• Kaynak menüsünden dosya indirebilmek istiyorsanız lütfen forum kullanım bilgisini okuyunuz

Tolunoğulları

Tarih Öğretmeni

Sultan
Yönetici
Sultan
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
8,564
Puanları
113
Konum
Yeryüzü
Web sitesi
www.tarihbilinci.com
TOLUNOĞULLARI (868-905)

1 — Ahmed b. Tolun, Devri (868-884) :

Hz. Ömer'in hilâfeti esnasında (634-644), Amr b. el-Âs tarafından fethedilen Mısır, fetihten itibaren hilâfet merkezinden gönderilen valiler tarafından idare edilmeye başlandı. Fethi takiben süratle İslâmlaşan bu ülke, İslâm Devleti'nde vuku bulan çeşitli dinî ve siyasî olaylara karıştı. Hz. Osman'ın katlinde (656) meş'um bir rol oynayan Mısır heyeti, İslâm âlemini önce siyasî daha sonra da dinî bakımdan tefrikalara dûçâr ederken, Mısır da bu üzücü olaylardan fazlasıyla nasibini aldı.

Emevîler'in, hilâfeti ele geçirmesiyle (661) yatışır gibi görülen siyasî olaylar, her an patlamaya hazır bir yanardağ gibi içten içe kaynamaya devam etti. Emevîler'in, hilâfeti ele geçirmelerini bir türlü hazmedemeyen Hz. Ali taraftarları ise Emevîlere karşı müteaddit defalar isyan teşebbüsünde bulundular. Bunu fırsat bilen Abbasîler de “Hz. Muhammed (s.a.v.)'in ailesinden birinin halifeliğine razı olmak” düşüncesiyle Abbasoğulları ve Hz. Ali taraftarlarını kendi etraflarında toplayıp Horasan'ı faaliyetleri için merkez seçerek Emevîler'e karşı amansız bir mücadeleye giriştiler. Böylece Abbasî propagandasına yeni ve kuvvetli bir unsur daha katılmış oluyordu: İran. Uzun ve amansız bir mücadele neticesinde Abbasîler, büyük ölçüde İranlıların yardımı ile hilâfeti ele geçirdiler (750).

Hilâfetin, Abbasîler'e geçmesinde mühim rol oynayan İran, bu yeni devletin kurulmasındaki hizmeti ile mütenasip bir ağırlık kazandı. Bu ise Arap unsurun ihmali ve tedrici olarak gücünü kaybetmesi demekti. Ancak, çok geçmeden Abbasîler, gittikçe ağırlaşan bu İran tesiri ve tahakkümüne karşı tedbirler almaya başladılar, önce, Abbasî Devleti'nin kurulmasında fevkalâde ehemmiyetli hizmeti geçmiş olan Ebû Müslim Horasanî'yi bertaraf ettiler. Ardından da meşhur vezir ailesi Bermekîleri imha ederek nüfuzlarını tamamen yok ettiler. Abbasî halifesi Harun er-Reşîd'in (786-809) oğulları el-Emin(809-813) ve el-Me'mûn (813-833) arasındaki mücadelenin, iki kardeş arasında hilâfet için mücadele olmaktan ziyade Arap-Acem mücadelesi hâlini alması üzerine Abbasî halifeleri, kendilerine destek olacak, onları ne Araplara ne de Acemlere muhtaç etmeyecek ve icabında her iki unsura karşı da mücadele edebilecek üçüncü bir unsur aramaya başladılar. Bu unsur, İslâm Devleti'nin yanı başında, İran'ın hemen ötesindeki Türk unsuru idi.

Türkler, Araplar ve Acemler tarafından eskiden beri bilinen, harp sanatındaki üstün kabiliyetleri, teşkilatçılıkları, cesaret, disiplin ve itaatkâr olmalarıyla meşhur idiler. Bu vasıflarından dolayı Abbasî halifeleri, kapılarını ardına kadar Türklere açtılar. Böylece Türkler, Abbasî hilâfetine hizmet etmeye başladılar. Bilhassa el-Me'mûn'dan sonra Abbasîler hizmetindeki Türkler, orduda ve idarede sayıları ve güçleri ile mütenasip olarak büyük makam ve mühim görevlere getirilmeye başlandılar. Halifeler, bunlardan başkomutanlar, vezirler ve valiler tayin ettiler.

Abbasîler hizmetindeki Türklerin evlenme yolu ile diğer milletlerle karışıp yukarıda sayılan vasıflarının bozulmaması için ayrı bir şehir inşâ edilerek Türkler oraya yerleştirildiği gibi (Samerra), Türk ülkelerinden kızlar getirtilerek bunların, İslâm Devleti hizmetindeki soydaşları olan Türk askerleri ile evlenmeleri bile teşvik edildi. Böylece sayıları gittikçe artan bu Türkler, Araplara ve Acemlere karşı bir denge unsuru olarak kalmadılar. Kısa zamanda her iki unsura da galebe çalarak Abbasî Devleti'nin dizginlerini ele geçirdiler. Araplardan ve Acemlerden kaçan halifeler, Türk bey ve komutanlarının elinde birer oyuncak hâline geldiler ve devletin en mühim görevlerine Türk asıllıları getirmeye mecbur kaldılar.

Mısır'da, Bağdat Abbasî hilâfetine karşı ilk müstakil Türk-İslâm devlet ve hanedanını kuran Ahmed b. Tolun da bu Türk valilerden birisidir. Ancak Ahmed b. Tolun, Türklerden Mısır valisi olan ilk komutan değildir. Ondan önce halife el-Mûtasım (833–842) Ebû Cafer Aşnas et-Türkiyi (834-844), Halife el-Vâsık (842-847), İtâh et-Türkî'yi (844-849), Halife el-Mütevekkil (847-861), el-Feth b. Hakan b. Artuk'u (856-861) ve Halife el-Mûtezz Billâh (866-869) da Müzâhim b. Hakan b. Urtuc et-Türkî'yi (867) Mısır valisi olarak tayin etmişlerdi. Müzâhim b. Hakan ölünce halife el-Mûtezz, yerine Ahmed b. Müzâhim'i Mısır valisi olarak tayin etti (868). Ancak Ahmed b. Müzâhim'in iki ay sonra ölmesi üzerine Mısır valiliği, Urhûz(?) b. Uluğ Tarhan et-Tür-kî'ye verildi. Ancak Urhûz da beşbuçuk ay sonra vefat edince bu defa sıra Ahmed b. Tolun'a gelmiş bulunuyordu.

Fakat Ahmed b. Tolun, başlangıçta esas vali olmayıp üvey babası Bayık Bey'in naibiydi. Çünkü bu sıralarda Bağdat hâkimiyetini ellerinde tutan Türk emirlerinin büyükleri, aleyhlerinde vuku bulabilecek gelişmeleri zamanında öğrenerek mâni olmak ve halifenin yakınında bulunarak devlet nimetlerinden âzami derecede istifâde etmek maksadıyla vali olarak tayin edildikleri eyâletlere bizzat gitmiyorlar, oraları kendi adlarına idare etmeleri için güvendikleri kişileri naip olarak gönderiyorlardı. Naipler, onlar adına o vilayeti idare ediyorlar; hutbede halife'nin adından sonra onların adı zikrediliyor, sikke'de isimleri yazılıyor ve elde edilen gelir de onlara gönderiliyordu. Bu eyaletlerin başında, uzaklığı dolayısıyla Mısır geliyordu. Öyle ki birçok Mısır valisi, hayatında bir kere bile Mısır'ı görmeden ölmüştü.

Tolunoğulları'nın Menşei:

Tolunoğulları Devleti'ni kuran Ahmed b. Tolun'dur. Türkçe bilen İslâm tarihçileri Tolun kelimesini el-Bedru'1-Kâmil (Dolunay) olarak izah ederler. Ahmed'in babası Tolun, aslen Dokuz Oğuz Türklerinden olup Samanoğullarından Buhara ve Horasan âmili Nuh b. Esed'in kölesi idi. Nuh, her yıl Bağdat'a gönderdiği para, zahire, eşya ve kölelerle beraber Tolun'u da hediye olarak zamanın halifesi el-Me'mûn (öl. 833)'a göndermiş (815–816) ve Tolun, zamanla askerî görevlerde yükselerek Bağdat'taki Türk beyleri arasına katılmıştı.

Ahmed b. Tolun'un Yetişmesi ve Şahsiyeti:

Tolunoğulları Devleti'nin kurucusu Ahmed, işte bu Tolun'un oğlu olarak 835 yılı Eylül ayında Bağdat'ta doğdu. Annesi bir cariyedir. Öte yandan Ahmed'in, 829 yılında doğduğu, Bağdat'ta değil Samerra'da dünyaya geldiği ve hatta Tolun'un oğlu değil, evlatlığı olduğu şeklinde rivayetler de vardır.

Devrinin en mükemmel askerleri olan Türklerin arasında, ordugâh şehir Samerra'da iyi bir asker olarak yetişen Ahmed, küçük yaştan itibaren dinî konuları da öğrendi ve Kur'an'ı hıfzetti. Babası Tolun'un ölümünden sonra (844 veya 854) Halife el-Mütevekkil (öl. 861), Ahmed'e babasının mevkiini verdi. Ancak o, Samerra'da kalarak ümeranın entrikalarına katılıp halife azl ve tayin etmektense hudut boylarına giderek gaza ve cihat yapmayı tercih etti. Kendi isteği üzerine Sugûr ve Dımaşk emirliği görevi ile Samerra'dan ayrıldı. Zamanın ö-nemli ve ilmî merkezlerinden biri olan Tarsus'a gitti. Orada bir yandan askerî ve idarî görevlerini yaparken diğer yandan da İslâm âleminin çeşitli ülkelerinden gelip gaza maksadıyla Tarsus'ta toplanmış bulunan âlimlerin meclislerine katılarak onlardan istifade etti. İbn Tanrıverdînin ifadesine göre, bu sırada Tarsus'ta bir milyon insan yaşamakta idi. Bu sayı, her ne kadar mübalağalı da olsa Tarsus'un o devirdeki ehemmiyetini göstermek bakımından fevkalâde mühimdir. Bu rakam, muhtemelen sadece Tarsus'a ait olmayıp o havalideki bütün hudutlarda yaşayanların yekûnu olmalıdır. Tarsus ve Sugûr halkı, Ahmed'i dindarlığı, adaleti ve şecaati ile takdir edip çok sevdi.

Halife el-Müstaîn (öl. 866) tahttan indirilerek Vâsıt'a sürüldüğü zaman, kendisine koruyucu olarak yanına kimin verilmesini istediği sorulduğunda o, Ahmed'i istemişti. Bir seferinde el-Müstaîn'e, Bizans'tan gelen kıymetli hediye ve halifenin hizmetçilerinin bulunduğu kafile eşkıyanın saldırısına uğramış, kafilede bulunan Ahmed, her türlü tehlikeyi göze alarak bu saldırıyı bertaraf etmişti. el-Müstaîn ile aralarında böylece başlayan dostluk, gittikçe daha da kuvvetlenmişti. el-Müstaîn, Ahmed'e bin dinar göndererek “kendisini sevdiğini bilmesini ve diğer beylerin kıskanarak bir kötülük yapacaklarından korkmayacak olsa kendisini yakınına almak istediğini” söylemişti. Ahmed, diğer Türk beyleri ile birlikte el-Müstaîn'in huzuruna her çıkışında halife, ona gizlice selam verir ve hususî ihsanlarda bulunurdu. Ona Meyyâs adında bir de cariye hediye etmişti ki, kendisinden sonra Tolunoğulları Devleti'nin tahtına geçecek olan oğlu Humâraveyh, bu cariyeden doğmuştur.

Halife el-Müstaîn'in kendisine gösterdiği bu yakınlığa karşılık, Ahmed de sonuna kadar ona sâdık kaldı. Halife el-Mûtezz (öl. 869) 'in annesi Kabiha'nın teşviki ile Bağdat'taki Türk beyleri, el-Müstaîn'i öldürdüğü takdirde kendisine Vâsıt valiliğinin verileceğini yazdıkları zaman Ahmed: “Allah kendisine biat ettiğim halifeyi öldürmeyi bana nasip etmesin” diyerek onların teklifini reddetti ve Samerra'ya döndü. Onun bu davranışı, Bağdat'taki ümera ve saray nezdindeki itibarını daha da artırmıştı. Ancak bundan daha önemli olan Yüce Allah'ın, doğruluğundan ve sadakatından dolayı onu mükâfatlandırmasıydı. Çünkü Ahmed, tek başına Mısır ve Suriye'ye hâkim olduğu zaman, el-Müstaîn'i öldürmesine karşılık kendisine Vâsıt valiliğinin teklif edildiğini hatırlamış ve o cinayeti işlemediği için böylece mükâfatlandırılmış olduğunu bizzat ifade etmiştir.

Tolunoğulları Devleti'nin Kuruluşu Sırasında Abbasî Hilafetinin Durumu:

Bu sıralarda artık Abbasî halifeleri, komutanların elinde birer oyuncak durumuna düşmüşlerdi. Halifelerin, güç ve otoritelerini tamamiyle kaybettikleri ve her şeyin ümeranın elinde olduğu görülmekteydi, öyle ki, vilayetlere vali tayin edilen emirler; valilik yerlerine bizzat gitmiyorlar, oralara kendi adlarına naipler gönderiyorlardı. Bağdat'taki kudretli emirlerden Bayık Bey de Halife el-Mûtezz tarafından Mısır valisi tayin edilmişti (868). Tolun'un ölümünden sonra onun annesi ile evlenip Ahmed'in üvey babası olan Bayık Bey de bizzat Mısır'a gitmeyerek, kendisine naip tayin ettiği Ahmed'i vali olarak Mısır'a gönderdi.

Ahmed'in Mısır Valisi Oluşu:

Ahmed, 15 Eylül 868 tarihinde Bayık Bey'in naibi olarak Mısır'ın idare merkezi Fustat'a vardı. Ancak bütün Mısır toprakları Ahmed'in idaresinde olmayıp yönetim, çeşitli kimseler arasında paylaştırılmıştı. Çünkü Mısır, tarihinin çeşitli devirlerinde olduğu gibi, Abbasî valileri idaresinde de ülkenin içinde bulunduğu şartlar ve Bağdat'a olan uzaklıktan istifade ile valilerin müstakil devlet kurmalarını önlemek maksadıyla birtakım idarî bölgelere ayrılmış ve ülkenin idaresi bir tek kişinin eline terk edilmemişti. Nitekim Ahmed, Mısır'a vardığı zaman İskenderiye'nin idaresi Ahmed b. Dinar'ın, Barka'nın idaresi Ahmed b. İsa es-Saidî'nin elinde olup Berîd teşkilatının (posta ve haberleşme işleri) başında ise Halife el-Mûtezz'in annesi Kabiha'nın kölesi Şukayr bulunuyordu. Mısır'ın malî idare teşkilâtının başında da Ahmed b. el-Müdebbir bulunmakta idi ve doğrudan Bağdat halifesine bağlı idi. Ahmed b. el-Müdebbir'in Halife'nin sarayında sözü dinlenen bir yardımcısı da bulunuyordu: Kardeşi İbrahim b. el-Müdebbir. Ahmed b. Tolun, tek başına Mısır'a hâkim olabilmek için, bir yandan Mısır'da bu rakipleri ile mücadele ederken diğer taraftan kendi taraftarları ve casusları vasıtasıyla Bağdat Sarayı ile de mücadele etmek mecburiyetinde idi.

Bu sıralarda Abbasî hilâfetinin içine düştüğü dâhilî ayaklanmalar ve hilâfet etrafında cereyan eden mücadeleler, Ahmed'e yardım etti. Bağdat'ta vuku bulan olaylar sonucunda Bayık Bey, Mısır valiliğinden azledilerek kısa bir müddet sonra öldürülmüştü (869). Onun yerine Mısır valiliği Yarcûh et-Türkî'ye verildi. Yarcûh, Ahmed'in kayınpederi idi. Ahmed onun kızı Hatun ile evlenmiş bulunuyordu. Bu evlilikten Ahmed'in en büyük oğlu el-Abbas dünyaya gelmişti (856). Yarcûh'un da Ahmed'i kendisinin naibi sıfatiyle Mısır valisi olarak tayin etmesiyle ayağını sağlam bir zemine basan Ahmed, artık gözü arkada olmaksızın Mısır'daki olaylarla uğraşabilirdi.


