• Kaynak menüsünden dosya indirebilmek istiyorsanız lütfen forum kullanım bilgisini okuyunuz

Tarihten Sayfalar...

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
117
Puanları
63
Hadîs ve fıkıh âlimi Ebû Mûsâ el-Makdisî

Abdullah bin Abdülganî el-Makdisî, evliyânın büyüklerinden, hadîs ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimidir. 1185 (H.581) senesi şevvâl ayında doğdu. 1232 (H.629) senesi ramazan ayında bir cumâ günü Şam’da vefât etti...
Hâfız ez-Ziyâ onun hakkında şöyle der:

“İNSANLAR ÇOK İSTİFADE ETTİ”

“Kur’ân-ı kerîmi kırâatine uygun, doğru ve güzel okurdu. Ebû Mûsâ, fıkıh ve hadîs-i şerîf ilimlerinde zamanının büyük âlimi oldu. Birçok yere ilim öğrenmek için gitti. Çok kere bu yolculukları yürüyerek yaptı. Her hâliyle örnek, kendisine uyulan bir zât oldu. İnsanlar, onun derslerinden çok istifâde ettiler...”
Ebû Mûsâ, İsfehan ve Nişâbûr’a ilim öğrenmek için yalın ayak giderdi. Yolda açlık ve susuzluk sıkıntılarına da göğüs gererdi. Melik el-Eşref, onun için Sefh’de kendi ismiyle bir hadîs külliyesi yaptırdı ve Ebû Mûsâ’yı buraya idareci ve müderris tâyin etti. Zekîyyüddîn el-Berzâlî ise şöyle demiştir:
“Hâfız Ebû Mûsâ, sağlam, dînine bağlı olup ve doğruyu yanlıştan ayırırdı.”
Muhammed bin Selâm da onun için şöyle buyurdu:
“Ebû Mûsâ, bir müzâkere, ders meclisi kurdu. Pek çok kimse akın akın ona koştu. O, ilim ve edeb olarak bütün üstünlükleri kendisinde toplamıştır.”
Ebû Mûsâ hazretleri vefât ettikten sonra, talebelerinden pek çoğu rüyâda gördüler. Bir talebesi onu rüyâda gördü ve; “Size nasıl muâmele yapıldı?” diye sordu. “Allahü teâlânın ihsânı ve ikrâmı ile nîmetler içindeyim” dedi. Bir başkası onu rüyâsında gördü ve; “Haliniz nasıldır?” diye sordu. Ona da; “Hayra kavuştum” diye cevap verdi.
Ebû Mûsâ el-Makdisî bir talebesine rüyâda şöyle dedi:

“O DUAYA DEVAM ET!..”

Yavrum! Benim, dünyâda iken okuduğum ve size yazdırıp öğrettiğim duâya devâm et. O duâ, sana yazdırdığım falan kâğıttadır. O duâ; (Allahümme ente rabbi lailahe illa ente halakteni ve ene abdüke ve ene ala ahdike ve vadike mestetatü euzü bike min şerri ma sanatü ebuü leke bi-nimetike aleyye ve ebuü bi zenbi fağfirli zünubi feinnehü la yağfirüzzünübe illa ente. La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minez zâlimin) duâsı olup, dünyâda çok okunması sebebiyle burada kurtuluşuma sebep oldu. Ona devâm et! [Bu duayı sabah okuyan, akşama kadar, akşam okuyan, sabaha kadar ölürse, şehid olur.]
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
117
Puanları
63
Cennette iftar etti... Abdullah bin Mahreme

Abdullah bin Mahreme, İslâmiyeti ilk kabul eden sahabelerdendir. Asıl adı, Ebû Muhammed Abdullah bin Mahreme bin Abdil’uzzâ El-Kureşi El-Âmiri’dir. Ca’fer bin Ebû Talib’le Habeşistan’a hicret etmişti. Habeşistan’dan da Medine’ye hicret etti. Bu sırada otuz yaşındaydı. Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) onu Ferve bin Amr El-Beyâzi ile kardeş yaptı.

BÜTÜN SAVAŞLARA KATILDI...
Abdullah bin Mahreme, ibadete düşkün bir sahabi idi. Peygamber Efendimizle bütün savaşlara katıldı. Şehadet arzusuyla yanıyordu. Savaş içinde dahi oruç tutardı. Daima derdi ki: “Her mafsalım darbe yesin, Allah yolunda bu tatlı canım tükensin, Yeter ki Rabbim şehidler içine seçsin!..”
Nitekim, kırk yaşında iken Yemâme Savaşı’na katıldı. Yemame Harbi ki, Hazret-i Ebubekir (radıyallahü anh) devrinde, yalancı peygamber Müseyleme’tül-Kezzab ordusuna karşı yapılmıştır...
Müseyleme, peygamber olduğunu ileri sürerek büyük fitne çıkarmıştı. Hâlid bin Velîd komutasındaki İslâm ordusu bu alçak fitnecinin üzerine sevk edilmişti.
İslâm askeri Müseyleme’tül-Kezzâb’ın ordusunun üzerine şiddetli bir taarruza geçti. Bu sırada Hazreti Vahşi; Hazreti Hamza’yı şehîd ettiği mızrak ile Müseyleme’yi öldürdü.

ÂDETA BİR KAN ÇEŞMESİ!..

Bu cenkte Müseyleme’tül-Kezzâb’ın kırk bin kişilik ordusundan yirmi bini öldürülmüş, fakat Müslümanlardan da iki binden ziyade şehîd verilmişti. Şehîd olanların içerisinde yetmişten ziyade hafız vardı. Yaralıların sayısı da bir hayli fazlaydı. Yaralılar arasında Abdullah bin Mahreme hazretleri de vardı. O kadar yara aldı ki, her tarafından oluk oluk kan akmaya başladı. Bir kan çeşmesi olmuştu.
Onun son anlarını Abdullah bin Ömer (radıyallahü anh) şöyle anlatıyor:
“Onun son anlarını yaşadığı haberi geldi. Ramazandı. Yeni iftar ediyordum. Koştum. Beni görünce ‘iftar oldu mu?’ diye sordu. Biraz su istedi. Fakat ben, getirinceye kadar vefat etti; asıl iftarı etmek üzere Kevser Havuzu’nun bulunduğu âleme göçtü...”
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
117
Puanları
63
Bâyezîd-i Bistâmî ve Ebû Türâb’ın talebesi

Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri, kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin beşincisidir. “Sultân-ül-Ârifîn” lakabıyla meşhûrdur. Tasavvufta derecesi çok yüksek idi. Talebelerine sık sık şöyle nasîhat ederdi:

EN GÜZEL HASLET...
“Müslüman kardeşinize saygılı olmanızdan daha kolay ne vardır? Onlara hürmet etmek, haklarını korumak ne güzel haslettir! Müslüman kardeşlerimize kin beslemek, onlara karşı saygısız olmak ne zararlı şeydir! Bu yol hiç kimseye fazîlet kapısını açmamış, hiç kimseyi başarıya ulaştırmamıştır...”
Buyurdu ki: “Dilini, Allahü teâlânın ismini anmaktan başka işlerle uğraşmaktan ve başka şeyler konuşmaktan koru. Nefsini hesâba çek. İlme yapış ve edebi muhâfaza et. Hak ve hukûka riâyet et. İbâdetten ayrılma. Güzel ahlâklı, merhamet sâhibi ve yumuşak ol. Allahü teâlâyı unutturacak her şeyden uzak dur ve onlara kapılma.”
Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin Mecûsî olan bir komşusu ve süt emme çağında bir de çocuğu vardı. Bu Mecûsî sefere çıktı. Evlerini aydınlatacak bir şeyi bulunmadığı için çocuk ağlıyordu. Bâyezîd hazretleri her gün bir çıra alıp, komşusunun evine götürdü. Mecûsî seferden dönüp de bu durumu öğrenince, kendisinde değişiklikler hissetti. Bâyezîd hazretlerine karşı kalbinde bir sevgi hâsıl oldu ve; “O zâtın aydınlığı varken bizim karanlıkta bulunmamız hiç uygun değildir” diyerek hemen huzûruna gidip Müslüman oldu...


