• Kaynak menüsünden dosya indirebilmek istiyorsanız lütfen forum kullanım bilgisini okuyunuz

Yeniden Milli Mücadele Hareketi

alp-eren

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,567
Puanları
38
Yeniden Milli Mücadele – 1
Hamza Türkmen
Giriş

"Yeniden Milli Mücadele Mecmuası" 1967rde kurulan "Mücadele Birliği" adlı legal görünümlü bir teşkilatın görevlendirilen mensupları tarafından 3 Şubat 1970 yılında haftalık olarak çıkartılmaya başlandı. Dergi, Milli Mücadele'nin sadece askeri başarı ile sınırlı kaldığı ve milletin fikri, siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda yeniden bağımsızlığının ve kurtuluşunun sağlanması vurgusuyla Mücadele Birliği kurucuları tarafından oluşturulan "Yeniden Milli Mücadele Hareketi"nin sözcülüğünü üstlenen bir kadro dergisi olarak çıktı. 1945'li yıllardan o güne peyderpey yayınlanmakta olan "Büyük Doğu" dergisinin hareket ve kadro açısından tartışmalı konumunu bir tarafa bırakacak olursak, Yeniden Milli Mücadele (YMM) dergisi Türkiye İslami kesiminde siyasi bir kadro hareketi adına çıkartılan ilk düzenli dergi idi.

Dergi özellikle 1970 Şubat'ından itibaren yayınlandığı ilk yıllarda, Yeniden Milli Mücadele (YMM) Hareketi kadrolarının haftalık eğitimine katkıda bulunma amacı yanında, halkı "gayr-i milli" ve gayr-i İslami politikalar karşısında uyandırmayı, "Millet düşmanları"nın hile ve planlarını deşifre edip ifşa etmeyi kendisine temel hizmet konuları olarak belirlemişti.

196O'lı 70'li yıllar Türkiye'sinde İslami camia içinde en örgütlü ve disiplinli siyasi bir kadro hareketi oluşturan Mücadele Birliği'nin aynı yıllarda temayüz eden Türkiye'deki İslami bilinçleniş süreci karşısındaki rolü ve misyonu, maalesef ki hala ciddi ve bilinen bir araştırmaya konu olmamıştır. Bu yazımızda Mücadele Birliği mensuplarınca çıkartılan YMM dergisini incelemeye çalışırken, söz konusu teşkilatın ve oluşturduğu YMM Hareketi'nin Tevhidi uyanış çabaları karşısındaki misyonunu ve rolünü dergi yazılarını baz alarak ve bu yazılardaki tesbitleri oluşturan yaşanmış tavırları hatırlatarak değerlendirmeye çalışacağız. Özet ve sınırlı bir değerlendirme şeklinde de olsa YMM Hareketi'nin ve dergisinin Tevhidi uyanış çabaları karşısındaki durum tahlilinin, günümüz Türkiye İslami mücadele kadrolarının karşılaştıkları engellerin mantığını tanıma açısından katkı sağlayacağı inancındayız.

Önce Mücadele Birliği'nin kurulduğu ve YMM dergisinin yayınlanmaya başlandığı yıllardaki Türkiye müslümanlarını ve 196O'lı yılların Türkiye'sindeki gelişmeleri kısaca değerlendirmenin konumuzu aydınlatması açısından önemli bir hatırlatma sağlayacağı düşüncesindeyiz.

1960'lı yıllarda toplumun konumu ve İslami uyanış

Türkiye Cumhuriyetinin ilk yıllarında sindirilmiş olan küskün halk kesimi, 196O'lı yıllara gelindiğinde sistemin işleyişine oldukça eklemlenmişti. Gerek "resmi İslam anlayışı" ve gerekse "halkın İslam anlayışı" bir muhalefet hareketi oluşturmak konusunda egemenleri rahatsız etmiyordu. Varlıklarını TC Devleti'nin tahsis ettiği imkanlara borçlu olan resmi din adamları ile; özellikle çok partili sisteme geçildiğinden bu yana bağlılarının oylarıyla rejimin partilerini destekleyerek Osmanlı uzantısı tarikat ve medrese temsilcisi meşayih ve mollalar, halkın İslami talep ve duyarlılığını kontrol altında tutuyorlardı. Rejim, dini geleneklerin varlığından hoşlanmasa da, resmi ulema, meşayih ve mollalar üzerindeki yönlendirici siyaseti sonucu, dindar halkın devlete ve ulusal menfaatlere beslediği bağlılık ve itaat duygusundan memnundu.

Ancak 1960'lı yıllardaki gündem tutan muhalif sol söylem, geleneksel müslüman kesimin zihnini karıştırmaya başladığında, -hayli mesafe kateden- Türkiye dışındaki İslami hareketlerin yararlandığı veya telif ettiği önemli kitapları Türkçeye çevirme eğilimi güç kazandı. Gerçekleştirilen çeviri çabalarıyla birlikte, özellikle Mısır, Suriye, Ürdün ve Pakistan İslami hareketlerinin birikimleri sınırlı da olsa aynı yıllarda Türkiye'ye şifahi olarak ulaşmaya başladı. Bu gelişmeler adeta Türkiye müslümanlarının tarihinde karşılaşılan en önemli zihinsel gelişme imkanının habercisi oldu. Sanki Mehmet Akif in Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad'ta İslam dünyasından gerçekleştirdiği 19. yüzyıl ile 20. yüzyıl başındaki ıslahat akınımın ürünlerini dilimize aktarma mirası yeniden keşfedilmişti. Sözü edilen kitaplarda ön plana çıkan konuların başlıcaları şunlardı: Taklitçilikten kurtulmak, Kur'an ve Sünnet ile doğrudan irtibat veya ilk kaynaklara dönüş, bid'at ve hurafelerden arınma, itikadi netlik, küfre karşı cihad, hicret, şehadet, İslam nizamı, İslam devleti, İslami mücadelede metod tartışmaları vd... Bu vurgular o dönemlerde bu tür çeviri eserleri okuyan ve tartışan müslüman kesimin genç dimağlarında çok önemli sarsıntılar meydana getiriyor ve geleneksel anlayışlarını sorgulamaya başlayan bu insanlar Tevhidi İslam anlayışının arayışı ve hareketliliği içine meylediyordu.

Egemenleri, resmi ulemayı, mezhepçileri ve meşayih'ı kızdırsa da 196O'lı yıllarda elde edilen kazanımlarla resmi ideolojiyi ve halkın din anlayışını sorgulama gayreti ve Tevhidi İslam'ı keşfetme azmi; okuyan ve İslami faaliyet gerçekleştirme çabasında olan gençleri gittikçe celbetmekteydi. Bu gelişme Türkiye'deki İslami bilinçleniş sürecinin ilk kalıcı adımlarını oluşturuyordu. MTTB gibi legal gençlik teşkilatlarında, İlahiyat Fakültesi ve Yüksek İslam Enstitülerinde, geleneksel cemaat bünyelerinde; bazı yazar, şair, tarihçi ve vakıfçı "abiler"in çevrelerinde ve benzer mahfillerde kümelenen müslüman gençler İslami bilinçleniş sürecinin ilk muhatapları oluyor; bu süreç bir plan ve programa sahip olmasa da kendiliğinden bir gelişmeyle talepkarlarını buluyordu. Asırlardır mezhepçiliği, tarikatçılığı, büyükleri kutsamayı ve şerhçiliği dinin aslından sayan, "ahir zaman" beklentisi içindeki Anadolu insanının okuyan ve düşünen unsurları İslam'la yeniden tanışma imkanına kavuşuyordu.. 1945'li 46'lı yıllardan beri genellikle dini yayınlar aracılığı ile elde edilen yarım yamalak İs*lami doğrular, zihinlerde daha bir aydınlanıp tamamlanıyordu.

İslam neydi? İslam'ın kaynağı neydi? İslam'ın istediği neydi? İslam'ın reddettiği neydi? Bu sorulara "havas"ın verdiği cevaplar, genellikle sansürlü veya kavram karmaşasına bulanmış yanlış ve eklektik anlayışlardan besleniyordu. Ama 196O'lı yıllardaki yazılı ve sözlü bilinç aktarımıyla mevcut zihinsel bulanıklık ve tahrifatlardan daha çok arınılma imkanı doğuyordu. Ve gerek İslami kesimi bilinçlendirecek bir tebliğin muhtevası ve nasıl olması gerekliliği, gerekse karşı konulması gereken küfür ile TC sistemi arasındaki ilişki daha iyi görülmeye başlanmıştı.

196O'lı yıllarda evrensel İslami hareketlerin ulaştıkları bilinç düzeyi yazılı olarak çeviri yoluyla ve şifahi yollarla Türkiye müslümanlarının gündemine aktarılmaya başlandığında, gerek halkın geleneksel din anlayışını ıslah edebilecek ve gerekse halkı egemen sisteme karşı bilinçlendirebilecek önemli bir katalizatör gücün oluşma şansı doğmuştu. 196O'lı yılların bulanık din anlayışını aşma konusunda hayati katkısı bulunan bu çeviri-yazılı ve şifahi bilinç aktarımı, Türkiye'de geleceğe dönük tevhidi oluşumların varlığına büyük imkanlar hazırlıyordu. İslami uyanışın oluşum gücü ve yöneliminin nasıl bir gelişim seyri izleyeceği yeterince kestirilememekle beraber, bu potansiyel güç, mevcut haliyle denetlenmeye de müsait değildi. Çünkü tevhidi bilinçlenişin taşıyıcısı olacak söz konusu potansiyel birikim; yukarıda da ifade edildiği gibi kendiliğinden bir gelişimdi; bir plana ve sistematiğe sahip değildi, dağınıktı ve bir arınma sürecini yaşamasına rağmen genellikle farklı kimliklerin şemsiyesi altında bulunuyordu. Bununla birlikte İslami uyanışın gücü; muhafazakar, milliyetçi, devletçi, sağcı, geleneksel değerleriyle eklektik bir kimlik taşıyan müslümanları arındırarak tevhidi kimliğe ulaştırma konusunda ciddi kazanımlar elde etmeye başlamıştı. Ancak 196O'lı yıllarda belirmeye başlayan İslami uyanışın potansiyel gücü ve belirginleşen kimliği hem rejimi hem de geleneksel din anlayışını oldukça rahatsız etti. İftiralar, karalamalar, ithamlar kitaplaştırıldı. Ancak geleneksel kesimin karşı saldırısı ve ambargosu özellikle İhvan-ı Müslimin, Cemat-i İslami, Hizbu't Tahrir tezlerinin ve ıslahat akımının görüşlerinin daha yaygın olarak tartışılmasını engelleyemedi. Tartışmalar yeni çevirilerin ihtiyacını doğurdu. Kur'an meali talepleri arttı. Seyyid Kutup, Malik Bin Nebi, Ebu'l Ala Mevdudi, Takiyyuddin Nebhani, Reşid Rıza, Muhammed Hamidullah gibi müslüman müelliflerin görüşleri insanların ufuklarını açıyor ve müslümanların dikkatini Kur'an'a ve Rasulullah'ın örnekliğine yöneltiyordu. İşte YMM dergisinin yazar kadrolarını yetiştiren Mücadele Birliği böyle bir ortamda kurulmuştu.

Yeniden Milli Mücadele Mecmuasının Arka planı

YMM dergisinin yayın politikasını belirleyen ve YMM Hareketi kadrolarının eğitimde esas aldığı çalışmalardan üçü, derginin ilk yayın yılında ön ve arka kapak iç sayfalarında yayınlanmıştı. Bunlardan biri hareketin doktrinini (akaidini) dile getiren "İlmi Sağ"; bir diğeri hareketin fikri ve siyasi kimliğini vurgulayan "İnkılap İlmi"; ve üçüncüsü de hareketin metod ve stratejisine açıklık getiren "Yeniden Milli Mücadelenin Stratejisi" başlıklı seri yazılardı.

Bunların yanında hareketin fikri lideri konumundaki Aykut Edibali tarafından kaleme alınan "Buhranlarımız" adıyla bilinen teksir notları YMM kadrolarına hareketin fikri ve siyasi hedefleri konusunda genel bir çerçeve verirken; yine aynı kişinin daha sonra "Milli Mücadelede Kadroların Vazifeleri" adıyla kitaplaştırdığı bir çalışma ile de kadrolara teşkilatçılığın ilkeleri öğretiliyordu. "İnkılap İlmi"nde de görüldüğü gibi YMM Hareketi'nin seyri Muhammed (a)'ın İslam inkılabı yoluna uygun bir form oluşturduğu iddiası ile siyer bilgisine önem veriliyor ve hareket elemanlarına Zekai Konrapa'nın "Peygamberimiz" adlı siyer kitabını temel alan çalışmalar yaptırılıyordu.

Bunlar YMM kadrolarının zihniyetini belirleyen en önemli metinlerdi. Bu metinler YMM kadrolarının yetiştirilmesinde baz alınan, YMM dergisinde ve aynı hareketin yayınladığı aylık Pınar ve üç aylık Gerçek dergilerinde, 1975'de çıkartılmaya başlanan günlük Bayrak gazetesinde kaleme alınan yazıların temel bakış açılarını belirleyen dayanaklardı.

Ayrıca YMM dergisi çıkartılmaya başlandığında Aykut Edibali tarafından her hafta kaleme alınan başyazılar, güncel ideolojik muhtevası ile gündem oluşturmaya çalışıyordu. Ve kadroların haftalık eğitim programlarında belirleyici bir role sahipti.

YMM kadrolarının ve dergi yazarlarının temel bakış açılarını belirleyen başyazılar dışındaki sözünü ettiğimiz metinler, başta Aykut Edibali ve birkaç arkadaşının belirleyiciliğinde ve Mücadele Birliği'nin kuruluş yıllarından itibaren oluşturulmuştu.

O dönemlerde Ürdün'deki İslami kazanımlarım emperyalist güçlerin çarpıtmaması için Türkiye kamuoyunu bilgilendirmeye ve aydınlatmaya yönelik illegal faaliyet gösteren ve metodik düşünme, fikri ve itikadı netlik, örgütlü hareket, fikri liderlik, inkılapçı tavır, Nebevi metod, küfrün tek millet olduğu gibi önemli konularda bildiriler, çeviri kitaplar ve şifahi aktarımlarla İslami mahfillerde şaşırtıcı gündemler açan Hizbu't Tahrir teşkilatının Afyon'da başlattığı bir "halka çalışması"na bazı arkadaşlarıyla giren Aykut Edibali, (Milli Mücadelede Kadroların Vazifeleri adlı kitapta "halka çalışması"nın ismi "Kültür Birliği"dir ve en az üç en çok yedi kişi ile gerçekleştirilir.) YMM kültürünü oluşturan metinlerin yazımında bu halka çalışmalarında edindiği broşür, kitap ve görüşlerden oldukça yararlanmıştır. Hizbu't Tahrir'in en az "İslam Nizamı", "Hizb-i Kitleleşme", "Mefhumlar" gibi Türkçeye çevrilen kitaplarını okuma imkanına sahip olanlar, bu kitaplardan YMM dergisinde yayınlanan "İlmi Sağ", "İnkılap İlmi", "Yeniden Milli Mücadelenin Stratejisi" başlıklı metinlerin oluşturulmasında önemli kopyaların çekilmiş olduğunu görebilirler.

Mücadele Birliği'nin alt organizasyon irtibatları Konya'dan Afyon'a yaz imamlığı ve vaizlik için gelen Mevlut Baltacı ve Mevlut İslamoğlu'nun Afyon'da Aykut Edibali ile tanışmasıyla oluşmaya başlar ve yaygınlaşır. Konya'da, Afyon'da, İstanbul'da, Adana'da ve diğer bazı yerleşim birimlerinde zihinsel ve fiili çabalarıyla İslam'ı doğru anlamaya, yorumlamaya ve yaymaya çalışan faal gençlerin katılımlarıyla da kurulur. Bu gençlerin fikri beslenme kaynaklan ise genellikle Türkiye'de İslami uyanışa katkı sağlayan çeviri kitaplar ve İslami hareketlerin anlayışlarını aktaran şifahi bilgilendirmelerdi. Bu gençlerin Konya Yüksek İslam Enstitüsü Talebe Cemiyeti adına daha sonra "İslam Medeniyeti" dergisine dönüşen ve Türk-İslamcıların inisiyatifindeki "Oku" dergisine alternatif olarak çıkarttıkları "Yeni Ümit" dergisi önemli bir fikri canlılık oluşturuyor ve dergi çıkartanları, karşılaşılan sorunların çözümü için Kur'an ayetlerinin ve hadislerin başlıklar halinde tasnifine çalışılıyordu. Bu çevre, tasavvufu ve felsefi tartışmaları İslam akaidinden sapma olarak görüyor, insanları dinlerini tahkik etmeye çabalıyor, özellikle imam ve müftüleri İslami yükümlülükleri açısından sıkıştırıp ikaz ediyor, mahalli çalışmalarla halk içinde önemli kazanımlar sağlıyordu. Sahabe neslini idealize eden bu gençler, sahabe kardeşliğini kurumlaştırma ideali ile çokça siyer ve ilk dönem İslam tarihi okuyor, İslam devletinin yeniden nasıl kurulacağının imkanlarını tartışıyor ve geleneksel kültürden arınma örneklikleri gösteriyordu.

Ayrıca bu gençler oluşturdukları arşivlerle de siyasi gelişmeleri yakından takip ediyorlardı. Okunan en ciddi neşriyat ise aylık "Hilal" dergisiydi. Zira Hilal dergisi içeriğindeki mozaik yapısına rağmen 1960'lı yıllarda dünyada ve İslam coğrafyasında fikri ve siyasi gelişmeleri İslamcı bir gözlükle en iyi aktaran ve evrensel İslami hareketlerin tezlerini, eserlerini ve önde gelen kişilerini tanıtan en önemli bir köprüydü.

Tabii ki 1946'lı yıllarda geleneksel din anlayışının fiili olarak içselleştirdiği ulusal değer yargılarından yeterince arınabilecek, ne yeterli bir birikim, ne de yeterli bir bakış açısına henüz ulaşılmamıştı. İlk elde ulusalcılık, batıcılık, laiklik samimi olarak dışlanıyordu, din ile kavmiyetin et ile tırnak gibi olmadığı vurgulanıyordu; ama yine de Türk milletinin İslamın kılıcı olduğu, Osmanlı Devletinin büyüklüğü, mevcut devletin ele geçirilmesi gerektiği gibi düşünceler; ulusal sınırların, ulusal simgelerin ön plana çıkartılması, Türk-İslamcı yazarların tabii müttefikler olarak görülmesi ulusal duygulan okşayan ve canlı tutan eşik aralıklarıydı. Ancak birlikte organize bir ilişki içine henüz girmemiş olan bu gençler her geçen gün daha da güçleniyor ve rejim için önemli bir muhalefet potansiyeli oluşturuyorlardı. Özellikle Konya'daki müslüman gençler, faaliyetlerini geliştirdikçe teşkilatlı olma ihtiyacını daha fazla hissediyorlardı. O dönemde Selçuklulardan kalma Sahip Ata Camii bir nevi illegal teşkilat ve eğitim merkezi gibi kullanılıyordu; ama bu aktiviteyi organize edenlerin önde gelenlerinden ve aynı camii'nin imamı Necmettin Erişen, devrin ünlü Konya Müftüsü Tahir Büyükkörükçü'nün hışmına uğruyor ve "Kadızadeler" yaftasıyla iki-üç defa sürgüne yollanıyordu. Aykut Edibali, Yavuz Aslan Argun gibi İstanbul'da müslüman üniversite gençleri arasında temayüz eden kişiler ise, Mücadele Birliği'ni 1967'de kurmaya teşebbüs edenler arasında bulunuyordu. O günlerde genellikle milliyetçi - muhafazakar çevrelerle ilişkilerini geliştiren bu iki kişi, Devlet'e bağlılıkları güçlü olan Mehmet Emin Alptekin, Ömer Öztürkmen, İrfan Atagün gibi şahısların ve devrin Türkçüleri tarafından yönetilen Milliyetçiler Derneği ile Aydınlar Ocağı'nda kümelenen çevrelerin telkinlerine muhatap oluyorlar; Ziya Uygur gibi devrin Türk-İslamcılarından özel dersler alıyorlardı. Bu çevreler ise, mevcut İslami gelişmelerden, ülkelerarası müslümanların kurulmakta olan irtibatlarından ve Mehmet Akif'ten sonra çok çok sınırlı kalan zinde İslami fikriyatın 196Ü'lı yıllarda tekrar Türkçe'ye aktarılmasından tedirgin oluyorlardı.

Anadolu milliyetçisi Nurettin Topçu'nun yakın dostu, milliyetçi - muhafazakar - devletçi çizginin önemli adamı ve son görevini Türkiye gazetesine danışman olarak ifa ederken ölen Mehmet Emin Alpkan'ın 196O'lı yıllardaki İslami gelişmeler karşısındaki yaklaşımı hayli dikkat çekicidir. Alpkan'dan anlatılanlara göre; "Türkiye'de İhvan-ı Müslümin'in, Hizbu't Tahrir'in, Cemat-i İslami'nin, Rabıtatü'l Alemin'in uzantıları, müslümanları sapık fikirleriyle aldatmaktadır. Bu akımların tesirlerini kırabilecek, zararlı yönlerini giderecek, olumlu yönlerini Türkiye gerçeklerine göre sentezleyecek bir harekete ihtiyaç vardır." Ve 1963 yılında İstanbul Hukuk Fakültesi öğrenci olarak giren Aykut Edibali ve Yavuz Aslan Argun, o senelerde Mehmet Emin Alpkan'ın evine teklifsiz girip çıkabilmektedirler. O dönemde müslümanlara hitap eden üç gazete vardır: Bugün, Sabah ve Bizim Anadolu. Alpkan'ın, sahibi olduğu Bizim Anadolu gazetesini YMM kadrosuna devrettiği 1974 senesine kadar, sürekli olarak bu gazeteyi Mücadele Birliği elemanlarının ve Ülkücü hareketin taşıyıcıları olacak Türkçü gençlerin kullanımına açık tutması ve bakış açısına denk düşen oluşumları desteklemesi üzerinde ibretle durulacak tutumlardır.

Ve 196O'lı yılların okuyan, sorgulayan, bildikleri ile amel etmeye çalışan müslüman geç kuşağı, özellikle Konya, Afyon, İstanbul ekseninde kurulan ilişkilerini bir teşkilatlanmaya dönüştürme arefesine gelmişlerdi. Acaba bu teşkilatlanma çabası halis niyetli müslüman gençlerin ideallerini mi yükseltecekti; yoksa bir manipülasyon politikasına mı diğer bir değişle muhalif İslamcı potansiyeli denetim altına alıp ulusal çıkarların ihtiyaçlarına göre kanalize etme politikasına mı hizmet edecekti? 1960'lı yıllarda oluşan Müslüman genç kuşağın önemli bir çoğunluğunun büyük fedakarlıklar ve samimi ideallarle katıldığı YMM Hareketinin yapısı ve geleceği ile ilgili bu soru; aslında YMM dergisinin daha ilk cildine dikkatlice bakıldığında cevaplanabilecekken maalesef ki çok sonraları büyük kırılmaların, sapmaların, çözülüşlerin, ihanetlerin acısı ve düş kırıklığı içinde kısmen görülebilinmiştir.

Yeniden Milli Mücadele Mecmuası Neyin Peşinde ?

YMM dergisinin ilk sayısı 3 Şubat 1970'te çıktı. Dergi 16 sayfa, büyük boy (A3 ebadında), ön kapak sayfası renkli ve resimli idi. Trajı uzun yıllar 12 bin ile 20 bin arasında değişti. Dağıtımı Türkiye çapında her hafta seri bir biçimde kadro elemanları tarafından yapılıyordu. Ayrıca derginin ilk yılında büyük şehirlerin işlek merkezlerinde de slogan ve vurgulu anlatımlarla adeta gösteriyi andırır bir şekilde dergi tanıtım ekipleri tarafından satışlar yapılıyordu. Sol akımların gündem tuttuğu günlerde yapılan bu tür dergi satışları ilgiyle karşılanıyor, gezici tanıtım ekiplerinin satış yaptığı gezilen il ve ilçelerde yeni ve duyarlı birçok insanla irtibat kuruluyordu. Derginin tirajı, 12 Mart askeri darbesine kadar, caddelerde elden açık tanıtımla satıldığı zamanlarda daha da büyüyordu.

