• İletilerinizde "teşekkür" ifadeleri yasaktır. Lütfen teşekkür ederim ... vb ifadeler kullanmayınız.Teşekkür etmek istiyorsanız ilgili iletinin altında yer alan "beğen"ebilirsiniz.

Tarihten Sayfalar...

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Esved (radıyallahü anh)

Eshab-ı kiramdandır. Hayber’de bir Yahudinin koyun çobanlığını yapardı.
Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine’ye hicretinden sonra, o tarafa gelen sahabilerle görüşüp Müslüman olmakla şereflendi.
Sevgili Peygamberimizi görmek arzusu ile yanıp tutuşuyordu. Fakat efendisine hizmet ettiği için oradan ayrılamıyordu.

O’NDAN BİR KILIÇ İSTEMİŞTİ
Hayber savaşında koyunları otlatırken, savaş yapılan yere gelmiş, olup bitenleri görmüş ve sorarak öğrenmişti.
Daha sonra sürüsünü götürmüş sahabinin ağılına kapatmış ve koşa koşa hasretiyle yanıp kavrulduğu Peygamber Efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) gelerek, O’ndan bir kılıç istemişti:
“Yâ Resûlallah! Bana da bir kılıç veriniz, ben de cihada katılayım. Ümid ederim ki şehadet bana da nasib olur” dedi.
Kılıcını eline alan Esved bir anda gözden kayboldu. Savaş bitmiş ve şehitler tek tek toparlanıyordu.
Peygamberimiz şehid düşen Esved’in yanına yaklaşırken parmaklarının ucuna basarak geliyordu ve soranlara: “Esved’in etrafına o kadar melek gelmiş ki basacak yer bulamıyorum” buyurmuştu.

ESVED ŞU ANDA CENNETTE
Bir namaz vaktine kavuşup namaz kılamadan Allah’a kavuşan Esved’in yanına Peygamberimiz gelince birden başını çevirmişti.
“Niçin böyle yaptın?” diyenlere:
“Esved şu anda cennette hurisi ile şakalaşıyor, utanmasınlar diye başımı çevirdim” diyordu.
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Umeyr bin Hümam (radıyallahü anh)

Uhud savaşının en şiddetli anlarında, Sevgili Peygamberimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, tesirli bir konuşma ile islâm askerini coşturuyorlar:
-Ey eshabım! Sonsuz kuvvet ve kudret sahibi Allah’a yemin ederim ki her kim, bugün düşmandan yüz çevirmeyip sebat eder ve çarpışa çarpışa şehid olursa; Cenab-ı Hak, onu mükâfat olarak elbette cennetine koyacaktır.
Bugün şehid olacakları, en yüksek cennet; Cennetül Firdevs, hazır olarak beklemektedir.
Efendimizin bu müjdesini işiten Umeyr bin Hümam radıyallahü anh, daha bir aşka geldi:

BİR NEFESLİK MESAFE
-Ah ne kadar güzel! Cennetle aramızda bir nefeslik mesafe kalmış...
Demek ki Cennete gitmek için bir düşman kılıcı kâfi...
Umeyr, bunları der demez, düşman saflarını yara yara ilerlemeye başladı.
Bir taraftan kılıç sallıyor bir taraftan da veciz sözler söylüyordu:
-Allah’a maddi azıklarla değil; ancak razı olacağı işler ve O’nun için cihad ederek gidilir.
Allah korkusu, doğruluk ve iyilikten başka her şey tükenmeye mahkûmdur.

ÇOK ÖZLEDİĞİ ŞEHİDLİĞE KAVUŞTU
Mübarek, sanki kanı ve kılıcıyla vasiyetini yazıyordu.
Şehidlik özlemi ile kavrulan Umeyr hazretleri, sürekli kılıç darbesi yiyordu...
Ama kahraman sahabi, aldığı öldürücü yaralara rağmen çarpışıyordu; ve nihayet aldığı son darbe ile çok özlediği şehidliğe kavuştu ve ruhu Cennete kanat çırptı...
Kılıçla şehid olan ilk mücahid Umeyr bin Hümam radıyallahü anhdır.
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
İbrahim bin Usayfir

Evliyânın büyüklerindendir. Kâhire’de doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir.
942 (m. 1535) senesinde Kâhire’de vefât etti. Sûreyn’de, kendi dergâhının bahçesine defnedildi.
İbrâhim bin Usayfir’in kerâmetleri, daha çocukluk yaşlarında görülmeye başladı.
Çoğu zaman bahçelerde, tarlalarda uyurdu. Vahşî hayvanlar ona dokunmaz, zarar vermezdi.

SEFERE ÇIKMAMASINI SÖYLEDİ
Beldenin vâlisi uzak bir yere sefere çıkacaktı. İbrâhim bin Usayfir’e gelip durumu arzetti. O da; “Selâmetle gidecek, selâmetle geleceksin” buyurdu. Vâli buradan ayrılıp, Muhaysin adlı bir zâta gidip, ona da durumunu söyledi O da korkutacak bazı şeyler söyleyip, sefere çıkmamasını tembih etti. Vâli, tekrar İbrâhim bin Usayfir’e geldi. Yine aynı cevâbı alınca, sefere çıktı. Hiçbir tehlike ile karşılaşmadan gitti ve sâlimen geri döndü.
Buyurur ki: “Kim âhireti için amel yaparsa, Allahü teâlâ onun din ve dünyâ işlerine kâfi gelir. (Allahü teâlâ, ona bütün işlerinde kâfi gelir.) Kim kalbini güzelleştirirse, Allahü teâlâ da onun dış görünüşünü güzelleştirir. (Zâhir, bâtına delâlet eder.)
Allahü teâlâya karşı kulluk vazîfelerini yaparken, riya, ucb ve şöhretten uzak kalırsa, Allahü teâlâ onunla insanlar arasını ıslâh eder.”
“Dünyâ onu terk etmeden önce, dünyâyı terk eden kimseye ne mutlu.
İçine girmeden önce, kabrini bina edene, ölümle Rabbine kavuşmadan önce Rabbini râzı edene ne mutlu.”