Ahmed b. Tolun'un Mısır’da İlk Faaliyetleri:

Ahmed, 869 yılı Nisan-Mayıs ayında Boğa el-Asgar'ın çıkardığı isyanı İskenderiye ile Barka arasında bastırdı ve Saîd'e kaçan Boğa yakalanarak başı kesildi. Boğa'nın kesik başı Fustat'a getirildi (Temmuz-Ağustos). Ahmed b. Tolun, Boğa gailesini hallettikten hemensonra, İbn es-Sûfî el-Alevî diye meşhur olan İbrahim b. Muhammed'in çıkardığı ayaklanma ile uğraştı. Ahmed'in İbrahim üzerine gönderdiği ordu önce yenildi ise de (Şubat 870) ikinci savaşta İhmîm'de bozguna uğrayan İbrahim kaçmak zorunda kaldı.

Suriye'de Abbasî hilâfetine karşı ayaklanan Ahmed b. İsa eş-Şeyh-in isyanını bastırma emri alan Tolunoğlu Ahmed, bu vesile ile güçlü bir ordu ve donanma hazırlayarak bizzat ordunun başında Suriye'ye yürüdü. Ancak halife el-Mûtemid (870–892) 'in elindeki bütün yetkileri gaspetmiş ve ona devletin idaresinde isimden başka birşey bırakmamış olan kardeşi el-Muvaffak, Tolunoğlu Ahmed'den şüphelendiği için, Ahmed b. İsa eş-Şeyh ile mücadeleyi başka bir emire havale etti. Tolunoğlu Ahmed de Mısır'a dönmek zorunda kaldı. Bundan sonra Halife el-Mûtemid'den, Mısır'ın diğer bölgelerinin de kendisine bırakıldığına dair bir emirname alan Ahmed, İskenderiye'yi de teslim aldı (Temmuz 870). İskenderiye o sırada Ahmed b. Dinar'ın idaresinde bulunuyordu. Böylece o, Mısır'a tamamen hâkim olmak yolunda önemli bir adım daha atmış oluyordu.

Halife el-Mûtezz'in annesi Kabiha'nın kölesi olup Mısır'daki Berîd teşkilâtının başında bulunan ve bu sebeple Ahmed b. Tolun'a meydan okuyan Şukayr'ın, hilâfet merkezi Bağdat'ta müstakil bir devlet kurmak emelinde olup ona karşı uyanık bulunulması hakkında raporlar gönderdiğini haber alan Ahmed, Şukayr'ı bu görevden azlettirecek fırsatı kollarken, el-Mûtezz'in öldürülerek (869) Şukayr'ın hamisi Kabiha'nın da eski nüfuzunu kaybetmesi üzerine bu emeline ulaşıp Mısır'ın posta ve haberleşme işlerini de kontrolüne aldı.

Bu mesele de böylece halledildikten sonra Mısır'da Ahmed b. Tolun'a en büyük rakip olarak Mısır'ın maliyesini elinde tutan Ahmed b. el-Müdebbir kalmıştı. Daha önce de zikredildiği gibi İbnü'l-Müdebbir'in de hilâfet sarayında kuvvetli bir desteği bulunuyordu. Zenci isyanı dolayısiyle, el-Mûtemid'in mektup yazarak kendisinden daha çok para istemesi üzerine Ahmed b. Tolun, İbnü'l-Müdebbir'i de ortadan çıkaracak fırsatı buldu ve halifeye: “Buna benim gücüm yetmez. Çünkü Mısır'ın harac'ı benim elimde değildir.” diye cevap verdi. Bunun üzerine halife, Şam'ın idaresini vermiş olduğu Ahmed b. Tolun'a Mısır'ın malî idaresini de havale etti. Böylece bütün Mısır'ın idaresi, tek başına Tolunoğlu Ahmed'in eline geçti (876).

Ahmed'in el-Muvaffak ile Mücadelesi:

Bu şekilde maddî ve manevî gücünü daha da artıran Ahmed b. Tolun, halifenin arzusuna göre azledilmesini önleyecek ve Mısır'ın hâkimiyetini kendi ailesi için garanti edecek tedbirleri almaya başladı.
Bu ise meşruiyeti Abbasî hilâfeti tarafından kabul ve tasdik edilen bağımsız bir hükümdarlık kurmakla mümkün olabilirdi. Bu gayeye giden yolda Ahmed için en büyük engel, halifenin unvanı dışında bütün yetkilerini ele geçirmiş olan kardeşi el-Muvaffaktı. Çünkü zayıf bir şahsiyet olan el-Mûtemid, idarî bakımdan ülkeyi iki bağımsız parçaya ayırarak Doğu tarafını ikinci veliaht olarak kabul ve ilân ettiği kardeşi el-Muvaffak'a, Batı tarafını da birinci veliaht olarak ilân ettiği oğlu el-Mufavvaz'a vermişti. Bunların her ikisi de idarî ve malî muhtariyete sahip olacaklar ve birbirlerine müdahale etmeyeceklerdi.

Bu sıralarda Bağdat'tan uzaklardaki eyaletlerde özellikle de Doğu, Güneydoğu ve Güney'de yer yer ayaklanmalar vardı. Mısır'da ise Tolunoğlu Ahmed, meydana getirdiği güçlü bir ordu ve donanma ile hiç kimseye muhtaç olmayacak ve her türlü saldırıya karşı kendisini koruyacak bir durumda bulunuyordu. Dinî bağ dışında, Mısır'ı Bağdat'a bağlayan bir bağ kalmamış gibi idi. Hâlbuki Mısır, Bağdat için hayatî bir ehemmiyet arz ediyordu. Bağdat'ta hâkim olan kim olursa olsun, gönül rızası ile Mısır'ı elden çıkaramazdı. Tolunoğlu Ahmed'in ileriye dönük emellerini sezen el-Muvaffak, ağabeyinin ona mâni olabilecek kararlılık ve kudrette olmadığını çok iyi biliyor ve bu işin kendisine düştüğünü görüyordu.

el-Muvaffak, bu durumda kendisini Abbasî hilâfetinin gerçek temsilcisi ve çıkarlarının koruyucusu olarak görüp yıllardan beri hilâfeti uğraştıran Zencî isyanlarının şiddetli bir ânında Ahmed'e bir elçi göndererek bu ayaklanmanın bastırılması için hilâfete yardım etmesini istedi. Kardeşinden memnun olmayan Halife el-Mûtemid, bu elçinin gizli görevinin bazı komutanlarını kazanarak kendisini Mısır'dan çıkarmak olduğunu, adamları vasıtasıyla Tolunoğlu Ahmed'e bildirip parayı kardeşi el-Muvaffak'a değil, kendisine göndermesini istedi. Sadece, elçinin muhtemel temas ve teşebbüslerini önleyerek şüphelendiği komutanları yakalayıp şiddetle cezalandırmakla yetinen Ahmed, bu nazik durumda el-Muvaffak ile bir savaşı göze alamadığından ayrıca zayıflığı bariz bir şekilde ortaya çıkmış bulunan Abbasî hilâfetinin, yapılacak bir savaş sonunda yıkılmasının vebalini yüklenmekten çekiniyordu. Bu yüzden kendisini manen borçlu hissettiği hilâfete karşı yardımına muhtaç bulunduğu bir sırada ilgisiz kalmayı mürüvvetsizlik olarak telakki ediyordu. Nitekim birmilyonikiyüzbin dinar gibi azımsanamayacak bir yardımı el-Muvaffak'a gönderdi. Ancak anlaşmazlık çıkarmakta kararlı olduğu anlaşılan el-Muvaffak, bu parayı az bularak Ahmed'e hakaret ve tehdit dolu bir mektup yazdı. Ahmed'in de buna aynı üslupla cevap vermesi, aralarındaki anlaşmazlığı daha da derinleştirdi. Bunun üzerine el-Muvaffak, Ahmed'in defterini dürmek için teşebbüslerde bulundu. Ne var ki onun el-Mufavvaz ve yardımcısı Musa b. Boğa et-Türkî nezdinde Tolunoğlu Ahmed'in Mısır valiliğinden azledilerek yerine Şam (Suriye) valisi Amacur'un tayin edilmesi şeklindeki teklifine başta Amacur olmak üzere kimse rağbet etmedi. Çünkü onlardan hiçbiri, Tolunoğlu Ahmed'i Mısır'dan zorla çıkaracak kuvveti kendisinde göremiyordu. el-Muvaffak'ın kendisini Mısır valiliğinden azlettirmek için giriştiği teşebbüs ve yaptığı teklifleri işiten Ahmed, Mısır'da fevkalâde kuvvetli olmasına rağmen, yine de bir takım tedbirler almaktan geri durmadı. Fustat'ı tahkim ettiği gibi Nil nehri üzerinde er-Ravza adasında da bir kale yaptırdı ve donanmasını kuvvetlendirerek muhtemel bir hücuma karşı vaziyet aldı.

el-Muvaffak, teşebbüsünün sonuçsuz kalması üzerine Halife'ye baskı yaparak Ahmed'i Sugûr valiliğinden azlettirdi. Ahmed'in azli ile Sugûr'daki sükûn ve istikrar bozulup Tarsus halkı ayaklanınca el-Mûtemid, Sugûr valiliğini ikinci defa Tolunoğlu Ahmed'e vermek mecburiyetinde kaldığı gibi, bütün Şam (Suriye) valiliğini de buna ilave etti (877). Kendisine karşı girişilen her hareketten daha da güçlenmiş olarak çıkan Ahmed, böylece Fırat'tan Mağrib'e kadar olan yerlerin valisi oldu.

Mağlubiyeti kabul etmeyen bir mizaca sahip olan el-Muvaffak ise bir yandan Zencileri yenmiş olmanın (880) kendisine verdiği rahatlık, diğer yandan da Tolunoğlu Ahmed'in Halep, Kınnesrin, Diyar-ı Müdar ve Hınıs'a naip olarak tayin ettiği kölesi Lü"lü'nün isyanı sebebi ile sıkışmasını fırsat bilerek Ahmed aleyhindeki faaliyetlerine yeniden başladı. el-Muvaffak ile aralarındaki mücadelenin bu safhasında Ahmed, büyük bir siyasî maharet ve ileri görüşlülük örneği vererek el-Muvaffak'a karşı halifeyi kullandı. Zaten bunun için pek çok sebep vardı. el-Muvaffak, halife üzerinde öyle bir baskı kurmuştu ki, el-Mûtemid devleti idare etmek şöyle dursun, onun elinde en basit ihtiyacını bile sağlayamayan bir mahpus gibi idi. el-Mûtemid'in, elçi göndererek durumdan Ahmed'e dert yanması üzerine, halifenin meşru haklarının savunucusu rolünü üstlenen Ahmed, ona itibar ve hürriyetini kazandıracağını vâdederek halifeyi Mısır'a davet etti. Bu davete uyan halife, av bahanesiyle yola çıkıp Rakka'ya kadar gelmişti ki, durum anlaşıldı ve el-Muvaffak'ın adamları onu yakalayarak geri götürdüler (882). Bunu duyan Ahmed, Dımaşk'ta bir ulema ve fukaha meclisi toplatıp bu meclisten el-Muvaffak'ın, “imamete ehil olmadığı” gerekçesiyle veliaht olamayacağı şeklinde bir karar çıkartarak onu veliahtlıktan azlettirdiği gibi, Cuma hutbelerinde de kendisine lanet okunmasını emretti. Buna karşılık el-Muvaffak da idaresi altındaki yerlerde Ahmed'in lanetlenmesini emretti. Tolunoğlu Ahmed, el-Muvaffak'ıveliahtlıktan azletmeleri için kadılara baskı yapmış, hatta onun bu kararına karşı çıkan samimi dostu Kadı Bekkâr b. Kuteybe el-Hanefî'yi hapsettirmiş ve Bekkâr, bu sebepten mahpus iken vefat etmiştir.

Ahmed b. Tolun'un Mısır'da Bağımsızlığını İlan Etmesi:

el-Muvaffak, Tolunoğlu Ahmed aleyhindeki emeline ulaşmaktan ümidini keserken, Ahmed de uzayıp giden bu anlaşmazlıktan bıkıp usanmıştı. Neticede el-Muvaffak'ın, ağabeyi el-Mûtemid'i serbest bırakarak ona itibarını iade etmesi ve Tolunoğlu Ahmed'in de el-Mu-vaffak'ı lânetlemekten vazgeçip adına dua ettirmeyi kabul etmesi ile iki taraf arasında barış yapıldı. Böylece Tolunoğlu Ahmed'in, Mısır'da bağımsız olma emeli de gerçekleşmiş oldu.

Ne var ki Tolunoğlu Ahmed, uzun süren mücadele neticesinde elde ettiği istiklâlin tadını pek çıkaramadı. Tarsus Sugûru'nda çıkan bir ayaklanma sebebiyle sefere çıkan Ahmed, burada hastalandı. Antakya'dan mahfe içinde Mısır'a doğru yola çıktı. Ancak mahfede rahat edemediğinden deniz yolu ile Mısır'a döndü. Bir süre daha hasta yattıktan sonra, 10 Mayıs 884 tarihinde öldü. Öldüğü zaman elli yaşlarında idi. Mısır'daki hâkimiyeti 16 yıldan biraz fazladır.

Tolunoğlu Ahmed'in, onyedisi erkek olmak üzere otuzüç çocuğu olmuştu. Oğullarının en büyüğü el-Abbas'dır. Aynı zamanda şair olan el-Abbas, babasının Suriye seferinde Mısır'da naip olarak kaldığı sırada (879), ayaklanarak Berberîlere gitmiş, ancak orada umduğunu bulamayarak Mısır'a döndüğünde babasının üzerine sevk ettiği orduya yenilerek hapse atılmış, beraberindekiler de idam edilmişti (881). Bu olaydan sonra babası her gittiği yere, tekrar ayaklanmasından çekindiği için, onu da beraberinde götürüyordu. Nitekim Ahmed, son Tarsus seferinde de el-Abbas'ı yanında mahpus olarak götürüp getirmişti. Bu talihsiz şehzade, babasının ölümünden az sonra kardeşi Humâraveyh tarafından öldürülecektir.

2 — Humâraveyh b. Ahmed b. Tolun (884-896) :

Tolunoğlu Ahmed'in ölümünden sonra ikinci büyük oğlu Humâraveyh Mısır, Suriye ve Sugûr hükümdarı olarak ordunun kendisine biat etmesi üzerine 884 yılı Mayıs ayının 10'unda Mısır tahtma oturdu.

Tolunoğlu Ahmed, oğlu el-Abbas'ı isyanı sebebiyle hapsedip onu tahttan mahrum etmekle birlikte, kardeşi Humâraveyh'e biat etmesi şartı ile Suriye ve bütün Sugûr valiliğinin ona verilmesini vasiyet etmişti. Ancak Humâraveyh, devletin bölünmesine ve ailenin parçalanmasına sebep olabileceği endişesi ile bunu kabul etmedi. En kudretli zamanında isyan eden ağabeyinin kendisine itaat etmesini beklemek de hayal idi. Ağabeyinin kendisine biat etmemesini de fırsat bilerek babasının kâtibi Ahmed b. Muhammed el-Vâsıtînin de teşvikleri ile ilk işi ağabeyini öldürtmek oldu.

Ardından, babasının ölümünü fırsat bilerek hemen harekete geçeceğinden zerre kadar şüphe etmediği el-Muvaf fak'a karşı tedbir olmak üzere, el-Vâsıtî'yi bir ordunun başında Suriye'ye gönderdi. Hazırladığı diğer bir ordunun başına da Sa'd el-Eyser'i getirdi. Bu iki orduyu desteklemesi ve Suriye kıyılarını koruması için kuvvetli bir donanma hazırlattı. Filistin'e varan el-Vâsıtî, ağabeyi el-Abbas'ı öldürmesi için telkinde bulunduğu Humâraveyh'in zamanla bu kararından pişman olup kendisine kötülük yapmasından korktuğu için el-Muvaffak'a mektup yazarak onu Humâraveyh ile savaşa kışkırttı. Zaten fırsat kollamakta olan el-Muvaffak, yanında Musul valisi İshak b. Kundac ve el-Cibal valisi Muhammed b. Ebi's-Sâc olduğu halde gelerek Rakka'da konakladı ve Humâraveyh'in idaresi altında bulunan Kınnesrin ile Sugûr'u aldı. Yürüyüşüne devamla Humâraveyh'in kuvvetlerini yenip Halep, Hama ve Hıms'ı alarak Dımaşk'a girdi. Mısır'ı da ele geçirmek için Remle'ye doğru ilerledi.

