• İletilerinizde "teşekkür" ifadeleri yasaktır. Lütfen teşekkür ederim ... vb ifadeler kullanmayınız.Teşekkür etmek istiyorsanız ilgili iletinin altında yer alan "beğen"ebilirsiniz.

Tarihten Sayfalar...

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Buhârâlı gönül sultanı Hâce Evliyâ-i Kebîr

Hâce Evliyâ-i Kebîr hazretleri, Buhârâlıdır. Hicrî yedinci asrın ortalarında vefât etmiş olup, kabri Buhârâ yakınlarında Hakrîz Hisârı’nda Ayyâr burcu yakınındadır...

“YEMEĞİ BERABER YİYELİM”

Hâce Evliyâ, önceleri Buhârâlı bir âlimden ilim tahsil ediyordu. Bir gün, Buhârâ çarşısında nûr yüzlü bir zât gördü. Bu zâta gönlü meyletti. O zât çarşıdan bir miktar et alıp paket yaptırmıştı. Hâce Evliyâ, yanına yaklaşarak; “Efendim! Müsâade buyurursanız, bu paketi evinize kadar ben taşımak istiyorum” dedi. O da kabûl edip, berâberce evine kadar geldiler. Bu zât, Ehl-i sünnet âlimlerinin ve evliyânın büyüklerinden olan Abdülhâlık-ı Goncdüvânî hazretleri idi. O da bu genci gönülden kabûl eyleyip; “Bir saat sonra gelin, yemeği berâber yiyelim” buyurdu... Hâce Evliyâ oradan ayrıldıktan sonra, gönlünün önceki hocasının derslerinden soğumuş, yeni karşılaştığı bu nurlu zâta meyletmiş olduğunu hissetti... Bir saat sonra Abdülhâlık-ı Goncdüvânî’nin huzûruna koştu. Abdülhâlık-ı Goncdüvânî, bu sohbette onu oğulluğa kabûl etti...
Hâce Evliyâ’nın önceki hocası, her ne kadar onu Abdülhâlık-ı Goncdüvânî’nin sohbetlerinden vazgeçirmeye çalıştı ise de başaramadı ve bir gün o da hâline tövbe ederek Hâce Abdülhâlık hazretlerinin talebelerinden oldu.

“HERKESE MERHAMET ET!..”

Hâce Evliyâ-i Kebîr, Hâce Abdülhâlık-ı Goncdüvânî hazretlerinin huzûrunda, sohbet ve hizmetinde bulunmakla çok yüksek derecelere kavuştu. Onun, Ahmed Sıddîk’tan sonra ikinci halîfesi oldu. Abdülhâlık-ı Goncdüvânî, Vasıyyetname risalesinde, manevî oğulları Hâce Evliyâ-i Kebîr’e buyurdu ki:
“Sana vasiyet ederim ey oğul ki; her hâlinde ilim, edeb ve takvâ üzere ol! İslâm âlimlerinin kitaplarını oku! Fıkıh ve hadîs öğren! Câhil tarikatçılardan sakın! Şöhret yapma! Şöhrette âfet vardır. Aslandan kaçar gibi câhillerden kaç! Bid’at sâhibi sapıklar ile ve dünyâya düşkün olanlar ile arkadaşlık etme! Helâlden ye! Çok gülme! Kahkaha ile gülmek gönlü öldürür. Herkese şefkat ve merhamet et! Kimseyi hakîr görme! Kimse ile münâkaşa, mücâdele etme! Kimseden bir şey isteme! Tasavvuf büyüklerine dil uzatma! Onları inkâr eden felâkete düşer. Mayan fıkıh, evin mescid olsun!..”
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Bir Allah adamı... Abdülmecîd Şirvânî

Abdülmecîd Şirvânî hazretleri, Tokat’ta yaşamış evliyânın büyüklerindendir. 972 (m. 1564) senesinde vefât etti. Kabri, vasiyeti üzerine Kelkit Irmağının kıyısına yaptırıldı...

SÖZLERİNİ HERKES ANLARDI...

Abdülmecîd Şirvânî, asîl, cömert, affedici, mazeretleri kabûl edici, sohbetleri tatlı, halîm, selîm, merhametli idi. Mevlânâ Abdülmecîd, kendine has bir üslûp ile, çok güzel vaaz ve nasihat ederdi. Cemâate, tasavvuf ve ibâdetle alâkalı mes’eleleri anlatırdı. Anlattıklarını, âlim, fâzıl ve tahsili olmayanların hepsi anlardı... Öyle tatlı Kur’ân-ı kerîm okurdu ki, yerdeki vahşi hayvanlar ve gökteki uçan kuşlar, onun okuduğu Kur’ân-ı kerîmi dinlemek için etrâfına toplanırlardı...

Şöyle anlatılır: “Birisi, insanlık îcâbı, Abdülmecîd Şirvânî hazretlerine muhalefette bulunmak sûretiyle, onun kalbini kırmıştı. O şahıs, akrabasını ziyâret bahânesiyle birkaç gün Mevlânâ Abdülmecîd’in meclisinde bulunmadı. Bu zât, bu arada kendini yokladı, kendisinde ilâhî feyz ve bereketlerden hiçbir şey kalmadığını gördü. O gece rüyâsında tamamen som altın dolu bir hazîneye rastladı. Hazînenin bulunduğu yere girdi. O sırada birisi, ona; ‘Bu hazîne senin iken, niçin parasız pulsuz geziyorsun?’ dedi. O da ona; ‘Evet öyle, fakat böyle basılmamış altınlarla pazara çıksam, bana onlarla bir şey vermezler. Hattâ, bunları nereden aldın diye, beni yakalayabilirler. Bunları, sikkehâneye (darphane) götürüp damga vurdurmam gerekir’ dedi...

ELİNİ ÖPTÜ VE AF DİLEDİ...

Uyanınca, Sikkehânenin Mevlânâ Abdülmecîd’in dergâhı olduğunu anladı. Mevlânâ Abdülmecîd’den özür dilemek için yola çıktı. Tokat’a varınca, doğru onun bulunduğu mescide gitti. Mevlânâ Abdülmecîd, o sırada talebelerine ders veriyordu. O şahıs bir köşeye gizlenip, onu dinlemeye başladı. Bu sırada Mevlânâ Muhammed, o şahsın bulunduğu yöne doğru dönüp; ‘Bir hazîne altına sahip olduğunu kabûl edelim. Mademki damgası yoktur, kendine güveniyorsan, sultânın çarşısına bir götür de gör, başına ne belâlar gelir bakalım’ diyerek, o şahsın rüyâsının tabirini yapmış oldu. O şahıs hemen kalkıp, Mevlânâ Abdülmecîd’in ellerini öptü ve af diledi. Mevlânâ Abdülmecîd de onu affetti...”
***
Tokat’ta şiddetli bir tâûn (veba) salgını başlamıştı. Fakat Abdülmecîd Şirvânî’ye bağlı olanların hiçbirine bu hastalık bulaşmıyordu. Bunun üzerine şehrin ileri gelenleri, o mübarek zattan dua almak için dergahına gittiler.

Tokat’ta 972 (m. 1564) senesinde başlayan tâûn (veba) salgını, gün geçtikçe daha da artıyordu. Bunun üzerine şehir halkı; “Abdülmecîd Şirvânî hazretlerinden duâ isteyelim. İnşâallahü teâlâ salgın onun hayır duâları ile durur” dediler...
Şehrin ileri gelenleri gidip, durumu Mevlânâ Abdülmecîd’e arz ettiler. Bunun üzerine Mevlânâ Abdülmecîd şöyle duâ buyurdu: “İlâhî! Bu musibet bulutunu, kerem ve ihsân rüzgârınla def eyle.” O ânda Allahü teâlânın izni ile tâûn salgını durdu. O günden sonra, otuz sene Tokat şehrine tâûn hastalığı isâbet etmedi...