YMM dergisinin ilk sayısında yer alan Başyazı'da ise derginin çıkış amacı şu cümlelerle aktarılıyordu:

"Milletimizin buhranı, milletimizin asırlardan beri yaptığı mücadeleyi kaybetmesinden doğmaktadır. Ve kelimenin tam manasıyla, yuvarlandığımız buhran korkunçtur. Millet düşmanlarının, milletimizi köleleştirmek için sürdürdükleri sınırsız harp, önce imanımızı, ahlakımızı ve kültürümüzü kemirirken; diğer taraftan zenginliğimizi çalarak tam bir esaretin içine yuvarlanmak istemektedir. Millete hayat veren ideallerin alçakça darbelenme-si neticesi, siyasi askeri, ahlaki ve kültürel alanda hıyanet tomurcuklandı. (..)

Ancak içinde yüzdüğümüz buhran, sebebsiz ve basit olmaktan başka; gayesiz de değildir. Zira içine yuvarlandığımız buhran, şuurlu bir kadronun rehberliğinde bütün milletin teşkilatlanması ve mücadeleye katılması ile yok edilmezse; Türkiyemizi, milletimizi, dinimizi bekleyen bir tek akibet vardır: Yok olmak!

Bu savaşın kolay olmadığını biliyoruz. Dünyanın en güçlü sermayeleri ve tekniği karşısında; milletimize hazırlanan hiyanetleri duyurmak, onu teşkilatlamak ve mücadeleye sevk etmek elbette kolay değildir. İşte "Yeniden Milli MÜCADELE" milletin muhteşem mazisine uygun bir hayat kurmak isteyen, bütün vatan severlerin, gerçek müminlerin mecmuası olmak için çıkıyor"

Görüldüğü gibi bu yazıda iki önemli vurgu ön plana çıkmaktadır: Buhran ve Millet.

Yeniden Milli Mücadele'yi tanıtan 10 Şubat 1970 tarihli ikinci sayının baş yazısında "buhran" konusuna açıklık getirilirken şöyle denilmektedir:

"Buhranımızın sebebi teşhis edilmiştir. Bu sosyolojik zaviyeden, milletimizin ideolojik yapısı ile tezat halindeki ideolojik sistemlerin cebrileşmesinden ibarettir. Türkiye'deki bütün sıkıntıların sebebi Judeo-Grek menşeli Kapitalist sistemdir."

Anlaşıldığı kadarıyla Millet ideolojisine aykırı olan bütün sistemler buhranın temel kaynağıdır. Türkiye'de ise buhranın faili Kapitalist sistemdir. Ancak "Millet" kavramı bu kadar anlaşılır değildir. Bunun için de bu kavram hakkında YMM kadroları yoğun itirazlara muhatap olurken, süreç içinde bu kavrama verilen anlamlar önemli farklılıklar geçirmiştir.

3 Mart 1970 sayılı dergide yayınlanan Mücadele Birliği'nin İkaz Bildirisi şu cümlelerle başlamaktadır:

"Millet Evladı!

Milletini seven subay, öğretmen, memur!

Milletine bağlı talebe, işçi, köylü!

Devletin, ordunun ve memleketin sahibi ve efendisi aziz millet!

DUR, DİNLE ve UNUTMA!

Millet, felaketler içine sürüklenmek isteniyor. Milletin yol göstericisi asil Türk Milleti, tarihe gömülmek isteniyor."

Bu hitapta yer alan "Millet" ile "Türk Milleti" kavramları farklı olguları anlatmaktadır. Millet daha üst bir oluşumu; yani ümmeti, Türk Milleti ise bütünün aktif bir parçasını göstermektedir. O zaman "Millet ideolojisi" ifadesi, ümmetin ideolojisi olan İslam'ı temsil etmektedir.

Fakat niçin bu kadar dolaylı bir dil kullanılmaktadır? Sorunun cevabı şudur: "Türkiye'nin şartlan apolitikliği kaldırmaz. Bir geçiş dönemi yaşıyoruz. Kanunlardaki kısıtlamaları aşma gücümüz henüz yeterli değildir. Aslında "Ümmet" kavramı ile "Millet" kavramının Kur'an'daki kullanımları da birbirini tamamlayan manalar taşımaktadır. Güç kazanıldığında "Millet" yerine "Ümmet" kavramı da kullanılabilir. Türk milleti ise İslam'ın kılıcı olmuştur ve İslam kavmi gerçekliği tanıyorsa Türk milleti de ümmetin aktif bir parçası olarak sevilecektir." Ancak bu izahat sözlü olarak dile getiriliyor, yazılı olarak bağlayıcılık altına sokulmadığından önemli bir esnemeyi de beraberinde taşıyordu. Belki Taha Akyol gibi Türkçü gelenekten harekete katılanlara cazip gelen de bu tanım esnekliği olmuştu. Bu esneklik dolayısıyla İslami endişeleri ön planda olanlar kavramı "ümmet" olarak, ulusal duygulan ağır basanlar da aynı kavramı "Türk Milleti" olarak algılayabilmişlerdir. Kavramın kullanılışındaki bulanıklık nedeniyle de "Millet ideolojisi" yeri geldiğinde "İslam" yeri geldiğinde "Milli Kültür" olarak değerlendirilmiştir. Aykut Edibali'nin 3 Mart 1970 tarihli yazısındaki aynı bulanıklık "milletin, devletin ve mübarek dinimizin korunması mücadelesi"ni eş değer hale getiriyordu. Bu halin gerçekten bulanıklık mı, yoksa bulandırma mı olduğu sınırlı da olsa sonraları tartışılacaktı.

Mücadele Birliği'nin ilk yıllardaki bildirilerinden ve YMM dergisinin ilk sayılarındaki hitap yazılarındaki "Aziz Millet", "Millet Evladı" ifadeleri, daha sonraki sayılarda ve yıllarda "Aziz Türk Milleti", "Büyük Türk Milleti" ifadelerine yerini bırakacaktı. Özellikle Türk kökenli olmayan kadro elemanlarını rahatsız eden bu değişim, kadro evlerinde oluşturulan dini kardeşlik havası içinde politik izahlarla geçiştirilmeye çalışılacaktı. Zaten İslami mücadele kanunları " İslam'ın Peygamberinin takip ettiği, mücadele stratejisinin incelenmesiyle tamamlanmakta değil miydi? (YMM Başyazı, 10 Şubat 1970)

196O'lı yıllarda çeviri eserlerle ve şifahi olarak İslami hareketlerin Türkiye'ye aktarılan düşünce ve hedefleri önemli bir uyanışın başlangıcını oluşturmuştu. Türkiye'de 196O'lı yılların İslami uyanış potansiyeli düzensiz ve dağınıktı. Ama gittikçe yaygınlaşma istidadı gösteriyordu. İşte İslam'ın Türkiye'de yeni oluşmaya başlayan bu potansiyel gücü önce Mücadele Birliği, daha sonra YMM dergisince kuşatılmaya çalışılmış, fikri ve siyasi temelde disiplinize edilmeye uğraşılmıştır. Ancak YMM Hareketi genç müslüman potansiyele inkılapçı tavrı ve teşkilatçılığı aşılarken, acemiliği ve kopyacılığı sırıtan yazılı metinlerle gündeme getirdiği tezleri ve temel kavramları ile aslında İslami uyanışın zihni berraklığını da bulandırıyordu.

Ancak YMM'nin zihni bulanıklığını ve eklektisizmini görebilecek ve gösterebilecek kadar Kur'ani bilince ve basirete ulaşmış yeterli insan unsuru henüz yetişmemişti. Dolayısıyla YMM Hareketi'nin yeşil renge boyanmış ve yer yer de açık İslami söylemle beslenen milli tezleri, talepkar ve duyarlı müslümanları "gerçek İslam budur" düşüncesine sevkedebilmiştir.
 

alp-eren

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,567
Puanları
38
Yeniden Milli Mücadele –2
Hamza Türkmen

İlmi Sağ

YMM (Yeniden Milli Mücadele) dergisinin ilk sayısından 22. sayısına kadar ön arka kapakta tefrika edilen İlmi Sağ adlı inceleme, YMM hareketinin doktrini olmak iddiasında oldu. Bu yazı dizisinde doktrin (akaid) insanın kainat ve hayatın öncesi, sonrası ve mevcut işleyişi hakkında doğru veya yanlış bir düşünceye sahip olması şeklinde tanımlanıyordu.

İlmi Sağ incelemesinde kainatın ve insanın tabi olduğu nizam anlatıldıktan sonra, insan ve toplumun yaşama kanunları üç maddede özetlenmektedir: a- Varlığın idamesi, b- Neslin devamı, c- İdeolojik yapının tezahürüne tabi olma. Bu yazı dizisine göre insanı bütün canlılardan ayırt eden ideolojik varlığıdır. İnsanın bir de maddenin uyduğu kanunlara boyun eğen biyolojik veya tabii yapısı vardır. İdeolojik yapının en büyük tezahürü "iman"dır. İman ise ideolojik ve biyolojik yapının müşterek çalışması neticesinde doğar. İnsanın ideolojik ve biyolojik yapısının müşterek çalışması neticesinde ise ya vehim doğar, ya da iman. Eğer insan; aklını, duyu vasıtaları ve gerçek haber (vahiy) ile irtibatlandırarak kullanmazsa, aklını ilahlaştırmış olur ve buhrandan kurtulamaz. Zira "inançta en çirkin şirk çeşitlerinin, düşünce ve kiste buhranın, şahsiyette tereddinin ve anormalliğin gerçek sebebi, yaratılmışı ilahlaştıran bir çeşit doktrin"dir.

Akaid (doktrin) hakkında varılan hüküm, aklın doğru kullanımıyla gerçekleşirse "Hak'ka", yanlış kullanımıyla gerçekleşirse "vehme" dayanırdı, Hak'ka dayanan doktrin "sağ", vehme dayanan doktrinler ise "sol" idi.

İdeolojiler ise doktrinlerin hedeflerinin sistemleştirilmesiydi.

Kapitalizm, komünizm, liberalizm, faşizm, nasyonal sosyalizm sol ideolojilerdi. Hak'ka dayanmayan, insan ve toplum yapısına (eşyanın tabiatına) uymayan ideolojiler sol idi ve çökeceklerdi. "Kapitalim ve komünizm bloklarını da, İran ve Bizans devletlerinin akibetlerinden kurtaracak hiç bir imkan yoktur. Zira insan yapısının kanunu istisna tanımaz. Nasıl eski sol rejimleri, maddi üstünlükleri kurtaramadı ise, bugünün sollarını da üstünlükleri kurtaramayacaktır." (YMM, İlmi Sağ, S:21, 1970)

İlmi Sağ'a göre ideolojilerin özgünlüğü ve inhisarcılığı söz konusudur. Ve tüm sosyal çatışmalar ideolojiler arası çatışmalardan doğar. Çatışmaların son bulması uzlaşmayı değil, hakim ideolojinin kabul görmesini ifade eder. Bir asırdan beri de Avrupa menşeli nizam, aksiyon ve anlayış şekilleriyle İslam birleştirilmeye zorlanmıştır. Bu zorlama İslam'ın ve eşyanın kanuniyetine aykırıdır. Ama buhranlarımızın nedeni olmuştur. Çünkü buhranları çözecek tek kaynağımız Kur'an'dır. İşte bu konuya şu satırlar açıklık getirmektedir:

"İslam'a, göre Kur'an son kitab, Hz. Muhammed insanlığın tek ve son lideridir. İslam, liderliğinde şerik kabul etmez. İslam'ın dışındaki bütün dinler devirlerini tamamlamış ve tarih olmuştur. Hayatın bütün hadiselerini tek bir kitab çözecektir. Bu kitab Kur'an'dır. Kur'an; her türlü tahrif ve sapmadan korunmuş, hiç bir menfi ideoloji ile bulanmamış, beşeriyetin daimi kurtuluş kitabıdır. İdeolojilerin bünyesinden çıkan kanuniyet de bu ifadeleri teyid eder. İdeolojiler farklı değerlere dayanırlar. Tevhid veya şirk esası gibi.." (YMM, İlmi Sağ, S: 15, 1970)

Derginin ikinci sayısında "Milli Kültürün Lügatçesi" başlığı altında Ömer Nesefi'nin yazdığı, Teftazani'nin şerhler düştüğü İslam Akaidi adlı çalışma takdim edilir. Tabiiki "sağ akaid" olarak. Aynı sayıda İlmi Sağ'daki tanımlara uygun olarak Akide (doktrin) tanımı yapılır; "Akiyde; madde, kainat ve hayat hakkındaki bilgilerin temelidir. İslam kültürü ve hayat şekilleri akiydenin mahsûlleridir... Kafirane kültürlerin İslam'ı yıkma gayretleri karşısında İslam'ın tertemiz inanç temellerini ortaya koymak lüzumu hissedilmiş ve AKAİD İLMÎ doğmuştur."

Akaid İlmi'nin takdiminde de görülebileceği gibi "İlmi Sağ" in bir keşfi olarak İslam, sağcılık; küfür ve şirk, solculuk olarak takdim edilmektedir.

Niçin bilinen sağ ve sol tasnifler aynılaştırılarak dışlanmakta, ve İslam sağcılaştırılmaktadır? Niçin kapitalizm sol, İslam sağ ideoloji olarak takdim ediliyordu? Türkiye'nin 1946'da başlayan demokratikleşme sürecinde müslüman kesimlere bulaştırılan sağcılık; devletçi, türkçü, muhafazakar, milliyetçi-mukaddesatçı bir kimliği oluştururken niçin tüm bu yaklaşımları aşan bir söylemle kavram zorlanıyor ve sağcılık saf, arı, muhkem kullanımıyla İslam oluyor? Ki 1960'lı yıllar Türkiye'sinde müslümanların gündemini belirlemeye başlayan tevhidi uyanış "küfrün tek millet" olduğunu, asıl çatışmanın kafirlerle müslümanlar veya tevhid ile şirk arasında olduğunu söylerken; Hizbu't-Tahrir hareketinin "İslam Nizamı", "Mefhumlar", "Tefekkür" gibi kitaplarından adeta iktibas edilen tesbitlerle çatısı oluşturulan İlmi Sağ'da inanç ve ideolojiler mana itibariyle tevhid ve şirk ekseni etrafında iki temel kutupta ayrıştırılırken; niçin lafız olarak kapitalistlerin, komünistlerin veya faşistlerin sıfatı sol, müslümanların sıfatı sağ olarak belirlenmeye çalışılıyordu?

İslami kesimden gelen itirazlara, sağcı kesimlerin anlayış bulanıklıklarını eleştirerek cevap veren Aykut Edibali YMM dergisinin 16. sayısında "en ideal propaganda eleştirileri görmeyen tekrardır" (Bkz; Mili Mücadelede Kadroların Vazifeleri, Propaganda Bölümü) anlayışıyla zihniyetini tekrar dayatıyor ve sağcılığını savunuyordu. Ona göre sağ-sol ayırımlarının maskesini indirmek gerekmekteydi Çünkü liberalizmin, kapitalizmin ve komünizmin nazariyeleri farklı olmakla beraber sol idiler. Sağ-sol ayrımı insanlık tarihi kadar eskiydi. Bu tasnifi Fransız İhtilal Meclisi'ndeki partilerin meclisin sağ veya solunu işgal etmeleri vakıasına bağlamak yanlış ve gülünçtü.

Cahili kültürlerden arınma yolundaki Tevhidi uyanışın takipçilerinden gelen itirazlara ise YMM kadroları, Vakıa ve Beled Surelerinde ahiret yurdunda kurtuluşa erenlerle ilgili izafet terkibi olarak kullanılan "Ashabu'l Yemin, Ashabu'l Meymene" ifadeleri sanki temel bir ıstılahmış gibi "sağcılar" "sağ ehli" diye yanlış çevrilen ayet mealleriyle cevap vermeye çalışıyorlar ve Kur'an bilgilerinin yetersizliği nedeniyle sağcılığın Kur'ani bir yaklaşım olduğuna kendilerini de inandırıyorlardı. Artık "Millet İdeolojisi"nin İslam; "millet" kavramının ümmet olduğuna inandırılan kadrolar, "sağ"ın da Tevhid olduğuna inanabilirlerdi, Zira hareketin fikri lideri şöyle diyordu: "Sol ve sağ ayrımını, sosyal sistemlerin farklılığına değil; insan, kainat, hayat telakkisi ve düşünce metoduna bakarak yapmak gerekir. Bu sebeplen komünist çevrelerin ısrarlarına rağmen belirtmek icap eder ki, ne içinde yaşadığımız kapitalist sistem sağdır, ne de liberalizm sağdır" (YMM, Başyazı, S: 16. 1970)

Bu tesbitler kadrolara yaptırılan özel çalışmalarda analiz edilecektir. Ve küfrün tek millet olduğu vurgusu İlmi Sağ sistematiği içinde küfrün solculuk olduğu şeklinde iyice özümlettirilecektir. Tevhidi uyanışın ışıklarıyla zihinleri henüz uyanmaya başlayan genç insanların önüne İslam adına sağcılık duvarı çekilerek ufuklar daraltılacaktır, Artık İslam'ın sağcılık olmadığını ileri sürenler cahillikle suçlanacak, hatta bu itirazı yapanları solcu veya milletin varlığına kasdetmiş ajanlar olarak görmek bile söz konusu olacaktır. Ve hatta kadro üyeleri içinde bu kavramsal karmaşayı sorgulayanlar, bu ithamların en nefret edilir olanlarıyla bile yaftalanabilecektir. Ancak İslam diye sunulan bu sağcılığın, aslında Amerikancı, düzenci, ulusalcı "pis" sağcılık olduğu 1976'lı yıllarda somut olarak ortaya çıkacaktır. Zira 1976'da YMM kadroları Bursa'da Süleyman Demirel'in lideri olduğu Liberal-Batıcı "sağcı" Adalet Partisi adına bir miting düzenleyecek ve mitingin amigoluğunu üstleneceklerdir.

İnkılap İlmi ve Devlet fikri

Mücadele Birliği (MB)'nin Türkiye müslümanları nezdinde gündem uyandıran ve tesirli olan on önemli yanı, daha sonra YMM dergisinde "İnkılap İlmi" adıyla dizi olarak neşredilen ve İslam inkılabının ne olması gerektiğini vurgulayan tesbitlerdir.

İnkılap İlmi'ne göre "İnkılab" "Büyük değişiklik" manasında kullanılıyordu. İnkılap, fertlerin ve cemiyetlerin akide, düşünce, örf, adet ve düzen itibariyle başka bir hayat tarzına dönüşmeleriyle gerçekleşebilirdi. Bu köklü değişimi gerçekleştiremeyen hareketler sadece bir inkılap teşebbüsüydü. İnkılapçı hareket temel bir düşünceden veya akide (doktrin)'den doğmalıydı. Bu düşünce inkılabın metodunu ve inkılap düzenini belirlemekteydi. Ve "siyasi nizamın değişmesine rağmen cemiyetin örfü, düşüncesi, akidesi değişmezse hareket inkılab değil"di. Bu açıdan Medine'de gerçekleştirilen İslami düzen tam bir İslam inkılabıydı.

İnkılap İlmi'nde "Devlet kavramı üzerinde de ciddi olarak durulur. Değişik tanımlar özet olarak belirtildikten sonra, devletin asıl unsurunun iktidar olduğu vurgulanır. İktidar unsuru yanında devletin muayyen vasıflarını ve tarih içinde farklı şekiller almasının çok önemli olmadığı izah edilir. Ve devletleri birbirinden ayırt eden temel kriterin ideoloji olduğu ortaya konur. Devlet tatbik ettiği ideoloji ile diğerlerinden ayrılır. Komünist devlet, demokrat devlet, İslam devleti gibi. Konu şu paragrafla özetlenir: "Devleti 'ideolojik iktidar' diye ifade edersek; devleti karakterize eden hususun iktidar olduğu, ayıran hususun da ideoloji olduğu anlaşılır." (YMM, inkılap İlmi, S:2, 1970)

İnkılap İlmi'nin temel tesbitlerinin çatısı da yine Hizbu't-Tahrir'in "İslam Nizamı" ve "Hizb-i Kitleleşme" kitaplarındaki tesbitlerle aynılaşan değerlendirmelerle oluşturulur; siyer bilgisinden, Fransız ve Rus devrimlerinden, Hitler hareketinden verilen örneklerle yazı dizisi zenginleştirilir. Ancak "İlmi Sağ" incelemesiyle üretilen "İslami sağcılık" bu konuya da bulaştırılır; gaye ve metod itibariyle sağ inkılaplar ve sol inkılaplar diye ayrıştırma yapılır. Sağ inkılab tabiri tabii ki YMM kadroları için İslam inkılabını ifade eder. Zaten YMM Hareketinin kılavuzu hisler, heyecanlar ve romantik hareketler olamaz. Aykut Edibali'nin derginin ikinci sayısının başyazısında yazdığı gibi mücadele kanunları ancak "İslamın Peygamberinin takip ettiği mücadele stratejisinin incelenmesiyle tamamlanmadıkça havada kalır". Bunun için de, Kur'an ve siret bilgisinden kalkarak Rasulullah'ın mücadelesinde stratejik safhalara dikkat çeken Takiyyuddin Nebhani'nin siyer çalışmasını olduğu gibi çevirerek "Tarih Boyunca İslama Yönelik Yıkıcı Akımlar" adlı kitabının baş tarafına iktibas edip kendi telifi gibi sunan Cevat Rifat Atilhan'ın aktardığı formu tekrarlayan bir yaklaşımla Hz, Muhammed'in hayatını "Peygamberimiz" adlı metodik bir incelemeye tabi tutan Zekai Konrapa'nın çalışması, Rasulullah'ın hayatını bir inkılap hareketi olarak gören YMM kadrolarının temel eğitim metinlerinden birisini oluşturur.

İnkılap İlmi'nde işlenen tesbitler, dönemin İslami birikimi gözetilecek olursa, İslami duyarlılık taşıyan ve İslami mücadele azmi içinde bulunan bireyleri etkilememesi adeta mümkün değildi. Bu tesbitler arasındaki vahyi ıstılahlara ve ölçülere ters düşen terim ve tesbitleri değerlendirebilecek ve açıkça eleştirebilecek bir yeterlilik düzeyi henüz Türkiye'de oluşmamıştı. 1960 kuşağının İslami uyanış süreci içindeki zinde dimağlarının YMM hareketine meyletmesi ve YMM dergisinin İslamcı bir dergi havasıyla yaygınlaşması Kur'ani zihin berraklığı ile ciddi bir eleştiriye muhatap olmamıştı. Ama YMM eksenli gelişme tüm milli ve sağcı vurgularına rağmen siyasi kimliğini sağcı, devletçi ve anti komünist bir söylemle kilitlemiş olan ve muharref değerlerini koruma taassubundan vazgeçmeyen geleneksel dindar kesimden ilk başlarda büyük tepkiler almış ve saçma iftiralara uğramıştır. Başlangıçta YMM dergisinde yayınlanan kültür metinlerindeki İslami söylem, satır aralarına sıkışan veya sıkıştırılan cahili tesbitleri ve yanlış terimleri perdeleyebilmişti. İslami söylem içinde eğreti olarak duran bu yanlışlık hareket içinde bazılarınca kısmen fark edilse bile, olayın berraklaşması ya sürece bırakılıyor ya da maslahatı korumak adına tevil edilerek geçiştirilmeye çalışılıyordu. Ancak derginin ilerleyen sayılarında da görüleceği gibi süreç; İslami kimliğin berraklaşmasını değil, cahili değerlerin güçlenmesi ve kurumlaşmasını getirdi. Bu durum, ileride vereceğimiz örneklerde de görüleceği gibi bir çözülmüşlük ve kapitalist sisteme entegre oluş haliydi. Ve hemen şu sorular insanın aklına gelmektedir: Bu çözülme süreci kendiliğinden bir beceriksizliğin sonucu mu idi? Yoksa T.C. egemenleri ve karanlık güçler hareketin önde gelenlerinden bazılarını zorlayarak veya etkileyerek hareketin sürecini mi saptırmışlardı? Veya hareketin ve derginin kuruluş yıllarında bazıları sürecin bu şekilde seyretmesini mi planlamıştı?

Aslında Türkiye'de 1960 kuşağından İslami uyanışa gönül vermiş bir çok kişiyi kuşatan YMM hareketinin, başlangıçta İslami tesbitler diye sunulan bazı değerlendirmelerin ve kavramların sonradan nasıl mahiyet değişimine uğradığını/uğratıldığını iyi görebilenler bu soruların cevabını ve YMM kadrolarının çözülüş sürecinin nedenlerini bulabilirler.

