karşı tavırlarını etkileyen ve Müslüman toplumun kendisinden kaynaklanan sebeplere bakarsak, saltanat siyasetinin bir sonucu olarak devletin mutlaklaştırılarak kutsallaştırılmasının, Müslüman toplumun iktidarla ilgili melekelerinin dumura uğratılması ilk sebep olarak karşımıza çıkar. Saltanata dayalı Hilafet siyaseti miladını doldurup, meşrutiyet, cumhuriyet, demokrasi gibi kavramlarla karşılaşan Müslümanlar siyasi iktidar konusunda dişe dokunur bir birikime sahip olmadıklarından sudan çıkmış balığa dönmüşlerdir. Müslümanların Batı’da geliştirilen siyasi sistemlere mesafeli durmasının arkasında yatan sebeplerden biri de çöküş sürecini yaşamaları ve bu sebeple kendilerine, kendi inanç değerlerine güvenlerini kaybetmiş olmalarıdır. Müslümanların Batı’da geliştirilen siyasi sistemlere karşı tavırlarını etkileyen en önemli sebep belki de, dinleri ile kültürlerini birbirine karıştırmalarıdır. Din: Allah’ın belirlediği alandır ki, Kur’an ve Kur’an’ın beyanı olan Resulullah’ın sünnetidir. Bunları temel esas olarak alan ve insanlar tarafından üretilen her şey de kültürdür. Mezhep, meşrep, tarikat, örf gibi alanı insanlar tarafından belirlenen her şeyi içine alır. Din, zaman ve mekân üstü bir özelliğe sahipken, kültür zaman ve mekâna bağımlıdır. Zaman ve mekân değiştikçe kendini güncellemezse geçerliliği kaybolur. Hayatın bir parçası olmaktan çıkar. Bu karışıklık Müslüman toplumda iki farklı tip ortaya çıkarmıştır. Bunlardan biri kültürü din gibi algılayan Müslüman tipidir ki bu tip, kültür değişimine yönelik her şeyi dinin değişmesi, dinin tahrif edilmesi şeklinde anlamış ve değişime karşı duran bir tavır geliştirmiştir. İkinci tip ise dini, kültürün bir parçası olarak algılamış ve dinin evrensel değerlerinin de değişmesi, insan hayatından çıkması veya en asgari seviyede tutulması gerektiğine inanmıştır. Toplumun çok küçük bir bölümünü oluşturan bu ikinci tipler genellikle ekonomik ve sosyal açıdan iyi durumda olan, Batı ile iletişim kuran, eğitimini Batı’da ya da Batı tarzında alan ve saltanat siyasetine dayalı iktidar imkânlarından faydalanan kesimlerdir ki, bunlar için esas önemli olan iktidar imkânlarından faydalanmaktır. Batı’nın dayatmasıyla gerçekleşen iktidarın şekli değişimi de bunlar eliyle yapılmıştır. Batı, Müslüman toplumun elindeki kaynak ve imkânları alırken, bunlar da ulufelerini almış ve iktidarı kontrol etmeye devam etmişlerdir. Kültürünü de din olarak algılayan Müslümanlar genellikle eğitim ve ekonomik seviyeleri düşük, sosyal imkânları az, geleneksel saltanat siyasetine dayalı iktidar imkânlarından da uzak olan kesimlerdir. Ve dünyamız zaten berbat, ahretimiz de gitmesin diyerek kendi içine kapanmış ve elinde kalanları korumaya çalışmıştır; fakat bu içe kapanma sürecinde Batı’nın kâhyalığını yapan taşeron zihniyetler, iyice güçlenerek, ulus devletler eliyle, Müslüman toplumu tamamen kimliksizleştirmeye ya da kardeşliği zedeleyecek ulusçuluk, milliyetçilik kimliklerini dayatmaya çalışmışlar ve Müslüman toplumun zayıflıklarını kat kat arttırmışlardır.