“O GÜL SUYUNU SAKLAYIN!”
İnsanlar arasında, onlardan birisi gibi ol! Şüphesiz Allahü teâlâ, kendisini başkasından farklı ve üstün göreni sevmez.
Bir defasında Mûsâ adlı bir dostu sefere çıktı. Oradan çoluk-çocuğuna gül suyu yolladı.
İbrâhim bin Usayfir, onun çocuklarına haber gönderip; “O gül suyunu saklayın, lazım olacak” buyurdu.
Ardından vefât haberi geldi. Onu getirdiler ve o gül suyunu kefenine serptiler.
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Ebû Bekr Tamistânî

Onuncu yüzyılda İran’da yaşayan büyük velîlerdendir. Doğum târihi bilinmemektedir.
951 (H.340) senesinde Nişâbur’da vefât etti.
Zamânındaki âlim ve velîlerin ilim meclislerinde ve sohbetlerinde bulunarak ilimde ve tasavvufta yetişti.
Şiblî ve İbrâhim Debbâğ’ın sohbetlerinde bulunarak tasavvuf yolunda yüksek bir velî oldu.
Zamânındaki evliyâların en yükseklerinden idi.
Halleri ve güzel sohbetleriyle insanlara çok güzel örnek oldu.

HEP İSLAMİYETİ ANLATTI
Uzaktan yakından gelip etrâfında toplananlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak onların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için gayret etti.
Talebe yetiştirdi. Sohbetleri sırasında nefsin ve isteklerinin kötülüklerini anlattı.
Ebû Bekr Tamistânî hazretlerinin dünyâ ve âhirette tek gâyesi, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaktı.
O, zât-ı ilâhîden başka şeyleri kendine düşman sayıyordu. Bu düşüncesini bir sohbetinde şöyle ifâde etmiştir:
“Ne yapabilirim ki? Bu sonradan yaratılmış olanlar hep bana düşmandır.”

ÂHİRET KAPILARINDAN BİR KAPI
Ömrünün sonuna doğru Nişâbur bölgesine gelen Ebû Bekr Tamistânî orada insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı.
951 (H.340) senesinde Nişâbur’da veya bu bölgedeki Herat’ta (Hire) vefât etti.
Son nefesinde: “Ölüm, âhiret kapılarından bir kapıdır. Bu kapıdan geçmeyen Allahü teâlâya kavuşamaz.” buyurdu.
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Zeyrek Muhammed Efendi

Fâtih Sultan Mehmed Hân zamanında, Anadolu’da yetişen âlimlerdendir.
Muhammed Efendi’nin babası, Mahmûd Hüseynî’dir. Doğum târihi bilinmemektedir.
Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin yüksek talebelerinden olup, çok zekî olduğu için, hocası tarafından Zeyrek lakabı verildi.
Önce Bursa’da, Sultan Murâd Hân Gâzî Medresesi’nde müderrislik yaptı.
İstanbul’un fethinden sonra, Sultan Fâtih’in yaptırmış olduğu Semâniyye medreselerinden birine tayin edildi.
Bugün “Zeyrek” adı ile anılan semtte otururdu.

VAKİTLERİNİ İYİ DEĞERLENDİRİRDİ
Aldığı günlük ücretin yirmi akçesini, kendi ihtiyâçlarına ayırır, geri kalanını hocası Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin tekkesindeki talebelerine gönderirdi.
Medresede, talebelerine ders okuttuktan sonra, kalan vakitlerini ibâdetle ve Kur’ân-ı kerîm okumakla geçirirdi.
Talebelerine buyururdu ki:
“Ey oğlum! Şunu bil ki, eski sâlih kişiler açlık yoluyla dillerine hâkim olurlardı.
Şimdi evliyâ olan fakirlerin elinde ve yolunda yetişmeyen kimseler, bu yolu da bir çıkmaza soktular.
Ey evlâdım! Bu yolu ehlinden öğrenmelisin.”
“Beni kınayan bir kimse, benim tattığım zevki ve aşkı tatmış olsaydı, benimle birlikte âşık olurdu. Ne yazık ki, benim tattığımı tatmamıştır.”

EY İNSAN DİLİNİ TUT!
“Ey insan! Dilini tut ve ona kement vur. Seni sokmasın. Çünkü o bir yılandır. Kabir, kendi dillerinin kurbanlarıyla doludur.
Bu kurbanlar öyle kimselerdi ki, babayiğitler bile kendileriyle karşılaşmaktan çekinirlerdi.”
Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın huzûrunda, Molla Hüsrev’in hakemliği altında, Bursalı âlimlerden Hocazâde ile bir hafta süren ilmî münâzaradan sonra Bursa’ya gidip Muradiye’ye yerleşti.
Ömrünün sonuna kadar Bursa’da kaldı. 912 (m. 1506) târihinde Bursa’da vefât etti. Kabri, Pınarbaşı mevkiindeki dergâhın yanındadır.
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Hasen Irâkî