Bu negatif değişim ve çözülme sürecinin "start" veren en önemli konularından birisi "buhranlarımız" problemidir. Çünkü "Buhranlarımız"dan kurtulmak için mücadele verilecektir. Görünüşe göre bu mücadele saf İslami temellere dayandırılacaktır, "ilmi Sağ"da da belirtildiği gibi hayatın bütün müşkülleri Kur'an'a göre çözülmelidir. Mücadelenin yöntemi inkılapçı bir düşünceye dayanmalıdır. Ve inkılab stratejisi İslam Peygamberini örnek almalıdır. Millet buhrandan kurtarılmalıdır. Buhran milletin ideolojik yapısı ile tezat halindeki ideolojik sistemlerin çatışması ve dayatmasından doğmaktadır. "Türkiye'deki bütün sıkıntıların sebebi Judeo-Grek menşeli Kapitalist sistemdir." (YMM, Başyazı, S:2, 1970)

Türkiye'ye kapitalist sistem hakimse, inkılap İlmi'nin gösterdiği gibi Türkiye'deki devlet de kapitalist bir iktidardır. Konu çok açıktır. T.C. devletinin de İslam'a düşman kapitalist bir devlet olduğu görülmelidir. Çünkü yine "ilmi Sağ"a göre ideolojiler inhisarcıdır. Kapitalist devlet İslam'a tahammülü olamayacağı için ya onu ezecek, ya da kendine tabi hale getirecektir.

İşte YMM kadrolarının bilmesi gereken "Buhranlarımız" konusuna yaklaşım şeması budur. Bu şema aynı zamanda 1960'lı yıllardan itibaren sözlü ve yazılı olarak dünyadaki İslami hareketlerin ve fikriyatın birikimlerinin Türkiye'ye aktarılması ile yeşermeye başlayan İslami bilinçleniş sürecini etkileyen, kuşatan, disipline eden ve yönlendiren bir misyon oluşturmaktaydı.

Ancak "Millet" olarak bahsedilen sosyal unsur gerçekten ümmet miydi; Osmanlı toplum yapısından devralınan ve ümmet yapısından izler taşıyan Türkiye Toplumu muydu; yoksa kavim ekseni üzerine oturan Türk Ulusu muydu? Ayrıca derginin ilk yıllarında kullanılan vatan kavramı emperyalistlerin sınırlarını dayattığı "Misaki Milli" ile belirlenen toprak parçası mıydı?

Bu sorular MB'nin ilk yıllarından itibaren yazılı ve bağlayıcı olarak net ve açık bir şekilde tanımlanmamıştı. Millet ideolojisi yanında bir de "Milli Devlet" vurgusu tutturulmuştu. Hedeflenen İslam İnkılabı ise acaba Milli Devlet ile kastedilen İslam Devleti ideali miydi? Bu kapalılık YMM dergisinin sonraki sayılarında gerçek yüzünü göstermeye başlayacaktı. Ancak niyet olarak gizlenen veya ilk çizgiye ters düşen politikaların perdesi daha ilk yıllarda da zaman zaman sıyrılıyordu. YMM dergisinin 5. sayısının Başyazı'nda "Bütün Vatanseverler" birleşmeye çağrılırken; devletin korunması, milletin ve dinin korunmasıyla birlikte zikrediliyordu. Henüz İslam coğrafyasında bir İslam Devleti olmadığına ve Türkiye'deki devletin de "İnkılap İlmi"ndeki tesbitlere göre kapitalist bir devlet olduğuna göre korunması gereken devlet hangisiydi?

YMM dergisinin 9. sayısında üniversitedeki sol hareketler üzerine yazılan Başyazı'da ise şu vurgu yer alıyordu: "Sabrı taşmaya başlayan millet, şimdi siyasi iktidarın üniversiteyi kızıl çetelerden devlet eliyle temizlemesini bekliyor." 14. sayının Başyazı'sı ise şöyle başlıyordu: "Ya Devlet Başa, Ya Kuzgun Leşe". Ve 4 Nisan 1970 tarihinde MB tarafından Konya'da düzenlenen "Milli Mücadele Mitingi"nde artık "Yaşasın Milli Ordu", "Yaşasın Milli Devlet" diye bağırılmaya başlanmıştı.

Bu noktadan sonra İslamcılık ile ulusalcılık iç içe geçirilmeye başlanır. Komünistlere karşı Türkiye'ye egemen kapitalist ideolojinin iktidarı olan Devlet göreve çağrılınca, İslam dışındaki tüm ideolojilere artık sol ideolojiler denmekten vazgeçilmeye başlanır. Sosyal ve siyasal şartların dayattığı gerginlik ortamını yaşayan, henüz kavmi ve cahili değerlerden yeterince de arınmamış olan ancak İslami duyarlılığı ve talebi itibariyle diri YMM kadroları ve kitlesi, yumuşak bir geçişle, İslam olarak takdim edilen "millet ideolojisini ve sağcı kimliği, daha önce İslam karşıtı olarak bildirilen kapitalistlerle, liberallerle, türkçülerle paylaşma noktasına itilmeye; kapitalist ideolojinin iktidar aracı olarak görülen T.C. Devleti'ni "Milli Devlet" olarak algılamaya yönlendirilir.

T.C. devletinin sahiplenilmesine, İslam olarak takdim edilen sağcılık anlayışının egemen ve yaygın batıcı sağ anlayışın içine monte edilmesine rağmen; inandırılmış kadrolar ve YMM dergisinin yazı heyetindeki çoğu insan konumlarını sorgulamak yerine, bu yaklaşımlara İslami çerçeve oluşturmak ve fikri lider Aykut Edibali'nin İslami kimliğine duydukları sonsuz güveni tazelemek çabası içinde oyalanıyorlardı. Zira ilk yıllardaki sorgulama ve tahkik zihniyeti, teşkilat bağı ve disiplini adı altında manipüle edilerek taklitçiliğe dönüştürülmüştü.

Artık Aykut Edibali "Millet" kavramının "Ümmet" olmadığını, bu kelime ile kastedilenin Türk kavmi olduğunu açıklama cesareti bulacak kadar YMM kadroları üzerinde inisiyatif ve kendisine bağlılık duygusu oluşturmuştu. Yeni ifşa edilen tesbitlere göre T.C. devleti Türk kavminin devleti idi. Ancak bu tesbitin de bir tarafından İslam'la irtibatının kurulması gerekirdi. Ve tefsirler başladı. Milli ideallerin altın devri Fatih çağı idi. Bu çağı kavrayabilmek milli tarihin başlangıcına doğru gitmek gerekirdi. Türk kavmi İslam'la müşerref olmaya hazırlanan bir milletti. " Bize intikal eden bilgilere göre eski Türkler maddeci değildiler, ruhun ölümsüzlüğüne, kainatı yoktan var eden Ulu Allah'ın varlığına inanıyorlardı. Hatırlanmalıdır ki, eski Türklerin politeist (müşrik) olduğu yolunda allanıp, pullanan hurafe ciddi bir tetkike dayanabilecek kudrette değildir " (YMM, Başyazı,S:17,1970)

Millilik, millet ve sağ kelimeleriyle oynanarak kuşatmaya çalıştığı İslami potansiyeli süreç içinde kapitalist, ulusçu, laik T.C. devletini savunma noktasına sevk eden YMM dergisi başyazıları; artık açıktan Türk ulusunun menfaatlerini savunmaya başlamıştı. Daha derginin 2. sayısında millet buhranının temel sebebi olarak gösterilen kapitalist sistemin beyni olan ABD'ye derginin 28. sayısının Başyazı'sında zeytin dalı uzatılıyor, müslüman toplumlar küçümsenerek bir kenara itekleniyordu. "Dünyada ebedi dostlukların bulunmadığı haklı olarak söylenmiştir. İslam Dünyasını teşkil eden milletlerin, başlarındaki yahudi uşağı idarecileri alaşağı etmeleri şartıyla, Türkiye tabii müttefiklerini bulacaktır. Ancak müslüman milletlerin teknik geriliği düşünülecek olursa, bu ittifakın da kafi kudreti temin edemeyeceği açıktır. Ve başka müttefikler bulmak zaruret olacaktır. Dünyanın bugünkü şartları karşısında bu, Amerika'dan başkası değildir." (YMM, Başyazı, S:28, 1970)

Acaba Emperyalizmin 1960'lı yıllar ve 1970'li yılların başındaki Türkiye Müslümanları'na yönelik İslamizasyon politikasının senaryosu bu şekilde mi yazılmıştı? MB'nin kuruluş yıllarındaki İslami kimlik arayışı ve İslami mücadeleyi üstlenme konusundaki arzu ve heyecan daha YMM dergisinin ilk sayılarında bir değişim ve çözülme sürecine giriyordu. YMM çevresinde yaşanılanlar, sanki T.C. rejiminin ve dolayısıyla batılı müttefiklerin insiyatifini aşmaya başlayan 1960'lı yıllar Türkiye'sinde İslami uyanışı yeniden kontrol altına alıp, oluşan İslami telakkilerin millileştirilesi serüveniydi.

Ancak bu sapma ve millileşme sürecinde yönlendirme politikalarının dozu biraz kaçırılmış ve acele edilmiştir. İslami bilinci körelmemiş insanlardan içerde ve dışarıda itirazlar belirmeye başlar. Durum naziktir. Bir anlamda yönlendirme politikası geri tepebilir ve İslami kazanımlarından taviz vermeye yanaşmayan bilinçli insanlar hareketin inisiyatifini tartışabilir; ve bu tartışmalar kontrol dışı yeni ve bağımsız oluşumlara kaynaklık edebilirdi. O halde İslami vurgu bu sefer rejimden, yasalardan, devlet güvenlik güçlerinden korkmadan ve bir perdeye gerek duyulmadan açıkça ve yeniden yapılmalı ve müslümanlar YMM hareketinin ne kadar Tevhidi ve inkılapçı bir hareket olduğuna yeniden inandırılmalıdır. "Kurtuluş İslamda" spotunun kapak yapıldığı 44. sayının Başyazı'sında şu soru sorulur: "Acaba bugünün insanını, hangi sosyal sistem kurtarabilir? Komünizm mi? Kapitalizm mi? Sosyalizm mi? Faşizm mi? Nasyonal Sosyalizm mi? Hangisidir?" Ve cevap verilir: "İnsan ve toplum, ancak kendi bünyelerine Allah tarafından vazedilmiş kanunlara uyduğu nisbette kurtuluşa yaklaşılır... Şüphesiz ve kesinlikle söylemeliyiz ki, insanlığın kurtuluş güneşi İslam'ın huzurlu dünyasında doğmak üzeredir. İnsanlık bütün emperyalist sistemleri denemiş, tatmin olmamış ızdırapları dinmemiştir. Bütün dünya yeni ve gerçek bir kurtuluşun sancıları içindedir... İslam'ın değişmez ve değiştirilemez özü nass ile sabittir. Bu sarih hükümler hiç bir suretle tebdil ve tağyir edilemez. Aksi halde İslam anlayışı bulanmış olur. Ve o anlayış bir İslam anlayışı olmaktan çıkar. Namazı inkar eden, örtünmeyi inkar eden adam, İslam anlayışından uzaklaşmıştır. Nassı inkar etmiştir. İslam inançta, ibadette, düşüncede, ahlakta, tam ve kamil tek sistem olarak, kendi mahiyet ve hususiyetlerini en açık şekilde ortaya koyar. Hangi asrın veya milletin İslami hayatı olursa olsun, bölge, örf, zaman, ırk ve tarih farkının tesir edemeyeceği bir değişmezlik vardır. Suyun sıvılığı, ateşin yakıcılığı nasıl su ve ateşi ayırd edici vasıf ise, İslamın değişmez prensipleri de İslamın mahiyetini ortaya koyar. Tevhid inancı, vahiy, risalet ve salim akıl ve selim hislere dayanmış düşünce, cihad vs. gibi temel müesseseler İslamın değişmez özünü ortaya koyar" (YMM, Başyazı, S:44, 1970)

Artık YMM'nin İslamiliği perçinlenmiştir. Artık ulusallık ve devletçilik kavramlarıyla daha rahat oynanabilir. Ve rejim, devlet düşmanlarına karşı vatan savunması için saf ve temiz insanların görev üstlenmesini beklemektedir. Bunun için de devleti savunmak için ulus devleti oluşturan öğelerin meşrulaştırılması gerekmektedir. Ve bu görev de YMM dergisinin 1971 tarihli 52. sayısında yer alan "Devletimizin Milliliğini Korumalıyız" başlıklı yazıda ifa edilir.

Bu yazıdaki en önemli vurgu şudur. Kavimlerin buhrandan kurtulması için iki tekamül sürecini yaşaması gerekir: "Birincisi 'Tam Millilik', ikincisi 'İslam'. Birincisi, kelimenin gerçek manasında, istiklali ve demokrasiyi getiriyor. İkincisi, gerçek kurtuluşu.." Bu şema aynı zamanda biçim olarak Marksist Mihri Belli'nin "Milli Demokratik Devrim" şablonuyla da örtüşmektedir. Şu alıntılar yazının amacını daha da aydınlatır mahiyettedir: "Millet; tarihi bir oluştur. Bu varoluş süreci kavmin maddi ve manevi hususiyetlerine aykırı bir yön takip edemez... Türk kavmi Oğuz Han zamanında millet olma seviyesine gelmişti... Milli Devlet de, kavmin tekamülünden doğan bir müessese olmaktadır. Ve milli devletle kavim arasında tam bir temsilcilik münasebeti vardır. Milli devlet kavmin tarihi boyunca tekamül eden bir müessesedir. "

Artık Millet terimi Türk kavmini; Milli Devlet terkibi de Türklerin devletini ifade ettiği açığa çıkmıştır. Artık İslam'a ulaşıncaya kadar da (nasıl olacaksa) nasyonal ideolojiyi Milli Kültür olarak savunma yolu açılmıştır. Artık hareketin karakteri, İnkılap İlmi'nde bahsedildiği gibi inkılapçı değil, özellikle 1946'lardan itibaren müslüman kesime bulaştırılan milliyetçi ve muhafazakardır. Sağcılık terimiyle niçin bu denli ölçüsüzce oynandığı da açığa çıkmıştır. Çünkü sağcılık düzenden yana olmak, ABD ile ittifaka gönüllü olmaktır.

YMM dergisinde sergilenen bu politik çizgiye, sanki şeyh-mürid ilişkisinin yükümlülüklerini üstlenmişcesine ayak uydurulmaya başlanılır. Bir sufinin şeyhine duyduğu huşu ve sadakata benzer bir teslimiyetle Aykut Edibali'nin tesbitleri artık sorgulanmadan savunulmakta ve içselleştirilmektedir. Hareketin üç aylık teorik dergisi Gerçek'te Halil Bayrakçı "Türk Kültürünün Sosyal İdealleri" başlıklı yazısında Aykut abisini aynen tekrarlayarak Milli Devlet'e şu tanımı getirir: "Milli Devlet: Kavmin asırlar süren tekamülü ile katileşmiş şahsiyetinin temsilcisi, ve kavmin maddi ve manevi hususiyetlerinin koruyucusu, geliştiricisi ve terbiye edicisi olduğuna göre;.." (Gerçek, C.IV, s.52 ,1974)

Edibali'nin doğru yanlış bütün tesbitlerini teyip bandı gibi tekrarlayan kadro elemanlarının yazılarından örnekler vermek ve bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Artık dünkü inkılap erleri, dünkü İslam neferleri, millilik adına egemen devletin, kapitalist sistemin, ulus kültürün savunucuları olmaya başlamışlardır. Özel yaşamlarında asr-ı saadeti canlandırmaya, sahabe kardeşliğini oluşturmaya çalışan bu insanlar; ilk başlarda fazlaca dikkat etmedikleri bazı zihni çarpıklıklarının süreç içinde güçlenmesi ve takviye edilmesiyle artık "beş bin yıllık" (YMM, Başyazı, S:115, 1973) tarihlerini keşfetmeye ve İlmi Sağ'daki ayrımı saptırarak CHP'yi sol'da bırakıp kapitalist, türkçü, liberal, batıcı, Atatürkçü, laik güçlerle oluşan Milli Cephe'yi (YMM, Başyazı, S:6, 1976) savunmaya başlamışlardır. Dünkü Mason ve "millet düşmanı" kampın adamı Süleyman Demirel, Milli Cephe'nin adamı haline getirilivermiştir. Artık ümmet hassasiyetinin bir gereği olarak kullanılan "Türkiye insanı" deyimi yerini "Büyük Türk Kültür Sistemi"nin (Gerçek, A.Edibali, C. 111,1973) keşfedilmesi sonucu olsa gerek "Türk insanı" (YMM, Başyazı,S:260,1975) değişine terk etmiştir.

Ancak YMM kadrolarının yaşadığı bu çözülme sürecinin henüz çürütemediği bazı kalemler, özellikle derginin ilk yıllarında İslami duyarlılıklarını ön planda tutup, ulusal ve devletçi söylemle bütünleşmezler.

16. sayı arka kapakta Kayseri Yüksek İslam Enstitüsü'nde Türkçü, Rufai ve Batini anlayışlara karşı mücadele veren müslümanların sorunları "Modernistlere ve Bid'atçılara Karşı Şuurlu Mücadele" başlığı ile veriliyor; 49. sayı arka kapakta Haccın yasaklanması hususunda kaleme alınan "Devlete bağlı Din Anlayışı mı?" başlıklı yazıda "Devlete bağlı bir din anlayışı yerleştirilmeye" çalışanlar, açıkça kınanır ve laiklik eleştirilir.

YMM dergisinde birinci yılının son sayısında ikinci yıl yayını için verilen ilanı kaleme alan kişi gerçekten YMM hareketinin türkçülüğe doğru evrilmekte ve kapitalist sisteme yakınlaşmakta olduğunu fark etmemiş olacak ki hala "İslami Mücadelenin Esasları" ibaresini kullanabilmektedir.

Ancak Aykut Edibali'nin Gerçek dergisinin 3. sayısında YMM hareketinin ideolojisinin "Büyük Türk Kültür Sistemi" olarak yeniden belirlemesinden sonra Türk-İslam sentezinden öte bir Türkçülükle, Türk milletinin ve kültürünün varlığı adeta "Din" haline getirilmiş olunur.

"Batının önce pagan, sonra teslisci fakat daima insanı ilahlaştıran din telakkisi karşısında, Türk toplumu Allah'tan gayrı hiç bir varlığa kulluk etmemek prensibine bağlanmıştır. Ve hiç bir varlığa ve güce Allah karşısında ne politik, ne ekonomik ve ne de sosyal bir imtiyaz tanımamıştır." (YMM, Başyazı, S:173,1974) şeklindeki tesbit derginin altıncı yılında Şaman Türklerini kutsamaya kadar varır: "Mete Han'ın büyük askeri mekanizması (ve nizamı) hemen hemen bütün Türk devletlerinde aynen uygulanmıştır. İlk çağları doğru gözönüne getirince Mete Han'da beliren askeri nizam, bütün maddi ve manevi temelleriyle Orhun kitabelerinde parlar. Türk milletinin hayatını muhafaza gibi milli bir idealin yanında insanlığın kurtuluşu gibi bir insani gayeyi de politikasının aslı yapan Türk milletidir. Harplerin ancak yağma hırsı ile yapıldığı ilk çağlarda bile Türk milleti insanları nizama bağlamak ve adalet icra etmek hedefi için harp yapıyordu. Bu ideal aynen Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu'na geçmiştir." (YMM, Başyazı, S:288, 1976)

Sistemle Bütünleşme veya Çözülüşün Örnekleri

Derginin 2. sayısındaki Başyazı da YMM hareketinin somut hedefi olarak Türkiye'ye hakim olan ve buhranın temel sebebini oluşturan "Judeo-Grek menşeli kapitalist sistem" gösterilirken; nasıl olmuşturda 26 sayı sonra yine aynı kişinin kaleme aldığı Başyazı da Türkiye'nin İslam dünyasındaki "milletlerin başlarındaki Yahudi uşağı idarecileri" alaşağı etmelerinden sonra bile, ittifak hususunda bu müslüman toplumlar küçümsenecek; fakat müttefik olarak Amerika tercih edilebilecektir?

Nasıl oluyor da YMM dergisinde yayınlanan "İlmi Sağ", "İnkılap İlmi" gibi temel metinlerin çatısı Hizbu't-Tahrir'in kitaplarındaki tesbitlerden yararlanılarak oluşturulduğu halde; daha önce Konya Milliyetçiler Derneği'nce Hizbu't-Tahrir aleyhinde çıkarttırılan bildiri seneler sonra tekrar dergide neşredilip gündeme getirilerek bu İslami teşkilata "Yalnız ve sadece Amerikan düşmanıdır", "Rus dostudur", "Bu alçaklar Türk düşmanıdırlar. Yavuz Sultan Selim ve diğer Müslüman Türk büyüklerine hakaret ederler" şeklinde iftiralar atılmakta ve karalanmaya çalışılmaktadır. (YMM, S:73, 1971) Kaldı ki müsteşriklerin İslam'ın uzun bir tarih süresince nizam olarak yaşanmadığı tezi karşısında Hizbu't-Tahrir'in tepkisel bir tavırla ortaya koyduğunu varsaydığımız İslam Hilafeti'nin 1923 yılına kadar devam ettiği ve Osmanlı Devleti'nin İslam Devleti olduğu vurgusunu, "Hizb-i Kitleleşme" kitabından okumak mümkündür.

Ve nasıl oluyor da İnkılap İlmi'nde gösterildiği gibi millet ideolojisine düşman ve Türkiye'ye egemen kapitalist ideolojinin iktidar aracı olan devletin istihbarat birimi MİT, "İlmi Sağ" şablonuna ihanet edercesine güncel kullanımıyla sağ ve sol kanat şeklinde ayrıştırılıp, sağ kanadın savunulması yapılmaya başlanıyor? Şu ifadelere bakın: "İstihbarat fonksiyonu olmayan bir cemiyet yaşayamaz... Bugün içinde bulunduğumuz vahim durumda bilhassa MİT'in son derece verimli çalışmasına muhtacız. Bu da ancak MİT bünyesine sızabilmiş 'Milli'lik vasfına uymayan ajanların tasfiyesi ile mümkündür" (YMM, S:70, 1971) İslam inkılabını gerçekleştirmek için kadrolaştırılan müslüman dimağlara aktarılan telkin işte budur. Artık hiçbir yazılı kayda veya ilkeye dayanmadan üretilen devleti içinden fethetme söylemi, sonunda kapitalist, ulusçu, laik devleti savunma ve bu tavrı da İslami bir görev olarak telakki etme gafletine kadar uzanır. Artık dergiye kapak olan başlıklarla "Devletimiz Yaşayacak, Düşmanları Kahrolacak"sa (YMM, s:364, 1977) mevcut düzen açısından tehlikeli kabul edilen herkes MİT'e ve hatta Özel Harp Dairesi'ne ihbar edilebilir.

12 Mart Askeri Darbesi, öcü olarak yaratılan komünist ihtilal senaryosu bahane edilerek oluşturulmuştur. Ve tüm devletçiler, düzenciler, sağcılar tarafından alkışlanmıştır. "Türk Silahlı Kuvvetlerinin kendi insiyatifini kullanarak yaptığı bir harekettir. Yoksa 12 Mart demokratik miydi, değil miydi münakaşası adi bir demagojiden başka bir şey delildir."

(YMM, Başyazı, S:143, 1972) ifadelerinde görüldüğü gibi artık tamamen resmi bir söylemle YMM kadroları tarafından da devlet, ordu ve cuntacılar savunulmaya başlanılır. 12 Mayıs 1972'de düzenlenen Konya "Milli Karar Mitingi" ile müslüman kitlelerle Türk Ordusu'nun bütünleştirilmesi tek taraflı olarak oluşturulmaya çalışılır. Ve bir zamanların İslam'a gönül veren YMM'nin inkılapçı kadroları, kapitalist düzeni tamamen unutarak bağırırlar; "Koministler Kahrolsun", "Ordu-Millet El Ele".

Peşinden Aykut Edibali'nin kaleme aldığı "Komünist ihtilale Karşı Tedbirler" yazı dizisi kitaplaştırılır. Kitap'ta 12 Mart Cuntacılarına devletin korunması için Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM)'nin kurulması' teklifinde bulunulur. Kitabın kısa zamanda ikinci baskısı yapılır ve yüzlerce nüsha ordu mensuplarına ulaştırılır. Bundan sonra inkılapçı, sahabe neslini yaşatmaya tutkun, Musab bin Umeyr'ler olma ideali ile kazanılan ve yetiştirilen kadro elemanları DGM'ler için kamuoyu oluşturmak amacıyla imza kampanyaları düzenlemeye sevk edilirler. Bununla da yetinilmez, yine Konya'da 4 Ekim 1976 Pazartesi günü bir "Tarihi Karar Mitingi" daha düzenlenir. Mitingde taşınan pankartlardan ve atılan sloganlardan bir kaçı şunlardır: "DGM'den Sadece Vatan Hainleri Korkar", DGM İşçilere Değil, Komünistlere, Vatan Hainlerine ve Millet Düşmanlarına Karşı", "DGM Devlet Güvenliğinin ve Hukukun Teminatıdır" "DGM Devletin Emniyetidir", "DGM'ye karşı Çıkanlardan Millet Hesap Soracak".