HER GÜN KENDİNDEN GEÇERDİ

Ebû Türâb Nahşebî hazretlerinin bir talebesi vardı. Allahü teâlâya olan muhabbetinin çokluğundan dolayı hemen her gün yüzlerce defa kendinden geçip bayılırdı. Bir gün hocası, kendisine “Sen Bâyezîd hazretlerini görsen daha çok derecelere kavuşurdun” dedi ve o talebe ile berâber o mübareğin yanına geldiler. Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri ile o talebe göz göze geldikleri anda talebe düşüp orada hemen vefât etti. Bunun üzerine; Ebû Turâb Nahşebî dedi ki:
“Yâ Bâyezîd! Bu talebe öyle idi ki, Allahü teâlânın aşkı ile kendisinde bazı hâller olur, kendisinden geçerdi. Fakat sizi bir defa görmekle düşüp can verdi. Bu nasıl oluyor?”
Bâyezîd hazretleri buyurdu ki:
“O kişinin hâli doğru idi. Önceden, onun müşâhedesi kendi makamı kadar idi. Beni gördüğü anda, müşâhedesi benim makamım kadar oldu. Lâkin o kimse buna takat getiremeyip, can verdi.”
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
117
Puanları
63
Estergon Muhafızı Kara Ali Bey

Kanuni Sultan Süleyman döneminde ve 1543 yılında elimize geçen Estergon Kalesi Sancakbeyliği haline getirilerek Budin Beylerbeyliği’ne bağlanmıştı. Ancak kale, bundan yaklaşık elli yıl sonra Alman, Leh, Çek ve İtalyanlardan oluşan 80 bin kişilik bir Haçlı ordusu tarafından kuşatıldı...

DURUM ÇOK VAHİMDİ!..

Bu sırada Estergon Kalesi’nde yalnızca beş bin Türk askeri bulunuyordu. Durum gerçekten çok vahimdi ve yardım alma ihtimali de yoktu. Düşmanın teslim olma teklifi Estergon Muhafızı Kara Ali Bey tarafından kabul edilmedi. Kara Ali Bey ve yanındakiler, “Biz Rumeli gazileriyiz; kelle verir, kale vermeyiz!” diyorlardı. Bu inancı taşıyan er kişilerin savunduğu kaleyi düşürmek elbette kolay olamazdı. Nitekim kuşatmanın uzaması, düşman askerlerini yöneten kumandanları çılgına çevirdi ve askerlerini kırbaçlatmaya başladılar. Bu durumu gören Kara Ali Bey yüksek sesle bağırdı:
“Şu mel’un kumandan yere düşürülürse, kâfir askerlerinin hepsi geri dönecektir. Kim onu vurursa, kendisine dilediği verilecektir!” Fakat bu sözler, onun son sözleri oldu. Osman isimli bir yiğit “Ya Allah” diyerek tetiği çekti ve düşman kumandanını yere serdi. Ne var ki bu arada kale kumandanı Kara Ali Bey de şehid oldu. O’nun yerine kumandayı, o sırada kalede bulunan Anadolu Beylerbeyi Lala Mehmed Paşa aldı. Ancak, kalede kıtlık ve susuzluk başladığı için yapılacak fazla bir şey yoktu.
Kalede bulunan tarihçi Peçevî İbrahim Efendi durumu şöyle özetliyordu:
“Sarnıç etrafında hararetinin şiddetinden ıslak mermerleri yalayan ve bir damla su için can veren elsiz-ayaksız yaralıların inlemeleri yürekleri sızlatıyordu.”

ESİRLER VİŞEGRAD’A GÖTÜRÜLDÜ

İçerideki durum gerçekten elem vericiydi. Bu arada Yeniçeri askerinin ayaklanması her şeyi altüst etti. Artık teslim olmaktan başka çare yoktu. Aralarında, Anadolu Beylerbeyi Lala Mehmed Paşa’nın da bulunduğu esirler Tuna Nehrindeki gemilere bindirilerek Vişegrad’a götürüldüler.
Başvezirlik ve kumandanlık görevine tayin edilen Lala Mehmed Paşa, kalenin elden çıkışından on yıl sonra bu defa fetih için Estergon önlerindeydi. 29 Ağustos 1605’te başlayan kuşatma bir ay sürdü ve kale 29 Eylülde ele geçirildi. Artık yaralar sarılmış, kaybedilen dosta kavuşulmuştu...
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
117
Puanları
63
Büyük mutasavvıf Aziz Mahmûd Hüdâyî

Aziz Mahmûd Hüdâyî, Anadolu’da yetişen büyük velîlerdendir. 1541 (H.948) yılında Şereflikoçhisar’da doğdu. Bursa’da Hâcı Bayrâm-ı Velînin halîfelerinden Muhammed Üftâde hazretlerinden feyz aldı. 1598 (H.1007)’de Üsküdar’da câmi ve dergâh yaptırdı. 1628 (H.1038)’de vefât etti. Kabri, İstanbul Üsküdar’da kendi dergâhı yanındaki türbesindedir...

BURSA KADISI İDİ...

Aziz Mahmûd Hüdâyî, Fadlullah bin Mahmûd’un oğludur. Çocukluğu Sivrihisar’da geçti. Burada ilk tahsîline başladı. İlmini ilerletmek için İstanbul’a gitti. Küçük Ayasofya Medresesinde tahsîline devâm etti. Genç yaşta; tefsîr, hadîs, fıkıh ve zamânın fen ilimlerinde büyük bir âlim oldu.

Otuz üç yaşında iken, hocası Nâzırzâde ile Bursa’ya gelen Aziz Mahmûd Hüdâyî, üç sene sonra, hocasının vefâtı ile Bursa kâdılığına getirildi. Bu vazifede iken bir gece rüyâsında Cehennem’i ve Cehennem’in ateşinde tanıdığı bâzı kimselerin yandığını gördü. Bu korkunç rüyânın verdiği dehşet ve üzüntü içindeki günlerde, bir hanım bir dâvâ getirdi. Bu dâvanın hallinde aciz kaldı ve ancak tasavvuf ehlinin halledebileceğini öğrendi. Bu vesile ile gittiği Eskici Mehmed Dede, onu Üftade Hazretlerine havale etti ve ondan sonra Bursa kâdılığını bırakarak ve Üftade Hazretlerine talebe oldu. Kâmil ve mükemmil bir velî olarak icazet aldı. Hocasının vefatından sonra İstanbul’a gelerek talebe yetiştirmeye başladı. Sultan I. Ahmed Han da onun talebelerindendir.

İlim, fazilet ve güzel ahlak sahibi olan Aziz Mahmud Hüdai hazretlerinin pekçok kerametleri görüldü. Vefatından önce talebeleriyle ve tanıdıklarıyla helallaştı, vasiyetini yaptı.

“BANA ‘HAZIRLAN’ DİYORLAR”

Ömrünün son günlerinde meçhul kimselere selam vermeye başladı. “Neler oluyor?” diye soranlara;

“Hayret! Görmüyor musunuz? Sahabenin büyükleri ve Hulefa-i Raşidin yanımızdalar. Bana ‘hazırlan’ diyorlar. Yarın Efendimize gidecekmişiz...”

Ertesi gün Kelime-i şehadeti söyleyerek vefat etti...

Hayatta iken yaptığı şu dua meşhurdur:

“Sağlığımızda bizi; vefatımızdan sonra da kabrimizi ziyaret edenler ve türbemizin önünden geçtiğinde bir Fatiha okuyanlar bizimdir. Bizi sevenler denizde boğulmasınlar âhir ömürlerinde fakirlik çekmesinler, imanlarını kurtarmadıkça bu dünyadan göçmesinler ve öleceklerini bilsinler...”