Evliyânın büyüklerindendir. Doğum târihi bilinmeyen Hasen Irâkî, 930 (m. 1523) senesinde, aşağı Mısır’da Kevm denilen yerde vefât edip, Bâb-üş-Şa’riyye’nin dışına defnedildi.
BUNUN İÇİN YARATILMADIN
Hasen Irâkî şöyle anlattı; “Ben gençliğimde Dımeşk’da bulunuyordum. San’atkâr idim.
Bir Cum’a günü arkadaşlarım ile birlikte, oyun oynamak, eğlenmek üzere toplandık. Bu sırada, Allahü teâlâ tarafından bana bir nidâ geldi ki, gizliden duyduğum bu ses bana;
“Sen bunun için, böyle şeyler yapmak için mi yaratıldın?” diyordu.
Bunun tesîriyle bende bir değişiklik hâsıl oldu. İçinde bulunduğum hâlden utanıp, pişman oldum.
Benî Ümeyye Câmii’ne varıp, içeri girdim. Orada, kürsî üzerinde bir şahıs vaaz ediyordu.
Ve hep, Hızır aleyhisselâmın hâlini anlatıyordu. Birden Hızır aleyhisselâma karşı bende aşırı bir muhabbet hâsıl oldu.
O zât vaazını bitirip gitti. Fakat ben, Hızır aleyhisselâmın hasretiyle kalakaldım.
Kendisiyle görüşmek arzusu bende kuvvetlenmişti. Bir akşam namazından sonra idi.
Birden arkamda oturan bir zâtın omuzuma dokunduğunu hissettim. Bana; “Evlâdım. Allahü teâlâ yaptığın duâyı kabûl etti. Ben Hızır’ım. Benimle ne işin var?
Bana ne diyeceksin ki, bu kadar şiddetli bir arzu, ile görüşmek istiyorsun?” dedi. Ben çok sevinip, benimle beraber evimize gelmesini rica ettim.

ALLAHI ANMANIN EHEMMİYETİ
Eve gittik. Eve vardığımızda; “Benim için, boş tenhâ bir yer bul, orada yalnız başıma kalayım” dedi.
Ben de kendisine boş bir yer gösterip, orada kalabileceğini söyledim. Burada yedi gün, yedi gece kaldı.
Bana zikrin, Allahü teâlâyı çok anmanın ve O’nu hiç unutmamanın ehemmiyetini anlattı.
“Ey Hasen, hiç kimse ile seninle kaldığım kadar fazla kalmadım. Gücün yettiği müddetçe zikre devam et.
Sen inşâallah uzun bir ömür yaşayacaksın.” dedi. Hızır aleyhisselâmın bana öğrettiklerine aynen riâyet ettim.
Bu riâyet bereketiyle, elhamdülillah çok nimetlere, derecelere nail oldum. Onun haber verdiği gibi, hakîkaten ömrüm uzun oldu.
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Ahmed bin Ali (Ebû Bekr Hemedânî)

Şâfiî âlimlerindendir. Hemedan’da 308 (m. 920) târihinde doğdu. İlim tahsili için çok yerleri dolaştı.
Bağdâd’da bulundu. Şâfiî fıkhı ve hadîs ilimlerinde büyük âlim oldu. Hemedan’da kadılık yaptı.

ŞÂFİÎ FIKIH ÂLİMİDİR
Hadîs öğrenmek için uzun yolculuklar yapan Ebû Bekr Hemedânî, Bağdâd’a çok gelip gitmiş, hadîs-i şerîf rivâyetinde bulunmuş ve ilim okutmuştur.
Meşhûr âlim Dâre Kutnî Bağdâd’da onun meclisinde bulunmuş, ilim ve hadîs-i şerîf almıştır.
Hemedan’da uzun zaman kadılık yapan Ebû Bekr Hemedânî, Şâfiî mezhebinin büyük fıkıh âlimlerinden idi.

Dâre Kutnî’nin Bağdâd’da kendisinden (Ebû Bekr Hemedânî) yazarak, rivâyetleri içerisine aldığı Hafs bin Amr ve başka âlimler de yine Ebû Bekr Hemedânî’den şu hadîs-i şerîfi rivâyet ettiler.

KENDİSİNDEN HADİS RİVAYET EDİLMİŞTİR
“Şu’be, Abdülmelik bin Umeyr, Ca’fer İbni Sümerre’den haber verdiler. Ca’fer İbni Sümerre (r.a.) buyurdu:
Câbiye’de Hz. Ömer, irâd ettiği hutbesinde buyurdu ki:
“Birgün aramızda, Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) benim kalktığım gibi ayağa kalktı ve:
“Eshâbıma ikrâm ediniz. Sonra onları tâkib edenlere (Tâbiîn), sonra onları tâkib edenlere (Tebe-i tâbiîne) ikrâm ediniz.
Sonra bir kimse kendisinden şâhidlik ve yemîn etmesi istenilmediği hâlde, (yalan yere) şahitlik ve yemîn eder hâle gelinceye kadar yalan yayılır.
Kim Cennetin ortasında bulunmayı isterse; cemâate sarılsın. Çünkü şeytan, yalnız olan kimselerle berâber bulunur ve o iki kişiden daha uzaktır.
Dikkat ediniz! Haber veriyorum. Bir kimse bir kadınla halvet etmesin. Eğer bulunursa, muhakkak ki üçüncüleri şeytandır.
Dikkat ediniz haber veriyorum; kim günah işlediği zaman üzülür, iyilik işlediği zaman sevinirse, o kimse mü’mindir” buyurdu.”
Ebû Bekr Hemedânî hazretleri, 400 yılına varmadan vefât etmesi için duâ ederdi. Yine birgün
“Yâ Rabbi, 400 senesine varmadan canımı al” diye dua ederken duâsı kabûl oldu ve 398 (m. 1007) yılı Rebî-ül-âhir’in onaltıncı günü vefât etti.
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Muhammed Emin Erbilî

Son asırda Irak’ta ve Mısır’da yaşamış olan velîlerden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir.
Babasının ismi Fethullah’tır. Ondokuzuncu yüzyılın ortalarında Irak’ın Erbil şehrinde doğdu.
1914 (H.1332) senesinde Kâhire’de vefât etti. Kabri, Karafe kabristanındadır

TASAVVUF YOLCUSUNUN HALİ
Fakir-zengin herkesi ziyârete giden Muhammed Emin Erbilî hazretleri, yemek husûsunda ısrar edenlere;
“Tasavvuf yolcusunun yemeği ilim öğrenmek, Allahü teâlânın ismini zikre devâm etmektir.
O kimsenin düşüncesinin yemek, içmek olması ona yakışmaz” buyururdu.
Son günlerinde onun yüzünde her zamankinden daha çok nûr parlıyordu.
1914 (H.1332) senesi Rebîülevvel ayının ikinci Perşembe günü humma hastalığına tutuldu.
Akşam ve yatsı namazlarını evinde kıldı. Mescide gidemedi.