Sonuç

YMM dergisi ve bağlısı olduğu YMM hareketi Türkiye Müslümanlarının yakın geçmişinde yer alan çok hüzünlü bir tarih kesitini oluşturmaktadır. Çünkü İslami mücadele azmi ve talebiyle oluşturulan hareket, daha sonraki yıllarda kapitalist olarak nitelediği Türkiye'deki rejimi ve devleti savunma noktasına gelmiştir.

Tevhidi bilinci ve Kur'ani bilgi birikimi yeterince olgunlaşmamış ama İslami anlayış ve hareket mantığı olarak yoğun bir arınma ve sorgulama süreci yaşamaya başlayan 1960'lı yıllar müslüman kuşağını yazılı ve sözlü olarak etkileyen evrensel İslami hareketlerin fonksiyonel konumunu, 1967'den sonra ortaya koyduğu organize ve disiplinli yapılanma şekli ve formüle edilmiş düşünceleriyle YMM hareketi almaya çalışmıştır. Büyük ölçüde de başarılı olmuştur.

YMM dergisinin yayın akışından izleyebileceğimiz serüven süresince İslam, Kur'an, Tevhid, İslam İnkılabı, sahabe neslini örnekleme, kapitalist sistemden kurtulma gibi kavram ve hedeflerin "millet, millet ideolojisi, millet mücadelesi, İlmi sağ" gibi örtülü bir dille gündeme getirilmesiyle kazanılan ve bu hedeflere gönül vermiş insanlar; daha sonra bu örtülü dilin kullandığı kavramlara ulusal, devletçi, düzenci bir muhteva verilmeye başlanmasıyla Türk milliyetçisi ve devletçi olma tercihi ile karşı karşıya kalmışlardır. Fikri önceleyerek, fikri liderliği yönetimde tayin edici kıstas kabul ederek, fikrin de İslam olduğu inancı ve kabulüyle YMM hareketine iştirak eden duyarlı insanlar; bir süre sonra taklitçi bir itaatle fikri liderliği unutup teşkilatı, teşkilat liderini ve emirlerini tabulaştırmaya başlarlar. Ya da zihinsel bir karmaşa ve bulanıklık içinde atalete sürüklenirler. Sonuçta yaşanan şudur: Evrensel İslami hareketlerin ulaştıkları bilinç düzeyinin yazılı ve şifahi aktarımıyla oluşmaya başlayan 1960'lı yıllar Türkiye'sindeki İslami uyanış, önemli bir potansiyel gücü var kılmaya başlamıştı. İşte MB veya YMM hareketi ve YMM dergisi aracılığıyla ciddi ölçüde kuşatılan Türkiye'deki İslami uyanışın bu potansiyel gücü, zihinsel saptırmalar sonucu kısa bir süre sonra erime, çözülme, uzlaşma sürecine itilmiştir. Harekete İslam adına katılan 1960 müslüman kuşağı, 1970'li yıllara gelindiğinde Türk kültürünü, sağcı partilerin ittifaklarını, T.C. devletini, DGM'leri savunur hale gelmişlerdir. Evet inkılap gerçekleşmiştir. Ancak bu inkılap cahiliyyeden kopuşu değil; Kur'ani aydınlanma sürecinden cahili değerlerin karanlığına yönelen bir hicreti ifade etmektedir.

İkinci kuşak YMM mensupları ise artık Kur'ani İslami kavrama ve İslam inkılabını gerçekleştirme azmi ile değil, ulusal değerlerle donatılmış bir söyleme muhatap olarak kazanılmış ve eğitilmiş bir kuşaktır. Bu eğitim içinde İslami söylem bir alt kültür konumunda yer tutmaktadır.

YMM hareketinin sergilediği bu şaibeli serüven, kadrolarını ve tesir ettiği kitleleri,1970'li yılların ortalarından itibaren güç kazanmaya başlayan Türkiye'deki ikinci dalga İslami uyanış çabalarının etki alanından da uzaklaştırmıştır. Hatta kadrolar, YMM dergisinin her sayısında daha da güçlendirilmeye çalışılan türkçü ve devletçi kimlik ile, 1970'li yılların ortalarında yeniden güçlenmeye başlayan Tevhidi uyanış hareketini engelleyecek bir misyonun taşıyıcısı haline getirilmişlerdir. Kendini yenilemeye kalkışan kadro elemanlarına da hareketin belirlediği kitap ve kaynaklar dışında herhangi bir eserin okunması hakkında yasak getirilmiştir. Böylece 1970'li yılların ortalarından itibaren Seyyid Kutup'un "Yoldaki İşaretler" (yeni ve tam çevirisiyle) ve "Fi Zilal-i Kur'an", Ebu'l Ala Mevdudi'nin "Kur'an'da Dört Terim", "Hilafet ve Saltanat", "İslam'da Hükümet" gibi eserleri ve diğerleri ile; yine yaygınlaşan Kur'an çalışmalarıyla oluşan gündemler ve açılımlardan kadrolar uzak tutulmuş ve bu tür kitaplar ve çalışmalar üzerinde şüpheler uyandırılmaya çalışılarak geleneksel kesimin taassubi tutumuna ricat edilmiştir.

Yaşanan bu olumsuz gelişmeler, gerek kadrolarda, gerekse YMM dergisi tirajında büyük bir tıkanmayı getirmiştir. Kadrolarda hareketin gidişine duyulan güvensizlik artmıştır. Ancak tıkanma ve yanlışlıklar genellikle yöneticilerin liyakatsizliğine atfedilmiştir. 1976-1977 yıllarından itibaren başlayan ve YMM kadrolarının ciddi bir bölümünü etkisi altına alan muhalefet hareketi; maalesef MB'nin kuruluş yıllarında ulaşılan İslami bilinç seviyesinin çok çok gerilerine sürüklenildiği için tepkisini, genelde YMM dergisinin ve YMM hareketinin yan teşekkülleri olan Pınar, Gerçek dergilerinin ve Bayrak gazetesinin yayın politikalarında açıkça görülen fikri sapmalara değil, hareketin geliştirilememesinden dolayı teşkilatın işleyişine ve ehliyetsiz yetkililere yöneltmiştir. 1970'li yılların ortalarına gelindiğinde YMM kadroları arasında, yaşanan bu sürecin olumsuzluğunu itikadı ve siyasi boyutuyla kavrayıp tavır koyan insan sayısı iki elin parmaklarını bile geçmez. Zaten ilk başta muhalefet hareketini oluşturmaya çalışan bu insanlar "YMM kültürünün cahili bir kültürü oluşturduğu"nu, "Edibali'nin öğretisinde bir çok şirk unsurunun bulunduğu"nu veya "YMM hareketinin açıkça Türkçü bir kimliğe büründüğü"nü açıkladıklarında; ayrılıkçı, devlet düşmanı, münafık, kürtçü suçlamalarıyla "örgüt'ten atılmışlar veya engellenmişlerdir. İşin daha da üzücü tarafı gidişattan memnun olmayan ve daha sonra kitleleşen muhalefet hareketine iştirak eden kadroların, YMM kültürünü sorguladıkları için cemaatten atılan insanların gündeme getirmeye çalıştıkları eleştirileri bile anlayabilecek İslami perspektiften, vahyi ölçülerden, inkılapçı tavırdan uzaklaştırılmış olmalarıdır.

Ve YMM hareketi içinde doğan ve kitlelerin büyük bir bölümünü arkasına alan, ama olumsuzlukları gidermek için neyi eleştireceğini ve eleştirdiğinin yerine neyi ikame edeceğini bilemeyen muhalefet, YMM kurmayları tarafından da dışlanınca MB'nin oluşturduğu YMM hareketi fiili olarak çözülür. Binlerce kadro elemanı yaşadığı fedakarlıkların heba olduğu inancıyla, ama büyük bir fikri bulanıklık içerisinde dağılır. YMM dergisi kapatılır. Aslında bu dağılma ciddi bir çoğunluğu manipüle edilen 1960'lı yılların müslüman genç kuşağının değişik kavramsal oyunlarla uzlaşmacı ve eklektik bir anlayışa sevk edildikten sonra eritilme ve dağıtılma serüveninin son noktasıdır. Böylece 196O'lı yıllarda başta İhvan-ı Müslim'in, Cemaat-i İslami'nin, Hizbu't Tahrir'in ve birçok muhakkik Müslüman düşünürün Türkiye'ye yazılı ve sözlü olarak aktarılan fikirlerinin Türkiye Müslümanları arasında uyandırdığı potansiyel güç, büyük ölçüde denetim altına alınıp eritilmiştir.

Sonraki yıllarda yeniden İslami kimliğini oluşturma kararlılığına ulaşan eski YMM üyelerinden çok az bir kısmı bu dağılma/dağıtma sürecini sorgulayarak önemli değerlendirmelere ulaşacaklardır. Ancak dağıtılan kadroların büyük bir çoğunluğu Türkiye'deki rejime uydurulmuş kafa yapıları ve teşkilatçılık tecrübeleri ile bazı düzen partilerinde veya gelenekçi cemaat bünyelerinde önemli roller üstleneceklerdir. Aykut Edibali'ye bağlı kalan azınlık ise zaten modern bir tarikat konumuna gelmiştir. Ancak ilkin "Islahatçı Demokrasi Partisi", sonra "Millet Partisi" olarak örgütlenen bu kalıntı çevrenin modern şeyhi konumundaki Aykut Edibali'yi "Milli İttifak"ı oluşturanlar unutmayacaklar ve iki arkadaşıyla birlikte kendisine 1991 seçimlerinde TBMM'ye girme imkanı tanıyarak vefa borçlarının bir kısmını ödeyeceklerdir.

Yeniden Milli Mücadele hareketiyle yaşanan senaryo aslında bitmemiştir. 196O'lı yılların kontrol dışı İslam anlayışını millileştirmeye çabalayan egemenler, bugün İslami hareketler karşısında daha tecrübelidirler. Ve bugün imkan tanınan büyük dini cemaatlerin ve ilkesiz oluşumların önde gelenleri İslam'ı hakim kılmak için (hangi İslam'sa) "apolitik olmama", "devleti içinden fethetme", "çatışmadan alan açma" gibi daha iyi işlenmiş ve daha çok ayet ve hadisle perdelenmiş bir söylemle gazetelerinde, dergilerinde, mitinglerinde, vaazlarında; millilikten, devletçilikten, "müslüman polis" savunusundan, şanlı tarih tablolarından bahsedeceklerdir. Adeta YMM dergisinde amaçlanan "Milli değerlere bağlı, İslam'a saygılı" hedeflerle yetiştirilmeye çalışılan nesle, "Milli Kültür" ve demokrasi değerleri İslam diye sunulacaktır. Görülen o ki bugünkü süreçte millileştirilmiş din anlayışı daha da güçlendirilmiştir. Ve bu kavram kargaşası içinde milliğin, türkçülüğün, gayri İslami devletçiliğin ve mevcut sistem savunusunun; çok hukukluluğu aynı gemide olma edebiyatıyla meşrulaştırmanın veya bidat ve hurafeciliğin en az komünizm ve laiklik kadar tehlikeli ve batıl olduğu İslami duyarlılık taşıyan birçok kişi tarafından fark edilmeyecektir.

Allah'a şükür ki; düzenin gücü, gafillerin ifsadına rağmen Türkiye Müslümanları arasında bugün bu oyunları görebilen, hesaplarını şeytani tuzakları fark ederek oluşturma bilincine sahip ve düşüncesinin merkezine Kur'ani ölçüleri oturtabilmiş muvahhid müslümanlar bulunuyor. Bütün olumsuzluklara rağmen varlık bulabilen ve tevhidi bilincin, tevhidi basiretin, tevhidi eylemliliğin şahitliğini oluşturmaya çalışan bu insanlar, artık eskisi gibi kolayca kandırılabilecek veya kolayca saptırabilecek bir konumda değiller. Bu nitelik çok önemlidir. Zaten tüm teknolojik imkanlarına ve maddi güçlerine rağmen egemenleri telaşa sevkeden de, emperyalist düzene alternatif ve kuşatıcı bu niteliğin nüve şeklinde de olsa güç kazanmaya başlamasıdır. Bunun için emperyalist güçlerin mihmandarı ABD'nin İslamizasyon politikaları bugünlerde "Yeni İslam Politikası" (Bkz.: Hak Söz, "Gündem", Sayı: 39, Haziran 1994) tarzında yeni biçimler üretiyor. "Amerika'nın Yeni İslam Politikası" İslami hareketlerle İslami duyarlılıkları canlı kitlelerin irtibatını kesebilmek için millileştirilmiş veya sulandırılmış din anlayışlarının temsilcilerine imkan sağlıyor.

Türkiye'deki Tevhidi uyanışın tarihi yeni, İslami hareketin yaşı çok gençtir. Ama önemli kazanımlar elde edilmiştir. Bu kazanımlar korunmalı ve geliştirilmelidir. Dolayısıyla YMM pratiğinden yararlanmasını bilenler kafirlerin, münafıkların, ashab-ı şimalin yeni oyunları karşısında basiretli ve uyanık bir tavrın sorumluluğunu üstlenmeli ve şeytani İslamizasyon oyunları karşısında yumuşamamalıdırlar.

Bitti
 

alp-eren

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,567
Puanları
38
http://bp3.blogger.com/_q6gPTaS3CN4/SH59sxrY_3I/AAAAAAAAAG0/qqYUCxS5T6c/s400/TEST1.jpg

http://bp3.blogger.com/_q6gPTaS3CN4/SIy01fY0bvI/AAAAAAAAAH0/5Cc8V5bm35g/s400/11.jpg

http://bp1.blogger.com/_q6gPTaS3CN4/SHalFDTZbbI/AAAAAAAAAGc/IV1JJsKLvw0/s400/30mayis.jpg

http://bp0.blogger.com/_q6gPTaS3CN4/SHUXeNGptDI/AAAAAAAAAFw/zsxXUcvM1LM/s400/9298162

http://www.milletpartisi.org/With_Flash/Html/images/AMBLEM_Y.M.M.D_büyük.JPG

http://www.milletpartisi.org/With_Flash/Html/images/YMM_MİTİNG_2.jpg

http://www.milletpartisi.org/With_Flash/Html/images/YMM_MİTİNG_3büyük.JPG
 
Moderatör tarafında düzenlendi:

alp-eren

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,567
Puanları
38
Yeniden Milli Mücadele ve Pınar Dergileri

Mücadele Birliği'nin 1967 yılında Konya'da kurulduğunu kaydeden Hamza Türkmen, bu kuruluşun Nakşi, Nurcu ve Kadiri gibi ekollerin ağırlığını hissettirdiği bir döneme denk geldiğini söyledi. Mezkur topluluğu İslam'a ait, "şeriat" özlemi duyan ama yoğun eklektik zaaflar taşıyan bir kesimin oluşturduğunu belirten Türkmen, bu kesimin düşünce ve yaklaşımlarıyla kitleleri büyük ölçüde etkilemeyi de başardığını söyledi.

Aynı dönemde Hizbuttahrir'in de etkisiyle ve tercümeler yoluyla tevhidi uyanış dalgasının da başladığını kaydeden Türkmen, bunun etkisini ağırlıklı olarak üniversitelerde hissettirdiğini, bir grup öğrencinin "yeniden diriliş"i kurduğunu ve Türkiye'deki Tevhidi Uyanış Sürecinin öncü emektarlarından Ercüment Özkan'ın da bu oluşum içerisinde yer aldığını ifade etti.

İstanbul'daki genç üniversite öğrencileri arasında bazı öbeklerin süreç içerisinde "Mücadele Birliği" olarak örgütlendiğini ve bunların 1970 yılında Mücadele Dergisi'ni çıkarmaya başladığını belirten Türkmen, Aykut Edipali ve İrfan Küçüköy'ün de bu öbeklere öncülük yaptığını söyledi.

Islahatçı gençlerin özellikle de Konya'da büyük yankılar uyandırdığını kaydeden Türkmen, sistemin ve özellikle de Diyanet kurumunun bundan rahatsızlık duyduğunu ve çabalarını çarpıtıp engellemeye koyulduğunu ifade etti. İlgili dönemlerde Kadızadeliler olarak damgalanan bu hareketin süreç içerisinde yaygınlaştığını zikreden Türkmen, Konya merkezli olan ve içerisinde Hayrettin Karaman hocanın da yer aldığı Oku ve Ümit dergileri ve İstanbul merkezli Milliyetçiler Derneği ve Aydınlar Derneği gibi oluşumların da bu hareketin öbekleri olduğunu söyledi.

Yeniden Milli Mücadele dergisinde belli yoğunluklarda işlenen üç temel konunun bulunduğunu kaydeden Türkmen "İlmi Sağ", "İnkılap İlmi" ve "Yeniden Milli Mücadele Stratejisi" olarak sıraladığı bu mefhumları derginin merkezi önemdeki kavramları olarak nitelendirdi.

İlmi Sağ: Derginin toplumdaki buhranı Kur'an'dan istifadeyle giderme söylemini dillendirdiğini belirten Türkmen, bu bağlamda "İslam Nizamı", "Mefhumlar" ve "Tekfir" başlıkları altında çeşitli konuların işlediğini söyledi. İlmi sağ kavramının da ilk etapta Kur'an menşeli "ashabı yemin" terkibi anlamında kullanıldığını kaydeden Türkmen, ne ki bunun süreç içerisinde Türk milliyetçiliğine dönüştüğünü ve derginin 12 Mart'ta "Devlet-Millet El Ele" dosya konusunu işlemeye başladığını ifade etti.

İnkılap İlmi: Derginin devrim olgusunu kötü bir halden iyi bir hale doğru geçiş olarak algıladığını; siyasi elin değişimi değil, cemiyetin ve örfün Vahiy ile değişmesi şeklinde işlediğini belirten Türkmen, "İslam nizamı" ve "Hizbi kitleleşme" başlıkları altında da bununla ilintili konuların işlendiğini söyledi. Derginin bu temelde inşa ettiği söylemi dolayısıyla birçok insanı etkileyip halkalarına katmayı başardığını da ifade eden Türkmen, ne ki süreç içerisinde bu söylemin kirletilerek Türk milliyetçiliğine dönüştürüldüğünü kaydetti.

Yeniden Milli Mücadele Stratejisi: Derginin bu terkibi mücadele stratejisi olarak kullandığını kaydeden Türkmen, "Hizbi kitleleşme" adı altında buna dönük konuların işlendiğini ve yine bu stratejinin bir yansıması olarak "İslam anayasası bildirileri"nin dağıtıldığını söyledi. Ancak süreç içerisinde fasit emelleri bulunan kişi ve güçlerin bir yandan Hizbuttahrir fikrini kavramak ve diğer yandan da bu gençleri dönüştürmek niyetiyle bu oluşuma nüfuz ettiğini kaydeden Türkmen, ilerleyen süreçlerde bunun sonucu olarak hareketin Türk milliyetçisi karakterinin belirginleştiğini ve parçalanmaların vuku bulduğunu söyledi.

Pınar Dergisi: Pınar'ın da bu hareketin bir diğer ayağı olduğunu kaydeden Türkmen, 70'li yıllara müteakiben hareketin Bâtıniliğe kaymasının dağılma ve ayrılmaları hızlandırdığını söyledi. Hareketin nihai olarak "Millet Partisi" adıyla yeni bir yapılanmaya gittiğini belirten Türkmen, bunun öncü isimleri arasında da Ahmet Taşgetiren, Cemil Çiçek, Taha Akyol, Hüseyin Gülerce, Ahmet Davutoğlu, Altan Tan vb. kimselerin bulunduğunu söyledi.

Türkmen tebliğini "Yeniden Milli Mücadele hareketi 70'li yıllara kadar kadro hareketiydi. İslam diye girdikleri bu kıskacın altından milliyetçi olarak çıktılar." vurgusuyla tamamladı.

Büşra Bulut / HAKSÖZ-HABER
 

alp-eren

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,567
Puanları
38
Mücadele Birliği -İslami Uyanışın Saptırılma Serüveni-
Hamza Türkmen

1967 yılında kurulan Mücadele Birliği'nin misyonu ve tarihi, ilk kez kitap konusu oldu ve 2005 yılında yeniden tartışılan güncel bir boyut kazandı. Mücadele Birliği (MB) sürecinden gelen birçok kişi Türkiye'nin yakın dönem siyasi ve kültürel yapısında önemli görevler almış, değişik etkinlikler göstermiş, farklı kuruluşlar oluşturmuş ve önemli cemaatlerin kaptan mevkiinde rol üstlenmişlerdir.

Söz konusu kitabın adı "Bir Uyanışın Anatomisi Mücadele Birliği"dir. Yazarı ise MB'yi oluşturan Yeniden Milli Mücadele (YMM) hareketinin kurucularından İrfan Küçükköy'dür.

1960'lı 70'li yıllarda YMM hareketinin kişisel ve toplumsal inkılabı önceleyen periyodik eğitim dersleri yapılmaktaydı. Bu derslerden geçen ve mücadeleye katılan kişilere de "mücadeleci" deniliyordu. Küçükköy, YMM hareketi dağılmış da olsa bu hareketin mensubu olan kişilerin hâlâ anlayışları itibariyle mücadelecilik vasfını kaybetmediklerini vurgulamaktadır. Ona göre "... Kim nerede politika yaparsa yapsın, bulundukları yerlerde Mücadele Birliği fikriyatını temsil etmektedirler." Yazarın bu genellemesi tartışılabilir; ama eski mücadelecilerin yakın dönemde farklı partilerde üstlendikleri önemli roller, İstanbul ve Ankara Büyük Şehir Belediye Başkanlığı ve hükümetlerde bakanlık yapmaları, Başbakanlık danışmanlığı görevine atanmaları ve bürokrasi kademelerinde önemli roller üstlenmeleri MB hakkında yazılanları oldukça dikkat çekici ve merak uyandırıcı kılmaktadır. Eski mücadelecilere yönelik merak, onların inişli çıkışlı serüvenlerinden ziyade, nasıl bir kafa yapısına sahip oldukları ve aralarında hâlâ süren gizli bir irtibatın olup olmadığı konusundadır.

YMM hareketinin 25 yıl aradan sonra bir kitap çalışmasıyla tekrar gündeme gelmesi, Türkiye'de tartışılmayan en kapalı konulardan veya düğümlerden birisine daha projöktörün tutulmasına vesile olmuştur. YMM sürecine katılmış ve hareketten kopmuş yetenekli binlerce mücadeleci -bir iki kişi dışında-, Müslümanlar için kapalı kalan bu konuyu hiç gündemleştirmemiş ve kendi aralarında da, deklare edilebilir ortak istişari bir tartışmaya tabi tutmamışlardır. Zaten İrfan Küçükköy de hareketten safdışı edildikten 27 yıl sonra kaleme aldığı bu kitabı bir otokiritik/özeleştiri anlamında değil, geçmiş sürece düzülen hamasi bir övgü düzleminde yazmıştır. Bu eğilim çoğu eski mücadelecide yaşayan acizlik hali olarak belirmektedir. Övünülen ve yüceltilen YMM süreci en başta hareketin lideri Aykut Edibali tarafından heder edilirken, bu hareketin seyrinin nereden başlayıp nereye evrildiği ile ilgili yazmak ve eleştiri sunmak, sanki derin güçlerce vefa maskesi telkiniyle yasaklanan bir tabu konumuna getirilmiştir. YMM sürecinde yaşanan düşünsel ve siyasi ihanetlerin, saptırmaların, manipülasyonların; resmi ideolojiye meylin ve kapitalist sistemle işbirlikçiliğin önündeki perdeyi kaldırmak, adeta derin devletin kırmızı çizgilerini çiğnemek kadar tehlikeli addedilmiştir. YMM sürecindeki kirlilikleri gizleyen perdeyi aralamaya kalkışan insanların birçoğu ise, her türlü iftiranın, izolasyonun ve komplonun muhatapları konumuna gelmekten çekinmişlerdir.

İrfan Küçükköy'ün kitabını Yeni Şafak'ta 2 ve 9 Mayıs tarihli yazılarında değerlendiren Şamil Tayyar, kitaptaki verilerden kalkarak MB ile derin devlet ilişkileri üzerinde durmuş, kitaptaki verilere dayanarak bazı mücadeleci önderlerin MİT mensuplarıyla ve mafya babalarıyla kurdukları irtibata dikkat çekmiştir. Ayrıca Tayyar, YMM'nin 12 Mart öncesi ve sonrası "Ordu-millet el ele" sloganı ile 27 Mayıs öncesi sağ iktidara karşı atılan "Ordu-gençlik el ele" sloganı arasında fark olmadığını, ikisinin de darbe çığırtkanlığına dayandığını ve siyasetin merkezine ordunun yerleştirildiğini belirtmiş ve eleştiride bulunmuştur.