***

Şöyle anlatılır: “Makam sahibi birisi, bir yolculuğu sırasında Tokat yolu üzerinde konaklamıştı. Bu sırada Tokat eşrâfının ileri gelenleri, hoş geldin demek için yanına gittiler ve teşrîf ettiğinden dolayı memnuniyetlerini belirttiler. Fakat o, kendini beğenmiş, gurûr ve kibir sahibi birisi idi. Ziyârete gelenlere hiç iltifâtta bulunmadı. Bir müddet sonra; “Bizi karşılaması lâzım gelenlerin hepsi sizler misiniz?” diye sordu. Onlar da; “Sâdece takvâ sahibi ve kerâmet ehli velî bir zât kaldı. O da zâten dergâhından dışarı çıkmaz” deyince, kibirli adam çok kızıp; “Hemen gidin ve zorla da olsa onu bana getirin” diye emir verdi.
Orada bulunanlar, ona şöyle dediler: “Sizden önce de buraya devlet adamları geldi, ancak onlar o zatın dergâhına varıp, ellerini öptüler, ona çok hürmet ve ikramda bulundular. Size lâyık olan da, onu ziyâret edip hayır duâlarını almaktır.”
Onların bu sözlerine çok kızan adam “Yarın ona lâzım olan cezayı vereyim de siz görün” dedi ve orada bulunanları kovdu. Mevlânâ Şirvânî’yi sevenler, durumu ona bildirdiler. Zarar görmemesi için, makam sahibi şahsı ziyâret etmesini istediler. O Allah adamı da onlara; “Sizler üzülmeyin. Bizim onun yanına varmamız, onun da bize gelmesi imkânsızdır” buyurdu...

ATI ONU YERE VURDU!..
Sabah olunca, Mevlânâ Abdülmecîd’in cezasını vermek üzere, hizmetçileri ile beraber huysuz bir ata binip yola çıkan makam sahibi şahıs, bir müddet gittikten sonra, atı onu yere vuruverdi. Adam orada can verdi. Mevlânâ Abdülmecîd’i sevenler ve ona bağlı olanlar, bu hâdiseyi ona haber verdiklerinde, o mübarek zat şu hadîs-i kudsîyi okudu:
“Benim bir velî kuluma düşmanlık eden, benimle harb etmiş olur.”
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Hindistan velîlerinden Emânullah Pâni-püti

Emânullah Pâni-püti, Şeyh Hasen’in ve Muhammed Mevdûd Lârî’nin talebesidir.
Tasavvufta Kâdiriyye yoluna bağlı idi. Bilhassa tasavvuf yoluna âit yüksek hakîkatleri, ince sırları açıklayıp beyan etmekte çok üstün idi.
Zâhirî ve bâtınî ilimlerde derin âlim idi.
İfâde ve iknâ kabiliyeti o derece idi ki, sohbetinde tasavvufa âit ma’rifetleri açıklamaya, izâh etmeye başladığı zaman, en inatçı kimse bile iknâ olur kabûl ederdi.

“DERVİŞLİĞİN ESASI İKİ ŞEYDİR!”
Emânullah Pâni-pütî hazretleri buyurdu ki:
“Bize göre dervişliğin esâsı iki şeydir.
Birincisi; ahlâkını, hâl ve hareketlerini Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olarak süsleyip, her ân edebe riâyet etmek, ikincisi ise; Resûlullah efendimizi ve O’nun Ehl-i beytini çok sevmektir.”
Emânullah hazretleri, bazı eski dostlarını, bu yolda bulunan bazı tanıdıklarını zaman zaman Dehlî’ye gelip, ziyâretlerde bulunurdu.
Bir defasında yine Dehlî’ye gidecekti. Yola çıkacağı zaman talebelerine bakıp;
“Bu defa inşâallah iki seferden biri olur?” buyurdu. Talebelerinin önde gelenlerinden olan Zekeriyyâ Ecvedehnî; “Sefer (yolculuk) esnasında dostlarınız, talebeleriniz de yanınızda bulunacaklar” deyince, buyurdu ki: “Eğer zâhirî bir sefer ise, dostlarla birlikte olur. Ama başka bir sefer ise, dostlarımı Allahü teâlâya ısmarladım. O’na emânet ettim.” Bundan sonra evine girip herkesle ve hattâ her şeyle vedâlaştı. Öyle ki, okuduğu kitabı açıp baktı ve; “Senden çok haz ve lezzet aldım, çok fâidelendim” diyerek veda etti... Bu şekilde odaya ve duvarlara dahî veda ettikten sonra, aynı gün sıtmaya yakalandı. “Çok su ısıtın, yeni kaplar getirin ki, bugün bütün ömür düşünceleri gidiyor” buyurdu. Çok yemekler hazırlattı...

GAYET NEŞELİ GÖRÜNÜYORDU...

O gün, Emânullah hazretlerinin de mensûbu bulunduğu Kâdiriyye yolunun müessisi (kurucusu) olan Gavs-üs-sekaleyn Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin vefâtının sene-i devriyesi idi.
“Dostlardan önce ve önde gitmemeli” buyurup, o gün hazırlattığı çeşitli yemekleri, dostlarına ikrâm etti.
Gayet neşeli göründü. Ertesi gün kendisinde ölüm hâlleri görülmeye başladı.
Bir ara “Tasavvuf büyükleri hazırlar ve bekliyorlar” buyurup, Kelime-i tevhîdi söyleyerek rûhunu teslim etti...
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Bursa’dan İstanbul’a Seyyid Velâyet

Seyyid Velâyet bin Seyyid İshak 855 (m. 1451) senesinde Bursa’ya bağlı Kırmasti kasabasında doğdu. 929 (m. 1522) senesinde İstanbul’da vefât etti. Zamanının âlimlerinden, aklî ve naklî ilimleri tahsil eden Seyyid Velâyet, hadîs ilmini Molla Gürânî’den okudu. Âşıkpaşa evlâdından Şeyh Ahmed hazretlerine talebe oldu. Onun hizmetinde bulunup feyz aldı ve yüksek ma’nevî derecelere kavuştu.

HOCASINA DAMAT OLDU

874 (m. 1469) senesinde hocası Şeyh Ahmed’in kızıyla evlenen Seyyid Velâyet, tasavvuf yolunda kemâle erdikten sonra, Allahü teâlânın dînini ve sevgili Peygamberimizin güzel ahlâkını insanlara anlatmak husûsunda icâzet alıp, bu vazîfeyle vazîfelendirildi...
Nakledilir ki: Sultan İkinci Bâyezîd Hân, ömrünün sonuna yakın; “Yerime, en lâyık olan Yavuz Sultan Selîm’dir. Sağlığımdayken saltanat vazîfesini ona vereyim” diye, onu İstanbul’a da’vet etti. Ancak Şehzâde Sultan Ahmed’in sevenlerinin ısrar etmesi üzerine, İkinci Bâyezîd tereddüde düştü. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selîm, sâlih ve âlim zâtlardan yardım ve duâ istedi. Bu sırada Seyyid Velâyet ile de görüşmek istedi. Fakat Seyyid Velâyet onunla görüşmeyi kabûl etmedi. Şehzâde Yavuz Sultan Selîm’in ısrârı üzerine görüştü. Yavuz Sultan Selîm, Seyyid Velâyet hazretlerinden duâ istedi ve pâdişâh olup, olamıyacağını sordu. Seyyid Velâyet bir müddet cevap vermedi. Daha sonra; “Üzülmene lüzum yok. Saltanat yakında sana nasîb olacaktır. Ancak, pek uzun sürmeyecektir” buyurdu. Dediği gibi olup, Yavuz Sultan Selîm’in padişahlığı sekiz yıl sürdü.