Ders vermek ve Hatm-i Hâcegân yapmak üzere talebelerinden birini vazîfelendirdi.
Bu gecede Allahü teâlâya olan aşkı ve Peygamber efendimizden itibaren Nakşibendiyye yolu büyüklerine karşı muhabbeti iyice fazlalaştı.
Onların rûhâniyetleriyle konuşmaya başladı. Onlara olan sevgi ve kavuşma arzusunu bildirdi.
Bu hâli bir gece boyunca devâm etti. Yanına ziyâret için gelenlere;
“Hocanızın hâline bakıp ibret alınız. Onun öldüğü gibi siz de öleceksiniz. Allahü teâlânın ismini çok anın.” buyurdu.
Şeyh Muhammed Yûsuf es-Sekâ’yı yerine ders vermekle vazîfelendirdi.
Son saatlerinde bile kendisini ziyârete gelen talebelerinin yanına gelmesine mâni olunmamasını istedi.
Her birisi tek tek girip elini öptüler, helâllaştılar ve duâsını aldılar.
“BUGÜN BENİM SON GÜNÜMDÜR!”
Cumartesi günü hastalığı iyice şiddetlendi ve; “Bugün benim son günümdür.” buyurdu.
İkindi vaktinden sonra tam bir sâkinlik ve sessizlik hâli oldu. Pazar gecesi ilaçlarını vermek üzere yanına gelen bir talebesine gülümseyerek buyurdu ki:
“Rahat olunuz.”
Talebesi dedi ki: “Biz, Peygamber efendimizin sünnetiyle tedâvi olmakla emrolunduk.” diyerek ilacını verdi.
O gece sabaha karşı sekerât-ı mevt hâli başladı. Yüzünden şimşek gibi nurlar yayıldı. Sonra Kelime-i şehâdet getirerek vefât etti.
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Şâfiî fıkıh âlimi Abdurrahim Abbâsî

Abdurrahim Abbâsî hazretleri Şafii fıkıh âlimlerindendir.
1462 (H.876) senesinde Kahire’de dünyaya geldi ve Yavuz Sultan Selim Han’ın Mısır’ı fethetmesinden sonra İstanbul’a gelerek burada talebe yetiştirmeye devam etti...
Abdurrahim Abbâsî hazretleri, İstanbul camilerinde, insanlara doğru yolu göstermeye çalıştığı vaazlarında ve sohbetlerinde sık sık buyururdu ki:
Allahü teâlâ için sevmek, O’nun için buğzetmek, îmânın en güvenilir ve sağlam kulplarındandır.
Emr-i ma’rûf ve nehy-i münker, iyiliği emredip kötülükten alıkoyma, herkese, imkânı nisbetinde lâzımdır.

BİR GÜN AÇ, BİR GÜN TOK...
İyilik ve takvâ üzere yardımlaşmalıdır. Kazanç, ticâret ve sanat mubahtır.
Kişi mecbur kalırsa, başkasından bir şey isteyebilir. Zengin kimsenin istemesi doğru değildir.
Rızâ gösterilen fakirlik, zenginlikten üstündür. Bundan dolayı Resûlullah efendimiz fakirliği tercih etti.
Peygamber efendimize yeryüzünün hazînelerinin anahtarı arz edildiği zaman, Cebrâil aleyhisselâm fakirliği işâret etti.
Yine Cebrâil aleyhisselâm, Peygamber efendimize tevâzu etmesini de işâret etti. Bu sebeple Resûl-i ekrem;
“Yâ Rabbî! Bir gün aç, bir gün tok olmayı istiyorum. Acıktığım zaman sana yalvarırım, doyduğum zaman sana hamd eder, seni anarım” diye dua etti.

NUR ÜZERİNE NUR
Abdurrahim Abbâsî hazretleri, 1555 (H.963) senesinde İstanbul’da vefat etti.
Bu sırada Mebsût kitabını şerh ediyordu. Vefat ederken şunları söyledi:
“Allahü teâlâ nur üzerine nurdur. Nefs-i emmare karanlıklar içinde karanlıktır. Hamd olsun ben ona dönüyorum.
Allahü teala nur üzerine nurdur, nefs ise karanlılar kuyusu...”
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Ali Behçet Efendi

Anadolu’da yetişen velîlerden. Konya ulemâsından Ebû Bekr Efendinin oğludur.
1727 (H.1140) senesinde Konya’da doğdu. Babası ve dedesinin yanında küçük yaşta tahsîle başladı.
Derviş tabiatlı bir zât olan babası, Ali Behçet Efendinin tahsil ve terbiyesi için özel îtinâ gösterdi.
Medreselerde ilk olarak okutulan kitapları bitirdikten sonra, Karamanlı Abdullah Efendi ve meşhûr âlim Abdüssamed Efendinin derslerinde bulundu. Onlardan icâzet, diploma aldı.
Sonra Afyonkarahisar’a gidip orada bir dergâhta talebe yetiştirmeye,
insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirmeye çalışan anne tarafından dedesi Alâeddîn Çelebi’den ders aldı.
Buradaki tahsîlini tamamladıktan sonra kâdı oldu. Bu görevle Anadolu’nun çeşitli yerlerine gitti.
Ankara’daki vazîfesi sırasında kendisinde meydana gelen bâzı mânevî hâller yüzünden görevden istifâ ederek,
Afyon’a dedesinin yanına döndü ve Mevleviyye tarîkatına göre çileye başladı.
Çile müddeti bitiminde çeşitli mânevî faydalara kavuştu.