Bizler için böyle dua eden bir zata bir Fatiha gönderilmez mi?..
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
117
Puanları
63
Hadîs âlimlerinden Bişr bin Mansûr

Bişr bin Mansûr es-Süleymî, büyük velîlerdendir. Künyesi “Ebû Muhammed”dir. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. 796 (H.180) senesinde Basra’da vefât etti.

AHMED BİN HANBEL ÖVDÜ

Bişr bin Mansûr, ilim ve edeb üzere yetişti. Zamânının en meşhur hadîs âlimlerinden oldu. Eyyüb Sahtiyânî, Âsım bin Ahvel Saîd el-Cüreyc ve başka birçok âlimle görüşüp onlardan hadîs rivâyet etti. Kendisinden de oğlu İsmâil, Bişr-i Hâfî, Ali el-Medenî, Abdullah Kavârirî, Abdurrahmân bin Mehdî gibi âlimler hadîs rivâyetinde bulundular. Ahmed bin Hanbel hazretleri, Bişr bin Mansûr’un hadîs-i şerîf ilminde sika, güvenilir ve îtimâda şâyan bir zât olduğunu bildirdi.
Bişr bin Mansûr, bu ilmî üstünlüğü yanında, zühd sâhibi, dünyâya düşkün olmayan bir kimse idi. Şüpheli olur korkusuyla mubahların kullanılmasına izin verilen şeylerin, çoğundan sakınırdı. İbn-i Mehdî; “Onun gibi şüphelilerden sakınan ve yumuşak huylu birini görmedim” derdi. Ali el-Medenî de; “Bişr bin Mansûr her gün Kur’ân-ı kerîmin üçte birini okurdu. Beş yüz rekat namaz kılardı. Ondan daha çok Allahü teâlâdan korkan bir başkasını görmedim” demiştir...
Birisi gelip ona; “Bana nasîhat ediniz” dedi. Bunun üzerine ona; “Azrâil aleyhisselâm ve yardımcıları seni bekliyorlar” buyurdu.

SEVDİKLERİ BORÇLARINI ÖDEDİ

Bişr bin Mansûr çok ibâdet eder beş vakit namazı câmide kılardı. Kardeşi Câfer onun için; “Bişr, aslâ hiçbir farz namazın iftitah (başlama) tekbirini kaçırmadı. Dâimâ imâmla birlikte tekbir alır. İftitah tekbirinin fazîletine kavuşmak isterdi. Vefât ettiğinde techiz ve tekfinini benim yapmamı vasiyet etti” dedi.
Bişr bin Mansûr, kendisini âhiretten alıkoyacak işlerden uzak dururdu. Bu sebeple; “Ne zaman dünyâ işlerinden bir şey aklıma gelse, bu beni âhireti hatırlamaktan alıkor” buyururdu.
Bişr bin Mansûr’a, ömrünün son günlerinde “Borçların için vasiyette bulunmayacak mısın?” denilince; “Ben, Rabbimin günahlarımı af ve mağfiret edeceğini ümid ediyorum. Haliyle borçlarımın da ödeneceğini nasıl ümid etmem” dedi. Çok geçmeden vefât etti. Sevdikleri de borçlarını seve seve ödediler.
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
117
Puanları
63
Hanbeli fıkıh âlimi Abdülhâlık bin İsa

Abdülhâlık bin İsa, Hanbeli fıkıh âlimlerindendir. 1020 (H.411) senesinde İran’da Nişapur şehrinde dünyaya geldi. Çok ilim sahibiydi. Az ve öz konuşurdu. Derslerde ve münazaralardaki konuşmalarında çok nazik ve kibar olup ikna ediciydi. Bid’atlerin ortadan kaldırılması için çok gayret etti. Feraiz ilminde çok âlimdi.

KİM İYİLİK YAPARSA...

Zamanın emiri, cenazesini yıkaması için Abdülhâlık’a vasiyette bulundu. Onunla bereketlenmek istedi.
Hikmetli sözleri çoktur. İşte onlardan bir demet:
“İhtiyaç sâhiplerine iyilik ve yardım yapanlar bu iyiliğe ihtiyaç sâhiplerinden daha çok muhtaçtırlar. Çünkü iyilikleri sebebiyle sevâba ve övgüye kavuşurlar. Her kim iyilik yaparsa başta kendine iyilik yapmış olur.”
“Kim arkadaşına kimsenin olmadığı yerde yalnız başına nasihat ederse, onu süslemiş olur. Kim de arkadaşına alenî, halk arasında nasihat ederse, onu lekelemiş olur.”
“İnsanın günahlarla mânen ölmesi, gerçekten ölmesinden daha büyük bir ölümdür. Ömrünün bereketli kısa bir ömür olması bereketsiz uzun ömürden daha hayırlıdır.”
“Kim Allahü teâlâya bağlanıp, tevekkül ederse, Allahü teâlâ onu her türlü kötülükten ve düşmandan korur.”
“Üç şey vardır ki, kimde bulunursa Allahü teâlâ ondan râzı olur. Çok istigfâr etmek, yumuşaklık ve sadâkat çokluğu.”
“Dindarlık şeref, ilim hazine, çok konuşmamak nur, aynı zamanda zühdün ve verânın en yükseğidir.”
“Dîni bid’attan daha çok yıkan ve insanı tamahkârlıktan daha çok bozan bir şey yoktur.”

İFTİRA İLE HAPSE ATILDI!..

Bu mübarek zat, çok ilim sahibi olmasına rağmen bazı kimselerin iftiraları neticesinde hapse atıldı. Bir müddet sonra çıkarıldı ise de, ağır hastalandı. İbn-i Cevzi anlatır:
Abdülhâlık hazretlerinin hastalığı şiddetlenince iki kişi koluna girip oda kapısının önüne çıkardılar. Buyurdu ki: “Benim vaktim tamamdır. Ehlimi göreyim de beni eve götürün” dedi. Biraz sonra da vefat etti.
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
117
Puanları
63
“Fakih Osman” Osman Tavilî

Osman Tavilî, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin talebelerinden ve zamânındaki büyük velîlerdendir.
Peygamber efendimizin torunu hazret-i Hüseyin’in neslinden olduğu için “Hüseynî”, Tavila köyünde yerleştiği için “Tavilî” nisbeleriyle de anıldı.
1781 (H.1195) senesinde Irak’ta Cebel-i Himrin denilen yerde doğdu. 1867 (H.1283) senesinde Tavila’da vefât etti.

YÜKSEK DERECEYE KAVUŞTU

Osman Tavilî, Şeyh Abdullah Hırpanî’nin medresesine devâm ederken, orada müderris bulunan büyük âlim ve velî Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleriyle tanıştı.
Onun ilim ve feyiz kaynağı ders ve sohbetlerine devâm ederek ilimde yüksek dereceye erişti.
Mevlânâ Hâlid hazretleri ona “Fakih Osman” adını verdi. Tasavvuf yolunda ilerleyerek Nakşibendiyye yolu usûlüne göre yetişti.
Mevlânâ Hâlid hazretleri onun hakkında; “Ben gurbete ve meşakkate tahammül ettim. Bende makâmlar ve haller hâsıl oldu. Onları da benden Osman Tavilî aldı” buyurdu.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Şam’a hicret edince Osman Tavilî, Tavila’ya giderek yerleşti ve insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmaya ve ilim öğretip talebe yetiştirmeye başladı.
Hatta Yahûdî ve Hristiyanlardan pekçok kimse onun sohbetleriyle şereflenerek hidâyete kavuştu.
Osman Tavilî hazretleri, insanların rûhî hastalıklarının tedâvisi için gayret ettiği gibi, yaşadığı çevredeki toprağın ıslah edilmesi, su kanallarının açılması, gelecek nesillerin faydalanması için meyve ağacı dikmek, yetiştirmek gibi hususlarda önderlik etti.
Bu bölgeye hâkim olan Osmanlı Devletinin büyükleri ve idârecileriyle anlaşmazlığa girmedi.
Kabîleler arasında meydana gelen yol kesmek, hırsızlık, kabîle baskınları, aşîretler arasındaki kan dâvâları ve öç alma gibi davranışları önledi.
İnsanların huzûr ve sükûn içinde yaşamaları için lüzumlu emniyet tedbirleri aldı...