Bunun üzerine Humâraveyh, 884 yılı Ağustos'unda kalabalık bir ordu ile Mısır'dan çıkıp sayıca kendisinden çok az bir kuvveti olan el-Muvaffak ile Filistin'de, Remle ile Dımaşk arasında, et-Tavvahîn denilen yerde yaptığı savaşta tecrübesizliği sebebiyle yenilerek Mısır'a döndü. Pusuda bekleyen ve Humâraveyh'in yenilip gittiğini bilmeyen komutanı Sa'd el-Eyser ortaya çıkarak yağmalamaya başlamış olan Abbasî kuvvetlerini yendi ve Dımaşk'a girdi. Bu başarısından dolayı gururlanan Sa'd el-Eyser, Humâraveyh'i küçük görüp, Suriye'de onu tanımadığını ilan etti. Mısır'a döndükten sonra komutanının Abbasî ordusunu yenip kendisine âsi olduğunu duyan Humâraveyh, tekrar sefere çıkarak Filistin'e vardı (885). Burada bir ay kaldıktan sonra ordusunda çıkan bir olaydan dolayı savaşmaksızın Mısır'a döndü.

886 yılı Nisan ayında tekrar Suriye'ye sefere çıkan Humâraveyh, Sa'd ile savaşıp onu yenerek öldürdükten sonra 14 Haziran'da Dımaşk'a girdi. Orada birkaç gün kaldıktan sonra İbn Kundac üzerine yürüdü. Yapılan savaşta İshak b. Kundac yenildi ve Humâraveyh'in kuvvetleri onu Samerra kapılarına kadar kovaladılar. Böylece şöhreti artan Humâraveyh'in barış teklifi, el-Muvaffak tarafından kabul edildi. Halife'nin Mısır, Suriye ve bütün Sugûr'un otuz yıl süre ile Humâraveyh'e verildiğini bildiren mektubunu getiren hizmetçisi Aralık a-ymda Dımaşk'a ulaştı. Bu hizmetçinin dediğine göre Halife el-Mûtemid, el-Muvaffak ve el-Mufavvaz, Humâraveyh'e saygılarından ötürü mektubu bizzat kendi elleri ile yazmışlardı. Bunun üzerine Humâraveyh 887 yılı başında Mısır'a döndü. Ancak 889'da Muhammed b. Ebi's-Sâc'ın hücumu üzerine tekrar Suriye'ye sefere çıkıp onu da yendikten sonra döndü.

891'de el-Muvaffak ve 892'de de el-Mûtemid vefat etmişler ve el-Muvaffak'ın oğlu el-Mûtezid, amcasının yerine halife olmuştu. Humâraveyh, yeni halifeye hediyeler göndererek aradaki dostluğu pekiştirmek istedi. Ayrıca kızı Katrunedâ'yı halifenin oğlu el-Müktefî ile evlendirmek istediğini bildirdi. Ancak halife, Katrunedâ ile bizzat kendisinin evlenme istediğini bildirmesi üzerine 894 yılında yapılan muhteşem bir düğünle bu evlilik gerçekleşti. el-Mûtezid'in bu evlilikten asıl maksadı, Humâraveyh'in malî imkânlarından faydalanmaktı. Humâraveyh ise bu evliliği siyasî sebeplerden ötürü istiyordu. Halife ile sulhun devamını sağlamak ve Abbasî hanedanıyla sıhrî yakınlık tesis etmek suretiyle İslâm dünyasında itibarını artırmak istiyordu.

Bu evlilikten sonra Humâraveyh ile el-Mûtezid arasındaki soğukluk, yerini dostluk ve samimiyete bıraktı. el-Mûtezid, Fırat'tan Barka'ya kadar olan bütün İslâm ülkelerini Humaraveyh'e verdi. Buna karşılık Humâraveyh, vergisi ödenmemiş olan geçmiş her yıl için ikiyüzbin dinar vermeyi ve gelecek her yıl için de üçyüzbin dinar ödemeyi kabul etti. Bundan sonra el-Mûtezid Humaraveyh'e saltanat alâmetlerinden olan hil'at, kılıç, taç ve kemer gönderdi. Ancak Humâraveyh'in sevinci uzun sürmedi. Zira kızını tantanalı bir şekilde Bağdat'a gelin gönderdikten sonra gittiği Dımaşk'ta hizmetçileri tarafından öldürüldü (7 Ocak 896). Humâraveyh'in cenazesi, oğlu Ceyş tarafından Mısır'a götürüldü ve babasının yanına gömüldü. Otuziki yaşındayken öldürülen Humâraveyh'in Mısır'daki hâkimiyeti oniki yıl kadar sürmüştür.

Humâraveyh'in ölümünü takip eden on yıl içinde Tolunoğulları ailesinden üç kişi Mısır'da hükümdarlık yaptı. Humâraveyh devrinin Tolunoğullarının kudret, şevket ve büyüklüklerinin doruğunu temsil etmesine karşılık bu on yıl da Tolunoğulları devletinin çöküş ve dağılma devrini temsil eder.
Bunun başlıca sebepleri; Tolunoğulları ailesinin kendi içinde parçalanması, Humâraveyhin oğullarının yaşlarının küçük olup askerin kendilerine saygı duyacağı heybet ve olgunluktan mahrum bulunmaları, Humâraveyh'in kardeşlerinin, babalarının mirasından en büyük payı almak için faaliyette bulunmaları idi. Ayrıca Abbasî hilâfeti ile münasebetlerin düzelip orduyu uğraştıracak askerî bir hareketin kalmaması üzerine ordunun iç meselelere karışmaya başlayıp Tolunoğulları ailesi arasında çıkan anlaşmazlıklarda şu veya bu tarafa ağırlıklarını koyarak idarede etkili olmaya başlaması da oldukça önemli bir faktördü.

3 - Ceyş b. Humâraveyh Devri (896) :

Humâraveyh'in ölümünden hemen sonra, kardeşlerinden birinin tahta çıkması, ordu komutanlarının işine gelmediği için daha ondört yaşını doldurmamış bulunan oğlu Ceyş'e bîat ettiler (7 Ocak 896). İleri gelen komutanlardan bazıları Ceyş'e bîat etmek istememişlerse de arkadaşlarının ısrarı ile rıza göstermişlerdi.

Ceyş, başa geçince kendisini içkiye ve eğlenceye kaptırdı. Bazı çevrelerin telkini ile amcası Ebu'l-Aşâir Nasr'ı öldürttü. Yine bu çevrelerin tesiri ile babasının komutanlarının görev ve mevkilerini değiştirdi. Bu sebeple komutanlardan bir kısmı Bağdat'a gittiler o da sefihçe yaşayışını hiç değiştirmedi. Bu arada Dımaşk ve Sugûr naipleri ayaklanarak adını hutbede anmaz oldular. Sonunda Mısır'da kalmış bulunan ümeranın ileri gelenleri onu yakalayarak topladıkları bir mecliste kendisinin: “Hükümdarlık yükünü taşımaya gücü yetmeyip, ülkeyi yönetmekten âciz olduğunu ve kendisine bîat edenlerin biatini geçersiz saydığını” itiraf ettirdiler. Böylece Ceyş tahttan indirilerek (25 Temmuz 896) hapse atıldı ve birkaç gün sonra da hapiste öldürüldü. Ceyş'in Mısır'daki hâkimiyeti altı ay on iki gün sürmüştür.

4 - Harun b. Humâraveyh Devri (896-904) :

Ceyş'i tasfiye ettikten sonra komutanlar hep birden kardeşi Harun'a biat ettiler (25 Temmuz, 896). Ancak Harun daha ondört yaşında bir çocuk olduğundan akıllı ve kurnaz bir kişi olan Ebû Cafer b. Ebba ona vâsi tayin edildi. Bu andan itibaren devletin dizginlerini eline alan Ebû Cafer, fiilî olarak Mısır'ı idare etmeye başladı, önce Ceyş'in adamları ve taraftarları tamamen öldürüldüler. Arkasından ailesi ve çocukları ile birlikte İskenderiye'de oturmaya zorlanan Harun'un amcası Rebîa'nın, bir kısım halkın kendisinin saltanata daha lâyık olduğunu söyleyerek kışkırtmaları üzere ansızın Fustat'a gelip etrafında topladığı az sayıda bir insanla hâkimiyeti ele geçirmek için giriştiği teşebbüs, yakalanıp kırbaçlanarak öldürülmesi ile sonuçsuz bırakıldı.

Ebû Cafer b. Ebba'nın, bütün yetkileri elinde toplayarak türlü hilelerle rakiplerini ortadan kaldırdığını gören kölelikten yetişmiş komutanlar, ona haset ederek orduya el attılar ve kendilerine bağlı birlikler meydana getirerek, orduyu böldüler. Bedr, Faik, Safî vb. komutanlar, kendilerine bağladıkları askerlere bir takım vaadlerde buluna¬rak kendi çıkarlarını korudular.

Harun'un Karmatiler'le Mücadelesi:

Harun'un genç ve tecrübesiz komutanlara yüksek rütbe ve görevler verip nüfuzlu emirleri darıltması sebebiyle Mısır'daki ümerâ arasında rekabet devam ederken, Hz. Ali soyundan geldiğini iddia eden Hasan b. Zekreveyh b. Mehreveyh adında bir Karmatî propagandisti, etrafına bir miktar adam toplayarak önce Rakka dolaylarında karışıklıklar çıkardıktan sonra Dımaşk'a doğru faaliyetlerini yaymaya başladı. O sırada Dımaşk valisi olan Togac b. Cuff, bedevilerden alelade biri zannederek ciddî bir savaş hazırlığı yapmadan onun karşısına çıktı ve hezimete uğrayarak Dımaşk'a çekildi. Bu beklenmedik yenilgi üzerine Suriyeliler çok korktular ve Togac hemen Harun'a mektup yazarak imdat istedi. Bunun üzerine Harun, Bedr komutasında kalabalık bir orduyu Suriye'ye gönderdi. Yapılan savaşta Mısır ordusu da çok ağır bir mağlubiyete uğradı. Ancak Karmatî reisi Hasan da savaş meydanında ölmüştü. Onun yerine kardeşi Hüseyin, Karmatîler'in reisi oldu.

Bundan sonraki savaşların hepsinde de Karmatîler galip geldi. Suriye'de birçok şehri ele geçirip oraları kendi adamlarının idaresine bırakarak, adlarına hutbe okuttular. Karmatîlerin Suriye'de taraftarları oldukça artarak sadece Mısır'daki Tolunoğulları için değil, bizzat Abbasî hilâfeti için de büyük bir tehlike arz etmeye başladılar. Bu durum karşısında babası el-Mûtezid'in ölümü üzerine halife olan (902) ve Suriye'de Tolunoğulları ile Karmatîler arasında yapılan mücadelenin safhalarmı takip eden el-Müktefî (902-908), kalabalık bir ordu hazırlayarak Tolunoğlu Ahmed'in naibi olan ve Dımaşk'ta efendisine isyan ederek Abbasîler safına geçen Lü'lü'nün kâtibi Muhammed b. Süleyman'ın komutasında, Karmatîler'e karşı gönderdi. Bunu haber alan Karmatî reisi Hüseyin, Dımaşk'tan Hıms taraflarına çekildi. Muhammed b. Süleyman el-Kâtibî süratle yürüyerek Hama yakınında Karmatîler'e ağır bir darbe indirdi (29 Kasım 903). Kûfe'ye doğru kaçan Karmatî reisi Hüseyin, Fırat kıyısında Âne ile Rahbe arasındaki ed-Dâliyye köyünde yakalanarak Bağdat'a götürüldü ve yanındakilerle birlikte öldürüldü (13 Şubat 904).

Bu başarısından sonra el-Müktefî tarafından hilâfet ordularının başkomutanlığına getirilen Muhammed b. Süleyman el-Kâtibî'ye M¬sır meselesini halletme görevi verildi. O, kara ordusunun başında Suriye'ye doğru yürürken, donanma komutanı Damyâne'ye de Mısır'a doğru açılması bildirildi.

Harun, Tolunoğulları Devleti'nin kurulmasından itibaren Mısır'daki durumu bir türlü kabul ve hazmedemeyen Abbasî hilâfetinin kendisine karşı da şansını deneyeceğinden emin olduğu için, daha hâkimiyetinin üçüncü yılında (899), halife el-Mûtezid'e Sugûr'dan vazgeçtiğini ve her yıl halifeliğe dörtyüzellibin dinar ödeyeceğini bildirerek hilafeti yumuşatmanın yanısıra kendi yerini de pekiştirmek istemişti. Ne var ki korktuğu başına geldi. Hilâfet ordusu Dımaşk'a yaklaşınca genç komutanların kendilerine tercih edilmesinden dolayı Harun'a kırgın olan Bedr ve Faik, bütün askerleriyle onlara katıldılar. Hiçbir mukavemetle karşılaşmaksızın Suriye'yi tekrar Abbasîler'e bağlayan Muhammed b. Süleyman el-Kâtibî, böylece kendisini emniyete aldıktan sonra Tolunoğlu ümerâsı ile birlikte Mısır'a doğru yürüdü. Bunu haber alan Harun, sefer hazırlıklarını tamamlayarak yola çıktı ve el-Abbase'de karargâh kurdu

Maiyetinde amcalarından Şeybân ve Adiyy ile aile efradı bulunuyordu. Harun, el-Abbase'deki ikameti sırasında Bedr ve Fâik'e gönül alıcı mektuplar yazarak onları kendisine bağlamak istedi. Ne var ki, bu kritik durumda dahi içki ve eğlencesinden bir türlü vaz geçemeyen Harun, sarhoş hâlde çadırında uyurken kendisini öldürmeyi planlayan amcası Şeybân tarafından öldürüldü (31 Aralık, 904). Harun öldürüldüğü zaman yirmi iki yaşında bulunuyordu. Mısır'daki hâkimiyeti sekiz yıl beşbuçuk ay sürmüştür. Harun'un ölümü hakkında kaynaklarda birbirini tutmayan muhtelif rivayetler var ise de biz burada üzerinde en çok ittifak edileni tercih ettik.

5 — Şeybân b. Ahmed b. Tolun ve Tolunoğullarının Sonu:

el-Abbase'de Harun'un öldürüldüğü gecenin sabahında Tolunoğulları Devleti'nin artık yıldızının söndüğünü ve sonunun geldiğini göremeyen Şeybân, devleti iyi idare edip kendilerine güzellikle muamelede bulunacağına dair askerlere teminat vererek kendisine bîat edilmesini istedi ve böylece Şeybân'a bîat edildi (31 Aralık 904). Daha sonra yanında kardeşleri ve askerleri olduğu hâlde el-Abbase'den ayrılarak Fustat'a geldi. Askere sarfetmek için, Harun'un annesinin sakladığı para ve kıymetli eşyayı müsadere ederek savaş için hazırlıklara başladı.

Muhammed b. Süleyman el-Kâtibî'nin öncü birliklerinin komutanı olan el-Hüseyin b. Hamdan, Mısır'a doğru yürümekte iken yolda Harun'un başına gelenleri öğrenerek en yakın arkadaşlarını yanına alıp el-Abbase'deki ordugâhtan Dımaşk'a doğru kaçan Ebû Cafer b. Ebba ve komutan Necih er-Rumî ile karşılaştı. Bunlar da olup bitenleri anlatıp ona katıldılar ve birlikte el-Abbase'ye doğru yürüdüler. Bu haber Muhammed b. Süleyman el-Kâtibî'ye ulaşınca, o da süratle yürüyerek öncülerine yetişti. Hepsi bir araya geldikleri sırada Emir Yaz-man'ın kölesi olan donanma komutanı Damyâne de asker ve silah yüklü onsekiz savaş gemisi ile Nil'den gelerek Fustat'ın Nil üzerindeki batı köprüsünü tamamen ve doğu köprüsünü de kısmen yakarak tahrip etti. Muhammed b. Süleyman el-Kâtibî de gelip Fustat önünde ordugâh kurdu (10 Ocak 905).