DERSİMİZDEN UZAK OLMAYASINIZ!
Ali Behçet Efendi Hazretleri’nin bir talebesine yazdığı mektup şöyledir:
“Benim sevgili insaniyetli ve iyiliksever oğlum! Göndermiş olduğunuz mektup elimize geçti ve çok memnun olduk.
Ey oğlum! Dersimizden uzak olmayasınız. Bir an Allahü tealayı anmak, Süleyman aleyhisselamın mülkünden daha iyidir.
Bunu aklınızdan çıkarmayınız. Oğul! Her zaman talep edenlerden ol.
Mübarek gecelerde Allahü tealaya yalvarıp yakarmayı fazlaca yaparsanız, isabetli olur.
Zira Allahü teala kulunun yalvarmasını sever. Bu, Allah adamlarının yoludur.”

İBRAHİM EFENDİYİ VEKİL BIRAKTI
Büyük oğlu yetişinceye kadar yerine halife olarak İbrahim Hayranî Hazretleri’ni vekil bıraktı. 1822 yılında vefat etti.
Cenazesi dergahın avlusunda defnedildi. Üzerine demirden kubbeli bir türbe yaptırıldı.
Ali Behçet Efendi vefatına yakın İbrahim Efendi’yi yerine vekil bıraktı. Vefat etmeden önce İbrahim Efendi’ye,
“Oğlum! Bir zaman gelecek Tahir Ağa Tekkesi şeyhliği boşalacak. Size orası teklif edilecek. Reddetme, kabul et” buyurmuştu.
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Şems-i Tebrîzî

Şems-i Tebrîzî hazretleri Konya’ya gelen büyük velîlerdendir. Tebriz’de doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir.
Şems-i Tebrîzî lakabıyla meşhûr oldu. 1247 (H.645) târihinde Konya’da şehîd edildi. Mevlânâ’nın medresesinde defnedildi.

CAMİDE KİMSE KALMAMIŞTI
Şems-i Tebrîzî hazretleri;
“Eğer bir kimse bana âhiretim ile ilgili bir defâ iyilik edip, dünyâ ile ilgili binlerce kötülük etse, ben onun bir defâ yaptığı iyiliğe nazar ederim.
Çünkü iyi ahlâk bunu icâbettirir.” buyururdu.
Şems-i Tebrîzî hazretleri Şam’dan Konya’ya gelirken, yol üzerinde bulunan bir hana uğrayarak burada yatmak istedi.
Fakat uğradığı bütün hanların dolu olduğunu, hiç kalacak yerlerinin olmadığını öğrenince, câmide sabahlamak istedi.
Câmiye gidip yatsı namazını cemâatle kıldı. Cemâat dağıldığında, o hâlâ duâya devâm ediyordu. Duâsını bitirdiğinde, câmide kimse kalmamıştı.
Günlerce süren yolculuğun verdiği yorgunlukla hemen kendinden geçti. Bir müddet sonra câminin kapılarını kilitlemek üzere gelen görevli, camide birinin yattığını görünce, yanına yaklaşarak:
“Burada yatılmaz kalk!” dedi. Şems-i Tebrîzî hazretleri doğrularak:
“Benim kimseye bir zararım dokunmaz. Garibim, uzak yoldan geliyorum. Hanlarda da yatacak yer yokmuş, başka kalacak bir yerim de yok. Bırak da burada sabahlıyayım” dedi.
Görevli; “Beni uğraştırma, sana kalk dışarı çık dedim, yoksa yaka paça seni dışarı atmasını bilirim” diye karşılık verdi.
Şems-i Tebrîzî hazretleri, bu son sözler üzerine bir tuhaf oldu. Hemen ayağa kalktı. Sessizce kapıdan dışarı çıktı.
Câmiden çıkmasını isteyen görevli, onun arkasından bakarken, âniden boğuluyormuş gibi oldu. Bunun üzerine; “İmdât boğuluyorum!” diye bağırmaya başladı. Bu sesi işiten imâm efendi koşarak geldi ve ona;
NE OLUR ONU AFFEDİN!
“Ne oldu, niye bağırıyorsun?” diye sordu. Kayyum durumu anlatınca, imâm efendi hemen câmiden çıkıp koşarak, Şems-i Tebrîzî hazretlerine yetişti.
Kendisine; “Efendim, o câhildir, bir terbiyesizlik etmiş. Ne olur onu affedin!” dedi. Şems-i Tebrîzî hazretleri imâm efendiye baktı. Üzüntülü bir şekilde:
“Onun işi benden çıktı. Benim yapabileceğim birşey yoktur. Ancak îmânla ölmesi için duâ edebilirim” buyurdu. Adam biraz sonra can verdi.
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Ebû Bekr-i Şiblî

Ebû Bekr-i Şiblî hazretleri, Büyük velîlerdendir. 861 senesinde Samarrâ’da doğdu.
Bağdât’a gelip, buraya yerleşti. Cüneyd-i Bağdâdî’nin talebesidir.
Aynı zamanda Mâlikî mezhebinin fıkıh âlimlerinden olup, İmâm-ı Mâlik’in Muvattâ’sını ezbere bilirdi.
Zamanının bir tânesi olan Ebû Bekr-i Şiblî 945 (H.334) senesinde Bağdât’ta vefât etti.