TAVİLA’DA VEFAT ETTİ...

Ömrünü İslâmiyeti öğrenmek, öğretmek, insanlara anlatmak yolunda sarf eden Osman Tavilî hazretleri, vefat ederken, irşâd vazîfesini büyük oğlu Şeyh Muhammed Bahâeddîn ve Şeyh Abdurrahmân Ebü’l-Vefâ’ya verdi.
1867 (H.1283) senesi Şevval ayının altıncı salı günü Tavila’da vefât etti. Tavila’da evinin önündeki bahçeye defnedildi.
Kabri hâlen ziyâretçilere açık olup, onun huzûrunda yapılan duâlar kabûl olunmaktadır...
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
117
Puanları
63
Büyük mutasavvıf Muhammed Sıddîk

Muhammed Sıddîk Bedahşî, Hindistan’da yetişen büyük velîlerdendir. Doğum târihi bilinmemektedir. Küçük iken, Hân-ı Hânân Abdürrahîm’in sohbetinde bulundu. Bunun vâsıtası ile Hâce Bâkî-billah hazretlerinin sohbeti ile şereflendi. Bu hocasının vefâtından sonra, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin sohbet ve hizmetine kavuştu. Evliyâlıkta, “Vilâyet-i hâssa” ismi verilen en yüksek makamlara kavuşmakla şereflendi. 1622 (H.1032) senesinde, izin alarak hacca gitti. 1640 (H.1050) senesinde vefât etti...
İmam-ı Rabbânî hazretlerinin Mektubât’ında Muhammed Sıddîk’a yazılmış mektublar vardır. Onlardan birinde özetle şöyle buyuruluyor:

“ÖYLE YAŞAMALIDIR Kİ...”

“Allahü teâlâya hamd olsun! Onun seçtiği kullarına selâm olsun! Hadis-i şerifte, (Bir kimsenin iyi Müslüman olduğu, lüzûmlu şeylerle uğraşıp, faydasız şeylerden uzaklaşması ile belli olur) buyuruldu. Bunun için, zamanları kıymetlendirmek lâzımdır. Böylece, faydasız, boş yere vakit öldürmekten kurtulmuş olursunuz...
Arkadaşların toplanmaları, bâtının dağılmaması içindir. Öteden beriden konuşmak için değildir. Bunun için, bir köşeye çekilmeyip, birlikte bulunmayı beğenmişlerdir. Bâtının toparlanmasını, toplulukta aramışlardır. Gönül topluluğunu bozan toplantılardan kaçınmak lâzımdır. Bâtının topluluğunu bozmayan her şey mübârektir. Bozanlar ise, uğursuz ve bereketsizdirler. Öyle yaşamalıdır ki, yanında bulunanların bâtınları toparlansın. Onları gönül dağınıklığına düşürmemelidir. Kendini toparlamalı, konuşmamalıdır. Nutuk çekecek, dedikodu yapacak zaman değildir...” (1. cild 176)

“ÖLÜM, HAKİKATİN AYNASIDIR”

Muhammed Sıddîk hazretleri, 1640 (H.1050) senesi şevval ayında vefât etti. Kabri, Delhi’de, hazret-i Hâce Bâkî-billah hazretlerinin bulunduğu kabristandadır. Hanımı da sâlihâ olup, çok ibâdet ederdi. Vefatı esnasında buyurdu ki:
“Gerçekten sonsuz hayat, ölüme bağlıdır. Ölüm, ebedî hayatın süsleyicisi, donatıcısıdır. Hayır, belki âb-ı hayâttır, yâni hayat bahşeden, hiç öldürmeyen sudur. Ölüm, dostluğun kuvvetlendiricisidir. Ölüm, mâsivâ binâsını ateşe vericidir. Ölüm, üzüntü perdelerinin yakıcısıdır. Ölüm, hakikâtın aynasıdır. Ölüm, görünmeyen güzelin yüzünden perdeyi kaldırıcıdır. Gönlümün, gelmesinden hoşlandığı, beklediği şey ölümdür. Dağınıklıkları toplayan ölümdür. Ölüm seveni sevdiğine kavuşturucudur...”
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
117
Puanları
63
Bir hikmet ehli Mensûr bin Ammâr

Mensûr bin Ammâr evliyânın büyüklerindendir. Çeşitli ilimlerde âlim, hitâbeti çok kuvvetli, vaazları tesîrli bir vaizdi. Aslen Mervli olup, Basra’da yaşamıştır. 225 (m. 839) yılında vefât etmiştir...
Mensûr bin Ammâr hazretlerinin hikmetli sözleri meşhurdur. Buyurdu ki:

“DİLİNE HÂKİM OL!..”

“Sıkıntıdan kurtulmak istiyorsan, dünyâyı istemeyi bırak, özür dilemekten kurtulmak istiyorsan, diline hâkim ol.”
“Şeytan bir kimseyle eğlenmek istediği zaman, ona koğuculuk (lâf taşıma) yapması için vesvese verir. Dedikodu yapmaya teşvik eder ve kötü sözler taşıtır. Bu koğuculuk yapan adam, yaptığı dedikodu sonunda öyle işler yapmaya başlar ki, şeytan onların birini dahi yapmaktan utanır ve korkar.”
“Bir günahı işlediğin zaman duyduğun zevk, günahın kendisinden daha beterdir.”
Bir genç fesad ve içki meclisi kurup, eğlenirdi. Kölesine dört dirhem (gümüş) verip, meze almasını söyledi. Köle yolda giderken Mensûr bin Ammâr’ın meclisine uğradı. “Biraz oturup ne söylediğini anlayayım”, diye düşündü. Mensûr, bir fakîr için bir şey istiyor ve “kim dört dirhem verirse, ona dört duâ edeceğim” diyordu...
Köle, “bu dört dirhemi ondan daha iyi bir yere veremem” deyip, elindekinin hepsini Mensûr’a verdi. Mensûr hazretleri “nasıl duâ istersin?” deyince, köle;
“Birincisi; âzâd olmayı, ikincisi; Allahü teâlânın efendime tövbe nasîb etmesini, üçüncüsü; dört dirhemin karşılığında dörtyüz dirhem vermesini, dördüncüsü; bana, efendime, sana ve bu mecliste bulunanlara rahmet etmesini istiyorum” dedi.

“DÖRT DUA SATIN ALDIM!”

Mensûr hazretleri duâ etti. Köle evine döndü. Efendisi;
“Nerede kaldın ve ne getirdin?” diye sorunca, köle de;
“Mensûr bin Ammâr’ın meclisinde idim. Verdiğin dört dirhemle dört duâ satın aldım” dedi. Efendisi “nasıl duâlar?” deyince, köle durumu efendisine anlattı. Efendisi;
“Seni âzâd ettim, bir daha içki içmeyeceğime Allahü teâlâya söz verip tövbe ettim, dört dirhem yerine sana dörtyüz dirhem bağışladım. Dördüncü duân bana âit değildir. Ben elimden geleni yaptım” dedi. Efendi, kısa bir zaman sonra vefat etti. Mensur o gece rüyâsında şöyle bir nidâ duydu: “Sen elinde olanı, kendi eksikliğin ile yaptın, bana havale ettiğini ise, eksiksiz yaptım. Sana, köleye ve o mecliste bulunanlara merhamet ettim...”
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
117
Puanları
63
Bir garip Allah adamı Ebü’l-Garîb İsfehânî

Ebü’l-Garîb İsfehânî, kerâmetler sâhibi velîlerden ve derin âlimlerdendir. Anadolu’ya gelen evliyânın ilklerindendir. Künyesi gibi kendisi de garîb olan bu mübârek zâtın ismi, doğum ve vefât târihleri bilinmiyor...