Bunu gören Şeybân, atlı ve yayalardan oluşan kalabalık bir ordu ile şehir dışına çıkarak onlara karşı durdu. Savaş başladıktan bir süre sonra, vuruşma devam ederken, Muhammed b. Süleyman el-Kâtibi, Şeybân'a mektup göndererek teslim olduğu takdirde bütün aile efradı ile kendisinin mal ve canlarına dokunulmayacağına dair söz verdi. Şeybân, kuvvet dengesinin kendi aleyhinde olması sebebiyle sonuçtan ümitsiz olduğu ve kendisine verilen söze güvendiği için, bütün kardeşlerini yanına alarak geceleyin gizlice hilâfet orduları kumandanı Muhammed b. Süleyman el-Kâtibî'nin yanına giderek teslim oldu. Savaş düzeninde bulunan Şeybân'ın ordusunun atlıları hükümdarlarının kaçtığını öğrenerek savaş meydanından çekildiler. Durumdan habersiz, mevzilerinde bekleyen yayalar ise sabahleyin hükümdarsız ve kumandansız kaldıklarını öğrendikleri sırada, harekete geçen hilâfet ordusu tarafından kolayca dağıtıldılar. Süvariler tarafından yakalanan Mısır askerleri, istisnasız öldürdüler. Önünde hiçbir engel kalmamış olan Muhammed b. Süleyman el-Kâtibî, Fustat'a girdi (10 Ocak 905). Böylece Tolunoğulları Devleti de son bulmuş oldu. Tolunoğulları Dev-leti'nin son hükümdarı Şeybân'ın Mısır'daki hükmü, sadece dokuz gün sürmüştür.

Hilâfet Ordusu, Fustat'ta büyük tahribat yaptı. Öyle ki, başta Tolunoğlu Ahmed'in kurduğu el-Kataî şehri olmak üzere Tolunoğul-larma ait ne kadar hâtıra varsa hepsi yerle bir edildi. Bu tahripten ancak Ahmed b. Tolun'un yaptırmış olduğu ve kendi adı ile anılan cami kurtuldu.

Muhammed b. Süleyman el-Kâtibî, 9 Mayıs 905 tarihine kadar Fustat'ta kalıp Mısır'da Tolunoğulları ailesine mensup yaklaşık yirmi kişiyi demir kafesler içinde Bağdat'a götürdü.
 

Tarih Öğretmeni

Sultan
Yönetici
Sultan
Katılım
11 Mar 2009
Mesajlar
8,564
Puanları
113
Konum
Yeryüzü
Web sitesi
www.tarihbilinci.com
TOLUNOĞULLARI DEVRİNDE MISIR'IN SOSYAL DURUMU

Siyasî tarihleri kısmında da görüldüğü gibi Tolunoğulları, Mısır'da sadece otuz sekiz yıl hüküm sürmüşlerdir (868–905). Otuz sekiz yıllık bir zaman, milletlerin ve devletlerin tarihinde çok kısa ve ehemmiyetsiz görülebilir. Fakat Tolunoğullarının Mısır'da hüküm sürdüğü bu zaman Mısır tarihi için fevkalâde mühimdir. Çünkü Mısır, fethinden beri (639) ilk defa olarak Tolunoğulları devrinde müstakil bir devlet olmuş ve yüksek bir iktisadî seviyeye ulaşarak müreffeh bir devir yaşamıştır. Bu refah ve saadeti idare edenler ve edilenler müştereken sağlamışlar ve paylaşmışlardır. Tolunoğullarının Mısır tarihinde askerî rejime dayalı, yabancı bir hâkimiyeti temsil etmelerine rağmen, üzerlerinden bin yıldan fazla bir zaman geçtiği halde hâlâ hayırla yâd edilmeleri onların, Mısır'a sağladıkları bu siyasî bağımsızlık ve iktisadî refah ile alâkalıdır. Tolunoğulları devrinde Mısır, idarî, içtimaî, iktisadî, askerî ve kültürel bakımlardan büyük gelişmelere sahne olmuş ve Tolunoğulları burada pek çok imar faaliyetlerinde bulunmuşlardır.

a) Devlet Teşkilâtı:

Mısır, 639 yılındaki fethinden, Tolunoğulları Devleti'nin kuruluşuna kadar (868), İslâm Devleti'nin vilayetlerinden herhangi biri statüsünde idi. Bu vilayetin bütün idarî işleri, diğer vilayetlerde olduğu gibi, hilâfet merkezi olan Medine, Dımaşk veya Bağdat'tan gönderilen valiler tarafından yürütülüyordu. Valiler doğrudan halifeler tarafından tayin ediliyordu ve her türlü idarî işlerinde nihaî olarak halife'ye karşı sorumlu idiler. Halifeler, hilâfet merkezine çok uzak olan eyaletlerdeki valilerin ilk fırsatta başkaldırarak bağımsız devletler kurmalarına mâni olmak için, çoğu kere vilayetlerdeki mühim görevleri tek elde toplamamaya dikkat ediyorlardı. Bu maksatla bir vilayette halife'yi temsil eden valinin yanı sıra, valiye değil, doğrudan doğruya halife'ye bağlı olan malî görevli (Amilü'l-Harac) veya posta ve haberleşme işlerinden sorumlu (Sahibu'l-Berîd) olan kişiler bulunuyordu. Bazen de büyük eyaletler birkaç vali arasında paylaştırılıyordu. Bunların herbiri âdeta diğerini murakabe ediyordu. Bu sebeple aynı yüksek otorite'ye bağlı farklı kişilerin idare anlayışlarında da farklılıklar ortaya çıkıyordu. Bu görevliler, bulundukları yerlerdeki halkı memnun etmekten daha çok birbirleri ile uğraşıyorlardı. Dolayısiyle devletin varoluş sebebi olan halk, ihmal ediliyordu.

Mısır'da ilk Türk Devleti'ni kuran Tolunoğlu Ahmed, takip ettiği iç siyaset ile Mısırlılar'ın sevgisini kazandı. Mısır'daki merkezini güçlendirmek ve orada bağımsız olmak isteyen birisi olarak dış düşmanlarına ve özellikle el-Muvaffak'a karşı koyabilmek için içeride durumunu sağlamlaştırması gerekiyordu. Bu maksatla bir yandan içeride sükûn ve istikrarı sağlamaya itina gösterirken bir yandan da ayaklanma ve karışıklıkları anında bastırıp halkın can ve mal güvenliğini sağladı. Tolunoğlu Ahmed, istikrarı sağlamak için asilere karşı oldukça sert davranmak zorunda kalmıştı. Zamanında onsekizbin kişinin idam edildiği veya hapislerde öldüğü kaydedilmektedir. Ancak, o böyle davranmakla ülkede sükûn ve emniyeti sağladı.

Tolunoğlu Ahmed'in, Mısır'a vali olması ile birlikte Mısır'ın idaresinde mühim bir değişiklik vuku buldu. Onun idaresinde Mısır, bağımsız bir siyasî hüviyet kazandı. Bunun neticesi olarak Mısır'da bu bağımsızlığa uygun yeni bir nizam tesis edildi. Ahmed b. Tolun, kendisinden önceki diğer Abbasî valilerinden biri olmadığını ispat etmek istercesine önce idare merkezini, kendisinden önceki valilerin karargâhı olan el-Asker şehrinden başka bir yere nakletmekle işe başladı. Amr b. el-Âs, fetihten hemen sonra Fustat ordugâh şehrini kurmuştu. İlk valiler de bu Fustat şehrinde oturarak Mısır'ı idare etmişlerdi. Bu şehir, zamanla sivil bir hüviyet kazandığı için, onun yanı başında, yalnız idarî amaçla el-Asker adında yeni bir şehir kurulmuştu. Valilerin ikametgâhları ve resmî daireler el-Asker şehrinde bulunuyordu. Mısır'a geldikten sonra kısa bir süre valilerin oturduğu el-Asker şehrinde ikamet eden Tolunoğlu Ahmed, kendisini geçici bir Abbasî valisi değil, Mısır'ın bağımsız bir hâkimi olarak düşündüğü için, kendisine ve haleflerine başşehir olacak yeni bir şehir kurmaya karar verdi. Başlangıçta bir mil kare ebadında olan ve el-Katai adı verilen bu şehrin merkezinde Tolunoğlu Ahmed'in sarayı bulunuyor; onun etrafını hükümet daireleri, komutanların ikametgâhları ve ordusunun kışlaları çeviriyordu. Her biri ayrı bir hizmet için kullanılan ve o adla anılan pek çok kapısı olan bu sarayın inşâsı için ellibin dinar sarf edilmişti. Sayılarının yüz bine ulaştığı söylenen Tolunoğulları ordusundaki askerler, milliyetlerine ve sınıflarına göre kendilerine ayrılan hususî mahallelerde oturuyorlardı. Bu kalabalık ordu ve sarayın hizmetini gören her sınıftan insan, bunların etrafında kendilerine mahsus mahallelerde yerleşmişti.

Ahmed b. Tolun'dan önceki Mısır valileri veya onların naipleri, diğer İslâm vilayetlerindeki herhangi bir vali veya naipten farksız iken Ahmed b. Tolun, bu durumu değiştirdi ve ilk defa olarak Mısır'da hutbe, sikke gibi saltanat alâmetlerini kullanan kişi oldu.

Ahmed b. Tolun, Mısır'daki mevkiini pekiştirdikten sonra, başta Divanu'l-İnşâ olmak üzere Divanu'l-Ceyş ve Divanu'l-Harac gibi divanları yeniden teşkil etti. Mısır'da müstakil bir İnşa Divânı'nın kurulması fevkalâde mühimdir. Çünkü bu divan sayesinde başta halife olmak üzere, bütün devletler ve hükümdarlarla müstakil olarak yazışmak mümkün oluyordu. Tolunoğullarından önce Mısır'da müstakil bir İnşâ Divânı yoktu. Çünkü Mısır'ın bütün haberleşme ve yazışmaları Bağdat'taki divan ile yapılıyordu. Ancak Mısır'ın Tolunoğulları devrinde bağımsızlığını kazanması ile yeni hâkimler de müstakil bir hükümdar olarak istedikleri ile istedikleri gibi münasebetler kurmuşlardır. Bu divandan Tolunoğlu Ahmed'in çıkardığı fermanlar, onun idarede ne derecede kuvvetli ve kendisinden ne kadar emin olduğunu göstermektedir.

b)[FONT=&quot] [/FONT]Sosyal Durum:

Tolunoğulları Mısır'da askerî bir rejime dayalı yabancı bir hâkimiyeti temsil ediyorlardı. Ancak çok iyi biliyorlardı ki, sadece askerî güce dayanarak bir ülkede hâkimiyetlerini sonuna kadar sürdürmeleri mümkün değildi. Ayrıca Abbasîler'e karşı istiklâllerini sağlayabilmek ve devam ettirmek için, Mısır halkından destek almaları gerektiğini de iyi idrâk etmişlerdi, öte yandan, her şeyi ile yabancısı oldukları bu ülkede tutunabilmeleri yine de askerî güçleri ile mümkün olabilirdi. Dolayısıyla çeşitli yerlerden buraya yeni askerler getirterek onlarla kendi sistemlerini desteklemeliydiler. Bu ise iktisadî şartların iyi olması ile mümkün olabilirdi.

Mısır, fetih'ten itibaren süratle İslamlaşmış olmasına rağmen, eski din ve âdetleri üzere yaşamaya devam eden yerli halkın sayısı Tolunoğulları devrinde çok büyük bir yekûna ulaşıyordu. Bu durumun on-dört asır boyunca tedricî olarak İslâmiyet ve Araplık lehine çok değişmiş olmakla birlikte günümüze kadar devam ettiğini göz önünde bulunduracak olursak o devirlerde bilhassa Hıristiyan tesirinin oldukça kuvvetli olduğunu tahmin etmek güç olmayacaktır. Ancak ister Müslüman, isterse Hıristiyan veya Yahudi olsun, Mısır halkı Tolunoğulları devrinde birbirleriyle çok iyi bir uyum içinde idiler. Tolunoğlu Ahmed'in ölümle sonuçlanan hastalığı esnasında her üç dinin mensupları ellerinde mukaddes kitapları ile muallimler öğrencileri ile sahraya çıkarak hep birlikte onun iyileşmesi için dua etmişler ve ölümünden sonra da cami, kilise, manastır ve havralarında onun ruhuna dualar okumuşlardı.

Tolunoğulları'nın geniş müsamahası sayesinde, başta Kiptiler olmak üzere gayr-i Arap ve gayr-ı Müslimlerin devlet dairelerinde istihdam edilmeye devam ettiklerini biliyoruz. Tolunoğlu Ahmed, teb'asına karşı o kadar müsamahalı ve şefkatli idi ki, kendisi çok samimî bir müslüman olmasına rağmen, Dımaşk'ı ziyareti esnasında yanan Meryem Kilisesi'nin yeniden inşa edilmesi için kendi malından yetmişbin dinar vermiş ve kilise civarında evleri yanan Hıristiyanlara da evlerini yeniden yapmaları için çok para dağıtmıştı.

Tolunoğulları devrinde, İslam ülkelerinin çeşitli yerlerinden gelerek Mısır'a yerleşmiş bulunan Araplarla yerliler arasında tam bir kaynaşma meydana gelmişti. Bu arada Humâraveyh, Arapların yerliler ile evlenmelerinden doğan gençlerden (muvelledun) müteşekkil ayrı bir askerî birlik teşkil etmişti. Kendilerine el-Muhtâre (seçilmişler) adı verilen bu birlik, merasimlerde kullanıldığı gibi, savaşlarda da ordunun en ön safında çarpışıyordu.

c) İktisadî Durum:

Tolunoğulları devrinde Mısır, iktisadî bakımdan fevkalâde yüksek bir seviyeye ulaşmıştı. Servet, sadece idarecilerin elinde değildi. Halk da bundan payını almıştı.

Halkın kalbine giden yolun iktisadî refahtan geçtiğini bilen Tolunoğlu Ahmed, kendisinden önce konulan ağır vergileri kaldırarak, yolsuzluk yapan maliye görevlilerinin işlerine son verdi. Maliyeyi güvendiği âdil kimselere emanet etti. Halka malî muamelelerde güven vermek için 872 yılında bastırdığı bakır paraya ilave olarak, vezin ve ayarı sağlam ed-Dinâru't-Tolûnî diye anılan yeni bir para kestirdi (880). Bu malî politikayı akıllı bir ziraî, sınaî ve ticarî politika ile destekledi.

Çiftçilere iyi davranarak onların yükünü hafifletti. Mısır'da ziraî hayatın göbeği Nil ile birlikte kesilmiş olduğu için, Nil'in taşıdığı su miktarını bilmek ve ona göre önceden tedbirler almak maksadıyla er-Ravza Adası'ndaki mikyâs'ı (nilometre) yeniden yaptırdı. Sulama kanallarını ıslah ederek yeni kanallar ve su kemerleri yaptırdı. Tarımda verimi artırıcı tedbirler aldı. Alınan tedbirler sonucunda, Tolunoğlu Ahmed'den önce yıllık sekizyüzbin dinar olan Mısır haracı, onun zamanında dörtmilyon üçyüzbin dinara yükselmişti ki bu nispet, neredeyse yüzde beş yüzlük bir artışa tekabül etmektedir. Tolunoğlu Ahmed'in öldüğü zaman bıraktığı miras, zamanında Mısır'ın ulaştığı zenginliği göstermeye yeter. O, saray ordu ve donanması için yaptığı harcamaya ilave olarak imar faaliyetleri ve vakıflar için sarf ettiği muazzam meblağın dışında, öldüğü zaman on milyon dinar nakit altın para, yedibin köle, yirmidörtbin hizmetçi, yedibin binek atı, altıbin katır ve eşek, üçyüz hususî binek hayvanı, yüz saf kan yarış atı miras bırakmıştı. Harcadıklarının dışında hazinesine giren yıllık gelir bir milyon dinar idi. Bağdat'a gönderdikleri ise bunların dışında idi.

Öte yandan Ahmed'in oğlu Humâraveyh, kızı Katrunedâ'nın çeyiz masrafı olarak öyle harcamalar yapmıştı ki, buna hayret etmemek mümkün değildir. Kaynağın ifadesine göre halife el-Mutezid, Humâraveyh'i kızına yapacağı çeyiz harcamalarıyla onu fakirleştirmek ve böylece Mısır'ı müdafaadan aciz bırakarak kolayca tekrar Bağdat'a bağlamayı planlamış ve bunu başarmıştır. Kaynaklarda bu düğün masrafı oldukça mübalağalı bir şekilde anlatılır. Öyle ki, Katrunedâ'nın Fustat'tan Bağdat'a kadar uzanan yol boyunca konakladığı her menzilde, baba evinin konforunu aramaması için konaklar yapılmıştı. Böylece Katrunedâ, bir menzilden diğerine âdeta babasının sarayındaki bir odadan diğerine geçiyormuşçasına ulaşıyordu.

Humâraveyh, babasının yaptırdığı sarayın bahçesini yeniden tanzim etmiş ayrıca bir saray bir de hayvanat bahçesi ve ahırlar yaptırmıştı. Sarayında sevgilisi Boran için bütün duvarları altınla kaplı Beytü'z-Zeheb denilen hususî bir oda yaptırmıştı.