Aynı gazetenin başyazarı Ahmet Taşgetiren, 10 Mayıs tarihli yazısında MB hadisesinin bir özeleştirisinin yapılmasının, benzeri misyonu paylaşan hareketlerin daha sağlıklı gelişmesi için zaruri olduğunu belirtmiştir. Taşgetiren, bugüne kadar MB'nin özeleştirisinin yapılmadığını ve ayrıca benzeri oluşumlardaki sancıların da özeleştirisinin yapılmadığını vurgulamıştır. Ama Taşgetiren de 1968-1978 yılları arasında YMM hareketinin önde gelenleri arasında bulunmasına ve 1978 tarihinde safdışı bırakılmış eski bir mücadeleci olmasına rağmen, 27 yıldan bu yana MB hakkında herhangi bir özeleştiri yapmış değildir. Taşgetiren buna rağmen yazısında Küçükköy'ün kitabındaki bilgileri konu edinerek MB ile derin devlet arasında bağ bulunduğu iddiasını besleyici bir yazı yazdığı için Şamil Tayyar'a serzenişte bulunmuştur. Taşgetiren bu serzenişle de kalmamış eski abisi İrfan Küçükköy'ün kitabında derin devlet bağlantısı ile ilgili aktardığı bilgilerin "sorunlu" olduğunu belirtmiştir.

Yazarlar ve Gazeteciler Vakfı Başkanı ve eski mücadeleci Hüseyin Gülerce ise, 13 Mayıs tarihli Zaman gazetesindeki köşe yazısında, YMM sürecinde yaşadıkları fedakarlıkları ve hasbi çabaları dile getirip o zamanki birlikteliklerini ilahi lütufla izah ederken, süreçlerine derin devletin el atmış ve yönlendirmiş olabileceğini de itiraf etmektedir. Zaten İletişim Yayınları'nın Yasin Aktay editörlüğünde çıkarttığı İslamcılık başlıklı ciltte, MB hakkında "Bir Milli İslamcılık Serüveni: Mücadelecilik" (s. 452-468) başlığı ile yayınlanan analiz yazısında, eski mücadeleci ve sosyoloji doçenti Mustafa Aydın da, ilk mücadelecilerden şu anda devlet bakanı ve hükümet sözcüsü olan Cemil Çiçek'in Yeni Şafak'ta üç sene önce yayınlanan "Yeniden Milli Mücadeleciler de devletin ilgisi ve bilgisi dahilinde çalıştı" ifadesini kullanarak, devletin MB hareketine ilgisiz kalmadığını belirtmiştir.

Lakin MB'nin kurucularından ve aynı zamanda genel başkanlığını yapmış olan öncü mücadelecilerden Necmettin Erişen ile yaptığımız ve Haksöz dergisinin Haziran/Temmuz 1994 aylarında "Mücadele Birliği Sorgulanmalıdır" başlığıyla yayınladığımız röportaj; ayrıca aynı sayılarda yayınlanan "Millileştirilmiş Din Anlayışının Türkiye'deki İlk Ciddi Örneği: Yeniden Milli Mücadele" başlıklı eleştirel yazımız -ki Mustafa Aydın'ın yazısındaki tespitlerle oldukça paraleldir- eski mücadeleci "abiler" tarafından ne hikmetse örtülmeye çalışılmıştır. Bazı müfrit tiplerden de Şamil Tayyar'ın karşılaştığı gibi "küfür" ve "hakaret" dolu tepkiler alınmıştır. Dışlayıcı tavırlarla yapılan aciz ve tefekkürsüz savunmalar, maalesef ki 1975'ten bu yana bir arpa boyu yol almadan kendini tekrar ederken, bazıları tarafından da eskiye dönük hamasi bir fikir örgüsü ve öykünmecilik içinde susularak özeleştirilerin üstü örtülmeye çalışılmakta ve kirli kimliklerin yaşamasına imkan sağlanmaktadır.

Kısa Bir Tarihçe

Türkiye'de 1960'lı yılların sonlarına doğru, İslami duyarlılıklarıyla ve bilinçlenme çabalarıyla temayüz eden gençleri şemsiyesi altında toplamaya çalışan Mücadele Birliği adlı bir teşekkül oluşturulmuştu. Konya'da 1967 Kasım'ında kurulan MB emperyalizme karşı 45-50 yıl önce kazanılan askeri mücadeleye rağmen kültürel, sosyal, ekonomik ve siyasi alanda bağımsızlık mücadelesinin kazanılamadığını; milletin yaşadığı buhranların, hakimiyeti altında olduğumuz judeo-grek menşeli kapitalist sistemden kaynaklandığını ilan ediyordu.

MB, buhranlarımızın Kur'ani ölçülerden uzaklaşmamızla oluştuğunu, milleti buhrandan kurtaracak metod ve sistem anlayışımızı da İslam akidesinin belirleyeceği inancındaydı. Ancak ilk mücadeleciler tasavvurlarındaki tezlerini dönemin hukuki kısıtlamaları nedeniyle İslami ıstılahlarla değil, içeriğine hakim olunduğu iddiasıyla daha ziyade "millet", "millilik" ve "sağcılık" kelimeleriyle oluşturulan terkiplerle dile getiriyorlardı. MB kuruluş sürecinde oluşturulan anlayış ve akıma Yeniden Milli Mücadele hareketi denildi ve 1970 yılında da bu ad altında haftalık siyasi bir dergi çıkartıldı. YMM hareketinin periyodik eğitim dersleri vardı. Bu derslerden geçen ve mücadeleye katılan kişilere mücadeleci denirdi. Her mücadeleci kimliğinde inkılabı gerçekleştirmeli ve inkılapçılar toplumu değiştirecek büyük inkılaba safha safha hazırlanmalıydı.

1969 yılı içinde MTTB Orta Öğrenim Komitesi'ndeydik. MB hakkında Sami Şener, Rahmetullah Karakaya, Sedat Yenigün, Ahmet Şişman, Muharrem Balcı ve diğer arkadaşlarla birlikte farklı tartışmalar yaşadık. Ama yaptığım okumalar ve tartışmalar sonucunda 1970 yılında Sarıyer Lisesi'nde okurken MB saflarını seçtim. Sarıyer'de etkin dernek faaliyetleri yürüttüğümüz bazı liseli arkadaşlarım harekete benden bir süre önce katılmışlardı. Birçok kültür çalışmasına iştirak ettim. Dönemin bir gerekliliği olarak üniversiteli abilerimizle Sarıyer sırtlarında silah talimleri yaptık. İstanbul'un merkezi semtlerinde ve cuma günleri bazı camilerin önlerinde miting havası içinde YMM mecmuasını sattık.

Mücadeleciler kaldıkları yurtlarda (başta Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'nda) ve öğrenci evlerinde ekonomik olarak adeta bir komün hayatı yaşıyor, sabah ve yatsı namazlarını cemaatle kılıyor ve namazdan sonra birlikte en az 20 ayet okuyorlardı. Evleri son derece düzenli, ilişkilerinde oldukça saygılı ve yaşantıları disiplinliydi. Şile sahillerinde gerçekleştirilen yaz kampları, yıllık faaliyetlerimizin özeti gibiydi. Mücadeleciler iç işleyişlerini sahabenin gerçekleştirdiği kardeşlik müessesesinin örnekliğine göre şekillendirmeye çalışırlardı. Başta sigara olmak üzere tüm kötü alışkanlıklardan uzaklaşmaya gayret ederlerdi. Mücadelecilerin iç dayanışmaları ve ilişkilerindeki hasbi tavır, öncü sahabeler arasındaki kardeşlik hukukunu örneklendirme azmindeydi ki, bu hava, harekete bağlılık açısından kültür çalışmalarında işlenen konulardan çok daha kimlik aşılayıcı oluyordu. Mücadelecilerin İslam'a aidiyetleri, kavramsal boyutu ve içeriği tartışmalı kültürel çalışma metinlerinden çok; iç ilişkilerindeki samimi ve kuşatıcı havanın duygusallığı ile sağlanıyordu.

Ancak hareketi kuşatmaya başlayan ve 12 Mart 1971 darbesiyle yoğunlaşan veya açığa çıkartılan milliyetçi söylemlerin yıkıcılığı, bu sıcak ve kuşatıcı birlikteliğin duygusallığı içinde hareket mensupları tarafından çok fazla kavranılamadı. İçerde oluşturulan duygusal ortamın sağladığı aidiyet içinde, giderek inkılapçı söylemden "taktik" jargonu mazeretiyle uzaklaşılıp kapitalist sistemin sağ kanadına eklemlenmeye başlanıldı. Peşinden ümmet anlamında kullanılan "millet" kavramı "Türk milleti"ne, İslam akidesi anlamında kullanılan "ilmi sağ" ve İslam yerine kullanılan "millet ideolojisi" terkipleri de giderek resmi ideolojinin savunusuna dönüşmeye başladı. 1974-75 yıllarından itibaren bu sapmaya ve İslami bilinçlenme çabalarının durdurulmasına karşı tüm ast üst ilişkisine rağmen (ki İstanbul'da gündeme giren çeviri İslami kitapların okunması merkez karar organının iznine bağlanmış ve bazı Müslüman yazarlara da iftira atılmaya başlanmıştı) bir avuç arkadaşımızla alt kademelerde başlattığımız muhalefet sonucunda, ilk önce İstanbul'da büyük kopmalar yaşandı. Ve kopmalar 1977-78 yılından itibaren yaygınlaştı. Ancak bir avuç insanla YMM hareketindeki akidevi yanlışlara, oluşturulan eklektik ve ulusçu kimliğe yönelttiğimiz eleştiriler, hareketin gidişatında zaaf gören diğer muhalif mücadeleci arkadaşlarımız tarafından anlaşılmak istenmedi.

Anlaşılan oydu ki muhalif mücadeleciler de milliyetçi kuşatmadan nasibini almış, inkılapçı söylem sistem içi ilişkilerdeki kimliksel uzlaşmalarla çürümeye başlamıştı. Judeo-grek menşeli kapitalist sistemi değiştirecek olan "ilmi sağcı" mücadeleciler (yönetimde ve yönetime muhalif olanlarıyla birlikte), küfür anlamında gördükleri ve sol olarak nitelendirdikleri dönemin batıcı partisi Adalet Partisi'nin kapitalist sağcı bayrağını 1976'dan itibaren ellerinde buldular. Kapitalizme hizmet eden bu partinin Bursa ve İstanbul mitinglerinde organizasyon görevi almaktan mutluluk duyacak bir kimlik ve şahsiyet erimesi yaşamaya başladılar. Bazıları AP'den milletvekili oldu, bazıları da partinin gençlik kollarını ele geçirmeyi yeni "İslami" misyonları olarak görmeye başladılar. Böylece mücadelecilerin inkılapçı ve radikal olarak görülen kimliği; ılımlı, uzlaşmacı ve karşıtına sığınmacı bir düzeye çekilmiş oldu.

1976'da ise YMM hareketinde yaşanan bu curcunaya örtülü itirazlar getiren eski MB Genel Başkanı Necmettin Erişen hainlik suçlamasıyla; YMM kültürünü cahili kültür olarak değerlendirdiğim ve eleştirdiğim için ben de bölücülük suçlamasıyla cemaatten atıldım. 1960'lı yıllarda bilinçlenme arayışındaki İslami duyarlılığı canlılık gösteren insanları, inkılapçı söylemi ve iç işleyişindeki İslami görünümüyle bünyesinde toplamaya çalışan hareket, artık milli devleti, Türk milliyetçiliğini, DGM'leri ve ABD ittifakını savunan bir kimlik ve yöneliş kırılması içinde bu insanları dağıtmaya veya rejimin işleyişine monte etmeye başlamıştı. Artık inkılap hedefinden değil, memlekete nitelikli ve kaliteli insan yetiştirmekten bahsedilir olmuştu.

Aldatılmışlık Kimliğini Savunmak

Küçükköy, kitabına "Türkiye'deki bütün resmi, gayri resmi milli kurumlarla fikren nasıl" bütünleştiklerinin ortaya konulması gerekliliğine vurgu yaparak başlamış. İslam'ı "millet ideolojisi" terkibiyle savunan, Türkiye'deki judeo-grek menşeli kapitalist sisteme karşı mücadele hedefi ortaya koyan ve bu hedef doğrultusunda elemanlarını Kur'an ve siyer eksenli vurgularla "İnkılap İlmi" ve "Milli Mücadelemizin Stratejisi" çalışmalarıyla eğiten bir hareketin öncü ismi bu çalışmasında, YMM hareketinin tarihi fonksiyonunun saptırılmış veya kullanılmış boyutunu hiç gündemleştirmemiş, aksine bu sapma ve saptırılma sürecini meşrulaştırarak anlatmaya çalışmıştır. İrfan Küçükköy bu kitabıyla büyük bir inhirafı veya aldatılmışlığı kimlik edinen bir tutumu sergilemektedir.

Oysa 11 sene önce yaptığımız röportajda MB kurucularından ve etkin genel başkanı Necmettin Erişen ise hareketin sapma ve kullanılma boyutuna oldukça çarpıcı örneklerle dikkat çekiyor ve "Mücadele Birliği Sorgulanmalıdır" çağrısı yapıyordu.

Mustafa Aydın ise MB'yi "Amacı, mevcudu sadece ıslah etmek değil, sosyal/kültürel dünyayı dönüştürmekti. Ne var ki hareket kendine özgü niteliğini terk etti..." diyerek değerlendiriyor ve bütünsel görünümü itibariyle "Duyguları/eğilimleri İslami, kültürel söylemi itibariyle milliyetçi bir harekettir." ifadeleriyle tanımlıyordu. Aydın'a göre YMM hareketinde kullanılan "millilik" ve "millet ideolojisi" kavramları çok karmaşıktı ve İslamiliği ifade etme söylemi içinde kullanılan bu kavramlar daha sonra resmi ideolojiye evrilmenin araçları olmuşlardı. Ona göre "millet ideolojisi, salt millete nispetle İslam olabileceği gibi, devlete nispetle bir milliyetçilik de olabilir"di. "Mücadele Birliği'nin söyleminde açık olmayan bu millilik, başlangıçta İslam imiş gibi gözüküyorsa da bu daha sonra belirgin bir milliyetçilik olarak ortaya çıkabildi."

"Millilik" ve "millet" kavramları ile rejim karşısında apolitik olmamak adına geliştirilen ve açık İslami kimliği gizlemeye çalışan bu manevra; hem İslami kavramların saptırılmasına ve hem de çoğu kez İslami uyanışın resmi ideoloji tarafından manipüle edilmesine neden olmuştur. Aynı serüveni ve sahneleri Necmeddin Erbakan liderliğindeki "Milli Görüş" hareketinde; ayrıca tevhidi uyanış sürecinde yer almasına rağmen mevcut siyasi partilerle flört ilişkisine giren kişi ve cemaatlerin söylemlerinde görmemiz mümkündür. Bu nedenle tuzaklarla dolu olan YMM hareketinin serüvenini doğru tahlil etmemiz gerekliliği kendini bir kez daha ortaya koymaktadır. Çünkü MB projesi, Müslümanların resmi ideolojiden kopmasını ikircikli milli söylemlerle engelleyen ve Müslümanların enerjisini kontrol edilebilir kılan en etkin ve fonksiyonel ilk uygulamadır.

1960'lı yıllarda Türkiye Müslümanları gelenekçi, mezhepçi bir din anlayışı içinde dayatan ulusal kimlikle bütünleşmiş durumdaydılar. Ama bu dönem, aynı zamanda sistemin dayatmalarına ve iç atalete karşı çıkan ve çözüm yolu arayan Müslümanların İslam dünyasındaki İslami uyanış birikiminden ve hareketlerinden etkilenmeye başladıkları yıllardı da. Kısmen Hilal dergisi, çeviri yayın faaliyetleri ve İFSO'nun Türkçe'ye çevirmeye başladığı İslami kitaplar ile, kısmen Ortadoğu ülkelerine İslami eğitim görmek için gidip de geri dönen kişilerin oralardaki Müslümanların tecrübelerini aktarımlarıyla, kısmen Hizbu't Tahrir hareketinin İslami söyleminin kültürel çalışmalar ve bildirilerle Müslüman mahfillere taşınmaya başlanmasıyla özellikle üniversitelerde okuyan dindar gençler arasında İslami bilinçlenme konusunda ciddi ilgiler uyanmaya başlamıştı. 1960'lı yıllarda oluşan bu tarz ilgilerle İslam'ı kaynağından öğrenmek, vahiy kökenli kavramlara ve usuli çalışmalara yönelmek, İslami hareketlerin evrensel söylemiyle tanışmak, bidatlerden ve taklitçilikten arınmak, İslami faaliyetlerde cihad bilincine ulaşmak gibi düzensiz ama yaygınlaşan, geliştikçe de sistem tarafından kontrol edilmesi müşkülleşen bir İslami arayış ve bilinçlenme potansiyeli yükselmekteydi. Bu arayış ve bilinçlenme süreci gittikçe gelenekçi ve ulusalcı kabulleri zorlamaktaydı. İşte MB de böyle bir ortamda kurulmuştu.

1960'larda Konya Yüksek İslam Enstitüsü'nden mezun olan ve aynı şehirde vaizlik yapan İrfan Küçükköy, kitabında dönemin İslami bilinçlenmeye imkan sağlayan gelişmelerinden pek bahsetmez. Oysa bu yıllarda Küçükköy'ün yakın arkadaş grubundan Erişen, o yıllarda Mısır'da okuyan Abdülkadir Şener'le Seyyid Kutub ve İhvan-ı Müslimin, Suriye'de ve Irak'ta okuyan arkadaşları vasıtasıyla da oralardaki İslami hareketlerin varlığı ve fikri tartışmaları hakkında nasıl haberdar olduklarını belirtmektedir. Ayrıca İstanbul ve Afyon'dan tanıştıkları arkadaşlarının Hizbu't Tahrir ile olan ilişkisine dikkat çekmektedir. Arkadaş grubu olarak da Kur'an'da konu taraması yaptıklarını ve hareket kabiliyetlerini geliştirecek bütün ayetleri ezberlediklerini, aynı anlamda Küçükköy'ün de ifade ettiği gibi hadis ve siyer kitaplarını taradıklarını da belirtmektedir. İşte MB'nin Konya mensuplarını yetiştiren ortamın böyle bir arka planı vardır.

"Onlar etrafa etki edecek canlı bir İslami bakışa ve hayatın içinde bir imana sahip olmaya çalışmışlardır. Onlara göre İslam'da ruhban sınıfı yoktu. Herkes İslam'ı anlamalı ve anlatmalıydı. Buhranlarımız Kur'an'dan ve İslam'dan uzaklaştığımız için oluşmuştu. Mevdudi'nin ve Kutub'un etkisindeydiler. Sudur felsefesini ve ene'l-hak telakkisini yaşatan Mevlana'nın ve Muhittin Arabi'nin akidevi yanlışlıklarını Konya'da minberlerde, kahvelerde, evlerde, köylerde açıkça anlatıyorlar ve gittikçe ilgi gördükleri bir heyecan ortamı oluşturuyorlardı. Diyanet görevlileri kendilerini 'Kadızadeliler' ifadesiyle karalamaya çalışıyorlardı." Bu cümleler Erişen'in anlattıklarının bir özeti. Türkiye'de 1970'li yıllarda kök tutmaya başlayan tevhidi uyanış sürecini oluşturan etkileri irdelediğimizde, 1960'lı yıllar için Erişen'in anlattığı olumlu örneklere Malatya, Ankara, İstanbul gibi şehirlerde de rastlamamız mümkündür.

Erişen, Konya'da gerçekleştirilen faaliyetleri ve kültürlenmiş Müslümanları yönlendirme telaşı içinde birçok kişinin kendilerini ziyaret ettiğini belirtir. Osman Yüksel Serdengeçti, Cevat Rifat Atilhan, Necip Fazıl Kısakürek, Tahsin Demiray bunlardan bazılarıdır. Ama en çok Konya çalışmalarından dönemin İçişleri Bakanı Faruk Sükan rahatsız olur. Ve peşinden Hizbu't Tahrir çalışmalarından ayrılan Afyonlu ve İstanbullu bazı gençlerle tanışılır. Aykut Edibali'nin önder olarak sunulduğu bu ilişkiler MB'nin kuruluşu ile sonuçlanır. Küçükköy bu ilişki sürecini kendi açısından aktarmaktadır.

Erişen, MB kuruluşu ile İslam diye yola çıkıldığını; ama "birlikteliğin bir potada erimediğini ve milli kokuların bulunduğunu" belirtir. Allah ve ümmet için çalışan bir kardeşlik ortamı oluşturulması öncelenir. Ancak "millet" kavramı ümmet yerine, "ideoloji" kavramı da din yerine kullanılmaya başlanmıştır. Bu nedenle dönemin Türkçülerinin saldırılarına muhatap olunur. Amaç apolitik olmamak, 163. maddenin zulmünden kurtulmak ve İslami anlatıma daha uygun bir ortam hazırlamaktır.

"MB halis niyetlerle kurulmuştu. Ama fikri ve imani bir olgunluğa ermeden" kurulmuştu. "İslami düşüncesi ve İslami hareket anlayışı oluşmadan" ve netleşmeden davranıldığı için bazı kurucularda ve öncülerde fikri sapmalar baş göstermişti. Erişen'e göre bu konudaki rahatsızlıklar 1969 yılında ortaya çıkmıştı; ama ilk kalkıştaki samimi ve halis beklentileri yeniden yakalayabilmek için sabredilmeye başlanmıştı.

Hareketin öncü isimleri Aykut Edibali ve Yavuz Arslan Argun'du. İkisi de Afyon ve İstanbul'da Hizbu't Tahrir çalışmalarıyla ilişkide bulunmuş, emekli generallerden ve istihbaratçı Ziya Uygur ve Cevat Rıfat Atilhan ile irtibatları olmuş, dönemin Milliyetçiler Derneği ve Aydınlar Ocağı ile irtibatlı mukaddesatçı ekipten ve devletle ilişkileri konusunda isimleri çıkmış Peyami Safa, Mehmet Emin Alpkan, İrfan Atagün gibi kişilerle yakın ilişkiler paylaşmış kabiliyetli gençlerdi. Bu mukaddesatçı kesim geleneksel ve tasavvufi anlayışlarını ulusal kimlikle meczetmiş sağcı ve devletçi bir muhafazakarlığı taşıyorlardı. İhvan-ı Müslimin'in, Hizbu't Tahrir'in, Cemat-i İslami'nin ve Rabıtatu'l Alemin'in ürettiği kültürün Türkiye'deki etkisini kırmayı önemsiyorlardı. Onlara göre Müslüman gençler arasında denetimsiz bir gelişim vardı. İşte böylesine bir anlayışa sahip olan dönemin muhafazakar elitleriyle görüşen söz konusu gençler, İslami hareketlerin söyleminden etkilenen gençleri de aralarına çekerek Konya'da MB'yi kurmuşlardı. Hareket 1970 yılında 10 yıl devam edecek bir de haftalık Yeniden Milli Mücadele dergisi çıkartmıştı.

Her ne kadar fikri liderlik kolektif bir bilinci ifade etse de MB ve YMM dergisinin fikri liderliğini ve sonra da fiili liderliğini Aykut Edibali gerçekleştirdi. Edibali, sağcılık ve millilik kavramlarına, Osmanlı devlet sistemi ve kültürüne İslami anlamlar katarak, dönemin Türkçe'ye aktarılan İslami literatüründen ve Hizbu't Tahrir metinlerinin önemli vurgularından yararlanarak (İslam Nizamı, Hizbi Kitleleşme, Mefhumlar, Tefkir kitapları ve bildiriler) hareketin kimliğini oluşturan bazı kültür metinlerini kaleme aldı. Sanki sağcılık, millilik, vatan kelimelerinin arkasına gizlenerek ciddi bir İslam inkılap birliği örgütlenmeye başlanmıştı. Bu çıkışın etkisi, 1960'lı yıllarda İslami duyarlılığı canlı ve bilinçlenme arayışı içine giren birçok Müslümanı şemsiyesi altına çekti.

YMM hareketinin kültür metinlerinden en önemlisi "İnkılap İlmi" idi. Bu metin, kültür çalışmalarında bir İslam inkılabının takip edeceği yolu ve sünnetullahın gereklerini göstermek amacıyla öğretiliyordu. Lakin bu kültür çalışmaları içinde kullanılan ve Erişen'in ihtilaf nedeni olarak ifade ettiği sağ, millet, milli, milli devlet, vatan, bayrak gibi kavramlar İslami ıstılahlarla izah ediliyordu; ama İslam inkılabını gerçekleştirmek için YMM hareketine koşan insanlar, bu ulusal kavramların mı İslam'a hizmet ettiğini yoksa İslami değerlerin mi bu ulusal kavramlara hizmetçi kılındığını ayırt edecek yeterli bir birikime, olgunluğa ve tefekkür yetisine henüz ulaşabilmiş değillerdi.