Batı’da geliştirilen siyasi sistemlerin orijinaline karşı mesafeli yaklaşan Müslüman toplum, bunun sonucu olarak Batı’dakilerin ikinci sınıf taklitleri ile yaşamak zorunda kalmıştır. Bu sistemler içerisinde hayatını devam ettirirken elindeki imkânların gasp edilmesini önlemek ve haklarını kullanabilmek için musluğun başı anlamına gelen iktidara sahip olmak gerektiğini anlamıştır. Batı’da geliştirilen siyasi sistemlerin son versiyonu olan demokrasinin kuralları gereği, iktidar mekanizması için mücadeleye girişmiş ve bunun tabii bir sonucu olarak halkın desteğini alıp suyun başına geldiklerinde ise, demokrasilerde iktidar halka ve halkın temsilcilerine terk edilemeyecek kadar önemli olduğundan, önce ali-cengiz oyunları ile bu yetmezse askeri darbelerle iktidardan uzaklaştırılmışlardır. Bu demokrasicilik oyununun son perdesini ve kapanışını Mısır’da halen yaşıyoruz. Batı ve onlar adına Müslüman toplumların iktidarlar eliyle kontrol edilmesini sağlayan yerli işbirlikçileri, helvadan putlarını yapıp gerektiğinde yiyen atalarının, izinden giderek kendi sistemlerini yemeye kalkmışlardır. Bundaki en büyük amaç da Müslüman toplumu, iktidar oyununda kuralları kabul etmeyen bir hale getirerek oyunun dışına itmek, marjinalleştirmek ve iktidar mekanizmaları eliyle öğütmektir.

Müslüman toplumlarda, Batı’nın geliştirdikleri dışında da iktidar modeli için arayışlar olmuştur. Bu arayış içerisine girenler yine Batlılar-Batıcılar tarafından Müslüman toplumdan ayrıştırılmak için İslamcı, ortaya koydukları düşünceler de İslamcılık olarak isimlendirilmiştir. Bunun sebebi bir devlet ve iktidar bilinci taşımasıdır. Bu bilinç, Batılılar tarafından oluşturulan dünya düzenine, eklemlenen ulusçu-milliyetçi devletlerin çizdiği sınırları aşan, evrensel bir anlayışı temsil eder. Batlılar-Batıcılar tarafından İslamcı diye nitelenenler genelde iki gruba ayrılmıştır. Birincisi yukarıda da işaret ettiğimiz gibi yaşamak zorunda oldukları taşeron sistemler içerisinde rahat nefes alabilmek için, taklitlerine değil, aslına atıf yaparak insanca yaşamanın yolarını arayanlardır. İkincisi ise karşılaşılan ali-cengiz oyunlarına atıf yaparak insanca yaşamanın, Müslümanca yaşamanın ancak ‘İslam Devleti’ ile mümkün olabileceğini seslendirenlerdir; ancak sözü edilen ‘İslam Devleti’nin kuruluş ve işleyiş şekli nasıldır? Özellikleri nelerdir? İktidarın el değiştirmesi nasıl olacaktır? Daha da arttırılabilecek sorulara net bir şekilde cevaplar verilememektedir. Bu söylemin bir başka zaafı da selefi olan Hilafet-Saltanat modelindeki gibi devleti kutsayan bir yaklaşımının olmasıdır.

I. Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla, Müslümanlar kendilerini temsil eden bir iktidar mekanizmasından mahrum kalmışlardır. Bu mahrumiyet, Müslüman bilincinde önceleri bir boşluk oluştururken daha sonra bir dinamizmin, bir arayışın ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu arayış halen devam etmektedir. Müslümanlar önceleri muhalefet konumundayken, her türlü engellemelere rağmen, iktidar gücünü de kullanma konumuna geliyorlar. Bunun temel sebebi de Müslümanların ortaya koydukları özgün modeller değil, kendilerinden öncekilerin başarısız iktidarlarıdır. Halkın talepleri yerine Batı’lı efendilerinin çıkarlarını öncelemeleridir. Teşbihte hata olmazsa ; gayr-ı meşru olarak dünyaya gelen bir bebeği, bırakmak zorunda hisseden annesinin, en güvenilir yer olarak çocuğu camiye bırakması gibi bir durum söz konusudur. Müslüman kimliği ile ön plana çıkıp iktidara talip olanlar, bütün tecrübesizliklerine rağmen, emanet bilinciyle iktidara yaklaşır ve tıpkı camiye bırakılan çocuğa, anne şefkatiyle bakar gibi iktidar emanetine sahip çıkarsa, emaneti verenlerin verme amaçlarına göre iktidarı kullanırsa, kullanmayı başarırsa, kendine özgü modeller üretmeye başlayabilir. Bunu yaparken okunan ayetler olan Kur’an’ı merkeze alıp yaşanan ayetler olan hayat ile birbirini tefsir ederek anlamaya çalışmak, ister Doğu’da ister Batı’da ya da dünyanın herhangi bir yerinde, Müslüman ya da Müslüman olmayan toplumların ürettiği modelleri komplekse kapılmadan inceleyip değerlendirerek, insanlığın ortak doğruları olan ma’rufu, ortak kötüleri olan münkerden ayırarak seçmeci bir akılla yaklaşabilirlerse kendi özgün iktidar modellerini oluşturabilirler.

Aslında iktidar noktasında insanın temel sorunu, sistem sorunu değildir. İnsan ve insan ilişkilerindeki kalite sorunudur. Sistem ne kadar iyi olursa olsun, sistemi kullanan insanlar ve ilişkileri kalitesiz olunca sistem işlemez hale gelir. İnsan ve insan ilişkileri kaliteli olduğunda, sistem kötü olsa bile sistemin ayıplarını kapatabilir. Kur’an bu noktada yaşadıkları dönemin iktidar sistemi olan saltanat sistemiyle işleyen devletin başında bulunan baba-oğul peygamberler Hz. Davud ve Hz. Süleyman örneğini verir. Yine yaşanan hayatın ayetlerinden olan Emevilerin saltanat döneminde Ömer Bin Abdülaziz’in iktidarını örnek olarak verebiliriz.
Kur’an’ın nüzul sebebi insandır. Hedefi de yaratılış amacına uygun örnek insan modelini ortaya çıkarmak ve bu model insanlar eliyle de, insanın mutluluğunu sağlamaktır. İktidar da bu amacın gerçekleşmesi için bir araçtır. Bir insan hayatı için uzun fakat kalıntılardan hareketle on binler, fosillerden hareketle milyonlarla ifade edilen insanlığın hayatında çok kısa bir süreyi ifade eden 300-400 senelik Batı Medeniyeti’nin insanlığa yön vermesi, insanlığı tahrif ederek uçurumun kenarına getirmiştir. İnsanlık nihilizm ve hedonizm girdabında boğulmak üzeredir. Kur’an’ın elinden ve yüreğinden tutmasına ihtiyacı vardır. Bizce Kur’an’ın en önemli özelliği de budur : Kendini dört bir yanına ördüğü duvarlar arasına hapseden insana kapı açmak, örnek insan ve toplum modeli oluşturarak, insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak. “İşte böylece sizin dengeli bir ümmet olmanızı istedik ki, insanlığa örnek ve model olasınız ve Resul de size örnek ve model olsun.” [4]

Allah bizleri Kur’an’ın inşa ettiği ve yaşadığı zamana örnek ve model olanlardan eylesin.
“Ve ahiru da’vana enilhamdulillahi Rabbil alemin…”

[1] Kur’an-ı Kerim_Şura Suresi_Ayet:32
[2] Kur’an-ı Kerim_Nisa Suresi_Ayet:58
[3] Buhari_Cihad: 4/58
[4] Kur’an-ı Kerim_Bakara Suresi_Ayet:143


Halil Toprak
 
Üst Alt