“RUHUNU ALMAYA GELMEDİM!”
Seyyid Velâyet hazretleri, vefâtından iki yıl kadar önce şiddetli bir şekilde hastalanmıştı. Dostları ve talebeleri ondan ümidlerini kesmişlerdi. O sırada gözlerini açıp onlara dedi ki: “Üzülmeyin dostlarım. Bugün, sabah güneş doğduktan sonra, ölüm meleği Azrail aleyhisselâm, Müftî Ali Çelebi’nin sûretinde bana geldi. Rûhumu teslim alacağını zannettim ve teslimiyet içinde ölüme hazırlandım. Azrail aleyhisselâm bana; “Hayır, rûhunu almağa değil, seni ziyârete geldim” diye teselli ettikten sonra gitti” dedi...
Bu mübarek zat, iki yıl daha yaşadı ve Yavuz Sultan Selîm Hân’ın pâdişâh oluşunun ikinci yılında 73 yaşına vardığı sırada, İstanbul’da vefât etti. Cenâze namazında, âlim ve sâlih birçok kimse bulundu. Şeyhülislâm Zenbilli Ali Cemâlî Efendi cenâze namazını kıldırdı...
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Büyük müderris Behâüddîn Lütfullah

İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerindendir. Hâcı Bayram-ı Velî hazretlerinin önde gelen talebelerinden ve halîfelerinden olan Lütfullah Efendi’nin oğludur. Doğum târihi kaynaklarda bulunamamıştır. 895 (m. 1490) senesinde Edirne’de vefât etti...

BALIKESİR’DEN EDİRNE’YE...

Zamanındaki büyük âlimlerden ilim öğrenerek yetişen Mevlânâ Behâüddîn, daha sonra Hâcezâde Muslihuddîn Mustafa bin Yûsuf’un hizmetine girdi. Kısa zamanda yükselerek, Hâcezâde’nin ders vekîli oldu. Önce gelen hakîkî İslâm âlimlerinin yaptıkları gibi edebe riâyet ile ilmini arttırdı ve büyük âlimlerden oldu...
İlminin çokluğu ile beraber, fazilet ve güzel hâllerde de çok üstün idi. Vakitlerinin çoğunu ilim ve ibâdete tahsis etmiş idi.
İlimde çok yükselip, insanlara fâideli olacak, ders verecek hâle gelince, Balıkesir Medresesi’ne müderris olarak ta’yin edildi. Bundan sonra Bursa’da, Yıldırım Bâyezîd Hân Medresesi’nde müderris oldu. Daha sonra, Fâtih Sultan Mehmed Hân tarafından İstanbul’da yaptırılan Sahn-ı semân medreselerinden birine ta’yin edildi. Bir müddet sonra, bu vazîfeye Magnisâvîzâde’nin ta’yin edilmesi ile, tekrar Bursa’daki vazîfesine döndü. Bir zaman sonra, kendisini sırf ibâdet ve tâata vermek, başka hiçbir şeyle meşgûl olmamak istedi. Bunun için müderrislik vazîfesini bırakıp, Balıkesir’de yerleşti. İnsanlardan ayrı, kendi hâlinde yaşamayı tercih etti.
Sultan İkinci Bâyezîd Hân, Edirne’de büyük ve mükemmel bir medrese yaptırıp tamamlayınca, bizzat kendisi, ilk müderris olarak o medreseye Mevlânâ Behâüddîn’i ta’yin etti. O da böylece bu kıymetli vazîfeye tekrar başlamış oldu. 895 (m. 1490) senesinde vefât edinceye kadar, burada vazîfe yaptı. İnsanlar ondan çok istifâde ettiler.

“YOLCULUK ZAMANI YAKLAŞTI!”
Rivâyet olunur ki, Mevlânâ Behâüddîn hazretleri, Edirne’de bir gün evliyâ zâtlardan birisine rastladı. O zât Mevlânâ’ya; “Yolculuk zamanı yaklaştı. Âhirete göç etmek zamanı geldi. Devamlı olarak âhiret hazırlığında bulunmalı değil mi?” diye hitâb etti. Mevlânâ tebessüm ederek; “Evet” ma’nâsına başını salladı.
Bu konuşmadan sonra evine gelen Mevlânâ, vasıyyetini yaptı. Yedi gün hasta yattıktan sonra vefât etti. Onu sevenler, vefâtına çok üzüldüler...
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
‘Salevât okuyarak bu nimete kavuştum’

İmâm-ı Şiblî hazretleri şöyle bir hadise anlatır:
Komşularımdan birisi vefât etmişti.
Rü’yâmda onu gördüm. Allahü teâlânın ona nasıl muâmele ettiğini sordum. Bana şöyle dedi:
“Ey Şiblî! Başıma çok korkulu işler geldi. Hesaba çekilip suâl sorulurken çok sıkıntı çektim.
Kendi kendime; bu sıkıntı ve musîbet bana nereden geldi? Hâlbuki ben, Müslüman olarak rûhumu teslim ettim diye düşünürken, bana şöyle dendi:

“DİLİNİ İHMAL ETMEN SEBEBİYLE!”
“Bu sıkıntı ve musîbet, dünyâda iken dilini ihmâl etmen sebebiyledir.”
Bu sırada Münker ve Nekîr ismindeki melekler bana doğru gelirken, onlarla benim arama, hoş kokulu, yakışıklı bir şahıs girdi.
Ona kim olduğunu sorunca, bana şöyle dedi: Senin dünyâda iken, Resûlullah Efendimize okumuş olduğun salevâtlardan yaratıldım. Her sıkıntıda sana yardım etmekle emrolundum...”
İklîşî hazretleri de şöyle anlatır:
İmâm-ı Şiblî, Ebû Bekr bin Mücâhid’in yanına gelmişti. Ebû Bekr bin Mücâhid yerinden kalkıp, İmâm-ı Şiblî’ye sarıldı ve onu iki gözü arasından öptü.
Ben, Ebû Bekr bin Mücâhid’e; “Efendim! Sen Şiblî’ye niçin böyle yapıyorsun?
Hâlbuki Bağdad’da ona mecnun diyorlar. Siz de böyle söylerdiniz” dedim.
Bunun üzerine Ebû Bekr bin Mücâhid hazretleri şöyle buyurdu:
Ben, Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ona öyle yaptığı için böyle yaptım.
Çünkü Resûlullah efendimizi rü’yâda gördüm. Şiblî’nin yanına varıp, onu iki gözünün arasından öptü.
O sırada ben; “Yâ Resûlallah, Şiblî’ye niçin böyle yapıyorsunuz, ona böyle muâmelede bulunuyorsunuz?” diye suâl edince, Resûlullah Efendimiz şöyle buyurdu:
“Evet, ona böyle yaptım. Çünkü o, namazdan sonra Tevbe sûresi yüzyirmisekizinci âyet-i kerîmesini, ondan sonra da bana salevât okuyor” buyurdu...

“DİLİNİ İHMAL ETMEN SEBEBİYLE!”
Muhammed bin Saffâr da bu hususta şöyle anlatır:
Ebû Abbâs Ahmed bin Mensûr vefât edince, birisi babama geldi ve;
“Dün gece rü’yâmda Ebû Abbâs Ahmed bin Mensûr’u gördüm. Şîrâz Câmii’nde mihrâbda duruyordu. Üzerinde güzel bir elbise vardı.
Ona; “Allahü teâlâ sana nasıl muâmele etti?” diye sorunca;
“Allahü teâlâ beni af ve mağfiret etti. Beni Cennetine koydu” dedi.
Buna nasıl kavuştuğunu sorunca;
“Dünyâda iken Resûl-i Ekrem Efendimize çok salevât okumam sebebiyle” dedi.
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Yemenli velî Hasan Sekkâf

Hasan Sekkâf, tasavvuf büyüklerindendir. Yemen diyârında bulunan Terîm beldesinde yaşamıştır.
Doğum târihi tesbit edilememiştir. 813 (m. 1410) senesinde vefât etti.
Zamanındaki evliyânın büyüklerinden olan Hasan Sekkâf’ın baba ve dedeleri de kendisi gibi âlim ve evliyâ zâtlar idi...