YMM kültürünün etkileyici düşünsel ve cemaatsel çemberi altına giren birçok samimi Müslüman, bağımsız İslami kimlik inşası inancıyla sentez bir kimlik şartlanmasına itiliyor, bu gelişim seyri ise muhafazakar elitleri rahatlatıyordu. Hatta Küçükköy'ün ifade ettiği gibi bu elitler, Bizim Anadolu ve Bayrak gazetelerinin temini, dönemin Başbakanıyla muhataplaşma gibi bazı katkılar da sağlıyorlardı. MB çıkışıyla, yaygınlık kazanan İslami bilinçlenme sürecinin dağınık bireyleri, öncelikle inkılapçı bir jargonla etki altına alınıyor ve tüm İslami görüntüye rağmen eklektik milli bir kimlikle kuşatılıyorlardı. Bu kuşatma halinin kendiliğinden bir gelişmeyle mi, yönlendirilmeyle mi yoksa derin devlet tarafından mı gerçekleştirildiği tartışılsa da, sonuç itibariyle çok önemli değildi. 1960'lı yıllarda başlayan Türkiye'deki İslami uyanış çabaları tevhidi bir bilinç ve hareket düzeyine ulaşamadan, milli sembollerle kuşatılmış, 1970'li yılların ortalarına kadar kontrol altında tutulmuş ve saptırılmıştı. Bu arada benzer bir senaryoyu Anadoluculuk akımından devraldığı bin yıllık tarih teziyle demokratik alanda yeniden yazmaya çalışan "Milli Görüş" hareketi ise başka bir trajedimizi oluşturmaktadır.

Şamil Tayyar'ın Küçükköy'ün kitabındaki verilerden kalkarak, "Hareket derin devlet tarafından kurulmuş olabilir mi?" tarzındaki sorusuna Ahmet Taşgetiren karşı çıkmaktadır. Lakin YMM mecmuasında Milli İstihbarat Teşkilatı'na önem verilmiş ve MİT'in millileştirilmesi savunulmuş olsa da resmi istihbari bilgiler açıklanıncaya kadar bu tarz bir ilişki ağı hakkında kesin bir hükme varmak mümkün değildir. Ama hareketin, sağcı muhafazakar kesimin etkisi altında kurulduğu kesindir ve bu kesimle hareket dağılıncaya kadar ilişkiler hiçbir zaman kopmamış, aksine Türk milliyetçiliği ve "Milli Cephe" söylemiyle bütünleşilmeye gidilmiştir.

Aykut Edibali önce Yavuz Arslan Argun'un telkinleriyle, sonra da hakkında oluşturulan karizmayla hareket içinde sorgulanamaz bir üstad ve lider konumuna getirilmiştir. Aralık 1969'da Argun siyasi bir cinayet suçlamasıyla uzun bir dönem yargılanmaksızın cezaevinde tutulmuş ve bu süreç içinde Küçükköy'ün aktarımlarına göre MİT ve mafya ile irtibatlı kişilerle ilginç ilişkilere girmiş, dönemin mafya babası Oflu İsmail'le kurduğu yakınlığı Edibali'yi de katarak devam ettirmiştir. Mücadelecilerin birlikte yaşadıkları dönemde Edibali'nin teşkilatla haftada bir kere, o da çok sınırlı bir süre içinde görüşmesi, teşkilattan sorumlu hale getirilen İrfan Küçükköy'le bazen en önemli konuları evinin kapı aralığından 20 dakikayı bile geçmeyecek şekilde değerlendirerek geçiştirmesi, mücadeleci öncüler tarafından hep Edibali abilerinin meşguliyetine verilmiştir. Ama üstad hale getirilen Edibali'nin diğer zamanlarda nerelerde gezdiği ve kimlerle görüştüğü teşkilatı için hep muamma olarak kalmıştır. Ama Küçükköy bu tarz muammalarla ilgili soruları, kendisini hareketten 1978 yılında tasfiye eden Aykut Edibali abisine hala tazimde bulunarak sadece onun verdiği bilgilerle açıklık getirmeye çalışmaktadır. Bu hal de İslami ilkelere değil, teşkilatın gücüne ve liderine bir aidiyet psikolojisini ifade etmektedir.

Sapma ve Saptırma Formu Karşısında Muhasebe İhtiyacı

1970'ten itibaren aktif faaliyet gösteren MB kurucuları Konya'dan İstanbul'a çağrılarak fiili eğitim ve teşkilat çalışmalarından uzaklaştırılmışlardır. Edibali, mecmuanın 28. sayısında yazdığı baş yazıda Müslüman milletlerle yapılacak ittifakın yeterli olmadığı gerekçesiyle Amerika ile müttefik olmak gerekliliğini açıklamıştır. (1970) Oysa Türkiye'de hareket judeo-grek menşeli denilen kapitalist sisteme karşı kurulmuş (Sayı 2, 1970), hayatın bütün müşküllerinin her türlü tahrif ve sapmadan beri olan Kur'an'la çözüleceği, onun bünyesinden çıkan ideoloji dışındaki diğer ideolojilerin şirk ideolojisi olduğu ilan edilmiş (Sayı 15, 1970) idi. Kısa bir zaman içinde YMM tezlerinin hilafına ve hiçbir öncüyle istişare edilmeden ortaya konan bu teze önemli tepkiler geldi. Edibali tepkiler karşısında bu sefer "Kurtuluş İslam'da" başlıklı bir başmakale yazdı ve İslam anlayışının bulandırılması tehlikesinden bahsetti. (Sayı 44, 1970) Ancak İslam anlayışının bulandırılmasına Edibali sekiz hafta sonra devam etti ve Mihri Belli'nin Milli Demokratik Devrim tezine paralel bir yol tutturdu.

İslami kurtuluş için önce tam millilik sağlanacaktı. Milletin ümmet olduğu tezinden de vazgeçildiği "Türk kavmi Oğuz Han zamanında millet olma seviyesine gelmişti" cümlesiyle ilan edilecekti (Sayı 52, 1971). Peşinden "Türklerin" "beş bin yıllık" tarihi keşfedilerek (Sayı 115, 1973) Kürt kökenli mücadeleciler tasfiye edilmeye başlanacak ve çıkartılan üç aylık Gerçek dergisinde Edibali yeni ideolojinin İslam'ı değil "Büyük Türk Kültür Sistemi"ni ifade ettiğini vurgulayarak tam bir kimlik sapması içine girecek ve kendi karizmatik liderliğine itaat ettirdiği mücadelecileri de arkasından sürükleyecektir. Peşinden kurulma tartışmaları yapılan Devlet Güvenlik Mahkemeleri'ni savunmak için komiteler halinde halktan imza toplanacak ve utanç verici bir miting düzenlenecektir.

1975 yılından itibaren YMM hareketinde artık her icraat utanç vericidir. Aykut Bey'e Topkapı Sarayı'nda düğün yapılırken, lüks semtlerde evler alınırken, mücadeleci yazar kadrosu asgari geçim indiriminin altında bir gelirle idameyi hayat eylemeye çalışmaktadır. Çözüm olarak AP içinde çalışma yolları aranmakta ve mücadeleciler kırat bayrağı sallama onursuzluğuna sevkedilmektedirler. Bu sapmaya karşı çıkan arkadaşlarımızın kaldığı öğrenci yurdunu basmak için Ankara'dan Melih Gökçek gibi isimlerin liderliğinde bir grup mücadeleci İstanbul'a taşınmak istenmiştir. Devreye MİT ve mafya tehditleri girmiş, gidişata itiraz edenlerimizden bazıları korunmak için silah taşır hale gelmiştir. 1976 yılında İstanbul Şile'de yapılan yaz kampında muhalefetin sesini bastırabilmek için kampa "teşrif eden" Edibali, yanında getirdiği Ehli Sünnet'in klasik kitaplarından zalim sultana itaat etmekle ilgili pasajları okuyarak ne kadar çapsız ve zavallı bir insan olduğunu ortaya koymuştu.

Artık hareket, İslam devleti için ulaşılacak ilk merhale olarak gördüğü Milli Devlet'in seküler çemberi içine girmiş, milli bütünlük için geleneksel ve tasavvufi eleştirilerden vazgeçilmeye başlanmış, dönemin tevhidi uyanış iskelelerinden olan Düşünce dergisi ve İP çevresi bazı kere kökü dışardalıkla, bazı kere de ve MİT ajanlığı ile suçlanarak harekete muhalifleşen mücadelecilerin de tevhidi bilinçlenme süreci ile muhataplaşması engellenmeye çalışılmıştır. Hareket, 1978'den itibaren Edibali'ye tarikat anlayışı içinde hizmet edecek ufak bir gurup dışında adeta dağıtılmaya çalışılmış, kimliği tahrif edilen mücadeleciler ise büyük ölçüde muhafazakar elitlere, muhafazakar kurumlara ve partilere sığınmışlardır. YMM mecmuasının önemli yazarlarından Hüseyin Gülerce gibiler ise Mücadele Birliği'ndeki eksikliği, manevi bir büyük olarak gördükleri ve 12 Eylül 1980 ihtilali ile önü açılan "gönül insanı" Fethullah Efendi'ye intisap ederek gidermeye çalışmışlardır.

Sonuçta, YMM kadroları büyük ölçüde İslami bilinçlenme süreciyle ilgili heyecanlarından uzaklaştırılmışlar, önemli oranda dağıtılmışlar, savrulmuşlar ve Kemalist sistemin sağcı politikalarını savunur hale gelmişlerdir. Örneğin Küçükköy, Yavuz Arslan Argun hakkında istihbarat birimleriyle ilgisi üzerine yaptığı değerlendirmede, onun MİT başkanı olsa bile davası ve teşkilatı adına hareket edeceğinden şüphe duymayacağını söyleyebilmektedir. Artık teşkilatçılık bir din haline gelmiş ve MİT'i ve ulusal devleti savunmak ile davayı savunmak aynı düzlemde ele alınmaya başlanmıştır. Bu noktada MB'yi lider mi, ikinci lider mi veya MİT mi dağıttı sorusu önemini yitirmektedir. Çünkü en azından derin devletin gözünde MB büyük ölçüde 1960'lı yılların genç ve diri Müslüman dimağlarını kazanmış, büyük çoğunluğunun kafalarını düzene ayarlı hale getirmiş ve tarihi fonksiyonunu tamamlamıştır. MB sürecini iyi okuyan Taha Akyol, Necmettin Türinay, Cemil Çiçek gibi isimler daha 1970'li yılların ortasında gemiyi terk etmiş ve daha zengin ve büyük limanlara yönelmişlerdi.

Erişen, MB kuruluş aşamasındaki kavramsal sapmalara ve eklektik kimliğe dikkat çektiğimizde "MB, fikri ve imani bir olgunluğa ermeden kuruldu... O zaman bu kadar görebiliyorduk." derken; Küçükköy ise biz hep "devlete, devlet kurumlarına, Emniyet'e ve Ordu'ya güveni artırmaya çalışıyorduk." beyanında bulunuyor. Ve hareket içinde ihtilafın, fikriyat üzerindeki şüpheden, teşkilat meselelerinden değil, basit ve hissi sebeplerden kaynaklandığını belirtiyor. Küçükköy, böylece MB gücünün hangi nedenle eridiği gerçeğini keşfettiği zannı ile kitabını sonuçlandırıyor.

Ahmet Taşgetiren'in "Mücadele Birliği hadisesinin bir özeleştirisinin yapılmasını, benzeri misyonu paylaşan tüm hareketlerin daha sağlıklı gelişmesi için zaruri" görmesi önemlidir. Gülerce'nin dediği gibi "Mücadele Birliği; yaşandı ve geçti". Ama ulusal sembol ve değerlerle varlıklarını sürdürmekten çekinmeyen birçok dini cemaat MB ile yaşanan benzeri saptırıcı formlarla iç içe bulunmaktadır. İslamilik iddiasındaki faaliyetler artık derin devlet ilişkilerinden ve ulusal ve uluslararası güçler tarafından kullanılan çalışmalar olmaktan kurtarılmalıdır. Bu da ancak İslami kimliğimizi örtmeden, ulusal sembollerin ve kavramların lekelerinden arınarak gerçekleştirilebileceğimiz bir ibadettir.

MB söyleminde 1960'lı yıllarda millet, vatan, bayrak kavramlarıyla, millet ideolojisi ve bin yıllık tarih aldatmacalarıyla gerçekleştirilen mani-pülasyonu, 30 yıl sonra Müslüman mahallesinde salyangoz satar tarzda İsmet Özel gibi Türkiyeci Türkçülerin tekrar piyasaya sürmesi veya İslami faaliyet gösteren çoğu çevrenin bu tarz söylemlerden hâlâ kurtulamaması, MB çevresinde oynanan oyunların dikkatlice tartışılmasını bir kez daha gerekli kılmaktadır. Ayrıca 1970'li yılların ortalarından bu yana var olan tevhidi uyanış sürecinden kavramsal ve metodik anlamda uzaklaşan birçok cemaat bakiyesi ve bir zamanların etkin kişileri de aynı saptırıcı formun kuşatmasıyla yüzyüzedirler. Bu konuda en önemli uyarı ve özeleştiri hakkı ve imkanı, İslami kimliği ile yaşadığını düşünen eski mücadelecilerin elindedir. Üzücü olan ise bu kişilerin bir-iki istisna dışında 25-30 seneden bu yana sürdürdükleri suskunluklarıdır. Bu kişiler birçok dergide, gazetede yazı yazmakta, STK'larda görev almakta, Müslümanlara hitap eden mikrofonlara konuşabilmektedirler. Ayrıca bu görev, tarihi kirlerinden arınabilmeleri için bütün eski mücadelecilerin de sorumluluğudur.

İç çürümeyi ve çürüme nedenlerini teşhis etmeden, bu çürümeye karşı tavır almadan, dış hedefler için yapılacak kalkışların büyük aldanma ve aldatmacalar oluşturacağının artık keşfedilmiş olması gerekir.
 

alp-eren

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,567
Puanları
38
Yeniden Milli Mücadele Sorgulanmalıdır

Necmettin Erişen

Siz 12 Mart 1971 askeri darbesinin kapattırdığı Mücadele Birliği(MB)'nin Genel Başkanı idiniz. Yeniden Milli Mücadele (YMM) mecmuası da bu teşkilat bağlılarınca çıkartıldı. Bize Mücadele Birliği'nin misyonu ve YMM dergisinin bu misyonu taşımadaki rolü hakkında kısaca bir açıklamada bulunur musunuz?

MB başlangıç itibariyle İslam'a gönül vermiş arkadaşlar tarafından kurulmuştur. Bu arkadaşlar hem ibadi, hem fikri, hem siyasi olarak İslam'a yaşamaya azmetmiş arkadaşlardı. İslam'ı anlamak ve anlatmakla kendilerini görevli sayıyorlardı.

Komünistlerin hücre, masonların loca faaliyetleri vardı. İslam'ı yozlaştırma amacını güden birçok kulüpler, gizli ve açık faaliyet gösteriyorlardı. Türkiye'de İslam'a düşman devletlerin ajanları faaliyet gösteriyorlardı. Türkiye'de insanların İslam'dan uzaklaşabilmeleri için birçok gayret gösteriliyordu. Bunların önüne çıkabilecek ve onlardan çok daha güçlü olabilecek bir faaliyetin yapılmasının gerekliliğine inanıyorduk. Ve Allah'a dayananların daha güçlü olacağı inancıyla hareket ediyorduk.

Hz. Muhammed küfrün göbeğinde, çok daha azgın olan insanların arasında nasıl çalışmışsa, nasıl başarıya ulaşmışsa biz de başarılı olup, cahiliyyeyi yenebilirdik. İşte arkadaşlarımızla bu ciddiyette bir çalışma yapmaya karar verdik.

Uzun müddet Kur'an-ı Kerim'in üzerinde çalıştık, ayetleri konularına göre tasnifledik. Hareket kabiliyetimizi geliştirecek bütün ayetleri ezberledik. Önemli hadisleri derledik. Konya'da birbirine çok yakın 4-5 arkadaş böyle bir çalışma içinde olduk. Sonunda o döneme göre yoğun bir bilgi birikimine sahip olduk. Etrafa etki edecek canlı bir bakışa ve hayatın içinde bir imana sahiptik.

Konya'da bu çalışmaları yaparken, İstanbul'da ve Türkiye'nin değişik illerinde bu çalışmalarımız yavaş yavaş duyulmaya başlandı. İrtibatlarımız arttı. Bu irtibatlarımızı ve birikimimizi bir dernek çatısı altında teşkilatlarına fikri gündeme geldi. Türkiye'deki, İslam dünyasındaki ve dünyadaki bu tür teşkilatlanmaların nasıl olduğunu, başarıya ulaşmış veya ulaşmamış çalışmaları gözden geçirdik. Sonuçta çalışmalarımızda bir adım olsun diye resmi bir kuruluş olarak Mücadele Birliğini 1967'de oluşturduk. Merkezini Konya'da açtık.

O dönemde İslam dünyasından gündeminize giren veya hakkında araştırma yaptığınız hareketler ve teşkilatlar oldu mu?

Biz Konya Yüksek İslam Enstitüsü'nde iken Şam'da, Bağdat'ta, Kahire'de okuyan arkadaşlarımız ve öğretim görevlilerimiz vardı. Mısır'da okuyan Abdülkadir Şener, Seyyid Kutup'tan bahsediyordu, İhvan-ı Müslimin'i tanıtıyordu. Şam'da Mustafa Sıbai'nin talebesi olarak okuyan Mustafa Kapçı arkadaşımız vardı. Bağdat'ta okuyan hocalarımızdan Hüseyin Küçükkılınç, Ali Ara, Şevket Meraki de bizleri o bölgedeki İslami hareketlerden ve fikri tartışmalardan haberdar ediyorlardı.

O zaman şu düşüncedeydik: Ekonomik, ideolojik, sosyolojik bütün sıkıntılar, buhranlar İslam'dan uzak kaldığımız için bizi kuşatmıştı. İslam'da ruhban sınıfı olmadığından herkesin İslam'ı anlaması ve anlatması gerekmekteydi. Bunun için ciddi bir gayretin, takibin içindeydik. Allah'tan uzaklaşıldığı, Kur'an'dan uzaklaşıldığı için insanlarımızın buhran içinde olduğuna inanıyorduk.

Bu konuları konuştuğumuz arkadaşlarla o zaman Konya Yüksek İslam Enstitüsü Talebe Cemiyeti adına "Yeni Ümit" dergisini çıkartmıştık, Bu dergide yazı yazmaya alışan birçok arkadaşımız oldu. Bu dergi çevresinde yapılan çalışmalarda bulunan arkadaşların birçoğu fikir ve kültür hayatında önemli roller aldılar. "Yeni Ümit" dergisi bizim için İslam'ı anlatmada topluma açılış kapısı oldu. Mevdudi'nin, Seyyid Kutub'un kitaplarının tesirindeydik. Adana'dan beri arkadaşımız olan Abdülkadir Şener o zaman "Yoldaki İşaretler" kitabını çevirdiği için yargılanmış ve hapsedilmişti.

Afyon'da Aykut Edibali ve Yavuz Arslan Argun da bu tür çalışmalar yapıyorlarmış. Onlarla da Mevlut Baltacı, İrfan Küçükköy aracılığıyla tanıştık. Mevlut Baltacı, Kemal Yaman, Mevlüt İslamoğlu, İrfan Küçükköy Konya'da birlikte olduğumuz arkadaşlardı. O sırada Konya Milliyetçiler Derneği Şubesi'ni bize verdiler. Orada bildiriler neşrettik. Örneğin Konya'da Hz. Aişe'ye saldıran bir filmin oynatılamayacağı hakkında veya Hizbu't Tahrir aleyhinde ve benzeri bildirilerdi bunlar.

Hizbu't Tahrir hakkında bilgileriniz neye dayanıyordu?

Aslında Hizbu't Tahrir hakkında çok fazla bir bilgimiz yoktu. Afyon'da, İstanbul'da çalışan arkadaşların temasları ve İslami çalışmaları oluyormuş. Afyon'da Rasim Hancıoğlu, Dr. Haluk Nurbaki ile Aykut Edibali ve bazı arkadaşlarının Hizbu't Tahrirle temasları varmış.

Hizbu't Tahrir hakkındaki kanaatinize Afyon'daki arkadaşların aktarımı ile mi sahip olmuştunuz?

Afyonlu arkadaşlar yaz aylarında Konya'ya gelmişlerdi ve Hizbu't Tahrir hakkındaki bilgileri de bizlere onlar aktardı. Zaman zaman Mehmet Emin Alpkan da İstanbul'dan Konya'ya geliyordu. Ve Hizbu't Tahrir aleyhinde birçok malumatlar rivayet ediyorlardı. Böylece Milliyetçiler Derneği, Hizbu't Tahrir faaliyetleri aleyhinde bir bildiri neşretti. Öyle sanıyorum ki bu bildiri, Afyon ve İstanbul'dan tanıştığımız arkadaşların Hizbu't Tahrir ile yaptıkları çalışmaları terk ettiklerinin bir ilanı yerine geçmişti. Bu kanaate de daha sonraları ulaştık. Yoksa bizim doğrudan bir bilgimiz olmadı.

İşte MB bu tür çalışmaların ve ilişkilerin neticesinde kuruldu. Bir müddet sonra da kültürel birikimlerimizi yansıtacağımız, görüşlerimizi gündeme sokacağımız ve hareket olarak aleyhimizde üretilen dedikoduları cevaplayacağımız bir dergi çıkartma ihtiyacı içine girdik. Tahir Büyükkörükçü gibi bazı müftüler doğrudan aleyhimizde kampanyalar açıyorlar; cami cemaatini komünistlerle değil o dönem "kadizadeler" diye suçladıkları bizlerle uğraşmaya davet ediyorlardı.

YMM dergisi nasıl bir karar aşamasından sonra çıkartıldı?

MB İstişare Heyeti olarak bir dergi çıkartmaya karar vermiştik. Dergi İstanbul'da çıkacaktı. Teknik düzenlemesini İstanbul'daki arkadaşlara bırakmıştık. Çok dar maddi imkanlar içindeydik. Ancak finansmanı kendi harçlıklarımızla, hanımlarımızın bozdurduğu bilezikleriyle, maaşlarımızla sağladık. Sonra arkadaşlarımız bu dergiyi, çıktıktan sonra bulundukları bölgelerde satmaya başladılar. Çok dergi satılıyordu.

Bilgi ve arşiv birikimimiz dergide değerlendiriliyordu. Geniş çapta basını takip etmiş, binlerce dosya oluşturmuştuk. Bu dosyalar YMM dergisinin beslenme kaynağı oldu.

3 Şubat 1970 tarihinde çıkmaya başlayan YMM mecmuasının yayın politikasına bugünden baktığımız zaman -her ne kadar bu dergiyi çıkartanların İslami bir mücadele hedefi güttükleri ifade edilse de- sanki İslami kimlik gizleniyormuş gibi gözüküyor. Bu açıdan baktığımızda gerçekten YMM dergisinin yayın politikasında İslamcı bir çizgi mi, yoksa o günlerin İslami birikim yetersizliği dolayısıyla içinden sıyrılamayan Türk-İslamcı çizgi mi ağırlığını hissettiriyordu?

Haddizatında daha sonraki hal ve hareketlerimize bakıldığında, birlikteliğimizin fikri planda bir potada eriyip, kaynaşmamış olduğu görülüyor. Mesela biz İslam üzere olalım, bütün müslümanlarla kaynaşalım diye yola çıkmışız; bunun içinde hiç bir kavmi rahatsızlığı olmayan bir teşkilat olsun gayesiyle MB'yi kurmuşuz. Ama daha sonra milli kokular cemaati rahatsız etmiştir. Arkadaşlardan bazıları kendi ırki saplantılarına dönmüşlerdir.

Yalnız bu konuda başka önemli bir örnek daha var. YMM hareketinin ve derginin temel politikasını belirleyen ve derginin ilk sayılarından itibaren tefrika edilen "İlmi Sağ" isimli teorik bir tez söz konusu. Bu teorik yazı diğer görüş ve yazılarda da görüldüğü gibi, YMM anlayışını fikri ve siyasi planda belirleme iddiasında "İlmi Sağ"da dünyadaki ideolojik çatışmalar ikiye bölünüp komünizm ve kapitalizm gibi insan fıtratına uymayan tüm anlayışlar sol ideoloji, insan fıtratına uygun ve yaratıcımızın bildirimlerine uyan anlayışa da sağ ideoloji denmektedir. Yazılı metin böyle. Ancak bu metin şifahi olarak değerlendirildiğinde "sağ ideoloji'nin İslam olduğu bildiriliyordu. Şimdi İslam ıstılahında "sağ" ve "sol" gibi herhangi bir kavram olmamasına rağmen, niçin bu kavramlar "İslam" ve "küfür" yerine kullanılmıştı?