BİR HADİSİ SEÇTİM
Şiblî hazretleri buyurdu ki: “Dört yüz hocadan ders okudum. Bunlardan dört bin hadîs-i şerîf öğrendim.
Bütün bu hadîslerden bir tânesini seçip kendimi ona uydurdum, diğerlerini bıraktım.
Çünkü, kurtuluşu ve ebedî seâdete kavuşmayı bunda buldum ve bütün nasîhatleri hep bunun içinde gördüm.
Seçtiğim hadîs-i şerîf şudur: Peygamber efendimiz bir Sahâbîye buyurdu ki:
“Dünyâ için, dünyâda kalacağın kadar çalış! Âhiret için, orada sonsuz kalacağına göre çalış!
Allahü teâlâya muhtâç olduğun kadar itâat et! Cehennem’e dayanabileceğin kadar günâh işle!”
Ebû Bekr-i Şiblî hazretleri güneş batarken güneşin sararmasına, şöyle bir benzetme yapardı:
“Tıpkı mümin de böyledir. Dünyâdan göçeceği zaman, varacağı makam sâhibinden çekindiği için, nasıl karşılanacağını bilmeyip, böyle sararır.”
Sonra da ilâve edip:
“Gün doğarken de, çok aydın olarak doğar. Bu da, bir müminin öldükten sonra kabrinden kalkışına benzer.
Bir mümin kabrinden kalktığında, yüzü güneşin doğduğu gibi parlar.”
“Cehennemlik olmanın alâmeti;
Allahü teâlânın rızâsı için bir fakire bir parça ekmek vermemek.
Fakat nefsin isteklerini tatmin etmek için, bir ziyâfette yüz altın harcamaktır.
Cennetlik olmanın alâmeti ise bunun tam tersidir.”

Bir âh çekerek vefât etti
Bir gün, Ebû Bekr-i Şiblî; “Allah Allah!” deyip duruyordu. O sırada bir genç; “Niçin Lâ ilâhe illallah demiyorsun?” diye sordu.
Bunun üzerine Şiblî hazretleri derin bir ah çekerek, “(Lâ ilâhe) der de (illallah) diyemeden vefât ederim diye korkuyorum.” dedi.
Bu sözler gence çok dokundu ve orada bir âh çekerek vefât etti.
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Hâtim-i Esâm

Evliyânın büyüklerindendir. Belh şehrinde doğdu. Doğum târihi kesin belli değildir.
Hâtim-i Esâm, Şakîk-i Belhî’nin talebesi, Ahmed-i Hadraveyh’in hocasıdır. 237 (m. 852) senesinde Vaşcer’de vefât etmiştir.
Kendisine “Esâm” (kulağı duymaz) denilmesinin sebebi şudur:
“Birisi onunla konuşurken kazayla yellendi. Hâtim-i Esâm o şahıs utanmasın diye “Yüksek sesle konuş, ancak yüksek sesle konuşulanları duyabiliyorum” dedi.
Bu yüzden ona Esâm denilmiştir.

BİRAZ MÜHLET TANI
Muhammed Râzî anlatır? “Senelerce Hâtim-i Esâm’ın hizmetinde bulundum.
Sadece bir kere hariç, hiç kızdığını görmedim. O da, pazardan geçerken bir bakkal talebesini yakalamış,
“Malımı alıp yedin, parasını ver” diyordu. Hâtim bunu görünce, “Ey Efendi! Biraz yardımcı ol, borcunu ödemesi için biraz mühlet tanı” dedi.
Fakat bakkal, “Olmaz” diye dayattı. Bunun üzerine çok sinirlenen Hâtim-i Esâm, yanında taşıdığı havlusunu yere vurdu. Bir anda pazarın ortası altınla doldu.
Hâtim-i Esâm bakkâla: “Alacağın ne kadarsa onu al, fazlasını alma, sonra elin kurur” dedi.
Bakkal alacağını aldı: Fakat para hırsından biraz daha almaya kalkınca derhal eli kurudu ve çolak oldu.
Buyurdu ki: “Ey kul! Allahü teâlâya isyân ettikleri için insanlara buğzettiğin halde, kendin Allahü teâlâya isyân edince, kendi nefsine buğzetmeyişin sende insâfın olmayışındandır.”

NAMAZI GÜZEL KILIYOR MUSUN?
Rebâh bin el-Hirevî şöyle anlatır: Îsâ bin Yûsuf bir mecliste konuşan Hâtim-i Esâm’a uğradı ve şöyle sordu:
“Ey Hâtim! Sen namazını güzel kılıyor musun?” Hâtim, “Evet” dedi. O, “Nasıl kılıyorsun?” diye sordu.
Hâtim şöyle buyurdu: “Emre uyuyorum, korku ile yürüyorum, niyetle giriyorum, büyük bilip tekbir alıyorum,
tertil ve tefekkürle okuyorum, huşû ile rükû ediyorum, tevâzu ile secde ediyorum, tam teşehhüd içinde oturuyorum,
sünnete göre selâm veriyorum ve selâmı Allaha hâs kılarak veriyorum.
Namazımın kabûl olunmayacağından korkarak, korkuyla nefsime dönüyorum.
Ölmek kadar onu muhafaza ediciyim.” Bunun üzerine Îsâ bin Yûsuf: “Sen namazını güzel kılıyorsun” buyurdu.
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Ebû Muhammed Cerîrî