KABİRDEN YÜKSELEN NUR...
Hasan Sekkâf zamanında bulunan büyük âlimlerin derslerinde bulundu.
Babası da büyük âlimlerden olduğu için, kısa zamanda yetişip meşhûr oldu.
İsmi, her tarafta söylenmeye başlandı. Herkes tarafından sevilirdi. Çok kerâmetleri görülmüştür...
Hasan bin Abdürrahmân es-Sekkâf, bir gün, evliyâdan Muhammed bin Hakem ismindeki bir zâtın kabrini ziyâret etmişti.
Yanında da talebelerinden Abdullah bin Muhammed isminde birisi vardı.
Bu talebe Hasan bin Abdurrahmân’dan, Muhammed bin Hakem’in rûhâniyetinin kabrinden kendilerine keşfolmasını, gösterilmesini istedi.
O da kabûl etti. Bu sırada, Muhammed bin Hakem’in kabrinden güneş misâli bir nur çıktı.
Bu nurun heybeti ile aklı başından giden talebe, bayılarak yere düştü. Evine götürüldü. Üç gün o hâlde kaldı.
Üçüncü gün Hasan Sekkâf hazretleri o talebenin evine gitti. Şifâ için bazı âyet-i kerîmeler okuyup duâ etti. O talebe, bundan sonra kendine gelebildi.
Hasan bin Abdürrahmân’ın, bir kimseye sekiz altın borcu vardı. Bir gün, alacaklı olan kimse alacağını istedi.
O ânda da Hasan Sekkâf’ın sâdece beş altını vardı. O da kız kardeşi Zeyneb’de emânet olarak duruyordu.
Ondan beş altını aldı. Bir kese içinde getirip, alacaklıya verdi. Alacaklı, verilen altınları saydı. Kesenin içinde sekiz altın vardı. Tamam olduğunu söyleyip gitti...

“NİÇİN BÖYLE SÖYLÜYORSUN?”
Rivâyet edilir ki, bir gün kardeşinin oğlu Muhammed Hasan Sekkâf’ın evine misafirliğe gelmişti.
Bir müddet sohbetten sonra, Hasan Sekkâf kalkıp hanımının bulunduğu odaya geçerek; “Haydi, [müstakbel] zevcin için yemek hazırla dedi.
Hanımı hayretle; “Benim zevcim ne demek? Benim zevcim sensin. Niçin böyle söylüyorsun?” deyince, Hasan Sekkâf hazretleri buyurdu ki:
“Benim vefâtımdan sonra sen bu kardeşimin oğlu ile evlenirsin.” Hanımı bir şey demeyip sustu. Bu hâdiseden kısa bir müddet geçti. Hasan Sekkâf hazretleri vefât etti. Hanımı da o zât ile evlendi...
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Magnisavîzâde Muhyiddîn Efendi

Muhyiddîn Magnisavîzâde, zamanının âlimlerinden okudu ve Molla Hüsrev’in ders verdiği Ayasofya Medresesi’ne talebe oldu.
Medresenin en üst bölümündeki odasında, geceler boyu kandilini yakar, ders çalışırdı ve çalışması sabah namazına kadar sürerdi...

PADİŞAHTAN TAKDİR ALDI...
Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın medreseye ilgisi büyük olup, fırsat buldukça medreseleri dolaşırdı.
Geceleri kalkar, saray penceresinden zaman zaman medreseleri gözden geçirir, hücrelerde bulunan talebeden hangisinin lâmbası geç vakitlere kadar yanar diye merak ederdi.
Molla Hüsrev’in müderris bulunduğu kısımdaki talebelerden birinin, sabaha kadar uyumadığını ve bu hâlin aylarca devam ettiğini gördü.
Merak edip, bir gün Molla Hüsrev ile görüşürken sordu ve o talebenin “Muhyiddîn Magnisavîzâde” olduğunu öğrendi.
Fâtih Sultan Mehmed Hân çok memnun oldu. Onu takdîr ve tebrik etti...
Aradan yıllar geçti... Fâtih Sultan Mehmed Hân, Magnisavîzâde’yi önce, Vezîr Mahmûd Paşanın yaptırdığı Medrese-i Ulyâ’ya daha sonra da Sahn-ı semân medreselerinden birine ta’yin etti.
Çok geçmeden de İstanbul Kâdıaskerliğine getirdi...
Sultan, Rumeli tarafına olan seferinde, Magnisavîzâde’yi de beraberinde götürdü. Beraberinde daha pekçok ilim adamı da vardı.
Yolda ilmî müzâkere ve müşâhedelerde bulundular. Sultan Fâtih, bir ara Magnisavîzâde’ye Arabca altı mısralık bir beyit okuyup, ma’nâsını ve arûzun hangi ölçüsünde olduğunu sordu.
Magnisavîzâde, bunun cevâbını daha sonra yazıp arz ederim diyerek, cevap vermekte zorluk çekti.
Fâtih, Arab edebiyatını bilememenin noksanlık olduğuna dikkat çekerek, beraberindeki Nişancı Hoca Sirâcüddîn’i çağırıp, beytin ma’nâsını ve bahrini sordu.
Sirâcüddîn Hoca, beytin tahlilini yapıp, güzel bir ma’nâ verdi. Vezin ve bahrini söyledi. Fâtih, bu etrâflı îzâh şekline hayran kalıp, memnuniyetini bildirdi.
İstanbul’a dönüşte, Magnisavîzâde’yi kadıaskerlikten azledip, Sahn-ı semân medreselerinden birine ta’yin etti.
TEKRAR KADIASKER YAPILDI...
Sultânın maksadı, Magnisavîzâde’nin bu konu üzerinde de çalışma yapmasını sağlamaktı...
Zekâ ve ilmiyle isim yapan Magnisavîzâde, İkinci Bâyezîd Hân tarafından tekrar Kadıasker yapıldı. Vefâtına kadar bu vazîfede kaldı...
Bir ramazan iftar sofrasının başında, tam ezân okunduğu bir sırada, henüz iftarını açmadan kendisine bir fenâlık geldi.
Oradaki bir sedir üzerine uzandı. Oruçlu bir hâlde âhirete göç etti...
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Esnaf teşkilatı ve Ahî Evrân

Ahî Evrân (Mahmûd bin Ahmed) 567 (m. 1171) yılında, İran’da Batı Azerbaycan taraflarındaki Hoy kasabasında dünyâya geldi. Memleketine nisbetle “Hoyî” denildi.
İmâm-ı Fahrüddîn Râzî’den çeşitli ilim dallarında ders, Ahmet Yesevî hazretlerinin talebelerinden de feyz aldı. Şihâbüddîn-i Sühreverdî hazretlerinin sohbetlerinde bulundu...

ANADOLU’YU ADIM ADIM DOLAŞTI

Bu mübarek zat, hac yolunda Evhadüddîn Hâmid Kirmânî ile tanışıp, onun talebelerinden oldu. Vefâtına kadar da onun yanından ayrılmadı.
Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin babası Mecdüddîn İshâk’ın da’veti üzerine, Muhyiddîn ibni Arabî ve hocası Evhadüddîn’le birlikte Anadolu’ya geldi.
Hocasının kızı Fâtıma Bacı ile evlendi. Hocası ve kayınpederi Evhadüddîn’le birlikte Anadolu şehirlerini dolaştı...
Vaazlarında, esnafa İslâmiyeti anlatarak, hem dünyâ hem de âhiret işlerini düzenli ve intizâmlı hâle getirmeleri için nasihatlerde bulunan Ahî Evran, hocasının vefâtından sonra Kayseri’ye yerleşti.
Debbağlık yapar, kendi elinin emeği ile geçimini temin eder ve ahâliyi irşâd etmekle meşgûl olurdu.
Yetiştirmiş olduğu talebeleri, gittikleri yerlerde zaviyeler inşâ ederek, bilhassa esnafı bir çatı altında toplayıp teşkilâtlandırmaya ve dışarıdan gelen misâfirleri ağırlamaya başladılar.
Yaklaşan Moğol tehlikesine karşı halkı uyandırmaya ve Moğol istilâcılarının önünden kaçıp gelen kimsesizleri barındırmak için, ellerinden gelen gayreti göstermeye çalıştılar.
Devlet güçlerinin yetersiz kaldığı yerlerde, esnaftan milis kuvvetleri teşkil edip, vatanlarını, din ve namuslarını müdâfaa için çalıştılar...