Beraberliğimizi istişari temel üzerine oluşturmuştuk. MB'de şahısların belirleyiciliğinin olmadığı kesin bir prensipti. Fikrin ve imanın belirleyiciliği vardı. Kullar faniydi. Liderlik kişisel değil, fikri idi. Dolayısıyla kişilerin tasallutu bizim düşüncemizde olamazdı. Cemaatlerin, partilerin, diğer teşkilatların başındaki cuntaları tenkid ediyorduk ve bu tutuyordu. İslam'da liderlik cuntası yoktur, İslam'da istişare vardır; fikir liderdir, iman liderdir düşüncesi bizi başarıya götürüyordu.

Ne zaman ki fikri liderlik, ferdi liderliğin tasallutu ve ihtiraslı düşüncelerin egemenliği altına girdi, ki bu önde gelen arkadaşlar arasında temayüz etmeye başlamıştı, rahatsızlıklar uyanmaya başladı. Bu tavır içinde olan arkadaşlar kendi indi düşüncelerini teşkilatın prensipleri ve düşünceleri şeklinde takdim etmişlerdir. Böyle olunca da arkadaşlar arasında rahatsızlıklar ve düşünce ayrılıkları baş göstermiştir. İşte o dönemde İstanbul'da bulunan ve fikri çalışmalarda belirleyici rol üstlenen Aykut Edibali indi düşünceleri "İlmi Sağ" başlığı altında dayatmıştır. Ve bu düşünceler teşkilata mal edilmeye çalışılmıştır. Oysa İslam, ne "İlmi Sağ" denilen ve sonunda ilmilik iddiasıyla saptırılan indi düşüncelerle, ne de İslami görüşümüz budur diyerek milliliği öne çıkartan tavırlarla ifade edilemezdi. Bu yanlışlık dolayısıyla da zaten bir çok arkadaşımız tedrici olarak kopmaya başladı ve teşkilatın dağılmasına sebep oldu.

Ancak YMM mecmuası çıkarken bu "İlmi Sağ" tefrikası uzun haftalar devam etti. Bildiğimiz kadarıyla hareket kadroları da sağcılık kavramını içselleştirdi. YMM dergisi yazarları fikri ve siyasi yorumlarında bu kavramı sık sık kullandı. O zaman bu tarz yanlış veya kasıtlı kavramların kullanılmasına herhangi bir tepki gösteriliyor muydu?

O zaman üst düzeyden gelen bir tepki yoktu. Bu teşkilat zor kurulmuştu. Prensip olarak arkadaşların bir araya gelmeleri gerçekten çok zor olmuştu. Gerçekten çok güçlüklerle bu teşkilat kurulmuştu. Resmi halinden önce veya sonra çok büyük eziyetler çekilmişti. Olumsuzluklar vardı ama izana, insafa gelinir mi düşüncesi farklı olan veya farklılaşan arkadaşlarla aynılaşılır mı düşüncesi ve teşkilatı dağıtmama endişesi birçok arkadaşımızı tehir edici duygulara hapsediyordu. İlmi Sağ, ideolojik bir izah tarzı olarak kabul edilse de öncü olan arkadaşların çoğu nezdinde kabul görmüyor; ama sabrediliyordu.

Ancak burada ilkeler yerine maslahatlar ön plana çıkmış gibi. Mesela sizin ifadelerinizden de anlaşıldığı gibi, 196O'lı yıllarda dünyadaki İslami hareketlerin birikimi sözlü ve yazılı olarak Türkiye müslümanlarına aktarılmaya başlandığında, duyarlı müslüman genç kuşaklarda önemli bir İslami potansiyel ve İslami uyanış hamlesi oluşmuştu. Ancak bu potansiyeli bir harekete dönüştürme iddiasında olan MB, daha sonra apolitik olmamak, ama İslam'dan da uzaklaşmamak düşüncesiyle bazı kavramlar buluyor ve kullanıyordu. Millet, Millet ideolojisi, İslam tarihi gibi. Ama daha sonra bu terim ve ifadelerin yerini Büyük Türk Milleti, Büyük Türk Kültür Sistemi, Beşbin Yıllık Türk Tarihi gibi kullanımlar almaya başladı.

Temel çizgiden sapmanın belirgin ifadeleri olan bu kullanımlar, YMM dergisinin 2., 3., ve 4. yıllarından sonra ciddi olarak ön plana çıkmıştı. Fakat bu aykırılığa rağmen Mücadele teşkilatında ve YMM dergisi çevresinde ciddi bir muhalefete rastlanmıyordu.

Bu noktada şunu diyebilir miyiz? Teşkilatçılık fikrin emrinde olması gerekirken; inanç bağı, fikir bağı, ideolojik bağ, teşkilatçılık bağına feda ediliyordu.

Biz millet kelimesini "ümmet" anlamında kullanmıştık. Yani Türk milleti veya Arap milleti yahut herhangi bir milleti ayırmamak şartıyla kullanmıştık. Birçok Türkçü'nün, ülkücünün bu konuda hücumlarına uğradık. Diyorlardı ki, neden siz Türk milleti demiyorsunuz da, millet diyorsunuz? Biz de onlara İslam'da bir ümmet vardır. Onun dışında kavimler vardır. Ama hepsini toparlayıcı olan ümmet anlamına gelen millettir. Millet kavramı gerçekten herkesi toparlayabiliyordu. Kur'an-ı Kerim'de geçtiği gibi hanif olan İbrahim milletine inanıyorduk ve bunu politika olsun diye de söylemiyorduk. Milleti ümmet manasında kullanmak sevaptı. Millet kavramını kullanmak da günah değildi. Her ikisini de aynı anlamda kullanıyorduk.

Daha sonra millet yerine başka terimler kullanılmaya başlandı. Mesela iman terimi yerine ideoloji kelimesini kullanıyorduk. Ben bu kelimeyi hutbelerimde de kullanıyordum. Haddizatında ideoloji kelimesini kullanmayı normal görüyorduk. Zira muhtevası itibariyle bir hayat görüşü anlamında bizim "din" kavramını karşılayabiliyordu. O zaman toplumda ve entellektüel planda "din" dar anlamda kullanılıyordu. Bizim dinimizin sadece bir inanç sistemi değil, bir dünya görüşü olduğunu, ideoloji kelimesiyle anlatabiliyorduk.

Mesela bir çok subay, hakim, savcı, bürokrat, polis Konya Sahip Ata Camii'nde verdiğim hutbeleri dinlemeye geliyorlardı. İstihbarat için mi geliyorlardı, izlemek için mi, öğrenmek için mi geliyorlardı? Ama geliyorlardı ve ben de orada ideolojiyi hangi anlamda kullandığımı ve İslam'ı bütün boyutlarıyla anlatıyordum.

Daha sonra sizin de dile getirdiğiniz gibi Türk milleti, Türk milliyetçiliği gibi ifadeler kullanılmaya başlandı. Oysa biz Allah ve ümmet için çalışan insanlardık. Toplumun yanlış İslam anlayışlarını tashih etmeye çalışıyorduk. İçinden pazarlıklı insanlar olabilirdi, ama arkadaşlarımızın geneli böyle düşünüyorduk. Ancak özellikle İstanbul'da kendilerine yetki verilen insanlar kimlerle görüşüyordu, kimlerin etkilerinde kalıyordu bilmiyoruz, ama bilinen bir şey 1973'de çıkmaya başlayan üç aylık Gerçek dergisindeki fikirlerden sonra YMM hareketi adeta bir milli hareket haline gelmişti.

İşte o zaman bomba patladı. Kürt olan, Çerkeş olan veya Türk olmayan arkadaşlarımız hassasiyet göstermeye başladılar. Ben de hala nasıl diyordum? MB İslam'a hizmet eden bir teşkilattır. Aykut Edibali ne yazarsa yazsın kahır ekseriyetteki arkadaşlarımızın gönlünde İslam var. Zaten bunun içinde Türklük vurgusu yapan ifadeleri onlar ırkçılık anlamında anlamadılar. Bu kullanımları İslam'la telif ettiler.

1973 senesinde YMM ekibince çıkartılan Gerçek dergisinde artık Türk milleti, Türk milliyetçiliği ifadeleri bir ideolojik kalıba dökülüyor ve "Büyük Türk Kültür Sistemi"nden bahsediliyordu. Bu "Büyük Türk Kültür Sistemi"nin alternatif bir ideoloji olduğu ortaya konuluyordu. İslam bu sistemin bir alt kültürü haline indirgeniyordu.

Onu bilemiyorum. Nedense Kemal Yaman, Halil Bayrakçı gibi bazı arkadaşlar böyle şeyler yazdılar.

Ancak bu fikrin teorisini yazılarıyla Aykut Edibali dokudu. Diğer arkadaşlar bu doğrultudaki yazılarım sonra kaleme aldılar.

Sanırım 12 Mart askeri darbesi Aykut Edibali ve bazı kişilerin üzerine tesir oluşturdu. Ve bazı reveranslar oldu.

Darbe deyince çok daha önemli bir konuyu hatırlayabiliriz. YMM dergisinde Komünist İhtilale Karşı Tedbirler adlı bir yazı dizisi vardı. Sonra bu diziyi Aykut Edibali kitaplaştırdı. Bu kitap 12 Mart askeri cuntası iktidardayken çıkartıldı. Ve kitapta devlet güvenlik mahkemelerinden bahsediliyor hatta cuntacılara DGM'lerin kurulması teklifinde bulunuluyordu.

Doğru. Bu kitap 12 Martçı paşalara ve subaylara gönderildi.

Burada DGM söz konusu olunca "Devlet" kavramına bakılmalı. Şimdi devlet kavramını inceleyen ve YMM dergisinin ilk sayısından itibaren tefrika edilen "İnkılap İlmi" adlı yazıda, devlet şöyle tanımlanıyor. Devlet hakim ideolojinin iktidarıdır. Daha doğrusu hakim olan ideolojinin iktidar aracıdır. Ve Türkiye'deki hakim ideoloji nedir? Bu da belirtiliyordu. fudeo-Grek menşeli kapitalist sistem. Dolayısıyla Türkiye'deki devlet kapitalist sistemin iktidar aracıdır. Fakat daha sonra bu devlet, bir nevi milli devlet nitelemesiyle içselleştiriliyor ve devleti savunmak için DGM'lerinin kurulması öneriliyordu. Hatta bu konuda Konya 'da bir miting dahi yapılmıştı.

Maalesef, maalesef. Haddi zatında Mondros ve Sevr anlaşmalarından sonra Avrupa'nın, Amerika'nın Türkiye'deki insanları hıristiyanlaştırmak, batılılaştırmak emeli müşahhas olarak belirdi. Türkiye'de kurulan Lozan icazetli devlet Avrupa'nın müsamahasıyla kurulan bir devletti. Ve Türkiye insanını 50 yılda batılılaştırmayı hedeflemişti. Daha doğrusu Avrupa'nın hedefi bu idi. Türk devleti bu hesaplar çerçevesinde kuruldu. Atatürk Avrupalılar'ı, Avrupalılar Atatürk'ü idare ederken Türk devleti kurulmuş oldu.

Türkiye'deki devletin devamı hıristiyanlaşmamıza, batılılaşmamıza bağlıydı. Bu hedef doğrultusunda gidilirse sorun olmayacaktı. Yoksa bizi ortadan kaldıracaklardı. İşte bugün Fener Patrikhanesi konusunda, Kıbrıs meselesinde verdiğimiz tavizler. Ve her zaman Batı'ya ekonomik olarak muhtaç halde tutulmamız için ülkede çoğu zaman hiç yoktan oluşturulan ekonomik krizler. İşte bu yıl Türkiye'yi bile bile ekonomik krize ittiler. Bakıyorsunuz bugünkü politik mecrayı elinde bulunduran insanlar gidiyorlar Merkez Bankası'ndan tomar tomar dolar alıyorlar. Üç gün sonra da 16 bin liraya aldıkları doları 44 bin liraya geri satıyorlar. Devletin dövizi anında eriyor. Ekonomi durduğu yerde krize giriyor. Bile bile. Turgut Özal'ın oğlu benim çocuklarımın yaşında, bankası var. Televizyonu var. Nereden buldu? Babası dışarıdan aldığı borcu oğluna verdi. Bu sadece bir örnek. Şimdi dışarıdan alınan borçların altında toplum inliyor. İktisadi hayat bile bile çökertiliyor. Bankalarda yaşanan soygunlar tüm devlet ricalinin malumu. Ciddi hiç bir takibat yapılmıyor. Borç olarak gelen döviz, komisyoncular aracılığıyla hiç bir yatırıma dönüşmeden tekrar sahibine dönüyor. Bu oyun Batılıların oyunudur. Ancak Batılıların oyunu karşısında bir de Allah'ın isteği vardır.

Her ne kadar Türkiye Batı'nın ipoteği altında da olsa, burası bir Bosna, bir Azerbaycan olmaz. Türkiye'de müslümanlar daha canlıdır. Allah ile daha irtibatlıdır.

DGM'ye gelince. Bazen büyük yanlışlara düşüyoruz. O dönemde komünistlerin baskısı ve teröri çok ön plana çıkmıştı. Sahur yemeğine kalkan insanların evlerinin tarandığı oluyordu.

Yani gündemi işgal eden konu, hareketin stratejik hedeflerini saptırdı mı?

Evet. Dikkatini başka konulara çekti.

YMM dergisinin 25. sayısında Aykut Edibali, Türkiye'deki milletin, ittifaklar kurması gerektiğini, ilk ittifakın da İslam ülkeleriyle oluşturulması lazım geldiğim; ancak bu ittifakın Türkiye'ye fazla bir kazanç sağlamayacağım belirtiyordu. Ve en önemli ittifakın kapitalist ABD ile kurulması gerektiğini belirtiyordu. Edibali, bu tesbiti yaparken, dergide işlenen işçi sorunları, ekonomik sorunlar, İslam dünyasının sorunları ile ilgili güncel sorunların yerini de sol hareketler ve komünist tehlike edebiyatı alıyordu.

Şimdi gerek MB'yi kuran gerekse YMM dergisinde yazı yazan arkadaşlarımız çok genç arkadaşlardı. Yeterince olgunlaşılmamıştı.

Bir faaliyetin tutarlılığı ve olgunluğu, tecrübeye dayanır. Genç yaşta bir şeylere karar veriliyor daha sonra daha parlak veya daha cazip bir fikir veya şekil görülüyor, bu sefer ona temayül ediliyor. Tecrübesizliğin verdiği tutumlarla, yanlış kararlar ve hareketler ortaya konabiliyor.

Mesela İslam'ı anlatacağımız yerde, komünistlerin faaliyetlerini anlatarak adam toplama ve çoğaltma tavrına yöneldik. İslam'ı anlattığımızda daha güzel insanlar gelecekken, komünistlere düşman insanlar derleyip toparlamışız. Bu yanlış bir tutum.

Bugün tezimizi, fikrimizi, tevhidi anlatarak adam toplayacağımıza, öncelikle Atatürk'e söverek veya laiklere söverek adam toplamanın yanlışlığı gibi bir şey. O zaman sadece tepki dolu insanları topluyorsunuz, sistem anlayışını veremiyorsunuz ve ipin ucu kaçıyor.

Ben arkadaşlar arasında şunların konuşulmasını hiç unutmuyorum: Komünistlerin aleyhinde ne kadar çok konuşursak o kadar fazla adam gelecektir. Çok soğuk, çok sathi bir İslam anlayışı. Buz gibi bir şey. Ateistlerin, komünistlerin taşıdıkları kötülükleri anlatmak gerekiyordu. Ama sadece komünistleri anlatarak insan toplamak yanlış bir düşünce idi. Bunlar yaptığımız yanlışlar içinde olabilir. Mesela geniş çapta İslam'ı anlatacağımız yerde, İslam'a karşı yanlışlıklar yapan insanları hedef alan konferanslar vermişiz. Komünizmi, masonluğu, yahudiliği anlatmışız. Yahudiliği çok anlatmışız. Oysa yahudilik düşmanlığı bir nevi din olmamalıydı.

Önplana çıkartılan siyonizm düşmanlığı aslında çok görülen bir düşman, çok fazla hissedilen bir sömürgeci güç olan ABD'nin varlığını perdeleyen, onu gizleyen bir söylem olmuyor mu?

Şöyle düşünüyorduk. Amerika'da birçok tüccar ABD politikasını çizmektedir. Mesela Wall Street'deki Shüler, Rockfeller, Mandelson, Ford, Dreyfust gibi Yahudi şirketleri Amerika'daki seçimleri etkiledikleri gibi, dünyada da birçok ihtilalin veya siyasi olayın arkasındaydılar.

Şimdi Türkiye'de insanlarımıza İslam kültürünü, İslam akaidi, tevhidi görüşü iyi yerleştirmemiz lazım. Çünkü Türkiye'de İslam adına Atatürk veya laiklik düşmanlığı yetiyor. Bir de Yahudi düşmanı olundu mu, tam müslüman olunduğu zehabına kapılanların sayısı az değil. Bunlar yanlış şeylerdir.

Maalesef tevhidin fikri ve siyasi çerçevesi yok. Bunların anlatılması lazım. Müslümanlara İslam'ın tevhid anlayışının la ilahe illallah'ın anlamının anlatılması lazım. Ve müslümanların İslam kültürü ile donanmaları lazım.

Müslümanları insanlara tapınmaktan, insanlara tabi olmaktan kurtarmalıyız. İnsanımızı vakıf başkanlarından, parti başkanlarından, şeyhlerden, ahilerden kurtarmalıyız ve İslam'ı yaşar ve düşünür hale getirmeliyiz. Ondan sonra yan yana gelinmeli. İstişareden önce istişare etme gücü olmalı müslümanların.

Haksöz Dergisi - Sayı: 39 - Haziran 94
 

alp-eren

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,567
Puanları
38
Yeniden Milli Mücadele Sorgulanmalıdır-1

Necmettin Erişen

Siz 12 Mart 1971 askeri darbesinin kapattırdığı Mücadele Birliği(MB)'nin Genel Başkanı idiniz. Yeniden Milli Mücadele (YMM) mecmuası da bu teşkilat bağlılarınca çıkartıldı. Bize Mücadele Birliği'nin misyonu ve YMM dergisinin bu misyonu taşımadaki rolü hakkında kısaca bir açıklamada bulunur musunuz?

MB başlangıç itibariyle İslam'a gönül vermiş arkadaşlar tarafından kurulmuştur. Bu arkadaşlar hem ibadi, hem fikri, hem siyasi olarak İslam'a yaşamaya azmetmiş arkadaşlardı. İslam'ı anlamak ve anlatmakla kendilerini görevli sayıyorlardı.

Komünistlerin hücre, masonların loca faaliyetleri vardı. İslam'ı yozlaştırma amacını güden birçok kulüpler, gizli ve açık faaliyet gösteriyorlardı. Türkiye'de İslam'a düşman devletlerin ajanları faaliyet gösteriyorlardı. Türkiye'de insanların İslam'dan uzaklaşabilmeleri için birçok gayret gösteriliyordu. Bunların önüne çıkabilecek ve onlardan çok daha güçlü olabilecek bir faaliyetin yapılmasının gerekliliğine inanıyorduk. Ve Allah'a dayananların daha güçlü olacağı inancıyla hareket ediyorduk.

Hz. Muhammed küfrün göbeğinde, çok daha azgın olan insanların arasında nasıl çalışmışsa, nasıl başarıya ulaşmışsa biz de başarılı olup, cahiliyyeyi yenebilirdik. İşte arkadaşlarımızla bu ciddiyette bir çalışma yapmaya karar verdik.

Uzun müddet Kur'an-ı Kerim'in üzerinde çalıştık, ayetleri konularına göre tasnifledik. Hareket kabiliyetimizi geliştirecek bütün ayetleri ezberledik. Önemli hadisleri derledik. Konya'da birbirine çok yakın 4-5 arkadaş böyle bir çalışma içinde olduk. Sonunda o döneme göre yoğun bir bilgi birikimine sahip olduk. Etrafa etki edecek canlı bir bakışa ve hayatın içinde bir imana sahiptik.

Konya'da bu çalışmaları yaparken, İstanbul'da ve Türkiye'nin değişik illerinde bu çalışmalarımız yavaş yavaş duyulmaya başlandı. İrtibatlarımız arttı. Bu irtibatlarımızı ve birikimimizi bir dernek çatısı altında teşkilatlarına fikri gündeme geldi. Türkiye'deki, İslam dünyasındaki ve dünyadaki bu tür teşkilatlanmaların nasıl olduğunu, başarıya ulaşmış veya ulaşmamış çalışmaları gözden geçirdik. Sonuçta çalışmalarımızda bir adım olsun diye resmi bir kuruluş olarak Mücadele Birliğini 1967'de oluşturduk. Merkezini Konya'da açtık.

O dönemde İslam dünyasından gündeminize giren veya hakkında araştırma yaptığınız hareketler ve teşkilatlar oldu mu?

Biz Konya Yüksek İslam Enstitüsü'nde iken Şam'da, Bağdat'ta, Kahire'de okuyan arkadaşlarımız ve öğretim görevlilerimiz vardı. Mısır'da okuyan Abdülkadir Şener, Seyyid Kutup'tan bahsediyordu, İhvan-ı Müslimin'i tanıtıyordu. Şam'da Mustafa Sıbai'nin talebesi olarak okuyan Mustafa Kapçı arkadaşımız vardı. Bağdat'ta okuyan hocalarımızdan Hüseyin Küçükkılınç, Ali Ara, Şevket Meraki de bizleri o bölgedeki İslami hareketlerden ve fikri tartışmalardan haberdar ediyorlardı.

O zaman şu düşüncedeydik: Ekonomik, ideolojik, sosyolojik bütün sıkıntılar, buhranlar İslam'dan uzak kaldığımız için bizi kuşatmıştı. İslam'da ruhban sınıfı olmadığından herkesin İslam'ı anlaması ve anlatması gerekmekteydi. Bunun için ciddi bir gayretin, takibin içindeydik. Allah'tan uzaklaşıldığı, Kur'an'dan uzaklaşıldığı için insanlarımızın buhran içinde olduğuna inanıyorduk.

Bu konuları konuştuğumuz arkadaşlarla o zaman Konya Yüksek İslam Enstitüsü Talebe Cemiyeti adına "Yeni Ümit" dergisini çıkartmıştık, Bu dergide yazı yazmaya alışan birçok arkadaşımız oldu. Bu dergi çevresinde yapılan çalışmalarda bulunan arkadaşların birçoğu fikir ve kültür hayatında önemli roller aldılar. "Yeni Ümit" dergisi bizim için İslam'ı anlatmada topluma açılış kapısı oldu. Mevdudi'nin, Seyyid Kutub'un kitaplarının tesirindeydik. Adana'dan beri arkadaşımız olan Abdülkadir Şener o zaman "Yoldaki İşaretler" kitabını çevirdiği için yargılanmış ve hapsedilmişti.

Afyon'da Aykut Edibali ve Yavuz Arslan Argun da bu tür çalışmalar yapıyorlarmış. Onlarla da Mevlut Baltacı, İrfan Küçükköy aracılığıyla tanıştık. Mevlut Baltacı, Kemal Yaman, Mevlüt İslamoğlu, İrfan Küçükköy Konya'da birlikte olduğumuz arkadaşlardı. O sırada Konya Milliyetçiler Derneği Şubesi'ni bize verdiler. Orada bildiriler neşrettik. Örneğin Konya'da Hz. Aişe'ye saldıran bir filmin oynatılamayacağı hakkında veya Hizbu't Tahrir aleyhinde ve benzeri bildirilerdi bunlar.

Hizbu't Tahrir hakkında bilgileriniz neye dayanıyordu?

Aslında Hizbu't Tahrir hakkında çok fazla bir bilgimiz yoktu. Afyon'da, İstanbul'da çalışan arkadaşların temasları ve İslami çalışmaları oluyormuş. Afyon'da Rasim Hancıoğlu, Dr. Haluk Nurbaki ile Aykut Edibali ve bazı arkadaşlarının Hizbu't Tahrirle temasları varmış.

Hizbu't Tahrir hakkındaki kanaatinize Afyon'daki arkadaşların aktarımı ile mi sahip olmuştunuz?