BÜTÜN ARZUSU TARSUS İDİ...

İlimde âlim, ahlâkta güzel, zâhid, cömert, âbid, şefkatli olan Ebü’l-Garîb İsfehânî hazretleri, Allahû teâlânın dînini yaymak, O’nun kullarına, sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın tebliğ ettiği güzel dînini duyurmak için ilim tahsil etti. Bu yolda ömrünü fedâ etti. Öğrenmiş olduğu ilmi öğretmek, üstâdlarından almış olduğu feyzi insanlara dağıtmak, dîn-i İslâmı onlara tebliğ etmek için, Müslümanların Anadolu’da serhat şehri olan Tarsus’a gitmek istedi. Bu arzusunun tahakkuku için de hep duâ ederdi. Çeşitli yerlere seyahatleri oldu. Şîrâz’da bulundu. Şeyh Ebû Abdullah-ı Hafîf onu çok severdi.
Arkadaşlarından biri anlatır:
Tarsus’ta Ebü’l-Garîb hazretlerinin yanına gittim. Öyle bir hastalığı vardı ki, iki uyluğu şişmiş, dizinden ökçesine kadar olan kısmı yarılmış, kan ve irin akmaktaydı. Gören acımaktan kendisini alamazdı. Bu hâlinde de ibâdetlerini terk etmez, daha fazlasını yapacağım diye uğraşırdı. Dilinden “Lâ ilâhe illallah” ve “Estagfirullah” kelimelerini hiç eksik etmezdi...
Bu mübarek zat, bir gün Şîrâz’da rahatsızlandı. Öyle ki, ölümünün yakın olduğunu hissetti. Dostları çevresine toplandılar. Onlara “Allah rızâsı için benim sizden bir ricam var, lütfen kabûl ediniz” dedi. Başındakiler “Buyur, söyle elbette kabûl ederiz” dediler. “Eğer burada vefât edersem, beni Müslüman mezarlığına defnetmeyin” dedi.

“BU NASIL SÖZ!..”

Dostları hayret edip, “Bu ne biçim söz?” diye çıkıştılar. “Bilirsiniz ki, ben Allahü teâlâya her yalvarışımda; yâ Rabbî! Eğer senin yanında bir kıymetim varsa, benim canımı Tarsus’ta al! diye duâ ediyorum. Ama ne yazık ki, şimdi burada ölüm döşeğindeyim. Anladım ki, O’nun yanında hiç kıymetim yokmuş” buyurdu...
Çok geçmeden sıhhat alâmetleri göründü, bir müddet sonra da ayağa kalktı. Tarsus’a gitti. Orada talebeler yetiştirip, insanları irşâd etti. Gönülleri ferahlattı. Doğunun ilimdeki feyz ve bereketinin tohumlarını oraya serpti. Bir müddet sonra da arzusu gerçekleşti. Vefât edip, Mevlâsına kavuştu. Oraya defnedildi...
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
117
Puanları
63
Allame Muhammed Emîn Efendi

Muhammed Emîn Efendi, büyük âlim ve evliyânın meşhurlarından Seyyid Fehim Arvâsî hazretlerinin on mübârek oğlundan ikincisidir... Arvas Medresesinde meşhur müderris Molla Muhammed Merhum’un yanında okumuş, mantık ilmini, babasının icâzet verdiği talebelerinden meşhûr Molla Mahmûd Sûrî hazretlerinden tamamlamış, diğer bütün ilimleri mübarek babası Seyyid Fehim Arvâsî hazretlerinden okuyarak, feyz almış, az zamanda “Allâme” sıfatıyla şöhret kazanmıştır. Babasından tasavvufta mutlak hilâfet ile şereflenmiş, irşâda mezun buyurulmuştur. Zâhirî ve bâtınî ilimde yüksek derecelere kavuştuktan sonra çok mükemmel hizmetler yapmış, pekçok âlim ve velî yetiştirmiştir...

HAC İÇİN YOLA ÇIKTILAR...

Muhammed Emîn Efendi, 1900 senesinde Arvas’tan babasının icâzetli talebelerinden Molla Abdülkerîm, Molla Abdullah, Hacı Sâlih, Başkale’den Mevlânâ Seyyid Abdülhakîm, birâderleri Seyyid Tâhâ, amcazâdeleri Şeyh Hasan, müderrisler Molla Alâüddîn Van’da birleşerek hacca gitmek üzere Şam’a geldiler...
Öte yandan kâfile Cidde’ye, oradan Mekke-i mükerremeye geldi. Haccı edâdan sonra Medîne-i münevvereye Mekke-i mükerreme Şerîfi ile birlikte döndüler. Medîne-i münevverede Mekke Şerîfi, Peygamber efendimizin türbesinin altın kapısını açtı. Muhammed Emîn Efendi, fakirâne, zelîlâne, hürmetle içeriye; ceddi Peygamber efendimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) ziyârete gitti. Orada bulunan cemâatten birkaç ehl-i hakîkat, “Resûlullah’ı ancak bu zât ziyâret etti” dediler.

CİĞERLERİ KEBAP OLDU!..

Ziyâretten çıkınca, ağzından yanmış ciğer kokusu geliyordu. Seyyid Abdülhakîm hazretleri; “Muhammed Emîn’in ciğerleri kebâb oldu, çok yaşamaz” buyurdu. O andan îtibâren hastalandı...
Kâfile yola çıkıp hareket etti. Yolculuk yaptıkları vapur, Tûr Dağına yakın bir limana yanaştı. Muhammed Emin hazretlerini alıp hastaneye götürdüler. Ağır hasta idi. Bir cumâ günü sabah namazından sonra, “Tûr beni örttü” mânâsında “Gâmenî Tûr” diyerek ebced hesâbına göre (1318) vefât târihini söyledi. Sonra kelime-i tevhîd okuyup temiz rûhunu teslim etti.
Muhammed Emîn Efendi, vefâtında otuz iki yaşındaydı. Hastalığı sırasında hastânede hizmetinde bulunan Hacı Sâlih Efendi der ki: “Seyyid Abdülhakîm hazretlerine bu elîm hâdiseyi arz etmek için gittim. Murâkabe hâlinde ağlıyordu...”
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
117
Puanları
63
Merhamet deryası Süveyd Sincârî

Süveyd Sincârî hazretleri hikmetli sözleriyle güzel hal ve kerâmetleriyle tanınıp meşhur oldu. Talebesi Osman Sincârî anlatır:
Hocam Süveyd Sincârî ile sokakta giderken, bir adamın bir kadına baktığını gördük. Hocam ona yaklaşıp haram olan bu işi yapmamasını bildirdi. Lâkin adam bundan vazgeçmedi. Hocam o zaman; “Yâ Rabbî! Bunun bakışını al. Tâ ki bir daha yabancı kadınlara bakmasın” diye dua etti. O sırada adamın gözleri görmez oldu...

“BUNUN GÖZLERİNİ AÇ YÂ RABBİ!”
Aradan bir hafta geçtikten sonra o kişi Süveyd hazretlerinin dergâhına gelip tövbe ve istiğfâr ederek günâh işlediğine pişman olduğunu bildirdi. Gözlerinin açılması için duâ ricâ etti. Süveyd hazretleri ellerini açıp şöyle dua etti:
“Yâ Rabbî! Bunun görür hâle gelmesini nasîb eyle. Zîrâ o, tövbe ve istiğfâr etti. Zâtına karşı özür diledi...” Bunun üzerine o kişinin gözleri görmeye başladı...
Süveyd Sincârî hazretleri bir mescidde ibâdetle meşgûldü. O sırada içeri bir âmâ girdi. Kıbleyi bilemeyip ters yöne namaza durdu. O zaman Sincârî hazretleri;
“Yâ Rabbî! Bu kulunun gözünü nûrun ile aydınlat” diye dua etti. Allahü teâlâ bu hâlis duâyı kabûl edip derhal o kişinin gözleri görmeye başladı. Adam, gözlerinin açıldığını anlayınca çok sevindi ve yirmi sene daha yaşadı. Gözlerine hiç zarar gelmedi.
Ebü’l-Mecd Sâlim anlatır:
“Sincarlı bir adam durmadan velî ve âlimleri kötülerdi. Bir gün hastalandı. Ölüm halleri görülmeye başladı. Ona;
“Kelime-i şehâdeti söyle!” dediklerinde; “Söyleyemiyorum” dedi.