MOĞOLLAR’A KARŞI DİRENDİLER

Anadolu Selçuklu Devleti’ne karşı meydana gelen bir hâdise bahânesiyle, onun nüfuzundan rahatsız olan ba’zı kimselerin şikâyeti üzerine, Ahî Evran tutuklanıp hapsedildi.
sırada Moğollar, Kayseri’yi muhasara ettiler. “Ahîler”, şehri kahramanca müdâfaa ettiler.
Ancak yığınla gelen Moğol putperestleri, birçoklarını şehîd, bir kısmını da esîr ederek şehre girdiler.
Esîrler arasında, Ahî Evran’ın hanımı Fâtıma Bacı da vardı. Bu hâdiseden sonra Ahîler, Moğolların Anadolu’daki her türlü faaliyetlerine karşı mücâdele ettiler.
Onlarla güçleri yettiğinde düzenli olarak, kuvvetleri yetmediği zaman da, bir nevi gerilla savaşıyla karşı koydular...
Yarın da “Fatıma Bacı”nın hizmetleri...
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Ahi Evran ve Fatıma Bacı

Dün bahsettiğimiz gibi, Ahî Evran, beş yıllık tutukluluk süresini bitirdikten sonra Denizli’ye gitti.
Bir müddet sonra Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin isteği üzerine, diğer ulemâ ile birlikte Konya’ya döndü.
Konya’da bir müddet ikâmet edip, Müslümanları irşâd ile meşgûl oldu...

LAKABI NEREDEN GELMEKTEDİR?
Şems-i Tebrîzî’nin vefât hâdisesinden sonra, Kırşehir’e (Gülşehir’e) gidip yerleşti...
Ahlâkının güzelliği dünyâ malına ehemmiyet vermeyip yalnız Allahü teâlânın rızâsı için çalışması, herkesin sevgisini kazanmasına vesîle oldu...
Herkesin korkarak kaçıştığı büyükçe bir yılanın (Evrân) kendisine itâat etmesi ve herkesin gözü önünde bu kerâmetinin izhârı neticesinde Ahî Evrân (Yılanın kardeşi) lakabı, İslâmiyete yaptığı hizmetlerden dolayı da, “Nâsırüddîn” lakabı verildi.

Bu mübarek zat, doksan üç yaşlarında iken, onun nüfuzundan ve sevenlerinin çokluğundan korkan ve Moğolların baskısına dayanamayan, Kırşehir emîri Nûreddîn Caca tarafından, 660 (m. 1262) yılında Kırşehir’de şehîd edildi. Talebeleri onun yolunu devâm ettirdiler...
Mübarek hanımı Fatıma Bacı “Bacıyan-ı Rum” teşkilatını kurmuş ve “Kadın Ana” olarak tanınmıştı.
Fâtıma Bacı’nın yetiştirdiği bacılar da, elde ettikleri mümtaz İslâm kültürünü, bacıdan bacıya naklettiler...
Söğüt civarında, Bizans hududunda gelişmeye başlayan Osmanlı Beyliği emrine koşuşan Ahîlerden bir kısmı, uçlara yerleşip tekkeler ve zaviyeler kurdular.
Bir Ahî Şeyhi olan, Şeyh Edebâlî ile Osman Bey arasında akrabalık tesis edildi.
Doğudan gelerek Osmanlılara katılan Türkmenleri terbiye ettiler, yetiştirdiler.
Onlara İslâmî bilgileri öğretip, gazâ rûhunu aşıladılar...

OSMANLI’NIN TEMELLERİ ATILIRKEN...
Bâciyân grubu da, yeni gelenlerin kadınlarına İslâmiyeti öğreterek, dîn-i İslâmı bi-hakkın yaşamaları için gayret ettiler.
Üç kıt’ada altı asır at oynatacak istikbâlin Osmanlı neslinin temelini kurmakta, onlara yardımcı oldular.
Osmanlılar da, Ahî Evran’ın torunlarına ve halîfelerine ba’zı imtiyazlar verip, onların hizmetlerinin devâmını sağlamışlar, esnafı teşkilâtlandırıp eğitmelerine yardımcı olmuşlardır.
Zaman zaman padişahlar, ahîlere pîrlik yapmışlar, onların lideri durumuna geçmişlerdir.
Padişahların tahta geçerken cülus merasimi esnasında kılıç kuşanmaları da ahîlerin “Şedd-i bend” (kuşak kuşanmak) esâsına dayandığı da bildirilmektedir...
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Muhammed Nasûhî Efendi

Muhammed Nasûhî Efendi, 1647 (H.1057) senesinde doğdu ve 1718 (H.1130) senesinde İstanbul’da vefât etti.
Kabri Üsküdar, Doğancılar’da Nasûhî Dergâhı bahçesindedir...

GÖZYAŞLARI HİÇ DİNMEZDİ...
Halvetiyye yolunun şeyhlerinden olan Karabaş Ali Efendi diye de bilinen Ali Atvel hazretlerinin hizmetine giren Nasûhî Efendi, uzun süre riyâzet ve mücâhedelerden sonra, keşf ve kerâmet sâhibi olgun bir velî oldu.
Muhammed Nasûhî haramlardan şiddetle kaçar, şüpheli korkusuyla mübahların çoğunu terk ederdi.
Dünyâya hiç meyletmez, Allahü teâlânın korkusundan gözünden yaş eksik olmazdı.
Uzun ömründe hep insanların âhiret kazancı için uğraştı.
Hocası Ali Atvel hazretleri tarafından icâzet, diploma verilerek insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak ve talebe yetiştirmekle vazîfelendirildi.
Hocasının emriyle Mudurnu’ya giderek insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatarak onların dünyâda ve âhirette saâdete, mutluluğa kavuşmaları için gayret etti.
Mudurnu halkından pekçok kimse onun sohbetinde bulunarak feyzinden istifâde etti.
On bir sene müddetle Mudurnu’da kalan Muhammed Nasûhî Efendi, birçok talebe yetiştirdi. Hocasının emri üzerine İstanbul Üsküdar’a döndü.
Üsküdar’da bulunduğu sırada iki sene müddetle Doğancılar Meydanına yakın Çakırcı Hasan Paşa ve Süleymân Paşa câmilerinde halka vaaz ve nasihat ederek onlara Allahü teâlânın ve Resûlünün rızâsına kavuşturan yolun esaslarını anlattı.
Pekçok kimse vaaz ve sohbetleri sebebiyle hidâyete erdi...

“BU VASİYYETİMİ UNUTMA!”
Nesûhî hazretlerinin dostlarından biri anlattı:
“Bülbül Deresi diye bilinen bir dağda, kimsenin işine karışmayan, haram işlememek için insanlardan uzak yaşamaya gayret eden bir zât vardı, ömrünün sonlarına doğru bir arkadaşına;
‘Artık dünyâ hayâtım bitmek üzeredir. Vefât ettiğimde cenâzemi yıkamak, namazımı kılmak, kabre koymak ve telkinimi vermek üzere Nesûhî hazretlerinin vekîl olmasını istirhâm ediyorum.
Bu vasiyyetimi unutma ki, başkaları bu işlerimi yapmak isterlerse mâni olasın. Vefâtımı ve vasiyyetimi ona bildirmene lüzum yok. Ona Allahü teâlâ bildirir’ dedi...
Aradan günler geçti. Bu zâhid vefât etti. Dediği gibi Nesûhî hazretleri, o vefât ettiği gün talebeleriyle geldi.
Kabrini kazdırıp, cenâzesini yıkadı, namazını kıldı, kabre koydu ve telkinini verdi.”
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Kefevî Hüseyin Efendi

Kefevî Hüseyin Efendi, aslen bugünkü Kırım’da bulunan Kefe’dendir. 1010 (m. 1601)’da Mekke’de vefât etti...
Memleketinde zamânının âlimlerinden aklî ve naklî ilimleri tahsîl etti.
Daha sonra İstanbul’a gelip Medîne-i münevvere kadısı Dâvûd-zâde Efendi’nin hizmetinde bulunup, ilim tahsîl etti ve onun yanında mülâzım (stajyer) olarak vazîfe yaptı.