Tolunoğulları devrinde keten ve yünlü dokuma başta olmak üzere pamuklu ve ipekli dokumacılık da fevkalâde gelişmişti. Bunun yanı sıra maden işçiliği, silâh yapımı ve tohumlardan yağ çıkarma, ayrıca el sanatları ve süslemecilik de oldukça yüksek bir seviyeye ulaşmıştı.

Bir ülkede ziraat ve sanatın mevcudiyeti o ülkede ticaretin de varlığına delâlet eder. Çünkü ziraî ve sınaî mahsullerin bolluğu, bu malların pazarlanması zorunluluğunu da beraberinde getirin. Bu faaliyet ise hürriyet ve emniyet sayesinde yapılabilir. İşte Tolunoğulları bu iki şeye çok dikkat etmişlerdir. Ticaret için sonsuz bir hürriyet temin ederken emniyet ve asayişi de ülkenin her tarafında sağlayarak tüccarların geliş-gidişini ve alış-verişi kolaylaştırmışlardır. Bunun yanı sıra vezni ve ayarı sağlam Tolunî Dinarı adıyla bastırılan para da bu ticaretin gelişmesinde müessir olmuştur.
Tolunoğulları devrinde dâhilî ticaretin yanı sıra dış ticaret de gelişmişti. Mısır, bu devirde doğu ile batı arasındaki mümtaz mevkiin¬den de istifade ile milletlerarası ticaretten de nasibini almıştır.

c)[FONT=&quot] [/FONT]Ordu ve Donanma:

Tolunoğulları, istiklâllerini elde edip korumak için orduya ve donanmaya çok büyük ehemmiyet vermişlerdir. Kara ordusu, bilhassa Humâraveyh zamanında sayı ve kuvvet bakımından en yüksek dereceye ulaşmıştı. Ordu umumiyetle Türklerden ve siyahîlerden (Sudan) mürekkep çeşitli birliklerden oluşuyordu. Ayrıca bir miktar Rum da vardı. Bunlara ilave olarak biraz önce de zikredildiği gibi, Humâreveyh müvelledûn'un çocuklarından müteşekkil ayrı bir askerî birlik kurmuştu. Askerlerin hepsinin çok zengin tahsisatları vardı. Sayısı yüzbine ulaştığı söylenilen Tolunoğlu ordusunun Humâraveyh zamanındaki bir yıllık masrafı dokuzyüzbin dinara ulaşmıştı. Bu kuvvetli ordu sayesinde Tolunoğulları dış siyasette de başarılı olmuşlardır.

Humâreveyh, Mısır'da o zamana kadar görülmemiş, fevkalâde gösterişli ve disiplinli merasimler tertip ederdi. Her milletten askerlerin farklı kıyafet ve silahlarla katıldığı bu merasimler çok gösterişli olurdu. Binlerce askerin katıldığı bu merasimlerde, siyahî askerler siyah elbise ve aksesuarları ile bir kara deniz gibi dalgalanırdı. Bütün askerler, âdeta başlarına konmuş da her an ürküp uçacak bir kuş varmışçasına sessiz hareket ederlerdi.

Tolunoğulları, donanmaya da çok büyük ehemmiyet vermişlerdi. Onlar hem Abbasîler'e karşı istiklâllerini korumak, hem de Mısır ve Şam sahillerini yabancılara karşı emniyete almak için donanmaya ihtimam göstermişlerdir. Ahmed b. Tolun, donanma ile bizzat ilgilenmiş Dimyat ve İskenderiye'deki tersaneleri yenilemişti. el-Makrızî'nin naklettiğine göre Ahmed b. Tolun'un donanması yüz harp gemisinden meydana geliyordu. Değişik hizmetler için kullanılan tekneler bu sayının dışında idi.

Tolunoğulları'nın Suriye'ye de hâkim olması, onların Suriye limanlarını ve Sugûr'u da emniyet altında tutmalarını gerektirmişti. Bu sebepten onlar Akdeniz'in doğu kısmının kontrolünü ellerinde tuttukları gibi, Suriye limanlarından çıkan Tolunoğulları gemileri, Adalar Denizi'ne kadar uzanan seferler düzenliyorlardı. Hatta 904 yılında Selanik'e kadar uzanan Tolunoğlu donanması, bu şehri istilâ etmiş, gaziler şehirde kaldıkları günlerde ele geçirdikleri pek çok esir ve ganimet ile geri dönmüşlerdi. Başka bir tarihçinin naklettiğine göre ise Tolunoğlu Ahmed öldüğünde bin teknelik bir donanma bırakmıştı.


TOLUNOĞULLARI DEVRİNDE MISIR'DA İLMÎ VE FİKRÎ HAYAT

Tolunoğulları devrinde Mısır; başta edebiyat, tarih, dinî ve felsefî ilimler olmak üzere muhtelif ilim sahalarında büyük gelişme göstermiştir. Bu ilmî faaliyet, Abbasîler devrinde İslâm âleminin şahidi olduğu büyük rönesansın bir uzantısı idi. Ancak bu devirde Mısır'da medreselerin bulunmadığına hemen işaret etmeliyiz. Dersler âdet olduğu üzere camilerdeki halkalarda veriliyordu. Bu sahada bilhassa Amr b. el-As Camiî ve Ahmed b. Tolun Camiî başta geliyordu, öte yandan ilme ve âlimlere ehemmiyet veren emirlerin evleri de birer ilim merkezi halindeydi.

Tolunoğulları'nın Mısır'da tesis ettikleri müstakil İnşa Divanı, edebiyat'ın gelişmesinde müessir olmuştur. Bu divanda görev yapan kâtipler, bilhassa Kitabet Sanatının gelişmesini sağlamışlardır. Tolunoğulları devrinde Mısır İnşâ Divânı'nda ilk görev alan kişi İbn Abd diye meşhur olan Ebû Cafer Muhammed'dir. İbnü'n-Nedîm'in dediğine göre bu kişi “beliğ ve fasih” birisi idi.

Öte yandan Tolunoğulları devri, şairi bol bir devir olarak göze çarpar. Servetin artışına paralel olarak bu ülkede şairlerin sayısı da artmıştı. İbn Tanrıverdî'nin, Kadı Ebû Amr Osman en-Nablûsî'den naklettiğine göre, Ahmed b. Tolun'un yaptırdığı saray ve bahçesini metheden şairlerin listesi oniki defteri doldurmakta idi. Eğer bu doğru ise, sadece adları oniki defter tutan şairlerin şiirlerini tahmin etmek pek zor olmayacaktır.

Tolunoğulları, halka karşı çok cömert davranıyorlardı. Bu yüzden şairler ve edipler, onların ihsanlarına nail olmak için, etraflarına toplanmışlardı. Bu şairler arasında en meşhuru el-Hüseyin b. Abdüsselâm idi. Ahmed b. Tolun'un en büyük oğlu el-Abbas da şair idi.

Bu devirde şiirin yanı sıra, dil çalışmaları da önemle üzerinde durulan konulardan birisi idi. Arap dili üzerinde çalışanlardan iki tanesi çok meşhur olup bunlar, el-Velid b. Muhammed et-Temimi ve Ahmed b. Cafer ed-Dineverî idiler.

Tarih yazıcılığı sahasında ise İbnüddâye diye meşhur olan Ahmed b. Yusuf b. İbrahim başta gelir. Bu zat Ahmed b. Tolun ve Ceyş'in biyografilerini yazmıştır.

Dinî ilimlerde tefsir, hadis, fıkıh ve kıraat başta gelmekte idi. Tolunoğulları ilmi ve âlimleri teşvik ve himaye ettikleri için, Doğu'dan ve Batı'dan pek çok âlim Mısır'a gelmişlerdi. Bunlar arasmda er-Rebî b. Süleyman el-Muradî önde gelir. Ahmed b. Tolun kendisini davet ettiği için bu zât Mısır'a gelmiş ve önce Fustat'taki Amr b. el-Âs Camiî'n-de dersler verdikten sonra, Ahmed b. Tolun Camiî'nin inşaatının tamamlanması üzerine derslerine burada devam etmişti. Mısır'da Şafiî mezhebinin çok sayıda taraftar bulması, bu zat sayesinde mümkün olmuştur. Ebû Cafer et-Tahavî de Hanefî imamların başında geliyordu. Bilindiği gibi et-Tahavî el-Meânî'nin müellifi olup kendisinin tarih ve fıkıh sahasında da eserleri vardır.

Mısır'da Tolunoğulları devrindeki bu edebî ve dinî hareketin yanı sıra felsefî hareket de görülmektedir. Bunda en büyük pay, İskenderiye Medresesi'nin olmalıdır. Her ne kadar İslâm fetihleri neticesinde İskenderiye Mektebi, insanların daha ziyade İslâm kültürüne alâka duymaları sebebi ile, zayıflamış idiyse de hükümdarlar, tabipsiz ve müneccimsiz edemedikleri için felsefenin de konusu olan tıp ve ilm-i nücûm gelişmeye devam etmiştir. Tolunoğulları devrinde bu iki ilim sahası ile meşgul olanlar, umumiyetle Hıristiyan idiler. Bunların başında olan Saîd b. Nevfel en-Nasranî, aynı zamanda Ahmed b. Tolun'un tabibi idi. Bu zat aynı zamanda İskenderiye Patriği tayin edilmişti. Kendisinin tıp ve cedel sahasında kitapları olduğu gibi, Aristo'nun bazı eserlerini de Arapça'ya tercüme etmiştir.

Görüldüğü gibi Mısır, Tolunoğulları devrinde miladî IX. yüzyılda İslâm dünyasının her tarafından görülen ilmî ve fikrî uyanışından da nasibini almıştır.

Tolunoğullarının Mısır'daki İmar Faaliyetleri

Tolunoğulları, Mısır'da hüküm sürdükleri kısa müddet zarfında bu ülkede büyük imar faaliyetlerinde bulunmuşlardır. Bu imar faaliyetlerinin başında şüphesiz Tolunoğullarına başkent olarak kurulan el-Kataî şehrinin tesisi gelir. Daha önceki vali veya naiplerin oturdukları ve hükümet dairelerinin bulunduğu Fustat ve el-Asker'den uzakta ve müstakil olarak inşâ edilen bu şehir, başlangıçta bir mil karelik bir mesaha üzerinde kurulmuştu.

Bu şehrin merkezinde Tolunoğlu Ahmed'in sarayı ve hükümet daireleri bulunuyordu. Her biri ayrı bir hizmet için kullanılan ve o adla anılan pek çok kapısı olan bu sarayın inşası için Ahmed, ellibin dinar sarfetmişti. Ahmed'in sarayının etrafında komutanların ikâmetgâhları ve ordusunun kışlaları vardı. Sayısının yüzbine ulaştığısöylenilen Tolunoğulları ordusundaki Türkler, Siyahiler, Rumlar, vs. milliyetlerine ve sınıflarına göre kendilerine tahsis edilen hususî mahallelerde oturuyorlardı. Bu kalabalık ordu ve sarayın hizmetini gören her sınıf insan, bunların etrafında kendilerine mahsus mahallelerde yerleşmişlerdi. Her meslek erbabının kendisine has yerlerde oturduğu bu şehrin muntazam bir planı vardı. Pek çok cami, çarşı han, hamam, değirmen ve fırın şehri süslüyordu. Zamanla büyüyüp genişleyen ve el-Asker ve Fustat ile birleşerek tek bir şehir hâline gelen el-Kataî şehri, hilâfet orduları komutanı Muhammed b. Süleyman el-Kâtibî tarafından yerle bir edildiği sırada (905) yüzbin hanelik büyük bir şehir idi.
Bu gün artık hepsi tarih kitaplarında kalmış bulunan Tolunoğullarının imar faaliyetlerinden günümüze kadar ulaşabilen yegâne eser, devletin kurucusunun adı ile anılan camidir. Yeşkûr Dağı üzerine, Samerra Ulu Camii planında yapılan bu eserin minaresi nevinin Mısır'daki yegâne örneğidir. Rivayete göre Tolunoğlu Ahmed, bu camii firavunlardan birinin mezarından çıkan define ile yaptırmış ve cami için harcadığı yüzyirmibin dinardan arta kalan define parasını da yine Mısır'da nevinin ilk örneği olan hastaneye ve diğer hayır işlerine vakfetmişti. Caminin içinde bir de eczane vardı. Ayrıca burada, her cuma günü namaz kılarken hastalananları anında tedavi etmek üzere bir de tabip bulunuyordu. Caminin yanında biri kadınlar ve diğeri erkekler için olmak üzere iki de hamam yapılmıştı.

Humâraveyh, babasının her sınıf halk tarafından sevilmesinin esas sebebinin askerî başarılan değil, halkın gelir ve refahını artıran tedbirleri ve imar faaliyetleri olduğunu bildiğinden, babasının yolundan gitmek istedi. Ancak bütün faaliyet ve masraflarını, halka faydalı eserler yapmaktan ziyade, gösterişe ve lükse tahsis etmekten de kendini alamadı.

Humâraveyh, babasının yaptırdığı sarayın bahçesinde yeni düzenlemeler yaptığı gibi, ayrıca kendisi de bir bahçe yaptırdı. Burası her çeşit meyve ve süs bitkileriyle donatılmıştı. Ağaçların gövdeleri, çeşitli renklerde işlemeli madenî levhalarla kaplanmış, ağaçlara madenî meyveler asılmıştı. Fıskiyeli havuzlardan akan sular çiçek seralarını suluyor, dört bir taraftan getirtilen nadide kuşlar tatlı sesleriyle ötüşüyorlardı. Bahçıvanlar çiçeklere ve süs bitkilerine makaslarla öyle şekiller vermişlerdi ki, seyreden kendisini bir tablo karşısında zannederdi. Halı ve kilim şekillerinden yazıya kadar her türlü süslemeler arasında çeşitli hayvanlar dolaşıyordu.

Bu bahçedeki hayvanat bahçesinde her cins hayvan vardı. Bunlardan mavi gözlü bir arslan, Humâraveyh'in şahsî dostu ve koruyucusu idi. Gözünün renginden dolayı “Zurayk” adını verdiği bu arslan, onunla dolaşır ve onu korurdu.

Humâraveyh, bu bahçede bir köşk yaptırmıştı ki bu köşkün bütün duvarları Lacivert ve altınla kaplı idi. Bu duvarlar, başta kendisinin ve sevgililerinin freskleri olmak üzere, muganniye ve rakkaselerin freskleri ile süslenmişti. Âdeta hakiki gibi olan bu fresklerin başında mücevher ve altınla süslü taşlar, kulaklarında değerli küpeler vardı. Elbiseleri çeşitli boyalarla boyanmıştı. O zamana kadar böyle bir şey ne yapılmış ne de görülmüştü.

Humâraveyh, bu köşkün önünde elli zira uzunluğunda ve genişliğinde bir havuz yaptırmış, içini cıva ile doldurtmuştu. Havuzun ortasında hava ile şişirilen bir yatakta istirahat etmekteydi. Buralarda daha sonra yapılan arkeolojik kazılarda da cıva kalıntılarına rastlanmıştır. Humâraveyh avcılığa ve biniciliğe düşkündü. Babasının yaptırdığı hipodroma o da ehemmiyet vererek geliştirmişti. Fustat'ın at yarışları bu devirde zirveye ulaşmıştı.

Humâraveyh'in bu debdebe ve lükse dönük israflarına kızının çeyizi için yaptığı akıl almaz harcamalar da eklenince, devletin hâzinesi tamtakır kaldı. Humâraveyh 896'da öldüğü zaman tarihçinin deyişiyle: “Kendisi için ölünebilecek en uygun zamanda ölmüştü.” Çünkü arkasından Mısır tahtına geçen oğulları askere cülus bahşişi verecek para bile bulamamışlardı. Buna rağmen Humâraveyh'in debdebeli ve lüks hayatı, Mısırlılar'ın hatıralarında, Mısır'ın zenginlik ve servetinin canlı bir örneği olarak yaşamaya devam etmiştir.

Humâraveyh'in haleflerinin on yıllık saltanatı sonunda Mısır, tekrar Tolunoğlu Ahmed'in vali naibi olarak geldiği zamanki durumuna dönmüş, o zamanın İslâm dünyasının bu en zengin ülkesi, İslâm Ordusu tarafından yağmalanarak harabeye çevrilmiştir.
Tolunoğulları, Mısır tarihinde askerî bir rejime dayalı yabancı bir hâkimiyeti temsil etmekle birlikte Mısır'ı, fethinden beri erişemediği iktisadî bir refah ve siyasî bağımsızlığa kavuşturmuş ve kendisinden sonra orada kurulacak devletlere de güzel bir örnek olmuştur.
 