Evliyânın büyüklerindendir. 311 (m. 923)’de vefât etti. Fıkıh ilminde imâm ve müftî, edeb ilminde mükemmel, diğer bütün ilimlerde âlim idi.
Tasavvuftaki derecesi o kadar yüksek idi ki, Cüneyd-i Bağdadî hazretleri bunun için “Zamanımızın velîsidir“ buyurdu.
Cüneyd hazretlerine vefât edeceği zaman, “Sizden sonra kimin sohbetlerine devam edelim?” diye sordular.
“Ebû Muhammed Cerîrî’ye gidin” buyurdu. Tasavvufun üstün hâllerine vâkıf olmakta nihâyette olup, mürşid-i kâmil bir zât idi.
Ebû Muhammed Cerîrî hazretleri buyuruyor ki:
“Nefsine aldanan, şehevi duygularına esîr olur. Hevâî arzularının zindanına kapatılır ve o kulun kalbi fâideli işlerden zevk alamaz.
Kur’ân-ı kerîmi hergün hatm etse bile, ilâhi kelâmı okumaktaki esas tadı bulamaz.
Bunun hâl çâresi, nefsin esâretinden kurtulmayı candan arzu etmekdir.”
“Allahü teâlânın takdîr ve taksimine râzı olup, Allahü teâlâ ile iktifa edenin iç hâli düzgün, Allahü teâlâyı tanıması kolay olur.
Allahü teâlânın yasak ettiklerinden sakınanın gidişatı dosdoğru, ahlâkı güzel olur.
Helâlinden az yiyenin ise, beden sıhhati düzgün olur.”
“İhlâs, âhıretteki nimet ve azâblara yakînen inanmanın alâmetidir, İbâdetlerdeki riyâ da, âhıretteki nimet ve azâblara inanmakta tereddüt olduğunun alâmetidir.”

DUA BELA GELMEDEN YAPILIR
Dervişlerden birisi şöyle anlatıyor:
“Ebû Muhammed Cerîrî’nin vefâtı senesi, Karâmita sapıkları ile yapılan muharebede ben de bulunuyordum.
Savaş bittikten sonra, müslümanların bulunduğu kâfilenin yanına döndüm.
Yaralılar arasında Ebû Muhammed Cerîrî’yi gördüm. Çok halsiz idi. Yüzyirmi yaşlarında idi.
“Ey efendim. Allahü teâlânın bu belâyı üzerimizden def etmesi için duâ etseniz” dedim.
“Duâ, belâ gelmeden önce yapılır. Belâ geldikten sonra râzı olmaktan ve sabretmekten başka bir çâre yoktur” buyurdu.

KABİRDEKİ HALİ GÖSTERİLDİ
Mekke yolunda Karâmita sapıklarının çok zulmedip müslüman kanı döktükleri, Hübeyr vak’ası senesi 311 (m. 923)’de Karâmita sapıkları ile yapılan muharebede şehîd oldu.
Vefâtı için, başka târihler de rivâyet edilmektedir. İbn-i Atâ er-Rûzbârî diyor ki:
“Vefâtından bir sene sonra, Ebû Muhammed Cerîrî’nin kabrine uğradım. Kabirdeki hâli bana gösterildi.
Dizleri göğsüne dayalı, parmağı ile Allahü teâlânın birliğini gösteren işâreti yapar hâlde oturuyordu.”
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
İbn-i Merzûk Mısrî (Sa’d bin Osman)

Hadis ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimidir. Mısır evliyâ ve ulemâsının meşhurlarından Osman bin Merzûk Kurâşî’nin oğludur.
Mısır’da doğduğu için Mısrî denildi. İbn-i Merzûk diye tanındı.
592 (m. 1196) yılında Bağdad’da vefât etti. Ma’rûf-i Kerhî hazretlerinin yakınına defnedildi.

MISIR VE BAĞDAT’TA İLİM ÖĞRENDİ
Mısır’da yüksek din bilgilerine temel olan din ve âlet ilimlerini öğrenen İbn-i Merzûk, oradaki âlimlerin ilimlerinden istifâde ettikten sonra Bağdad’a gitti.
Ebü’l-Feth bin Mûsâ’dan Hanbelî mezhebi fıkıh bilgilerini öğrendi. Ebû Muhammed bin Hassâb’dan hadîs-i şerif ilmini tahsil etti.
O sırada Bağdad’da evliyâ sultânı, feyzler menbâı Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri sohbet ediyor, ölü kalbleri diriltiyordu.
O mübarek zâtın sohbetlerine iştirak etti.
Kitabında yer alan Hadis-i şeriflerden bazıları:
“Lâ ilâhe illallah kelimesini bilen (inanan) kimse Cennete girer.”
“ Tevhid ehlinden biri Cehenneme girerse, günahı kadar azâb görür (sonra çıkar).”
“Güzel bir abdest alanın hatâları (küçük günahları), bedeninden, hattâ tırnaklarının altından dökülür.”
“Abdest üzerine abdest alan kimseye on hasene yazılır.”
“Namazı unutan kimse, hatırladığı ânda kılsın.”
“Namazdan bir rek’ate yetişen kimse, namaza (cemâate) yetişmiştir.”
“İkindi namazını kaçıran kimse, ailesini ve malını kaybetmiş gibidir.”
“İkindi namazını terk eden kimsenin amelleri yok olur.”
“Benim mescidimdeki namaz, Mescid-i Haram müstesna, diğer mescidlerde kılınan bin namazdan daha hayırlıdır.”
“Kalbimde (Envâr-ı ilâhiyyenin gelmesine engel olan) perde hâsıl oluyor. Bunun için günde yüz kerre tövbe ediyorum.”
“Îmân, Süreyya yıldızına asılı olsaydı, ona, Fâris’ten birisi erişirdi.” (Bu hadîs-i şerif, İmâm-ı a’zam hazretlerini müjdelemektedir.)