MEDRESELERDE DERS VERDİ
Niksâri-zâde ile ilmî sohbetlerde bulunan Kefevî hazretleri, ilmî olgunluğa ulaştıktan sonra, çeşitli medreselerde ders verdi.
1007 (m. 1598) senesinde Kudüs kadılığına, 1008 (m. 1599) senesinde de Mekke-i mükerreme kadılığına getirildi.
1010 (m. 1601) senesinde bu vazîfeden alındı. Aynı sene içinde Mekke-i mükerremede vefât etti...
Kefevî Hüseyin Efendi, kendisi bizzat anlatır:
Memleketim olan Kefe’den 985 (m. 1577) senesinde annem ve babamla birlikte İstanbul’a göç etmeye niyetlendik.
Fakat denizden mi, karadan mı gitmemiz gerektiği husûsunda tereddüt ettik.
Denizden gidersek batma tehlikesi var, karadan gidersek çok yorgunluk olacak diye, içimizde vesveseler çoğaldı.
Kur’ân-ı kerîmden bir sayfayı açtım: “Korkmayın zira ben sizinle beraberim, işitirim ve görürüm” meâlindeki Tâhâ sûresi 46. âyet-i kerîmesi çıktı.
Kalbimin tam rahat etmesi için tekrar açtım, “Görmedin mi ki, Allah, bütün yerdekileri ve emriyle denizde akıp giden gemileri hep sizin hizmetinize bağlı kıldı” meâlindeki Hac sûresi 65. âyet-i kerîmesi çıktı ve yoculuğumuz bunun üzerine denizden oldu...
Nakl edilir ki: Sahn-ı semân Medresesi müderrisleri, Kudüs kadılığını kabûl edip gitmezlerdi.
Kefevî Hüseyin Efendi, Kudüs kadılığına ta’yin olununca kabûl etti. Bunun üzerine neden gitmek istediğini sordular.
Onlara cevap olarak; “Bu günahkâr bedenimi, o mukaddes topraklarla temizlemek isterim...
Ümid ederim ki topraktan yaratılmış olan bu vücûdum, o bereketli toprakların te’sîriyle ateşten kurtulur” dedi...
MEHMED DEDE’NİN DUASINI ALDI
Kudüs’e giderken feyz ve bereketlenmek için Sultan İkinci Bâyezîd’in kabrini ziyâret ettikten sonra, yoldan geçerken Maymuncu Deli Mehmed dedikleri zâtı gördü.
Saygıyla elini öpüp, duâsını istedi. Yanında bulunanlar, bu zâtın elini öpmesine şaşırdılar.
O kimselere; “Mehmed Dede evliyânın büyüklerindendir. O kendini gizlemek için bu işi yapmaktadır.
Benim bu şekilde o zâtın elini öpüp duâsını istemem, hâdiselere dünyâ gözüyle bakan kimselere ibret olması içindir” dedi. Bu son görüşmeleri oldu...
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Muhammed Sıddîk Keşmî

Hâşim-i Keşmî, Hindistan’da yetişen evliyânın büyüklerindendir. Küçük iken, Hân-ı Hânân Abdürrahîm’in sohbetinde bulundu.
Bunun vâsıtası ile Hâce Bâkî-billah’ın sohbeti ile şereflendi.
Bu hocasının vefâtından sonra, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin sohbeti ve hizmetine kavuştu.

“VİLÂYET-İ HÂSSA”YA KAVUŞTU...
Bu mübarek zat, evliyâlıkta, “Vilâyet-i hâssa” ismi verilen en yüksek makamlar ile müşerref oldu.
1032 (m. 1622) senesinde, izin alarak hacca gitti. 1050 (m. 1640) senesinde vefât etti.
Hâşim-i Keşmî anlatır:
“Mevlânâ Sıddîk bana şöyle anlattı: ‘Hâlinden zevk, vicdân, azâdlık, yalnızlık sâhibi olduğu anlaşılan, elbisesi eski bir dervişe rastladım.
Bana; ‘Sen kimin talebesisin, kimin yolundansın?’ diye sordu. Ben de hazret-i İmâm’ın mübârek isimlerini söyledim.
‘Eğer kendilerinden büyük hârika gördüysen, anlat da dinleyeyim’ dedi. Ben de gördüğümü anlattım.
‘Ben senin hocandan bundan çok daha yüksek ve açık bir hârika gördüm, sana anlatayım da dinle’ dedi ve şöyle anlattı:
Hazret-i İmâm’ın yüksek sıfatlarını duyduğum zaman, kendisiyle görüşmek arzusu ile Serhend’e geldim.
Şehre geldiğimde gecenin üçte biri geçmiş idi. Kendi kendime; ‘Bu vakitte onların hizmetçilerini rahatsız etmek doğru olmaz’ dedim ve mescidlerden birine girdim...

BÜYÜKLERİ İNKÂR EDEN BİRİ!..
Mescidin yanında oturan birisi, beni gördü. Gelip beni aldı ve evine götürdü. Çok ilgi gösterdi.
Konuşma sırasında, kendisinden İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin hâlini sordum. Konuşmasından anladım ki, onları inkâr edenlerden idi.
Onları kötüleyerek söze başladı. Ben ise hayretler içerisinde kaldım ve çok üzüldüm. Senin üstâdının kalbine iltica eyledim.
Aniden, İmâm hazretlerinin yalın kılıç içeri girdiğini gördüm. O kılıçla kendilerini kötüleyen münkiri parça parça ettiler ve dışarı çıktılar.
Ben bu hâli görünce, korku içerisinde onların arkasından dışarı çıktım.
Fakat onları göremedim. Bir daha o eve de giremedim. Ne olduğunu anlayamadım.
Sabahleyin hazret-i İmâm’ın huzûru ile şereflenince, aynı titreme ve korku içerisinde idim.
Boynuma sarıldılar ve tebessüm ettiler. ‘Geceleyin olanı, gündüzün söylemeyin’ buyurdular. Bu hâdiseyi, bugüne kadar senden başka kimseye söylemedim.”
Mevlânâ Muhammed Sıddîk Keşmî hazretleri vefat ederken buyurdu ki:
“O ölüm ki, ona yaşama derim...”
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Neccar İbrahim Efendi

Anadolu’da yetişen büyük velîlerden olup 1746 (H.1159) senesinde İstanbul’da vefat eden ve Beşiktaş’ta Sinan Paşa Câmii yanında kabri bulunan Neccârzâde, dünyaya gelmeden önce babası İbrâhim Efendiye rüyâsında bir zât;
“Allahü teâlâ sana sâlih bir evlâd verecek. Bu evlâdın âlim ve ârif bir zât olacak.
Çok evliyâ ve sâlih Müslüman yetiştirecektir. Doğduğu zaman ismini Mustafa koyunuz ve iyi yetişmesi için çok gayret ediniz.” demişti.
Bunun üzerine o doğunca babası ismini Mustafa koydu. Yetişmesinde büyük bir dikkat ve titizlik gösterdi.