“EVLİYAM RAZI OLURSA...”
Hemen Süveyd Sincârî hazretlerine koşup durumu anlattılar. O da merhamet edip yanına geldi. Bir müddet düşündükten sonra başını kaldırıp;
“Şimdi söyle!” buyurdu. Adamın dili çözüldü ve rahatça Kelime-i şehâdeti söyledi ve ruhunu teslim etti.
Sonra Sincârî hazretleri;
“Bu kişi Allahü teâlânın sevgili kullarına dil uzattığı, onları kötülediği için böyle bir âkıbete mâruz kaldı. Biz de Rabbimize onun hakkında şefâatte bulunduk. Bana ilham edilip;
“Evliyâm râzı olursa şefâatini kabûl eder, affederim” denildi. Bunun üzerine Ma’rûf-i Kerhî, Sırrî-yi Sekâtî, Cüneyd-i Bağdâdî, Şiblî ve Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine onu arz edip bağışlamalarını ricâ ettim. Hepsi affettiler. Ancak, ondan sonra dili çözülüp şehâdet kelimesini söyleyebildi” buyurdu.
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
117
Puanları
63
Bir garip berber Derviş Hüseyin

Şeyh Derviş Hüseyin, “Ganîzâde” lakabıyla meşhur velîdir. Sipâhi iken, Şeyh Mustafa Köstendilî hazretlerine talebe olup, onun sohbetlerinde kemâle erdi. Berberlik yapardı. Dükkanında kendi hâlinde oturur, kimse ile görüşmezdi. Kendisine yetecek kadar kazanç sağlayacağı müşteri gelirdi. O zamânın parası ile çocuklar için bir akçe, büyükler için ise bir para ücret alırdı. Fazla veren olursa, üstünü geri verir, kabûl etmezdi. Tasavvuf hallerine dalmıştı. Gece-gündüz, yaz-kış dükkanından ayrılmazdı. İki oğlan, üç kız evlâdı vardı...
Bu mübarek zat, divâne bir halde idi. Bir gün ona tıraş olmaya gelen bir zât, tam sakalının alt tarafını tıraş ederken içinden; “Bu divâne bir kimsedir. Usturayı boğazıma çalıvermesin!” diye düşündü.

“GÖNÜL EHLİNDEN ZARAR GELMEZ”
Hemen onun kalbinden geçeni anlayıp güldü ve;
“Meraklanma, gönül ehlinden kimseye zarar gelmez” dedi.
Bir gün de, bir yerde otururken yanına biri yaklaşıp;
“Hüseyin Efendi, bizim Ali şimdi nerede acaba?” diye yolculukta olan oğlunu sordu.
Gözlerini kapayıp açarak; “Falan tepenin alt tarafında, falan derbentte bir asker ile gidiyorlar” diyerek bulunduğu yeri târif etti.
Soran kimsenin oğlu Ali yolculuktan döndüğünde, Hüseyin Efendinin yerini söylediği gün o yerden geçmekte olduğunu söyledi. Böylece Hüseyin Efendinin, kerâmet sâhibi bir zât olduğunu anladılar...

“CENAZE NAMAZI KILACAĞIM!”

Bir kimse bir şey sorduğunda eğer kalabalık arasında ise işi dîvâneliğe vurup başka sözler söyler, yalnız iken sorarsa, doğru cevap verip müşkilini hallederdi.
Bir gün onun abdest aldığını gören biri;
“Neden abdest alıyorsun?” diye sorunca;
“Biraz sonra cenâze var da onun namazını kılmak için hazırlanıyorum” dedi.
Sonra baktığında Hüseyin Efendinin küçük oğlunun vefât ettiğini gördü...
Bir gün, vefât edeceğini anlayıp, dükkanını kapatarak evine döndü. Niçin erkenden dükkanı kapattığını soranlara “Artık dükkana, evlada veda etme vakti geldi. Ecel evde beni bekliyor” dedi. Üç-beş gün hasta yatıp vefât etti. Üzerinden, kefen ve defin ihtiyacı için lâzım olan kadar para çıktı...
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
117
Puanları
63
Kederden sevince Âdile Sultan

Âdile Sultan, Sultan İkinci Mahmud Han’ın kızı, Sultan Abdülmecid Han’ın da kız kardeşidir. Divan edebiyatı şairidir. 1825 yılında, İstanbul’da, Sultan 2. Mahmud ve Zernigar Sultan’ın kızı olarak dünyaya geldi... Babası Mahmud Han da şair bir padişahtı...

KAPTAN-I DERYA İLE EVLENDİ
Âdile Sultan sarayda çok iyi bir eğitim görmüş, daha sonra da Kaptan-ı Derya Mehmet Ali Paşa ile evlenmiştir. Mehmet Ali Paşa daha sonra sadrazam olacak, ama çiftin bu mutluluğu fazla uzun sürmeyecektir. Önce üç çocuklarını kaybederler, daha sonra Mehmet Ali Paşa ölür, son olarak da genç kızı Hayriye Sultan vefat eder...
Ölümlerle sarsılan Âdile Sultan büyük bir kedere gömülür. İşte böyle bir zamanda karşısına, o devrin meşhur evliyasından Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi hazretleri çıkar. Ona gönülden bağlanır ve talebe olur. Tam manasıyla kendini ibadete verir, başına gelenlerin, Allahü tealanın takdiri olduğunu kabul eder ve ona teslim olur. (Gümüşhanevi hazretleri, büyük veli Abdülfettah Akri hazretlerinin, o da Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin talebesidir.)
Âdile Sultan 1898’de yetmiş üç yaşında vefat etti. Bu süre zarfında, İkinci Mahmud, Abdülmecid, Abdülaziz, Beşinci Murad ve İkinci Abdülhamid’in saltanatını gördü. Başta babası olmak üzere kardeşleri ve yeğenleri tarafından sevilen ve devlet işlerine karışmayan Adile Sultan, aynı zamanda Osmanlı hanedanına mensup divan sahibi tek kadın şairdir. Türbesi İstanbul Eyüp’te, Bostan İskelesi yakınındadır.

SON GÜNLERDE SÖYLEDİĞİ ŞİİR

Âdile Sultan, vefatından biraz önce, içindeki ilahi aşkı anlatan şu şiiri söylemiştir:

“Aşkta kanun imiş âşıklara cevr eylemek
Âşık oldur kim cefâ-yı yâre sabretmek gerek
Aşk nâz ü şîve evvel gösterir âşıklara
Âşık ol demde ona cânı fedâ etmek gerek
Âşıkın ancak murâdı dostunun maksûdudur
Çekse de bin derd ü mihnet hep sebât etmek gerek
Arzû-yı dü-cihândan geçmedir aşka nişân
Terk-i cân edip reh-i cânâna azm etmek gerek
Âftâb-âsâ bilip her zerresin nûr-ı safâ
Her belâ dosttan gelir kim merhabâ etmek gerek
Havf-ı a’dâ eylemez olan müsellah aşk ile
Yanmadan Hakka erilmez pertev-i tevhîd gerek
Nefsle cehd et tecellî eylesin aşk-ı Hüdâ
Beyt-i kalbi Âdile ma’mûr ü pâk etmek gerek...”
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
117
Puanları
63
Ebû Leheb’i döven kadın!