Talebe

Usta Üye
Katılım
21 Mar 2009
Mesajlar
937
Puanları
93
TULUN OĞULLARI ( 875 - 905 )

Tuluniler Zamanında Mısır


Tolun-Oğulları (875-905)

Mısır'da ve Suriye'de kurulan ve Abbasî hilafetine ismen bağlı ilk Müslüman-Türk devletidir. Devletin kurucusu Ahmed, bir Türk askeri idi. Babası Tulun (Tulun: Türkçe'deki dolun, yani dolun aydan gelir) yaklaşık 815-816'da Buhara valisi tarafından Bağdad'a gönderilmişti. Ahmed, Eylül 835'te Bağdad'da doğdu.

O çok iyi askerî ve dinî bir terbiye gördü ve tahsilini Tarsus'ta tamamladı. Daha sonra cesareti sayesinde Halife Mustain'in beğenisini kazandı. Üvey babası Bayıkbeg'in vekili olarak Mısır valiliği yaptı. Ahmed, 15 Eylül 868'de Fuslat'a ulaşmasıyla Tulunîlerin kuruluşu başlıyordu. Ondan önce de Mısır'da Türk valileri görev yapmış, bunlardan Muzâhim b. Hakan'ın devrinde buraya Türk askerleri gelmeye başlamış ve Mısır, Samarra'dan sonra Türklerin ikinci üssü olmuştu.


Ahmed b. Tulun


Ahmed bin Tulun'un Fuslat'a ulaşmasıyla Müslüman Mısır tarihinde yeni bir devir başlıyordu. Ancak o Mısır'da hakimiyeti ele geçirmek ve nüfuzunu bütün ülkeye yaymak istediği zaman bazı engeller ile karşılaştı. Ahmed'in karşılaştığı en büyük güçlük malî hususlarda oldu. Mısır'ın maliyesi bu sırada kuvvetli ve usta bir maliyeci olan Ahmed bin Müdebbir'in elinde idi ve o Ahmed bin Tulun'a muhalefete kalkışmıştı. Ahmed bin Tulun, İbn-i Müdebbir ile dört yıl süreyle yaptığı mücadeleyi kazanmaya ve onu Suriye'ye uzaklaştırmaya muvaffak oldu. Artık Ahmed Mısır'da malî bağımsızlığa da sahipti. Öte taraftan Bayıkbeg Haziran 870'te öldürülmüş ve Mısır ıkta'ı İbn Tulun'un kayınpederi Yarcuh el-Türkî'ye geçmişti. Yarcuh, damadı İbn Tulun'a Berka ve İskenderiye'nin idaresini de verdi. Böylece bütün Mısır onun hakimiyeti altına girdi.


Yine 870 yılında Abbasî halifesi, el-Mu'temid oldu. El-Mu'temid tahta geçtikten biraz sonra idarî işlerinin büyük bir kısmını kardeşi el-Muvaffak'a bıraktı. Abbasî halifesi daha sonra 20 Temmuz 875'te oğlu Cafer'i "el-Muvaffız" lakabıyla veliahd tayin etmiş ve batı eyaletlerinin valiliğini ona vermişti. Ondan sonra el-Muvaffak'ı da ikinci veliahdlığa ve doğu eyaletlerinin valiliğine tayin etti. Böylece Mısır, Cafer'in hakimiyeti sahasına giriyordu. Ancak Ahmed b. Tulun, Mısır'da hüküm sürmekte olduğundan burada gerek halîfenin ve gerekse oğlunun sözü geçmemekte idi. El-Muvaffak ise usta idareciliği ve kabiliyeti sayesinde kısa zamanda devlette hakikî hükümdar durumuna gelmişti ve onu Ahmed b. Tulun ile çatışması kaçınılmazdı.

Ahmed b. Tulun ise bu olaylar olurken Bağdad'a gidecek olan haracı muntazam bir şekilde azaltarak ve sınırlandırarak büyük bir servet toplamıştı. Aynı zamanda o çeşitli fırsatlardan yararlanarak Türk ve Sudanlı esirlerden iyi talim görmüş tam teçhizatlı bir ordu meydana getirdi. Saltanat naibi el-Muvaffak ile Ahmed bin Tulun arasındaki çatışma, el-Muvaffak'ın doğudaki zenci isyanları ve Saftarîler ile uğraşması sebebiyle patlak verdi. El-Muvaffak, kendi hakimiyeti sahasında olmamasına rağmen, bu sırada Mısır hazinesini de kendi imkânları için kullanmak istedi ve İbn Tulun'a elçi göndererek para istedi.

Öte taraftan Halife Mu'temid kardeşi el-Muvaffak'tan korkarak bizzat Ahmed'e mektup yazmış, istenilen paranın kendisine gönderilmesini istemişti. Buna rağmen Ahmed b. Tulun, el-Muvaffak'a 1.200.000 dinar göndererek onunla uzlaşmayı tercih etti. Ancak Muvaffak bu parayı yetersiz bularak daha fazlasını istedi. Ahmed'in bu isteği sert bir şekilde reddetmesi, aradaki anlaşmazlığı şiddetlendirdi. El-Muvaffak bu durumda onu azletmeye karar verdi ve yerine Suriye valisi Amacur'u tayin etti. Fakat bu karar tatbik edilemedi. Amacur el-Türkî 877/878 yılında öldüğü zaman Ahmed b. Tulun kolayca Suriye'yi ele geçiriyordu.

Ancak onun bu zafer sevinci Mısır'da vekil olarak bıraktığı oğlu Abbas'ın isyanıyla yarıda kalmıştı. Abbas, 879 tarihinde Mısır'ı terketmiş ve Berberîleri para kuvvetiyle elde ederek yeni bir devlet kurmak istemişti. Ahmed b. Tulun Mısır'a dönerek bu isyanı bastırdı, artık o Mısır ve Suriye'nin hakimi idi, paralar üzerine Halifeden sonra kendi adını da bastırmıştı. Ahmed b. Tulun ile el-Muvaffak arasında düşmanlık 882'de Tulunîlerin Suriye valisi Lu'lu'nun el-Muvaffak tarafına geçmesiyle son haddine ulaştı. Ahmed, buna karşılık olmak üzere Muvaffak'ın baskısı altında bulunan Halife Mu'temid'i yanına gelmesi için ısrarla davet etti. O belki de Halifenin gelmesiyle saltanat naibliğini ele geçirerek kendi devletini bütün Abbasî imparatorluğu'nun merkezi yapmayı ümid ediyordu.

Neticede Halife, Ahmed b. Tulun'un yanına gitmeye karar vererek Samarra'dan harekete geçti (882 Kasım ayı sonları). Ancak o Musul'a ulaştığı zaman el-Muvaffak'ın emriyle İshak bin Kundacık tarafından Samerra'ya dönmeye mecbur edildi. El-Muvaffak bununla da yetinmedi, Halife'yi İshak b. Kundacık'ı Mısır ve Suriye valisi tayin etmesi için zorladı. Ancak bu tayin hiç bir netice vermedi. Buna karşılık Ahmed de kendisine katılan fakihlerin fetvasıyla Şam'da el-Muvaffak'ın azlini ilan etti. Daha sonra gerek Ahmed ve gerekse el-Muvaffak hakim oldukları ülkelerin minberlerinde birbirlerine lanetler yağdırmakla yetindiler. Nihayet bir süre sonra iki taraf arasında barış görüşmelerinin başladığı sırada, Ahmed b. Tulun kuzey Suriye'ye tertiplediği bir seferde hastalanarak öldü (10 Mayıs 884).


Humareveyh


Ahmed b. Tulun'un yerine yirmi yaşındaki oğlu Humareveyh geçti. Büyük oğlu Abbas buna itiraz etti ise de öldürüldü. Öte taraftan Humareveyh'in başa geçmesi, Abbasîler ile Tulunîler arasında yapılan barış görüşmelerinin sona ermesine sebep oldu. Bu sırada daha önce Mısır ve Suriye valisi tayin edilmiş olan İshak b. Kundacık ve Saracoğullarından Diyar-ı Mudar valisi Muhammed el-Afşin birleşmişler ve Humâreveyh'in tecrübesizliğinden yararlanarak onun hakimiyeti altındaki toprakları ele geçirmek için hazırlıklara başlamışlardı. Ayrıca onlar el-Muvaffak'a da müracaat ederek yardımcı kuvvet istediler.

El-Muvaffak bu teklifi siyasetine uygun bularak kabul ve onlara Dımaşk üzerine yürümelerini emretti. Bu emri alan iki kumandan harekete geçerek Haleb, Hıms, Antakya'ya hâkim oldular. Tulunîlerin Dımaşk'daki naibi de onlara iltihak etmiş, sadece Şeyzer şehri Humâreveyh'e bağlılığını sürdürmüştü. Humâreveyh Suriye'deki bu olayları haber aldığı zaman hemen bir ordu gönderdi ise de bu ordu Dımaşk'a hakim oldu ve kışın yaklaşmasıyla bir netice alamadı. Öte taraftan el-Muvaffak da oğlu Ahmed'i iki kumandanla birleşmesi için Suriye'ye göndermişti.

Mısır ordusu bu müttefik kuvvetler karşısında başarılı olamayarak Remle'ye çekilirken Ahmed, Ocak-Şubat 885 tarihinde Dımaşk'a giriyordu. Bu olaylar Humâreveyh'in Mısır'dan bizzat harekete geçmesini gerekli kılmış ve Remle'de beklemeye başlamıştı. Bu sırada İshak ve Muhammed bir anlaşmazlık sebebiyle Ahmed'den ayrıldılar. Bu durumda ordusu oldukça zayıflayan Ahmed ile Humâreveyh, Dımaşk-Remle arasında el-Tavvâhin denilen yerde karşılaştılar (Şubat-Mart 885). Humâreveyh gençliği ve tecrübesizliği sebebiyle daha başlangıçta savaş meydanını terketti.

Abbasî ordusu bu durumda Mısır ordugâhını yağmalamaya başladı. Ancak Humareveyh'in çekildiğinden haberi olmayan Mısır ordusundan Sa'd el-Aysar pusuda bulunan birlikleriyle Ahmed'in kuvvetlerine saldırdı. Bu kez kaçma sırası Ahmed de idi, geride ağır kayıplar ve esirler bırakarak savaş meydanını terketti. Humareveyh bundan sonra Suriye, Sugur(uc) şehirleri ve Musul'a hakim oldu. El-Muvaffak, el-Tavvahîn yenilgisiyle artık Mısır'a sahib olamayacağını anlamıştı. Bu nedenle Humareveyh ile bir barış yapmak zorunda kaldı. İki taraf arasındaki barışa göre (886), Humareveyh, Mısır, Suriye ve Anadolu hudud bölgelerinde otuz yıl süreyle vali olarak tanınıyordu. Buna karşılık o yılda 300.000 dinar vergi ödeyecekti. Ancak bu miktar daha önce Ahmed b. Tulun tarafından sadece Mısır için ödenmişti.

Öte taraftan İshak b. Kundacık ile Muhammed el-Afşin arasındaki iyi münasebetler bozulmuş, bu iki kumandan birbirlerinin topraklarına göz dikmişlerdi. Muhammed el-Afşin, Humareveyh'e yanaşarak onunla birleşti. Ancak bu ittifak bir yıl kadar sürmüştü. İshak, Humareveyh ile anlaşmanın kendisi için daha yararlı olduğunu anlamış ve bunu da gerçekleştirmişti. Buna mukabil Muhammed el-Afşin Dımaşk'ı zaptetmek için harekete geçti. Humâreveyh ile Muhammed'in orduları Dımaşk yakınında Senîyet el-U'kab mevkiinde karşılaştı (Mayıs-Haziran 888).

Savaşı Mısır ordusu kazandı. Muhammed kaçmayı tercih etti. Humareveyh onun peşinden İshak b. Kundacık'ı gönderdi. Neticede Muhammed el-Afşin bu iki müttefike karşı koyamayacağını anlamış ve Bağdad'a el-Muvaffak'ın yanına gitmek zorunda kalmıştı (Temmuz 889).

Daha sonra el-Mu'temid Ekim 892'de öldü ve yerine el-Muvaffak'ın oğlu Ahmed, el-Mu'tezid lakabıyla halife oldu. Mu'tezid de Humareveyh'in görevinde kalmasını tasdik etti. Böylece Tulunîler ile Abbasîler arasındaki münasebetlerde dostça gelişmeler görüldü. Nitekim Hümareveyh'in Katr el-Nadâ namıyla meşhur kızı Esmâ, Halife Mu'tezid ile evlendi. Humâreveyh yaşadığı süre içinde harcamalarda müsrif davranmış ve bu devletin malî durumunu çok sarsmıştı. O Suriye'ye yaptığı bir sefer sırasında köleleri tarafından takriben otuz iki yaşında iken öldürüldü (8 Ocak 896). Onun genç yaşta öldrülmesi öldürülmesi Tulunîler Devleti ve Mısır için büyük bir talihsizlikti.


Tuluni İktidarının Zayıflaması ve Sonu


Mu'tezid'in yerine daha sağlığında veliahd tayin ettiği oğlu Ebü'l-Asakir Ceyş geçmişti. Ancak o henüz ondört yaşında tecrübesiz bir gençti, etrafındaki kötü niyetli kimselerin etkisiyle tecrübeli emir ve kumandanlara karşı harekete geçti. Onun bu davranışı gerek hükümdarlık gerekse hayat süresinin kısa olmasına sebep oldu. Neticede ayaklanan kumandanlar onu azlederek öldürdüler (25 Temmuz 896). Ceyş'in yerine aynı derecede ehliyetsiz ve tecrübesiz kardeşi Harun geçirildi.

Tulunî hanedanının son yılları idarede iktidarsızlık, entrikalar ve Abbasîlerin gittikçe artan bir şekilde Mısır'a müdahalesiyle geçmişti. 899 yılında Halife Mu'tezid ile yeni bir anlaşma yapıldı. Bu üçüncü anlaşmayla Tulunîlerin idaresindeki ülkelerin sayısı azalıyor ve Abbasîlere verdikleri vergi 450.000 dinara çıkarılıyordu. Öte taraftan Karmatîlerin Suriye'deki isyanları yalnız Tulunîler için değil Abbasîler için de tehlikeli olmaya başlamıştı.

Bu sırada Halife Mu'tezid ölmüş (902) ve yerine oğlu el-Muktefî geçmişti. Halîfe Muktefî, Suriye'ye Muhammed b. Süleyman idaresinde bir ordu gönderdi. Neticede Abbasî ordusu Karmatîler'i müthiş bir mağlubiyete uğrattı (903). Bu seferden sonra Muhammed b. Süleyman Abbasî orduları başkumandanı tayin edilerek Mısır meselesini neticelendirmekle görevlendirildi. Muhammed b. Süleyman karadan ve denizden Mısır'a hücum etti. Bu sırada Harun, kesin olarak sebebi anlaşılamayan bir şekilde öldürüldü (31 Aralık 904). Ona amcası Şeyban Halef oldu.

Şeyban, Tulunî kuvvetlerini müdafaa için bir düzene sokmaya çalıştı ise de artık çok geçti. Nihayet Muhammed b. Süleyman Mısır kapılarına dayandı. Şeyban teslim olmak teklifini kabul ederek aile fertleriyle Muhammed b. Süleyman'a sığındı. Tulunî ordusundan bir kısmı durumdan habersiz olarak mücadele ettilerse de bu mukavemeti hayatlarıyla ödediler. Muhammed b. Süleyman bundan sonra 12 Ocak 905'te Fustat'a girdi. Böylece Tulunî Devleti sona erdi ve ailenin geride kalan fertleri zincire vurularak Bağdad'a götürüldü.


Tuluniler Zamanında Mısır


Tulunîler zamanında Mısır yeniden bir canlanma, ilerleme ve refah devri yaşamıştı. Bu devlet, temelde kuvvetli bir orduya ve ülkenin iktisadî bakımdan kalkınmasına dayanmıştı. Ayrıca ticaret de fevkalâde gelişmişti.

Nitekim Ahmed b. Tulun bu sebeple Afrika'nın Mısır ve Suriye üzerinden geçen ticaret yollarının kontrolünü elinde tutmak istiyordu. Mısır'da Tulunîler ile beraber bir saray teşkilatı kurulmuş ve bu Abbasîleri de geride bırakacak şekilde bir gelişme göstermişti. Öte taraftan Ahmed b. Tulun halk hizmetlerine yarayacak muazzam imar faaliyetlerinde bulundu. Kataî adı verilen yeni bir şehir kurdu.