SECDEDE İKEN VEFAT ETTİ
Hayâtının sonlarında, insanların fitnesinden kurtulmak için inzivaya çekildi. Evinden dışarı çıkmaz oldu.
Sultanlardan, halktan ve devlet adamlarından bir kuruş kabul etmezdi. Birçok talebe yetiştirdi.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin tekkesinde sohbet ederdi. Namaz kıldığı bir sırada, secde hâlinde iken vefât etti.
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Yûsuf bin Abdurrahmân

Hanbelî mezhebi fıkıh ve usûl âlimlerindendir. İbn-ül-Cevzî ismiyle tanınmıştır. 580 (m. 1185)’de Bağdad’da doğdu.
656 (m. 1258) senesinde vefât etti. Ayrıca tefsîr ve hadîs ilminde de âlim, vâiz ve şâirdir. Fıkıh, usûl, hılâf ilimlerinde iyi yetişti.
Daha küçük yaşından itibâren çok nimetlere ve Allahü teâlânın ihsânına kavuştu. Babası onunla çok ilgilendi.

VELÎNİN KIYMETİNİ BİLMEK
Buyurdu ki: “Eğer, insanlar velî zâtların kadrini, kıymetini bilip iyice anlayacak derecede olsalardı, herkes karşılaştığı bütün insanlara karşı edebli olurdu.
Çünkü, görünüş itibâriyle velî de bizim gibi bir insandır ve karşılaştığımız bir kimse de, Allahü teâlânın bir velî kulu olabilir.
Velî, şekil ve şemail bakımından, giyinip kuşanma bakımından ve diğer birçok beşeri sıfatlarla, diğer insanlardan farklı olmayan bir kimse gibi görünür.
Hâlbuki, haddizatında o, diğer insanlardan tamamen farklı, apayrı bir insandır.
Her ân gönlü Allahü teâlâ iledir ve O’nun muhabbeti ile yanmaktadır.
İşte velînin asıl hâlini bildiren bu husûsiyetini, ancak onun gibi olanlar anlar. Diğer insanlar ise, onu kendileri gibi bir kimse zannederler.”
“Âbidde (Allahü teâlâya çok ibâdet edende) ve ârifte nefse düşmalık vardır. Fakat ikisinin düşmanlıkları farklıdır.
Âbid, nefsinin yaptıklarının kendisi için zararlı olduğunu bildiği için, nefsin yaptığı işlere düşmandır.
Ârif ise, işleriyle birlikte, nefsin kendisine de düşmandır. Çünkü nefs, Allahü teâlâya düşmandır.”

ETTEN BİR KANAT
“İnsanoğlu dünyâya etten bir kanat ile gelir. Üstünde çeşit çeşit nimetlerin bulunduğu yükseklikler, altta ise Cehennem ateşi vardır.
İnsanoğlu bu kanadını iyi besleyip, damarlarını iyi kuvvetlendirmeli ki, kanat zayıf olup, vazîfesini yapamayacak hâle gelmesin ve sâhibini ateşe düşürmesin.”
Moğol İmparatoru Hülâgu’nun Bağdad’ı istilâsı sırasında onu da üç oğluyla birlikte şehîd ettiler. Muhammed bin Sekrân şöyle anlatmıştır:
Vefâtından sonra onu rü’yâmda gördüm. “Allahü teâlâ sana ne muâmele yaptı” dedim. “Şehîd olarak affedildik” dedi.
 

munutu

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,470
Beğeniler
113
Puanları
63
Ubeydullah-ı Ahrâr

Türkistan’ın büyük velîlerinden ve kendilerine “Silsile-i aliyye” adı verilen ve insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak dünyâ ve âhirette seâdete kavuşmalarına vesîle olan büyük âlim ve velîlerin on sekizincisidir.
1403 (h. 806) senesinde Taşkent’te doğdu. 1490 (h. 895) senesinde Semerkant’ta vefât etti. Kabri oradadır.
Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri daha çocuk iken, üstün hâllere kavuşmuş olup, kerâmetleri görülüyordu.
Tasavvufta yüksek derecelere kavuştuktan sonra, helal kazanmak için tarımla meşgul oldu.
Kısa zamanda zengin oldu. 1300’den fazla çiftliği vardı. Herbirinde üç bin amele çalışırdı.

BİZİM MALIMIZ FAKİRLER İÇİNDİR

Allahü teâlâ onun mahsulüne öyle bir bereket verdi ki, her yıl 800 bin batman (700 ton) zahire uşur verirdi.
Ambarlarına konulan mahsul, çıkardıklarında, koyduklarından fazla geliyordu.
Kendisi bu konuda; “Bizim malımız, fakirler içindir. Bunca malın hassası işte bu noktadadır” buyururdu.
Yakınlarından biri, bir gece birini kendisine şarap alıp getirmesi için gönderdi.
O kimse şarabı alıp gelince, onun bulunduğu evin önünde durup, şarap testisini yukarıdan sarkıttığı bir sepete koydu.
O da sepeti yukarı çekmeye başladı. Çekerken, sepet duvara çarpıp ipi koptu, yere düştü ve testi kırıldı.
Şarap isteyen kimse, kimse bilmesin diye, sabahleyin erkenden kalkıp kırılan testisinin parçalarını topladı.
Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri o kimsenin evine geldi.
“Gece yukarı çektiğin testinin sesi kulağıma geldi. Eğer o testi kırılmasaydı, benim kalbim kırılırdı ve bir daha seninle buluşmama imkan kalmazdı” buyurdu.

ŞEYHLİK YAPSAYDIK
“Eğer biz şeyhlik yapsaydık, zamanımızda hiçbir şeyh kendisine talebe bulamazdı.
Fakat bize başka iş emredildi. Bizim işimiz, müslümanları zulümden korumaktır.”
“Belalara sabretmek hatta şükretmek gerekir. Çünkü, Allahü teâlânın birbirinden acı belaları vardır.”
“İnsanın yaratılmasından maksat, kulluk yapmasıdır. Kulluktan maksat ise, her hâlükârda Allahü teâlâyı unutmamaktır.”
 
Üst Alt