Bedir harbinin olduğu günlerdi... Müslümanların, müşrikleri hezimete uğrattıkları haberini aldılar. Kâbe çevresinde sevinçli sevinçli bu konu üzerinde konuşurlarken Ebû Leheb yanlarına çıkageldi. Bu azılı müşrik, Bedir’e gitmemişti. Bedelini vererek, yerine Âs İbni Hişam’ı göndermişti. Fakat devamlı ne olup bittiğini takip ediyordu. Neticeyi sabırsızlıkla bekliyordu...

HEZİMETİ İÇİNE SİNDİREMİYORDU!..

Kureyş’in mağlûbiyet haberi ona ulaşınca kininden, kibrinden, öfkesinden ne yapacağını bilemedi. Hezimeti bir türlü içine sindiremedi. “Nasıl olur?” diye düşüncelere daldığı bir sırada Ebû Süfyan’ın karşıdan geldiğini gördü. Yanına çağırdı ve;
“Ey kardeşimin oğlu! Nasıl oldu anlat bakalım?” dedi.
Ebû Süfyan hüzünlü hüzünlü;
“Hiç sorma! Sanki onların karşısında elimiz kolumuz bağlandı. İstedikleri gibi bir kısmımızı öldürdüler, bir kısmımızı da esir aldılar” diye söze başladı. Sonra devamla;
“Vallahi ben bizimkilerden kimseyi kınayıp ayıplamıyorum. Çünki o sırada öyle kimselerle karşılaştık ki, yer ile gök arasında yağız atlara binmiş ve beyazlar giyinmiş adamlar bizlere hücum etti” dedi.
Ebû Râfî (radıyallahü anh) onların konuşmalarına kulak misafiri olup dinliyordu. Sevincinden ve heyecanından kendini tutamayarak araya girdi ve;
“Vallahi onlar meleklerdir” deyiverdi.

“GÜCÜNÜZ ONA YETİYOR DEĞİL Mİ?”

Bedir mağlûbiyetinin hıncıyla dolu olan Ebû Leheb melek sözünü işitince Ebû Râfî’nin üzerine doğru yürüdü. Var gücüyle ona vurmaya başladı. Hıncını ondan çıkarmak istercesine üzerine çullandı.
Ümmü Fadl (radıyallahü anha) onları takip ediyordu. Müşriklerin Ebû Rafî üzerine doğru yürüdüklerini görünce süratle eline bir çadır direği alarak koştu geldi ve Ebû Leheb’e; “Kimsesi yok diye onu güçsüz gördün değil mi?” diyerek hücum etti. Sırığı kafasına indirdi. Başından yaralanan azgın müşrik bir kadının saldırısını hazmedemeyerek bayılıp yere düştü. Avânelerinin yardımıyla hor ve hakîr olarak oradan ayrıldı. Daha sonra bu eziklik içerisinde içi içini yedi durdu. O darbeden sonra bir daha ayağa kalkamadı. Kibir ve kiniyle cehennemi boyladı...
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
117
Puanları
63
Hanbelî fıkıh âlimi Ömer bin Hüseyn

Ömer bin Hüseyn el-Hırakî, Hanbelî mezhebi âlimlerindendir. 334 (m. 946) senesinde vefât etmiştir. Zamanının Hanbelî mezhebindeki meşhûr âlimlerinden ilim öğrenmiştir. Hanbelî mezhebine göre yazdığı “El-Muhtasar” adlı fıkıh kitabı en meşhûr eseridir. Diğer eserleri Bağdâd’da bıraktığı bir evde yangın sebebiyle yanmıştır.

“AÇLIK, KALBİN LAMBASIDIR”

Bu mübarek zatın kıymetli nasihatleri vardır. Buyurdu ki:
“Senin ömrün, bir tek nefesten başka bir şey değildir. Eğer bu nefesi kendi lehinde tüketmiyorsan, bari aleyhinde olacak şeyleri toplamak için tüketme.”
“Kim İslâm ahlâkı ile ahlâklanırsa, kendine tâbi olanlar da onun ahlâkı ile ahlâklanırlar. Kim ahlâkında gevşeklik gösterirse, kendisi ve kendine tâbi olanlar helâk olurlar.”
“Kanâatle beraber açlık; tefekkürün tarlası, hikmetin menbaı, zekânın hayatı, kalbin lambasıdır.”
“Kula verilen en hayırlı şey, kendisine lüzumlu şeylerin yerleştirilmesi için mâlâyanîden temizlenen kalbdir.”
“Allahü teâlâ kıyâmet günü mü’minleri fadl ve ihsânı ile, kâfirleri de hüccet ve adâletle hesaba çekecektir.”
“Oruç üç çeşittir. İlki rûhun orucudur ki, bu da ihtirâslı olmamaktır. İkincisi aklın orucudur ki, bu da nefse muhalefet etmek, hevâ ve hevesini terk etmektir. Sonuncusu nefsin orucudur ki, yemekten, içmekten ve haram olan şeylerden el çekmektir.”
“Tevâzu; kimden olursa olsun, hakkı kabûl etmektir.”
“Tasavvuf; râzı olunan ahlâktır.”
“Ârif kimse; kalbi Allahü teâlâ ile, bedeni halk ile olandır.”

“KENDİNE YER HAZIRLA!..”
Ömer bin Hüseyn Hırakî, Ebü’l-Fadl bin Abdüs-semî’den naklen şöyle anlatmıştır:
Bir gün Feth bin Şehref’in yanına gitmiştik. Bize, dün bir rüyâ gördüm dedi ve şöyle anlattı: “Rü’yâmda Hazreti Ali’yi gördüm. Canım sana feda olsun ey mü’minlerin emîri, bana bir şeyler anlat dedim. “Zenginlerin fakirlere tevâzu etmesi ne güzeldir” buyurdu. Canım sana feda olsun, biraz daha dedim. “Fakirlerin zenginlere mihnet etmemesi ne güzeldir” buyurdu. Biraz daha söyle canım feda olsun dedim. Elinin içini açıp bana gösterdi, avucunda şu şiir yazılı idi:
“Yaratıldın yoktan/Öleceksin yakında/Gideceksin dünyâdan./Bırak yer yapma,/Şu fânî dünyâda/Kendine yer hazırla,/Ebedî olan âhirette.”
Bunları söyledikten sonra vefat etti...
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
117
Puanları
63
Şâfiî fıkıh âlimi Ebû Bekr Kaffâl

Ebû Bekr Kaffâl, Fıkıh âlimlerindendir. 1037 (H.429) senesinde, Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde doğdu. 1113 (H.507)de vefât etti. Hocası Ebû İshâk’ın kabri yanına defnedildi.
Ebû Bekr Kaffâl, Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi olarak yetişmiştir. O devirde adına “Meyyâ Fârikîn” denilen Silvan, büyük bir ilim merkezi olup; bu bölge, Malazgirt Savaşından çok daha önce Müslüman beldesi idi.

“SAHİBİ HİLYE DİYE TANINDI

Bu mübarek zat, ilim öğrenme hususunda son derece gayretli olup, hadîs ilminde de söz sahibi idi. Yazdığı “Hilye” kitabını Halîfe Mustazhar Billah’a takdim ettiği için, “Sahibi Hilye” lakabıyla tanındı, önce kendi yaptırdığı medrese de bir müddet ders verdi. Nizamiye Medresesi’ne müderris olarak ta’yin edildi. Bu meşhur medresede, daha önce Ebû İshâk Şîrâzî ve İmâm-ı Gazâlî gibi âlimler ders vermişti. Medresede ilk dersini vereceği sırada, mendillini gözlerine tutup çok ağladı ve müderrislerin âdeti üzerine kürsîye çıkınca, ağlayarak şu ma’nâda bir beyt söyledi:
“Memleketlerde âlim kalmadığı için, biz âlim sayılıyoruz. Yoksa ilimde yüksek mertebelere ulaşmak kolay bir iş değildir...”
Hikmetli sözleri çoktur. Buyurdu ki:
“Mü’min, baktığından ibret alır. Bir şey verilirse, şükreder. Musibet ve belâya uğrayacak olursa, sabreder. Konuşacak olursa, Allahü teâlâ*yı hatırlatır.”
“Câhil, suyu fışkırmayan kaya, dalı yeşermeyen ağaç, ot bitmeyen yer gibidir.”
“Akıl, mü’minin dostu; ilim, veziri, sabır, askerlerinin komutanı ve amel ise silâhıdır.”
“Yumuşak başlı olanlar; en sabırlı, derhal affedici ve en güzel huylu olan kimselerdir.”
“Söz ilâç gibidir. Azı faydalı, çoğu zararlıdır.”