Burada bir saray ve kendi ismiyle anılan büyük bir camii ve Dar el-İmare (hükümet konağı) yaptırmıştı. Ayrıca 837 yılında bir hastahane (mâristan) ve bugün hâlâ duran bir su kemeri inşa ettirmişti. İbn Tulun'un en büyük eseri olan camii, 876-879 yılları arasında tamamlanmış olup bugün de varlığını sürdürmektedir. Oğlu Humareveyh de Kataî şehrini genişletmiş ve burada bahçeler ve havuzlar yaptırmıştı.

Ahmed b. Tulun edebiyat ve musıkiye de meraklı olup Türkçe şiirler yazmıştı. Humareveyh de âlim ve şairleri himâye etmesiyle ün kazanmıştı. Nitekim gramerci Muhammed b. Abdullah (öl. 944) onun himâyesinde ve aynı zamanda oğullarının hocası idi. El-Kasım b. Yahya el-Meryemî (öl. 929) de Humavereyh'in savaşlardaki zaferlerini kutlamak için kasideler yazmıştı.
 

Karagöz40

Acemi Üye
Katılım
4 Tem 2019
Mesajlar
1
Puanları
1
Yaş
39
TOLUNOĞULLARI DEVRİNDE MISIR'IN SOSYAL DURUMU

Siyasî tarihleri kısmında da görüldüğü gibi Tolunoğulları, Mısır'da sadece otuz sekiz yıl hüküm sürmüşlerdir (868–905). Otuz sekiz yıllık bir zaman, milletlerin ve devletlerin tarihinde çok kısa ve ehemmiyetsiz görülebilir. Fakat Tolunoğullarının Mısır'da hüküm sürdüğü bu zaman Mısır tarihi için fevkalâde mühimdir. Çünkü Mısır, fethinden beri (639) ilk defa olarak Tolunoğulları devrinde müstakil bir devlet olmuş ve yüksek bir iktisadî seviyeye ulaşarak müreffeh bir devir yaşamıştır. Bu refah ve saadeti idare edenler ve edilenler müştereken sağlamışlar ve paylaşmışlardır. Tolunoğullarının Mısır tarihinde askerî rejime dayalı, yabancı bir hâkimiyeti temsil etmelerine rağmen, üzerlerinden bin yıldan fazla bir zaman geçtiği halde hâlâ hayırla yâd edilmeleri onların, Mısır'a sağladıkları bu siyasî bağımsızlık ve iktisadî refah ile alâkalıdır. Tolunoğulları devrinde Mısır, idarî, içtimaî, iktisadî, askerî ve kültürel bakımlardan büyük gelişmelere sahne olmuş ve Tolunoğulları burada pek çok imar faaliyetlerinde bulunmuşlardır.

a) Devlet Teşkilâtı:

Mısır, 639 yılındaki fethinden, Tolunoğulları Devleti'nin kuruluşuna kadar (868), İslâm Devleti'nin vilayetlerinden herhangi biri statüsünde idi. Bu vilayetin bütün idarî işleri, diğer vilayetlerde olduğu gibi, hilâfet merkezi olan Medine, Dımaşk veya Bağdat'tan gönderilen valiler tarafından yürütülüyordu. Valiler doğrudan halifeler tarafından tayin ediliyordu ve her türlü idarî işlerinde nihaî olarak halife'ye karşı sorumlu idiler. Halifeler, hilâfet merkezine çok uzak olan eyaletlerdeki valilerin ilk fırsatta başkaldırarak bağımsız devletler kurmalarına mâni olmak için, çoğu kere vilayetlerdeki mühim görevleri tek elde toplamamaya dikkat ediyorlardı. Bu maksatla bir vilayette halife'yi temsil eden valinin yanı sıra, valiye değil, doğrudan doğruya halife'ye bağlı olan malî görevli (Amilü'l-Harac) veya posta ve haberleşme işlerinden sorumlu (Sahibu'l-Berîd) olan kişiler bulunuyordu. Bazen de büyük eyaletler birkaç vali arasında paylaştırılıyordu. Bunların herbiri âdeta diğerini murakabe ediyordu. Bu sebeple aynı yüksek otorite'ye bağlı farklı kişilerin idare anlayışlarında da farklılıklar ortaya çıkıyordu. Bu görevliler, bulundukları yerlerdeki halkı memnun etmekten daha çok birbirleri ile uğraşıyorlardı. Dolayısiyle devletin varoluş sebebi olan halk, ihmal ediliyordu.

Mısır'da ilk Türk Devleti'ni kuran Tolunoğlu Ahmed, takip ettiği iç siyaset ile Mısırlılar'ın sevgisini kazandı. Mısır'daki merkezini güçlendirmek ve orada bağımsız olmak isteyen birisi olarak dış düşmanlarına ve özellikle el-Muvaffak'a karşı koyabilmek için içeride durumunu sağlamlaştırması gerekiyordu. Bu maksatla bir yandan içeride sükûn ve istikrarı sağlamaya itina gösterirken bir yandan da ayaklanma ve karışıklıkları anında bastırıp halkın can ve mal güvenliğini sağladı. Tolunoğlu Ahmed, istikrarı sağlamak için asilere karşı oldukça sert davranmak zorunda kalmıştı. Zamanında onsekizbin kişinin idam edildiği veya hapislerde öldüğü kaydedilmektedir. Ancak, o böyle davranmakla ülkede sükûn ve emniyeti sağladı.

Tolunoğlu Ahmed'in, Mısır'a vali olması ile birlikte Mısır'ın idaresinde mühim bir değişiklik vuku buldu. Onun idaresinde Mısır, bağımsız bir siyasî hüviyet kazandı. Bunun neticesi olarak Mısır'da bu bağımsızlığa uygun yeni bir nizam tesis edildi. Ahmed b. Tolun, kendisinden önceki diğer Abbasî valilerinden biri olmadığını ispat etmek istercesine önce idare merkezini, kendisinden önceki valilerin karargâhı olan el-Asker şehrinden başka bir yere nakletmekle işe başladı. Amr b. el-Âs, fetihten hemen sonra Fustat ordugâh şehrini kurmuştu. İlk valiler de bu Fustat şehrinde oturarak Mısır'ı idare etmişlerdi. Bu şehir, zamanla sivil bir hüviyet kazandığı için, onun yanı başında, yalnız idarî amaçla el-Asker adında yeni bir şehir kurulmuştu. Valilerin ikametgâhları ve resmî daireler el-Asker şehrinde bulunuyordu. Mısır'a geldikten sonra kısa bir süre valilerin oturduğu el-Asker şehrinde ikamet eden Tolunoğlu Ahmed, kendisini geçici bir Abbasî valisi değil, Mısır'ın bağımsız bir hâkimi olarak düşündüğü için, kendisine ve haleflerine başşehir olacak yeni bir şehir kurmaya karar verdi. Başlangıçta bir mil kare ebadında olan ve el-Katai adı verilen bu şehrin merkezinde Tolunoğlu Ahmed'in sarayı bulunuyor; onun etrafını hükümet daireleri, komutanların ikametgâhları ve ordusunun kışlaları çeviriyordu. Her biri ayrı bir hizmet için kullanılan ve o adla anılan pek çok kapısı olan bu sarayın inşâsı için ellibin dinar sarf edilmişti. Sayılarının yüz bine ulaştığı söylenen Tolunoğulları ordusundaki askerler, milliyetlerine ve sınıflarına göre kendilerine ayrılan hususî mahallelerde oturuyorlardı. Bu kalabalık ordu ve sarayın hizmetini gören her sınıftan insan, bunların etrafında kendilerine mahsus mahallelerde yerleşmişti.

Ahmed b. Tolun'dan önceki Mısır valileri veya onların naipleri, diğer İslâm vilayetlerindeki herhangi bir vali veya naipten farksız iken Ahmed b. Tolun, bu durumu değiştirdi ve ilk defa olarak Mısır'da hutbe, sikke gibi saltanat alâmetlerini kullanan kişi oldu.

Ahmed b. Tolun, Mısır'daki mevkiini pekiştirdikten sonra, başta Divanu'l-İnşâ olmak üzere Divanu'l-Ceyş ve Divanu'l-Harac gibi divanları yeniden teşkil etti. Mısır'da müstakil bir İnşa Divânı'nın kurulması fevkalâde mühimdir. Çünkü bu divan sayesinde başta halife olmak üzere, bütün devletler ve hükümdarlarla müstakil olarak yazışmak mümkün oluyordu. Tolunoğullarından önce Mısır'da müstakil bir İnşâ Divânı yoktu. Çünkü Mısır'ın bütün haberleşme ve yazışmaları Bağdat'taki divan ile yapılıyordu. Ancak Mısır'ın Tolunoğulları devrinde bağımsızlığını kazanması ile yeni hâkimler de müstakil bir hükümdar olarak istedikleri ile istedikleri gibi münasebetler kurmuşlardır. Bu divandan Tolunoğlu Ahmed'in çıkardığı fermanlar, onun idarede ne derecede kuvvetli ve kendisinden ne kadar emin olduğunu göstermektedir.

b)[FONT=&quot] [/FONT]Sosyal Durum:

Tolunoğulları Mısır'da askerî bir rejime dayalı yabancı bir hâkimiyeti temsil ediyorlardı. Ancak çok iyi biliyorlardı ki, sadece askerî güce dayanarak bir ülkede hâkimiyetlerini sonuna kadar sürdürmeleri mümkün değildi. Ayrıca Abbasîler'e karşı istiklâllerini sağlayabilmek ve devam ettirmek için, Mısır halkından destek almaları gerektiğini de iyi idrâk etmişlerdi, öte yandan, her şeyi ile yabancısı oldukları bu ülkede tutunabilmeleri yine de askerî güçleri ile mümkün olabilirdi. Dolayısıyla çeşitli yerlerden buraya yeni askerler getirterek onlarla kendi sistemlerini desteklemeliydiler. Bu ise iktisadî şartların iyi olması ile mümkün olabilirdi.

Mısır, fetih'ten itibaren süratle İslamlaşmış olmasına rağmen, eski din ve âdetleri üzere yaşamaya devam eden yerli halkın sayısı Tolunoğulları devrinde çok büyük bir yekûna ulaşıyordu. Bu durumun on-dört asır boyunca tedricî olarak İslâmiyet ve Araplık lehine çok değişmiş olmakla birlikte günümüze kadar devam ettiğini göz önünde bulunduracak olursak o devirlerde bilhassa Hıristiyan tesirinin oldukça kuvvetli olduğunu tahmin etmek güç olmayacaktır. Ancak ister Müslüman, isterse Hıristiyan veya Yahudi olsun, Mısır halkı Tolunoğulları devrinde birbirleriyle çok iyi bir uyum içinde idiler. Tolunoğlu Ahmed'in ölümle sonuçlanan hastalığı esnasında her üç dinin mensupları ellerinde mukaddes kitapları ile muallimler öğrencileri ile sahraya çıkarak hep birlikte onun iyileşmesi için dua etmişler ve ölümünden sonra da cami, kilise, manastır ve havralarında onun ruhuna dualar okumuşlardı.

Tolunoğulları'nın geniş müsamahası sayesinde, başta Kiptiler olmak üzere gayr-i Arap ve gayr-ı Müslimlerin devlet dairelerinde istihdam edilmeye devam ettiklerini biliyoruz. Tolunoğlu Ahmed, teb'asına karşı o kadar müsamahalı ve şefkatli idi ki, kendisi çok samimî bir müslüman olmasına rağmen, Dımaşk'ı ziyareti esnasında yanan Meryem Kilisesi'nin yeniden inşa edilmesi için kendi malından yetmişbin dinar vermiş ve kilise civarında evleri yanan Hıristiyanlara da evlerini yeniden yapmaları için çok para dağıtmıştı.

Tolunoğulları devrinde, İslam ülkelerinin çeşitli yerlerinden gelerek Mısır'a yerleşmiş bulunan Araplarla yerliler arasında tam bir kaynaşma meydana gelmişti. Bu arada Humâraveyh, Arapların yerliler ile evlenmelerinden doğan gençlerden (muvelledun) müteşekkil ayrı bir askerî birlik teşkil etmişti. Kendilerine el-Muhtâre (seçilmişler) adı verilen bu birlik, merasimlerde kullanıldığı gibi, savaşlarda da ordunun en ön safında çarpışıyordu.

c) İktisadî Durum:

Tolunoğulları devrinde Mısır, iktisadî bakımdan fevkalâde yüksek bir seviyeye ulaşmıştı. Servet, sadece idarecilerin elinde değildi. Halk da bundan payını almıştı.

Halkın kalbine giden yolun iktisadî refahtan geçtiğini bilen Tolunoğlu Ahmed, kendisinden önce konulan ağır vergileri kaldırarak, yolsuzluk yapan maliye görevlilerinin işlerine son verdi. Maliyeyi güvendiği âdil kimselere emanet etti. Halka malî muamelelerde güven vermek için 872 yılında bastırdığı bakır paraya ilave olarak, vezin ve ayarı sağlam ed-Dinâru't-Tolûnî diye anılan yeni bir para kestirdi (880). Bu malî politikayı akıllı bir ziraî, sınaî ve ticarî politika ile destekledi.

Çiftçilere iyi davranarak onların yükünü hafifletti. Mısır'da ziraî hayatın göbeği Nil ile birlikte kesilmiş olduğu için, Nil'in taşıdığı su miktarını bilmek ve ona göre önceden tedbirler almak maksadıyla er-Ravza Adası'ndaki mikyâs'ı (nilometre) yeniden yaptırdı. Sulama kanallarını ıslah ederek yeni kanallar ve su kemerleri yaptırdı. Tarımda verimi artırıcı tedbirler aldı. Alınan tedbirler sonucunda, Tolunoğlu Ahmed'den önce yıllık sekizyüzbin dinar olan Mısır haracı, onun zamanında dörtmilyon üçyüzbin dinara yükselmişti ki bu nispet, neredeyse yüzde beş yüzlük bir artışa tekabül etmektedir. Tolunoğlu Ahmed'in öldüğü zaman bıraktığı miras, zamanında Mısır'ın ulaştığı zenginliği göstermeye yeter. O, saray ordu ve donanması için yaptığı harcamaya ilave olarak imar faaliyetleri ve vakıflar için sarf ettiği muazzam meblağın dışında, öldüğü zaman on milyon dinar nakit altın para, yedibin köle, yirmidörtbin hizmetçi, yedibin binek atı, altıbin katır ve eşek, üçyüz hususî binek hayvanı, yüz saf kan yarış atı miras bırakmıştı. Harcadıklarının dışında hazinesine giren yıllık gelir bir milyon dinar idi. Bağdat'a gönderdikleri ise bunların dışında idi.

Öte yandan Ahmed'in oğlu Humâraveyh, kızı Katrunedâ'nın çeyiz masrafı olarak öyle harcamalar yapmıştı ki, buna hayret etmemek mümkün değildir. Kaynağın ifadesine göre halife el-Mutezid, Humâraveyh'i kızına yapacağı çeyiz harcamalarıyla onu fakirleştirmek ve böylece Mısır'ı müdafaadan aciz bırakarak kolayca tekrar Bağdat'a bağlamayı planlamış ve bunu başarmıştır. Kaynaklarda bu düğün masrafı oldukça mübalağalı bir şekilde anlatılır. Öyle ki, Katrunedâ'nın Fustat'tan Bağdat'a kadar uzanan yol boyunca konakladığı her menzilde, baba evinin konforunu aramaması için konaklar yapılmıştı. Böylece Katrunedâ, bir menzilden diğerine âdeta babasının sarayındaki bir odadan diğerine geçiyormuşçasına ulaşıyordu.

Humâraveyh, babasının yaptırdığı sarayın bahçesini yeniden tanzim etmiş ayrıca bir saray bir de hayvanat bahçesi ve ahırlar yaptırmıştı. Sarayında sevgilisi Boran için bütün duvarları altınla kaplı Beytü'z-Zeheb denilen hususî bir oda yaptırmıştı.

Tolunoğulları devrinde keten ve yünlü dokuma başta olmak üzere pamuklu ve ipekli dokumacılık da fevkalâde gelişmişti. Bunun yanı sıra maden işçiliği, silâh yapımı ve tohumlardan yağ çıkarma, ayrıca el sanatları ve süslemecilik de oldukça yüksek bir seviyeye ulaşmıştı.