KÖPRÜLERİN KURULMASINA NEZARET ETTİ
Neccâr İbrâhim Efendi, oğlu doğduktan bir müddet sonra İstanbul’a yerleşerek saray topçuları arasına girdi.
Fen ilimlerine vâkıf olan bu zât, seferler sırasında bilgisiyle hizmette bulunduğu gibi, köprülerin kurulmasına da nezâret etmiştir.
Bu sebeple kendisine marangoz mânâsında, Neccâr, oğluna da Neccârzâde lakabı verilmiştir.
Neccârzâde Mustafa Efendinin yetişmesine babası çok önem verdi. Ömrünün son günlerinde ona şöyle nasîhat ve vasiyet etti:
“Aman evlâdım ilim öğren. Annen seni işe verirse kabûl etme. Zîrâ sen büyük hizmetler için yaratıldın.
İlimde ve mârifette yüksek mertebelere çıkacaksın. Bu hususta çok gayretli ve dikkatli ol!”
Babası vefât edince, annesi onu bir işe vermek istedi. Fakat o, babasının vasiyetine uyarak ilim tahsîline başladı. Zamânın âlimlerinden ilim öğrenip, kısa zamanda yetişti.

HÜDAİ DERGAHINDA DERS VERDİ
On yedi yaşında Beşiktaş’taki Sinân Paşa Câmii yanındaki medresede ders vermeye başladı.
Bu müderrisliği sırasında, Üsküdar’da Azîz Mahmûd Hüdâî hazretlerinin dergâhında insanları irşâd ve terbiye ile meşgûl olan Yâkûb Efendinin babası Odabaşı Şeyhi diye tanınan Şeyh Fenâî Efendinin derslerine ve sohbetlerine devâm etti.
Kısa zamanda ilerledi. Bu hocasından Celvetiyye yolunun âdâbını öğrendi ve icâzet aldı.
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Oniki imâmın yedincisi İmam Musa Kâzım

Eshâb-ı kirâmın sohbetinde bulunmakla şereflenen Tâbiîn devrinin yüksek âlimlerinden ve velîlerin büyüklerinden.
Oniki imâmın yedincisidir. Câfer-i Sâdık’ın oğlu, İmâm-ı Ali Rızâ’nın babasıdır.
Resûlullah efendimizin torunu olup, hazret-i Ali ile hazret-i Fâtıma’nın evlâtlarındandır.
Hazret-i Hüseyin’in çocuklarından olduğu için “seyyid”dir.

KABRİ KÂZIMİYYE MAHALLESİNDEDİR
Mûsâ Kâzım hazretleri, Mekke ile Medîne arasında bulunan “Ebvâ” denilen yerde, 745 (H.128) senesi Safer ayının yirmi üçüncü Pazar günü doğdu.
802 (H. 186) senesinde, Bağdat’ta hapishânede vefât etti.
Bağdat’ın on kilometre kuzeybatısında “Kâzımiyye” mahallesinde defnedilmiştir.
Yahyâ bin Hâlid Bermekî tarafından hurma içinde zehir verilerek öldürüldüğü rivâyet olunmaktadır.
Zehir verildiği gün Mûsâ Kâzım hazretleri; “Bana bugün zehir verdiler.
Yarın vücûdum sararacak, sonra yarısı kızaracaktır. Ertesi gün de siyah olacaktır. O zaman vefât ederim” buyurmuştur. Dedikleri aynen olmuştur.
İmam Musa Kâzım’ın annesi, Ümmü Hamide anlatır:
-İmamın hayatının son anlarıydı. İmam ömrünün son dakikalarını geçiriyordu. Gözleri kapanmıştı.
İmam, ansızın gözlerini açtı ve ‘hemen şimdi akrabalarım ve yakınlarımın hepsini toplayın’ buyurdu. Tuhaf bir (emir) istekti.

“ACABA NE SÖYLEYECEK!”
Böyle bir vakitte İmam, madem ki emir vermişti, biz de gayret ettik ve hepsini topladık.
İmamın yakınları ve akrabalarından gelmemiş kimse kalmadı.
Hepsi, bu hassas anda İmam ne yapacak, ne söyleyecek diye hazırdılar ve merakla bekliyordu.
İmam, hepsini hazır görünce topluluğu karşısına alarak:
“Bizim şefaatimiz namazına önem vermeyen kimselere asla nasip olmayacaktır” buyurdu.
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Ziyâd bin Ebî Süfyân (radıyallahü anh)

Hazret-i Muaviye’nin kardeşidir.
Belâzûrî’nin Ensâb-ül-Eşraf kitabında yazdığına göre, Ziyâd bin Ebî Süfyân vefâtına yakın şunları söylemişti:

SİZE NASİHATİM ŞUDUR:
“Allahü teâlâdan başka ilâh olmayıp, tek ibâdete lâyık sadece Allahü teâlâ olduğuna,
O’nun ortağı olmadığına, Rabbini hakkıyla tanıyıp, günahından korkan kimsenin şehâdetiyle,
Muhammed aleyhisselamın Allahü teâlânın kulu ve Resûlü olduğuna,
Allahü teâlânın onu hidâyet rehberi olarak gönderdiğine inanmanızı, Mü’minlerin emîrinin ve müslümanların,
Allahü teâlâdan nasıl korkulması gerekiyorsa, öylece korkmalarını Müslüman olarak ölmeye çalışmalarını,
büyük küçük bütün işlerini bizzat kendilerinin takip etmesini vasiyet ediyorum.”
Ziyâd bin Ebî Süfyân sonra şöyle devam eder:
Allahü teâlâ insanlara akıl nimetini vermiştir. Bu yüzden günah işlerlerse Allahü teâlâ onları cezalandırır.
Çünkü akıllarını kullanarak bu günahı yapıyorlar. Eğer, ibâdet ve tâat yaparlarsa, Allahü teâlâ onlara mükâfat verir.

TÖVBE ETMEMENİN SONU NEDAMETTİR
Allahü teâlânın iyi kullarına nimetleri vardır. Kötüleri ise hesaba çekecektir.
Allahü teâlânın nimetlerine kavuşmuş olan kimse, dünyâya dalıp, âhıretini unutmaz.
Dünyâ hayatı birgün yok olacaktır. Onun devam etmesine çâre yoktur.
Sizin; sakınmanız ve uzak durmanız gereken şeylerden uzak durmanızı, insanların sonra yaparım diye gecikdirip,
tekrar ellerine geçiremedikleri tövbeye sarılmanızı tavsiye ederim.
Çünkü, günahlara tövbe etmemenin sonu, nedamet ve pişmanlıktır.”
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
I. Abdülhamid Han

Ruslar 6 Nisan 1789’da Özi kalesine saldırdı. Kaleyi ele geçiren düşman, çoluk çocuk, genç yaşlı demeden tam 25.000 müslümanı katlettiler.
Bu haber İstanbul’a ulaştığında, Sadrazam, padişaha arzetmek üzere saraya gitti ve Huzur-u Şahaneye kabulünü rica etti...
DESTUR BUYURURSANIZ
I. Abdülhamid ayakta bekliyordu.
-Destur buyurursanız Sultanım... Sadaret kaimesini okumak isteriz...
-Buyur Lala... Seni dinliyoruz...
-Sultân-üs Selâtîn ve Halîfe-i Müslimîn, Es-Sultan İbnüs-Sultan Gâzî Abdülhamid Hân Hazretlerine üzülerek arza cür’et eyleriz ki;
Karadeniz’in şimal ucundaki Özi kal’amız sukût etmiştir.
-Ne dediniz... Ne dediniz?
-Potemkin nam Moskof Prensi, kal’ada mevcud 25.000 Müslümanı bilâ istisnâ katleylemiştir..
-Nasıl... Nasıl?..
-Sabi, kadîd, hâmile, emzikli demeden cümlesini şehid eylemiştir.
-Bre mel’un... bre hınzır!...
-Katerina’dan emir alan bu kafir insan kasabı, karşı koymaya çalışan delikanlı ve oğlancıklarımızı diri diri ateşe attırmıştır.
Can havliyle kaçışanları dahi, kızgın demirle şişletmiştir.