“TAZE BİR FİDAN İKEN...”

Bir şiirinde şöyle der: “Ey Genç, sen taze bir fidan, çamurun yumuşak, tabiatın elverişli iken ilim öğren... İlim öğrendikten sonra, senin anlatıp başkalarının dinlemesi, şeref ve övünç olarak sana yeter...”
Fıkıh âlimi olan Muhammed bin Abdullah-i Kurtubî şöyle anlatmıştır: “Ebû Bekr-i Kaffâl hazretlerinin yanına gittim, ölüm hastalığında idi. Kendinden geçmiş bir hâldeydi. Ne zaman ki kendine geldi, ona içmesi için bir miktar su getirdiler. “Benim hiç suya ihtiyâcım yoktur. Melekler bana şimdi bir yudum içirdiler ve ben yemekten ve içmekten kesildim” dedi. Sonra vefât etti.”
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
117
Puanları
63
Mücâhid velîlerden Molla Ali Efendi

Molla Ali Efendi, serhad evliyâsının büyüklerindendir. Rumeli’nde gâzîler arasında meşhûr olup, onların manevî desteği oldu. 1005 (m. 1596) senesinde Dimitrofça’da vefât edip, Eski Câmi yakınında defnedildi...
Ali Efendi, genç yaşında aklî ve naklî ilimlerde ilerleyip, vakitlerini ibâdet ve Kur’ân-ı kerîm okumakla kıymetlendirmişti...

SERHAD BOYLARINDA SAVAŞTI...

Bu mübarek zat bir gün Kur’ân-ı kerîmi hatmederken “Bu hatm-i şerîfi Resûlullahın rûhu için okuyacağım” diye niyet eyledi. Hatmi bitirince, Resûlullah efendimizi rüyâsında görmekle şereflendi. Kendisine Allah yolunda ilerleyeceği, yüksek makamlara kavuşacağı bildirildi. Mübârek bir zâta talebe olacağı, ondan çok istifâde edeceği işâret edilip, bazı alâmetleri gösterildi.

Serhat boylarında, Allahü teâlânın rızâsı, insanların huzûr ve saâdeti için çarpışan Osmanlı akıncılarının arasına karışıp yıllarca cihâd etti... Rüyâsında işâret edilen Mahmûd ismindeki Allah dostu bir velîden ilim ve feyz alıp kemâle geldi. Kendini halktan bir kimse gibi gösterip, gösteriş ve riyâdan uzak bir hayat yaşadı.
Bulunduğu savaşlarda onun varlığı askerin maneviyâtını yükseltirdi. Sık sık akıncı birlikleri arasına karışır, onlara, insanlara iyi davranmaları ve her işi Allahü teâlânın rızâsı için yapmaları husûsunda nasîhatlerde bulunurdu.
İşi, fikri ve zikri hep Allahü teâlânın rızâsı olan Ali Efendi, bazı serhad kasabalarını ziyâret edip, bir kısmında uzun zaman ikâmet etti. Yirmiden fazla çocuğu vardı. Evlâdının hepsi vefât etti. Kalbi merhametinden kan ağlarken, gözünden bir damla yaş akıtmadı. Bu, Allahü teâlânın emrine râzı olmanın bir ifâdesi idi. Veren O, alan da O idi. Çocuklarından Ömer ve Hasan çelebiler, ilimde icâzet aldıktan sonra vefât etmişlerdi...

“BU HABER DOĞRU DEĞİL!”
Baba kalbi bu işe daha fazla dayanamadı. Vücûdu günden güne eridi. Yatağa düştü. O sırada Sultan Üçüncü Mehmed Hân, Eğri Seferine çıkmıştı. Askerin bazısı firar etmiş, Osmanlı ordusu zor duruma düşmüştü. Ordunun yenildiği haberi, tâ Molla Ali Efendi’nin kulağına kadar gelmişti. Haber kendisine gelince bir miktar duraklayan Ali Efendi; “Hayır haber doğru değildir!” dedi. Biraz sonra da vefat etti. Çok geçmeden ordunun muzaffer olduğu haberi geldi...
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
117
Puanları
63
Hadîs âlimi Ahmed Sâlihî

Küçük yaşta ilim tahsiline başlayan Ahmed Sâlihî hazretleri, temel din bilgilerini öğrenip, yardımcı ilimlerde de bilgi sahibi oldu.
Hadîs-i şerîf ilminde zamanın en ileri gelen âlimlerinden oldu.
Bütün vakitlerini, Resûlullah Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) mübârek sözlerinin doğru olarak nakledilmesi, Allahü teâlânın dîninin yayılması için harcadı...

SIHHATİNE ÇOK DİKKAT EDERDİ
Şam, Sâlihiyye, Kâhire, Mısır, Ba’lebek ve Humus gibi ilim merkezlerine giden bu mübarek zat, talep edenlere hadîs-i şerîf dersleri verdi.
Talebe gelmediği zaman dağa çıkar, Allahü teâlânın yaratıklarını temaşa eder, ailesinin nafakasını alın teriyle temin etmek için taş kırardı.
Hadîs-i şerîf öğrenmek için gelenler, onu dağ başında bulurlardı. O da hemen işini bırakır, gelenlere ilim öğretirdi.
Sıhhatine de çok dikkat eder, her sabah ılık su ile gusl abdesti alırdı.
Vücûdu sıhhatli olmayanın, sıhhatli ibâdet yapamayacağını söylerdi.
İnsanlara olan merhametine, ilminin ve ibâdetinin güzelliğine, ahlâkının yüksekliğine herkes imrenirdi.
Kitabında yer alan Hadis-i şeriflerden bazıları:

“Doğru olunuz. Biliniz ki, amellerinizin en hayırlısı namazdır. Elbette namaza sâdece mü’min olanlar devâm eder.”
“Namazı ilk vaktinde kılmanın, namazı son vaktinde kılmaya üstünlüğü, âhıretin dünyâya üstünlüğü gibidir.”
“Namazın ilk vakti Allahü teâlânın rızâsı, son vakti ise affıdır.”
“Cemâatle kılınan namaz, yalnız kılınan namazdan yirmiyedi derece daha üstündür.”
“Münâfıklara en ağır gelen namaz, yatsı ve sabah namazıdır.”

“MÜ’MİN KAVUŞMAK İSTER!”

Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) “Kim Allahü teâlâya kavuşmayı isterse, Allahü teâlâ da ona kavuşmayı ister. Kim Allahü teâlâya kavuşmayı istemezse, Allahü teâlâ da ona kavuşmayı istemez” buyurunca, hazreti Âişe “Biz hiçbirimiz ölümü istemeyiz” dedi.
Bunun üzerine Resûlullah Efendimiz; “Bu o değildir. Lâkin mü’min, Allahü teâlânın rahmeti, rızâsı ve Cenneti ile müjdelenince, Allahü teâlâya kavuşmak ister. Allahü teâlâ da ona kavuşmak ister.
Kâfir ise, Allahü teâlânın azâbı ve gadabı ile korkutulunca; Allahü teâlâya kavuşmak istemez. Allahü teâlâ da ona kavuşmak istemez” buyurdu.
Ahmed Sâlihî hazretleri, yüz yaşlarında iken vefât etti. Vefât ettiği gün hadîs-i şerîf dersi verdi ve o esnada şu hadis-i şerifi okuyordu:
“Kimin son sözü Lâ ilahe illallah olursa, Cennete girer.”
 
Üst Alt