Bir ülkede ziraat ve sanatın mevcudiyeti o ülkede ticaretin de varlığına delâlet eder. Çünkü ziraî ve sınaî mahsullerin bolluğu, bu malların pazarlanması zorunluluğunu da beraberinde getirin. Bu faaliyet ise hürriyet ve emniyet sayesinde yapılabilir. İşte Tolunoğulları bu iki şeye çok dikkat etmişlerdir. Ticaret için sonsuz bir hürriyet temin ederken emniyet ve asayişi de ülkenin her tarafında sağlayarak tüccarların geliş-gidişini ve alış-verişi kolaylaştırmışlardır. Bunun yanı sıra vezni ve ayarı sağlam Tolunî Dinarı adıyla bastırılan para da bu ticaretin gelişmesinde müessir olmuştur.
Tolunoğulları devrinde dâhilî ticaretin yanı sıra dış ticaret de gelişmişti. Mısır, bu devirde doğu ile batı arasındaki mümtaz mevkiin¬den de istifade ile milletlerarası ticaretten de nasibini almıştır.

c)[FONT=&quot] [/FONT]Ordu ve Donanma:

Tolunoğulları, istiklâllerini elde edip korumak için orduya ve donanmaya çok büyük ehemmiyet vermişlerdir. Kara ordusu, bilhassa Humâraveyh zamanında sayı ve kuvvet bakımından en yüksek dereceye ulaşmıştı. Ordu umumiyetle Türklerden ve siyahîlerden (Sudan) mürekkep çeşitli birliklerden oluşuyordu. Ayrıca bir miktar Rum da vardı. Bunlara ilave olarak biraz önce de zikredildiği gibi, Humâreveyh müvelledûn'un çocuklarından müteşekkil ayrı bir askerî birlik kurmuştu. Askerlerin hepsinin çok zengin tahsisatları vardı. Sayısı yüzbine ulaştığı söylenilen Tolunoğlu ordusunun Humâraveyh zamanındaki bir yıllık masrafı dokuzyüzbin dinara ulaşmıştı. Bu kuvvetli ordu sayesinde Tolunoğulları dış siyasette de başarılı olmuşlardır.

Humâreveyh, Mısır'da o zamana kadar görülmemiş, fevkalâde gösterişli ve disiplinli merasimler tertip ederdi. Her milletten askerlerin farklı kıyafet ve silahlarla katıldığı bu merasimler çok gösterişli olurdu. Binlerce askerin katıldığı bu merasimlerde, siyahî askerler siyah elbise ve aksesuarları ile bir kara deniz gibi dalgalanırdı. Bütün askerler, âdeta başlarına konmuş da her an ürküp uçacak bir kuş varmışçasına sessiz hareket ederlerdi.

Tolunoğulları, donanmaya da çok büyük ehemmiyet vermişlerdi. Onlar hem Abbasîler'e karşı istiklâllerini korumak, hem de Mısır ve Şam sahillerini yabancılara karşı emniyete almak için donanmaya ihtimam göstermişlerdir. Ahmed b. Tolun, donanma ile bizzat ilgilenmiş Dimyat ve İskenderiye'deki tersaneleri yenilemişti. el-Makrızî'nin naklettiğine göre Ahmed b. Tolun'un donanması yüz harp gemisinden meydana geliyordu. Değişik hizmetler için kullanılan tekneler bu sayının dışında idi.

Tolunoğulları'nın Suriye'ye de hâkim olması, onların Suriye limanlarını ve Sugûr'u da emniyet altında tutmalarını gerektirmişti. Bu sebepten onlar Akdeniz'in doğu kısmının kontrolünü ellerinde tuttukları gibi, Suriye limanlarından çıkan Tolunoğulları gemileri, Adalar Denizi'ne kadar uzanan seferler düzenliyorlardı. Hatta 904 yılında Selanik'e kadar uzanan Tolunoğlu donanması, bu şehri istilâ etmiş, gaziler şehirde kaldıkları günlerde ele geçirdikleri pek çok esir ve ganimet ile geri dönmüşlerdi. Başka bir tarihçinin naklettiğine göre ise Tolunoğlu Ahmed öldüğünde bin teknelik bir donanma bırakmıştı.


TOLUNOĞULLARI DEVRİNDE MISIR'DA İLMÎ VE FİKRÎ HAYAT

Tolunoğulları devrinde Mısır; başta edebiyat, tarih, dinî ve felsefî ilimler olmak üzere muhtelif ilim sahalarında büyük gelişme göstermiştir. Bu ilmî faaliyet, Abbasîler devrinde İslâm âleminin şahidi olduğu büyük rönesansın bir uzantısı idi. Ancak bu devirde Mısır'da medreselerin bulunmadığına hemen işaret etmeliyiz. Dersler âdet olduğu üzere camilerdeki halkalarda veriliyordu. Bu sahada bilhassa Amr b. el-As Camiî ve Ahmed b. Tolun Camiî başta geliyordu, öte yandan ilme ve âlimlere ehemmiyet veren emirlerin evleri de birer ilim merkezi halindeydi.

Tolunoğulları'nın Mısır'da tesis ettikleri müstakil İnşa Divanı, edebiyat'ın gelişmesinde müessir olmuştur. Bu divanda görev yapan kâtipler, bilhassa Kitabet Sanatının gelişmesini sağlamışlardır. Tolunoğulları devrinde Mısır İnşâ Divânı'nda ilk görev alan kişi İbn Abd diye meşhur olan Ebû Cafer Muhammed'dir. İbnü'n-Nedîm'in dediğine göre bu kişi “beliğ ve fasih” birisi idi.

Öte yandan Tolunoğulları devri, şairi bol bir devir olarak göze çarpar. Servetin artışına paralel olarak bu ülkede şairlerin sayısı da artmıştı. İbn Tanrıverdî'nin, Kadı Ebû Amr Osman en-Nablûsî'den naklettiğine göre, Ahmed b. Tolun'un yaptırdığı saray ve bahçesini metheden şairlerin listesi oniki defteri doldurmakta idi. Eğer bu doğru ise, sadece adları oniki defter tutan şairlerin şiirlerini tahmin etmek pek zor olmayacaktır.

Tolunoğulları, halka karşı çok cömert davranıyorlardı. Bu yüzden şairler ve edipler, onların ihsanlarına nail olmak için, etraflarına toplanmışlardı. Bu şairler arasında en meşhuru el-Hüseyin b. Abdüsselâm idi. Ahmed b. Tolun'un en büyük oğlu el-Abbas da şair idi.

Bu devirde şiirin yanı sıra, dil çalışmaları da önemle üzerinde durulan konulardan birisi idi. Arap dili üzerinde çalışanlardan iki tanesi çok meşhur olup bunlar, el-Velid b. Muhammed et-Temimi ve Ahmed b. Cafer ed-Dineverî idiler.

Tarih yazıcılığı sahasında ise İbnüddâye diye meşhur olan Ahmed b. Yusuf b. İbrahim başta gelir. Bu zat Ahmed b. Tolun ve Ceyş'in biyografilerini yazmıştır.

Dinî ilimlerde tefsir, hadis, fıkıh ve kıraat başta gelmekte idi. Tolunoğulları ilmi ve âlimleri teşvik ve himaye ettikleri için, Doğu'dan ve Batı'dan pek çok âlim Mısır'a gelmişlerdi. Bunlar arasmda er-Rebî b. Süleyman el-Muradî önde gelir. Ahmed b. Tolun kendisini davet ettiği için bu zât Mısır'a gelmiş ve önce Fustat'taki Amr b. el-Âs Camiî'n-de dersler verdikten sonra, Ahmed b. Tolun Camiî'nin inşaatının tamamlanması üzerine derslerine burada devam etmişti. Mısır'da Şafiî mezhebinin çok sayıda taraftar bulması, bu zat sayesinde mümkün olmuştur. Ebû Cafer et-Tahavî de Hanefî imamların başında geliyordu. Bilindiği gibi et-Tahavî el-Meânî'nin müellifi olup kendisinin tarih ve fıkıh sahasında da eserleri vardır.

Mısır'da Tolunoğulları devrindeki bu edebî ve dinî hareketin yanı sıra felsefî hareket de görülmektedir. Bunda en büyük pay, İskenderiye Medresesi'nin olmalıdır. Her ne kadar İslâm fetihleri neticesinde İskenderiye Mektebi, insanların daha ziyade İslâm kültürüne alâka duymaları sebebi ile, zayıflamış idiyse de hükümdarlar, tabipsiz ve müneccimsiz edemedikleri için felsefenin de konusu olan tıp ve ilm-i nücûm gelişmeye devam etmiştir. Tolunoğulları devrinde bu iki ilim sahası ile meşgul olanlar, umumiyetle Hıristiyan idiler. Bunların başında olan Saîd b. Nevfel en-Nasranî, aynı zamanda Ahmed b. Tolun'un tabibi idi. Bu zat aynı zamanda İskenderiye Patriği tayin edilmişti. Kendisinin tıp ve cedel sahasında kitapları olduğu gibi, Aristo'nun bazı eserlerini de Arapça'ya tercüme etmiştir.

Görüldüğü gibi Mısır, Tolunoğulları devrinde miladî IX. yüzyılda İslâm dünyasının her tarafından görülen ilmî ve fikrî uyanışından da nasibini almıştır.

Tolunoğullarının Mısır'daki İmar Faaliyetleri

Tolunoğulları, Mısır'da hüküm sürdükleri kısa müddet zarfında bu ülkede büyük imar faaliyetlerinde bulunmuşlardır. Bu imar faaliyetlerinin başında şüphesiz Tolunoğullarına başkent olarak kurulan el-Kataî şehrinin tesisi gelir. Daha önceki vali veya naiplerin oturdukları ve hükümet dairelerinin bulunduğu Fustat ve el-Asker'den uzakta ve müstakil olarak inşâ edilen bu şehir, başlangıçta bir mil karelik bir mesaha üzerinde kurulmuştu.

Bu şehrin merkezinde Tolunoğlu Ahmed'in sarayı ve hükümet daireleri bulunuyordu. Her biri ayrı bir hizmet için kullanılan ve o adla anılan pek çok kapısı olan bu sarayın inşası için Ahmed, ellibin dinar sarfetmişti. Ahmed'in sarayının etrafında komutanların ikâmetgâhları ve ordusunun kışlaları vardı. Sayısının yüzbine ulaştığısöylenilen Tolunoğulları ordusundaki Türkler, Siyahiler, Rumlar, vs. milliyetlerine ve sınıflarına göre kendilerine tahsis edilen hususî mahallelerde oturuyorlardı. Bu kalabalık ordu ve sarayın hizmetini gören her sınıf insan, bunların etrafında kendilerine mahsus mahallelerde yerleşmişlerdi. Her meslek erbabının kendisine has yerlerde oturduğu bu şehrin muntazam bir planı vardı. Pek çok cami, çarşı han, hamam, değirmen ve fırın şehri süslüyordu. Zamanla büyüyüp genişleyen ve el-Asker ve Fustat ile birleşerek tek bir şehir hâline gelen el-Kataî şehri, hilâfet orduları komutanı Muhammed b. Süleyman el-Kâtibî tarafından yerle bir edildiği sırada (905) yüzbin hanelik büyük bir şehir idi.
Bu gün artık hepsi tarih kitaplarında kalmış bulunan Tolunoğullarının imar faaliyetlerinden günümüze kadar ulaşabilen yegâne eser, devletin kurucusunun adı ile anılan camidir. Yeşkûr Dağı üzerine, Samerra Ulu Camii planında yapılan bu eserin minaresi nevinin Mısır'daki yegâne örneğidir. Rivayete göre Tolunoğlu Ahmed, bu camii firavunlardan birinin mezarından çıkan define ile yaptırmış ve cami için harcadığı yüzyirmibin dinardan arta kalan define parasını da yine Mısır'da nevinin ilk örneği olan hastaneye ve diğer hayır işlerine vakfetmişti. Caminin içinde bir de eczane vardı. Ayrıca burada, her cuma günü namaz kılarken hastalananları anında tedavi etmek üzere bir de tabip bulunuyordu. Caminin yanında biri kadınlar ve diğeri erkekler için olmak üzere iki de hamam yapılmıştı.

Humâraveyh, babasının her sınıf halk tarafından sevilmesinin esas sebebinin askerî başarılan değil, halkın gelir ve refahını artıran tedbirleri ve imar faaliyetleri olduğunu bildiğinden, babasının yolundan gitmek istedi. Ancak bütün faaliyet ve masraflarını, halka faydalı eserler yapmaktan ziyade, gösterişe ve lükse tahsis etmekten de kendini alamadı.

Humâraveyh, babasının yaptırdığı sarayın bahçesinde yeni düzenlemeler yaptığı gibi, ayrıca kendisi de bir bahçe yaptırdı. Burası her çeşit meyve ve süs bitkileriyle donatılmıştı. Ağaçların gövdeleri, çeşitli renklerde işlemeli madenî levhalarla kaplanmış, ağaçlara madenî meyveler asılmıştı. Fıskiyeli havuzlardan akan sular çiçek seralarını suluyor, dört bir taraftan getirtilen nadide kuşlar tatlı sesleriyle ötüşüyorlardı. Bahçıvanlar çiçeklere ve süs bitkilerine makaslarla öyle şekiller vermişlerdi ki, seyreden kendisini bir tablo karşısında zannederdi. Halı ve kilim şekillerinden yazıya kadar her türlü süslemeler arasında çeşitli hayvanlar dolaşıyordu.

Bu bahçedeki hayvanat bahçesinde her cins hayvan vardı. Bunlardan mavi gözlü bir arslan, Humâraveyh'in şahsî dostu ve koruyucusu idi. Gözünün renginden dolayı “Zurayk” adını verdiği bu arslan, onunla dolaşır ve onu korurdu.

Humâraveyh, bu bahçede bir köşk yaptırmıştı ki bu köşkün bütün duvarları Lacivert ve altınla kaplı idi. Bu duvarlar, başta kendisinin ve sevgililerinin freskleri olmak üzere, muganniye ve rakkaselerin freskleri ile süslenmişti. Âdeta hakiki gibi olan bu fresklerin başında mücevher ve altınla süslü taşlar, kulaklarında değerli küpeler vardı. Elbiseleri çeşitli boyalarla boyanmıştı. O zamana kadar böyle bir şey ne yapılmış ne de görülmüştü.

Humâraveyh, bu köşkün önünde elli zira uzunluğunda ve genişliğinde bir havuz yaptırmış, içini cıva ile doldurtmuştu. Havuzun ortasında hava ile şişirilen bir yatakta istirahat etmekteydi. Buralarda daha sonra yapılan arkeolojik kazılarda da cıva kalıntılarına rastlanmıştır. Humâraveyh avcılığa ve biniciliğe düşkündü. Babasının yaptırdığı hipodroma o da ehemmiyet vererek geliştirmişti. Fustat'ın at yarışları bu devirde zirveye ulaşmıştı.

Humâraveyh'in bu debdebe ve lükse dönük israflarına kızının çeyizi için yaptığı akıl almaz harcamalar da eklenince, devletin hâzinesi tamtakır kaldı. Humâraveyh 896'da öldüğü zaman tarihçinin deyişiyle: “Kendisi için ölünebilecek en uygun zamanda ölmüştü.” Çünkü arkasından Mısır tahtına geçen oğulları askere cülus bahşişi verecek para bile bulamamışlardı. Buna rağmen Humâraveyh'in debdebeli ve lüks hayatı, Mısırlılar'ın hatıralarında, Mısır'ın zenginlik ve servetinin canlı bir örneği olarak yaşamaya devam etmiştir.

Humâraveyh'in haleflerinin on yıllık saltanatı sonunda Mısır, tekrar Tolunoğlu Ahmed'in vali naibi olarak geldiği zamanki durumuna dönmüş, o zamanın İslâm dünyasının bu en zengin ülkesi, İslâm Ordusu tarafından yağmalanarak harabeye çevrilmiştir.
Tolunoğulları, Mısır tarihinde askerî bir rejime dayalı yabancı bir hâkimiyeti temsil etmekle birlikte Mısır'ı, fethinden beri erişemediği iktisadî bir refah ve siyasî bağımsızlığa kavuşturmuş ve kendisinden sonra orada kurulacak devletlere de güzel bir örnek olmuştur.
Post automatically merged:

İyi çalışmlar.. Bu yazının kaynakçası var mı? Özellikle şu bilginin hangi kaynakta geçtiğini öğrenmek istiyorum. Yardımcı olursanız sevinirim.. ''Hatta 904 yılında Selanik'e kadar uzanan Tolunoğlu donanması, bu şehri istilâ etmiş, gaziler şehirde kaldıkları günlerde ele geçirdikleri pek çok esir ve ganimet ile geri dönmüşlerdi. Başka bir tarihçinin naklettiğine göre ise Tolunoğlu Ahmed öldüğünde bin teknelik bir donanma bırakmıştı.''
 
Üst Alt