ÜZÜNTÜDEN FELÇ OLDU
-Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlüh.
Kelime-i Şehadet getiren Padişah derhal felç oldu ve ertesi sabah vefat ettiler.
Diğer Osmanlı Padişahlarından daha fazla kalbi merhamet ve sevgiyle doluydu.
Din kardeşlerine yapılan zulüm ve işkencelere dayanamadı. Mübarek kalbi duruverdi.
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Hâce Mevdût Çeştî

Evliyânın büyüklerindendir. Çeşt’de dünyâya geldi. Doğum târihi belli değildir.
Mevdûd Çeştî hazretleri, babası Ebû Yûsuf, Ahmed-i Nâmıkî ve Necmüddîn Ömer’den ilim öğrendi.
Ayrıca ilim tahsil etmek için; Kudüs, Buhârâ, Belh ve daha birçok yere gitti.
İlm-i zâhir ve ilm-i batında yetişmiş bir âlim ve büyük bir velîydi.
Binlerce talebe yetiştiren Mevdûd Çeştî’nin önde gelen talebeleri şunlardır:
Oğlu Hâce Ebû Ahmed, Hacı Şerîf Zendenî, Şeyh Şencan, Ebû Nâsır, Şekîbân Zâhid Hüseyin Tibetî, Ahmed Bedrûn, Serpûş Azerbaycânî, Osman Rûmî, Ebü’l-Hasan Bânî.

DERSLERİNİ CİNLER DE DİNLERDİ
Buhârâ’ya varan Hâce Mevdûd, orada ilim tahsili ile meşgûl olmaya devâm etti.
Daha çok Necmeddîn Ömer’in derslerine devâm etti. Ondan fıkıh ilmini öğrendi.
Necmeddîn Ömer de ona şefkat ve merhamet gösterdi. Bu dersleri dinlemeye binlerce cin de gelirdi.
Bu esnâda cinlerle aralarında dostluk peydâ oldu.
Cinler, Hâce Mevdûd soyundan gelenlere bu dostlukdan dolayı kötülük yapmamaktadır.”
“HOŞ GELDİNİZ, SEFALAR GETİRDİNİZ”
Mevdûd Çeştî, ölüm döşeğinde hastalığı iyice artınca, sık sık yatağından başını kaldırıp kapıya bakıyordu.
O esnâda nûrânî yüzlü, temiz elbiseli bir zât içeriye girdi.
Selâm vererek, üzerinde birkaç satır yeşil yazı bulunan bir ipek parçasını Mevdûd Çeştî’ye verdi. O da:
“Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz” buyurup yazıya biraz baktıktan sonra, onu gözlerinin üzerine koyarak 1133 (H. 527) senesinde Çeşt şehrinde 97 yaşındayken vefât etti.
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Dağıstanlı Hâfız Efendi

Anadolu evliyasındandır. Dağıstan’da dünyaya geldiği için Dağıstânî olarak anılmıştır.
Dağıstan bölgesi, 1800’lerden itibaren Rus işgaline uğradığı için ailesi Anadolu’ya göç ederek Harput’a yerleşti.
Burada küçük yaştan itibaren medresede tahsil gördü ve kıymetli din alimlerinden ders aldı.
Dağıstanlı Hâfız Efendi ölüm döşeğinde iken, vefâtından sonra kürsünün Beyzâde Efendiye verilmesi konusunda medresenin kurucularından Çötelizâdelerden Sırma Hâtuna şöyle vasiyette bulundu:

KIYAMETTE DAVACI OLURUM
“Ben yakında öleceğim. Ölümümden sonra, müderrislik için birçok dedikodular, hattâ kavgalar olacaktır.
Yerimi ancak Beyzâde Ali Rızâ Efendi doldurabilir, müderrisliği ona vereceksin.
Şâyet başkalarına verecek olursan, kıyâmet gününde senden dâvâcı olurum.” Sırma Hâtun da;
“Vasiyetini emânet bilirim. Emânete ihânet edilmez. Bize sâdece o emâneti korumak ve bu vasiyete itâat etmek düşer.” dedi.
Bir süre sonra Dağıstanlı Mehmed Efendi vefât etti. Fakat bu zât, Beyzâde Efendiye icâzet, diploma vermedi.
Bu yüzden Dağıstanlı’dan boşalan müderrislik için birçok dedikodular çıktı.
Herkes Beyzâde’nin yaşına bakıp, onun ilminden ve fazîletinden şüphe ediyordu.
Bu durumu öğrenen Gâziantep âlimlerinden Küçük Ali Efendi, Beyzâde’ye bir icâzetnâme, diploma gönderdi.
Bu icâzet gelince, Beyzâde Efendi, Dağıstanlı hocadan boşalan müderrisliğe tâyin edildi.

BABASI TÜRKİSTANLIDIR
Beyzâde Efendi, 1810 (H.1225) senesinde Harput’ta doğdu.
Babası aslen Türkistanlı olup, önce Mısır’a, sonra da bu bölgenin Napolyon tarafından işgâli üzerine Harput’a göç etti.
Beyzâde Efendi tahsîl çağına geldiğinde, ilk olarak Şeyhülulemâ diye tanınan Hacı Ali Efendiden ders almaya başladı.
Daha sonra Dağıstanlı Hâfız Mehmed Efendinin derslerine devâm etti.
Genç yaşına rağmen tahsil döneminde zekâ ve dirâyetiyle kendini herkese sevdirip, durup dinlenmeden çalışarak yüksek derecelere kavuştu.
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Şerefüddîn Ahmet Bin Yahya Münîrî

Hindistan’da yaşayan evliyânın büyüklerindendir. Mahdûm-ül-Mülk Bihârî diye tanınır.
Lakabı, Şerefüddîn olup, nesebi, Peygamber efendimizin amcalarından Zübeyr bin Abdülmuttalib’e dayanır.
Dedesi, evliyâdan bir kimse olup, Halîl kasabasından, Bihar’daki Münîr kasabasına göç etti.
Anne tarafından dedesi, Sühreverdiyye yolunun rehberlerinden idi.
Bu dedesi, Kaşgarlı olup, sonradan Patna’ya bağlı Jathli köyüne geldi. Hazret-i Hüseyin’in soyundan olduğu için seyyid idi.

SON DEFA ABDEST ALMAK İSTEDİ
Vefât ettiği gün, yüz yirmi bir yaşında idi. Vefâtından bir gün önce çok hasta olmasına rağmen, son defâ abdest almak istedi. İkindi vakti yaklaşıyordu.
Hırkasını çıkardı, su istedi, yenlerini kıvırdı, dişini temizledi.
Besmele okuyarak abdest almaya başladı. Her uzvunu yıkamaya başlarken, başka duâlar okudu.
Kollarını yıkarken, Şeyh Halîl yüzünü yıkamayı unuttuğunu hatırlattı. Tekrar tâze abdest almaya başladı.
Kâdı Zâhid, sağ ayağını yıkamaya yardım etmek istediyse de, ona mâni oldu.
Abdesti tamamladıktan sonra, bir tarak ve seccade istedi. Sakalını taradıktan sonra, iki rekat namaz kıldı. Biraz dinlendi ve sonra ikindi namazını kıldı.

ÇOCUKLARIYLA HELALLEŞTİ
1380 (H.782) senesi Şevvâl ayının beşinde de, evdeki çocuklarıyla ve talebeleriyle helâllaştı. Onlarla vedâlaştı.
Ertesi gün yatsı vaktinde, salevât-ı şerîfe getirerek duâ etmeye başladı. Duâ esnâsında mübârek rûhunu teslim etti.
Cenâze namazı, Şeyh Eşref Cihangir Semnânî tarafından kıldırıldı.
 
Üst Alt