Afyonlu arkadaşlar yaz aylarında Konya'ya gelmişlerdi ve Hizbu't Tahrir hakkındaki bilgileri de bizlere onlar aktardı. Zaman zaman Mehmet Emin Alpkan da İstanbul'dan Konya'ya geliyordu. Ve Hizbu't Tahrir aleyhinde birçok malumatlar rivayet ediyorlardı. Böylece Milliyetçiler Derneği, Hizbu't Tahrir faaliyetleri aleyhinde bir bildiri neşretti. Öyle sanıyorum ki bu bildiri, Afyon ve İstanbul'dan tanıştığımız arkadaşların Hizbu't Tahrir ile yaptıkları çalışmaları terk ettiklerinin bir ilanı yerine geçmişti. Bu kanaate de daha sonraları ulaştık. Yoksa bizim doğrudan bir bilgimiz olmadı.

İşte MB bu tür çalışmaların ve ilişkilerin neticesinde kuruldu. Bir müddet sonra da kültürel birikimlerimizi yansıtacağımız, görüşlerimizi gündeme sokacağımız ve hareket olarak aleyhimizde üretilen dedikoduları cevaplayacağımız bir dergi çıkartma ihtiyacı içine girdik. Tahir Büyükkörükçü gibi bazı müftüler doğrudan aleyhimizde kampanyalar açıyorlar; cami cemaatini komünistlerle değil o dönem "kadizadeler" diye suçladıkları bizlerle uğraşmaya davet ediyorlardı.

YMM dergisi nasıl bir karar aşamasından sonra çıkartıldı?

MB İstişare Heyeti olarak bir dergi çıkartmaya karar vermiştik. Dergi İstanbul'da çıkacaktı. Teknik düzenlemesini İstanbul'daki arkadaşlara bırakmıştık. Çok dar maddi imkanlar içindeydik. Ancak finansmanı kendi harçlıklarımızla, hanımlarımızın bozdurduğu bilezikleriyle, maaşlarımızla sağladık. Sonra arkadaşlarımız bu dergiyi, çıktıktan sonra bulundukları bölgelerde satmaya başladılar. Çok dergi satılıyordu.

Bilgi ve arşiv birikimimiz dergide değerlendiriliyordu. Geniş çapta basını takip etmiş, binlerce dosya oluşturmuştuk. Bu dosyalar YMM dergisinin beslenme kaynağı oldu.

3 Şubat 1970 tarihinde çıkmaya başlayan YMM mecmuasının yayın politikasına bugünden baktığımız zaman -her ne kadar bu dergiyi çıkartanların İslami bir mücadele hedefi güttükleri ifade edilse de- sanki İslami kimlik gizleniyormuş gibi gözüküyor. Bu açıdan baktığımızda gerçekten YMM dergisinin yayın politikasında İslamcı bir çizgi mi, yoksa o günlerin İslami birikim yetersizliği dolayısıyla içinden sıyrılamayan Türk-İslamcı çizgi mi ağırlığını hissettiriyordu?

Haddizatında daha sonraki hal ve hareketlerimize bakıldığında, birlikteliğimizin fikri planda bir potada eriyip, kaynaşmamış olduğu görülüyor. Mesela biz İslam üzere olalım, bütün müslümanlarla kaynaşalım diye yola çıkmışız; bunun içinde hiç bir kavmi rahatsızlığı olmayan bir teşkilat olsun gayesiyle MB'yi kurmuşuz. Ama daha sonra milli kokular cemaati rahatsız etmiştir. Arkadaşlardan bazıları kendi ırki saplantılarına dönmüşlerdir.

Yalnız bu konuda başka önemli bir örnek daha var. YMM hareketinin ve derginin temel politikasını belirleyen ve derginin ilk sayılarından itibaren tefrika edilen "İlmi Sağ" isimli teorik bir tez söz konusu. Bu teorik yazı diğer görüş ve yazılarda da görüldüğü gibi, YMM anlayışını fikri ve siyasi planda belirleme iddiasında "İlmi Sağ"da dünyadaki ideolojik çatışmalar ikiye bölünüp komünizm ve kapitalizm gibi insan fıtratına uymayan tüm anlayışlar sol ideoloji, insan fıtratına uygun ve yaratıcımızın bildirimlerine uyan anlayışa da sağ ideoloji denmektedir. Yazılı metin böyle. Ancak bu metin şifahi olarak değerlendirildiğinde "sağ ideoloji'nin İslam olduğu bildiriliyordu. Şimdi İslam ıstılahında "sağ" ve "sol" gibi herhangi bir kavram olmamasına rağmen, niçin bu kavramlar "İslam" ve "küfür" yerine kullanılmıştı?

Beraberliğimizi istişari temel üzerine oluşturmuştuk. MB'de şahısların belirleyiciliğinin olmadığı kesin bir prensipti. Fikrin ve imanın belirleyiciliği vardı. Kullar faniydi. Liderlik kişisel değil, fikri idi. Dolayısıyla kişilerin tasallutu bizim düşüncemizde olamazdı. Cemaatlerin, partilerin, diğer teşkilatların başındaki cuntaları tenkid ediyorduk ve bu tutuyordu. İslam'da liderlik cuntası yoktur, İslam'da istişare vardır; fikir liderdir, iman liderdir düşüncesi bizi başarıya götürüyordu.

Ne zaman ki fikri liderlik, ferdi liderliğin tasallutu ve ihtiraslı düşüncelerin egemenliği altına girdi, ki bu önde gelen arkadaşlar arasında temayüz etmeye başlamıştı, rahatsızlıklar uyanmaya başladı. Bu tavır içinde olan arkadaşlar kendi indi düşüncelerini teşkilatın prensipleri ve düşünceleri şeklinde takdim etmişlerdir. Böyle olunca da arkadaşlar arasında rahatsızlıklar ve düşünce ayrılıkları baş göstermiştir. İşte o dönemde İstanbul'da bulunan ve fikri çalışmalarda belirleyici rol üstlenen Aykut Edibali indi düşünceleri "İlmi Sağ" başlığı altında dayatmıştır. Ve bu düşünceler teşkilata mal edilmeye çalışılmıştır. Oysa İslam, ne "İlmi Sağ" denilen ve sonunda ilmilik iddiasıyla saptırılan indi düşüncelerle, ne de İslami görüşümüz budur diyerek milliliği öne çıkartan tavırlarla ifade edilemezdi. Bu yanlışlık dolayısıyla da zaten bir çok arkadaşımız tedrici olarak kopmaya başladı ve teşkilatın dağılmasına sebep oldu.

Ancak YMM mecmuası çıkarken bu "İlmi Sağ" tefrikası uzun haftalar devam etti. Bildiğimiz kadarıyla hareket kadroları da sağcılık kavramını içselleştirdi. YMM dergisi yazarları fikri ve siyasi yorumlarında bu kavramı sık sık kullandı. O zaman bu tarz yanlış veya kasıtlı kavramların kullanılmasına herhangi bir tepki gösteriliyor muydu?

O zaman üst düzeyden gelen bir tepki yoktu. Bu teşkilat zor kurulmuştu. Prensip olarak arkadaşların bir araya gelmeleri gerçekten çok zor olmuştu. Gerçekten çok güçlüklerle bu teşkilat kurulmuştu. Resmi halinden önce veya sonra çok büyük eziyetler çekilmişti. Olumsuzluklar vardı ama izana, insafa gelinir mi düşüncesi farklı olan veya farklılaşan arkadaşlarla aynılaşılır mı düşüncesi ve teşkilatı dağıtmama endişesi birçok arkadaşımızı tehir edici duygulara hapsediyordu. İlmi Sağ, ideolojik bir izah tarzı olarak kabul edilse de öncü olan arkadaşların çoğu nezdinde kabul görmüyor; ama sabrediliyordu.

Ancak burada ilkeler yerine maslahatlar ön plana çıkmış gibi. Mesela sizin ifadelerinizden de anlaşıldığı gibi, 196O'lı yıllarda dünyadaki İslami hareketlerin birikimi sözlü ve yazılı olarak Türkiye müslümanlarına aktarılmaya başlandığında, duyarlı müslüman genç kuşaklarda önemli bir İslami potansiyel ve İslami uyanış hamlesi oluşmuştu. Ancak bu potansiyeli bir harekete dönüştürme iddiasında olan MB, daha sonra apolitik olmamak, ama İslam'dan da uzaklaşmamak düşüncesiyle bazı kavramlar buluyor ve kullanıyordu. Millet, Millet ideolojisi, İslam tarihi gibi. Ama daha sonra bu terim ve ifadelerin yerini Büyük Türk Milleti, Büyük Türk Kültür Sistemi, Beşbin Yıllık Türk Tarihi gibi kullanımlar almaya başladı.

Temel çizgiden sapmanın belirgin ifadeleri olan bu kullanımlar, YMM dergisinin 2., 3., ve 4. yıllarından sonra ciddi olarak ön plana çıkmıştı. Fakat bu aykırılığa rağmen Mücadele teşkilatında ve YMM dergisi çevresinde ciddi bir muhalefete rastlanmıyordu.

Bu noktada şunu diyebilir miyiz? Teşkilatçılık fikrin emrinde olması gerekirken; inanç bağı, fikir bağı, ideolojik bağ, teşkilatçılık bağına feda ediliyordu.

Biz millet kelimesini "ümmet" anlamında kullanmıştık. Yani Türk milleti veya Arap milleti yahut herhangi bir milleti ayırmamak şartıyla kullanmıştık. Birçok Türkçü'nün, ülkücünün bu konuda hücumlarına uğradık. Diyorlardı ki, neden siz Türk milleti demiyorsunuz da, millet diyorsunuz? Biz de onlara İslam'da bir ümmet vardır. Onun dışında kavimler vardır. Ama hepsini toparlayıcı olan ümmet anlamına gelen millettir. Millet kavramı gerçekten herkesi toparlayabiliyordu. Kur'an-ı Kerim'de geçtiği gibi hanif olan İbrahim milletine inanıyorduk ve bunu politika olsun diye de söylemiyorduk. Milleti ümmet manasında kullanmak sevaptı. Millet kavramını kullanmak da günah değildi. Her ikisini de aynı anlamda kullanıyorduk.

Daha sonra millet yerine başka terimler kullanılmaya başlandı. Mesela iman terimi yerine ideoloji kelimesini kullanıyorduk. Ben bu kelimeyi hutbelerimde de kullanıyordum. Haddizatında ideoloji kelimesini kullanmayı normal görüyorduk. Zira muhtevası itibariyle bir hayat görüşü anlamında bizim "din" kavramını karşılayabiliyordu. O zaman toplumda ve entellektüel planda "din" dar anlamda kullanılıyordu. Bizim dinimizin sadece bir inanç sistemi değil, bir dünya görüşü olduğunu, ideoloji kelimesiyle anlatabiliyorduk.

Mesela bir çok subay, hakim, savcı, bürokrat, polis Konya Sahip Ata Camii'nde verdiğim hutbeleri dinlemeye geliyorlardı. İstihbarat için mi geliyorlardı, izlemek için mi, öğrenmek için mi geliyorlardı? Ama geliyorlardı ve ben de orada ideolojiyi hangi anlamda kullandığımı ve İslam'ı bütün boyutlarıyla anlatıyordum.

Daha sonra sizin de dile getirdiğiniz gibi Türk milleti, Türk milliyetçiliği gibi ifadeler kullanılmaya başlandı. Oysa biz Allah ve ümmet için çalışan insanlardık. Toplumun yanlış İslam anlayışlarını tashih etmeye çalışıyorduk. İçinden pazarlıklı insanlar olabilirdi, ama arkadaşlarımızın geneli böyle düşünüyorduk. Ancak özellikle İstanbul'da kendilerine yetki verilen insanlar kimlerle görüşüyordu, kimlerin etkilerinde kalıyordu bilmiyoruz, ama bilinen bir şey 1973'de çıkmaya başlayan üç aylık Gerçek dergisindeki fikirlerden sonra YMM hareketi adeta bir milli hareket haline gelmişti.

İşte o zaman bomba patladı. Kürt olan, Çerkeş olan veya Türk olmayan arkadaşlarımız hassasiyet göstermeye başladılar. Ben de hala nasıl diyordum? MB İslam'a hizmet eden bir teşkilattır. Aykut Edibali ne yazarsa yazsın kahır ekseriyetteki arkadaşlarımızın gönlünde İslam var. Zaten bunun içinde Türklük vurgusu yapan ifadeleri onlar ırkçılık anlamında anlamadılar. Bu kullanımları İslam'la telif ettiler.

1973 senesinde YMM ekibince çıkartılan Gerçek dergisinde artık Türk milleti, Türk milliyetçiliği ifadeleri bir ideolojik kalıba dökülüyor ve "Büyük Türk Kültür Sistemi"nden bahsediliyordu. Bu "Büyük Türk Kültür Sistemi"nin alternatif bir ideoloji olduğu ortaya konuluyordu. İslam bu sistemin bir alt kültürü haline indirgeniyordu.

Onu bilemiyorum. Nedense Kemal Yaman, Halil Bayrakçı gibi bazı arkadaşlar böyle şeyler yazdılar.

Ancak bu fikrin teorisini yazılarıyla Aykut Edibali dokudu. Diğer arkadaşlar bu doğrultudaki yazılarım sonra kaleme aldılar.

Sanırım 12 Mart askeri darbesi Aykut Edibali ve bazı kişilerin üzerine tesir oluşturdu. Ve bazı reveranslar oldu.

Darbe deyince çok daha önemli bir konuyu hatırlayabiliriz. YMM dergisinde Komünist İhtilale Karşı Tedbirler adlı bir yazı dizisi vardı. Sonra bu diziyi Aykut Edibali kitaplaştırdı. Bu kitap 12 Mart askeri cuntası iktidardayken çıkartıldı. Ve kitapta devlet güvenlik mahkemelerinden bahsediliyor hatta cuntacılara DGM'lerin kurulması teklifinde bulunuluyordu.

Doğru. Bu kitap 12 Martçı paşalara ve subaylara gönderildi.

Burada DGM söz konusu olunca "Devlet" kavramına bakılmalı. Şimdi devlet kavramını inceleyen ve YMM dergisinin ilk sayısından itibaren tefrika edilen "İnkılap İlmi" adlı yazıda, devlet şöyle tanımlanıyor. Devlet hakim ideolojinin iktidarıdır. Daha doğrusu hakim olan ideolojinin iktidar aracıdır. Ve Türkiye'deki hakim ideoloji nedir? Bu da belirtiliyordu. fudeo-Grek menşeli kapitalist sistem. Dolayısıyla Türkiye'deki devlet kapitalist sistemin iktidar aracıdır. Fakat daha sonra bu devlet, bir nevi milli devlet nitelemesiyle içselleştiriliyor ve devleti savunmak için DGM'lerinin kurulması öneriliyordu. Hatta bu konuda Konya 'da bir miting dahi yapılmıştı.

Maalesef, maalesef. Haddi zatında Mondros ve Sevr anlaşmalarından sonra Avrupa'nın, Amerika'nın Türkiye'deki insanları hıristiyanlaştırmak, batılılaştırmak emeli müşahhas olarak belirdi. Türkiye'de kurulan Lozan icazetli devlet Avrupa'nın müsamahasıyla kurulan bir devletti. Ve Türkiye insanını 50 yılda batılılaştırmayı hedeflemişti. Daha doğrusu Avrupa'nın hedefi bu idi. Türk devleti bu hesaplar çerçevesinde kuruldu. Atatürk Avrupalılar'ı, Avrupalılar Atatürk'ü idare ederken Türk devleti kurulmuş oldu.

Türkiye'deki devletin devamı hıristiyanlaşmamıza, batılılaşmamıza bağlıydı. Bu hedef doğrultusunda gidilirse sorun olmayacaktı. Yoksa bizi ortadan kaldıracaklardı. İşte bugün Fener Patrikhanesi konusunda, Kıbrıs meselesinde verdiğimiz tavizler. Ve her zaman Batı'ya ekonomik olarak muhtaç halde tutulmamız için ülkede çoğu zaman hiç yoktan oluşturulan ekonomik krizler. İşte bu yıl Türkiye'yi bile bile ekonomik krize ittiler. Bakıyorsunuz bugünkü politik mecrayı elinde bulunduran insanlar gidiyorlar Merkez Bankası'ndan tomar tomar dolar alıyorlar. Üç gün sonra da 16 bin liraya aldıkları doları 44 bin liraya geri satıyorlar. Devletin dövizi anında eriyor. Ekonomi durduğu yerde krize giriyor. Bile bile. Turgut Özal'ın oğlu benim çocuklarımın yaşında, bankası var. Televizyonu var. Nereden buldu? Babası dışarıdan aldığı borcu oğluna verdi. Bu sadece bir örnek. Şimdi dışarıdan alınan borçların altında toplum inliyor. İktisadi hayat bile bile çökertiliyor. Bankalarda yaşanan soygunlar tüm devlet ricalinin malumu. Ciddi hiç bir takibat yapılmıyor. Borç olarak gelen döviz, komisyoncular aracılığıyla hiç bir yatırıma dönüşmeden tekrar sahibine dönüyor. Bu oyun Batılıların oyunudur. Ancak Batılıların oyunu karşısında bir de Allah'ın isteği vardır.

Her ne kadar Türkiye Batı'nın ipoteği altında da olsa, burası bir Bosna, bir Azerbaycan olmaz. Türkiye'de müslümanlar daha canlıdır. Allah ile daha irtibatlıdır.

DGM'ye gelince. Bazen büyük yanlışlara düşüyoruz. O dönemde komünistlerin baskısı ve teröri çok ön plana çıkmıştı. Sahur yemeğine kalkan insanların evlerinin tarandığı oluyordu.

Yani gündemi işgal eden konu, hareketin stratejik hedeflerini saptırdı mı?

Evet. Dikkatini başka konulara çekti.

YMM dergisinin 25. sayısında Aykut Edibali, Türkiye'deki milletin, ittifaklar kurması gerektiğini, ilk ittifakın da İslam ülkeleriyle oluşturulması lazım geldiğim; ancak bu ittifakın Türkiye'ye fazla bir kazanç sağlamayacağım belirtiyordu. Ve en önemli ittifakın kapitalist ABD ile kurulması gerektiğini belirtiyordu. Edibali, bu tesbiti yaparken, dergide işlenen işçi sorunları, ekonomik sorunlar, İslam dünyasının sorunları ile ilgili güncel sorunların yerini de sol hareketler ve komünist tehlike edebiyatı alıyordu.

Şimdi gerek MB'yi kuran gerekse YMM dergisinde yazı yazan arkadaşlarımız çok genç arkadaşlardı. Yeterince olgunlaşılmamıştı.

Bir faaliyetin tutarlılığı ve olgunluğu, tecrübeye dayanır. Genç yaşta bir şeylere karar veriliyor daha sonra daha parlak veya daha cazip bir fikir veya şekil görülüyor, bu sefer ona temayül ediliyor. Tecrübesizliğin verdiği tutumlarla, yanlış kararlar ve hareketler ortaya konabiliyor.

Mesela İslam'ı anlatacağımız yerde, komünistlerin faaliyetlerini anlatarak adam toplama ve çoğaltma tavrına yöneldik. İslam'ı anlattığımızda daha güzel insanlar gelecekken, komünistlere düşman insanlar derleyip toparlamışız. Bu yanlış bir tutum.

Bugün tezimizi, fikrimizi, tevhidi anlatarak adam toplayacağımıza, öncelikle Atatürk'e söverek veya laiklere söverek adam toplamanın yanlışlığı gibi bir şey. O zaman sadece tepki dolu insanları topluyorsunuz, sistem anlayışını veremiyorsunuz ve ipin ucu kaçıyor.

Ben arkadaşlar arasında şunların konuşulmasını hiç unutmuyorum: Komünistlerin aleyhinde ne kadar çok konuşursak o kadar fazla adam gelecektir. Çok soğuk, çok sathi bir İslam anlayışı. Buz gibi bir şey. Ateistlerin, komünistlerin taşıdıkları kötülükleri anlatmak gerekiyordu. Ama sadece komünistleri anlatarak insan toplamak yanlış bir düşünce idi. Bunlar yaptığımız yanlışlar içinde olabilir. Mesela geniş çapta İslam'ı anlatacağımız yerde, İslam'a karşı yanlışlıklar yapan insanları hedef alan konferanslar vermişiz. Komünizmi, masonluğu, yahudiliği anlatmışız. Yahudiliği çok anlatmışız. Oysa yahudilik düşmanlığı bir nevi din olmamalıydı.

Önplana çıkartılan siyonizm düşmanlığı aslında çok görülen bir düşman, çok fazla hissedilen bir sömürgeci güç olan ABD'nin varlığını perdeleyen, onu gizleyen bir söylem olmuyor mu?

Şöyle düşünüyorduk. Amerika'da birçok tüccar ABD politikasını çizmektedir. Mesela Wall Street'deki Shüler, Rockfeller, Mandelson, Ford, Dreyfust gibi Yahudi şirketleri Amerika'daki seçimleri etkiledikleri gibi, dünyada da birçok ihtilalin veya siyasi olayın arkasındaydılar.

Şimdi Türkiye'de insanlarımıza İslam kültürünü, İslam akaidi, tevhidi görüşü iyi yerleştirmemiz lazım. Çünkü Türkiye'de İslam adına Atatürk veya laiklik düşmanlığı yetiyor. Bir de Yahudi düşmanı olundu mu, tam müslüman olunduğu zehabına kapılanların sayısı az değil. Bunlar yanlış şeylerdir.

Maalesef tevhidin fikri ve siyasi çerçevesi yok. Bunların anlatılması lazım. Müslümanlara İslam'ın tevhid anlayışının la ilahe illallah'ın anlamının anlatılması lazım. Ve müslümanların İslam kültürü ile donanmaları lazım.

Müslümanları insanlara tapınmaktan, insanlara tabi olmaktan kurtarmalıyız. İnsanımızı vakıf başkanlarından, parti başkanlarından, şeyhlerden, ahilerden kurtarmalıyız ve İslam'ı yaşar ve düşünür hale getirmeliyiz. Ondan sonra yan yana gelinmeli. İstişareden önce istişare etme gücü olmalı müslümanların.

Haksöz Dergisi - Sayı: 39 - Haziran 94
 

alp-eren

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,567
Puanları
38
Yeniden Milli Mücadele Sorgulanmalıdır-2,

Necmettin Erişen

Mücadele Birliği (MB) kurulmadan önce veya kurulduğu sıralarda, Konya'da kitlelere yönelik ne gibi faaliyetler gösteriyordunuz?

Biz 196O'lı yılların ortalarından itibaren Konya'nın 85 mahallesinde tebliğ amaçlı, programlı, kültürel çalışmalar yapıyorduk. Hatta Cumartesi ve Pazar günleri birkaç doktor, vaiz, güzel sesli hocalarla köylere gidiyorduk. Doktorlar ilgilendiğimiz köylüleri muayene ve tedavi ediyorlar; hatipler ve hafızlar camide konuşmalar yapıyor ve Kur'an tilavet ediyorlar; köy odalarında İslam'ın esasları öğretilmeye çalışılıyor, Dünya ve Türkiye'deki insanlığın çıkmazları, kurtuluş yolları bilgimiz oranında anlatılıyordu. İçtimai ve iktisadi bünyedeki dengesizliğin sebepleri izah edilmeye çalışılıyor, İslami çıkış yolları gösteriliyordu.

Bu çalışmalarda arkadaşlarımız adeta fedakarlığın, öz verinin en son noktasını kullanıyorlardı. Görülmemiş bir gayret; sevgi dolu, istek dolu... Bir insanın götüremeyeceği, kaldıramayacağı kadar yüklerin altına girişini düşünün. İnsanüstü; ancak bütün varlığıyla inanmışların, adanmışların yapabileceği bir çalışma. Senelerce süren böyle bir çalışmayı düşünün; bu politik şuurda kültür patlaması demektir.

Bu büyük özverili çalışmayı etrafımızdaki hüsnüniyetli insanlar Hz. Muhammed'in Ashabı'nın çalışmalarına benzetiyorlardı. Hatta bunların içinde Hz. Muhammed'in soyundan gelenler varmış diye efsaneleştirme yönüne gidenler dahi oluyordu.

Çalışmalarımız tutmuştu. Konya'da insanların gönlünde taht kurmuştuk. Herkesle abi kardeş olmuştuk. Bu sevgi gücü bize yorulmak nedir, dinlenmek nedir unutturmuştu. İşte MB böyle bir potansiyelle kucaklaşmıştı.

Ben hapishaneden çıkmıştım. Memuriyete geri alınmadım. Hanımım çocuklarıma bulgur kaynatıp yediriyordu. Yağ filan alamıyordum. Etrafımıza göre bir başka yaşıyorduk. Bir başka haldi bu...

Bu hali dost düşman kıskandı. "Ah şu çalışma, ah şu Kara Oğlan" diyormuş Doğan Öz. Doğan Öz bürokrat ve öğrencilerin arasında sosyalist örgütlenme görevi yapan bir savcıydı. Sonra devleti elinde bulunduranlardan zehir hafiye Faruk Sükan'ın, olmadı İhsan Sabri Çağlayangil'in diline düşmüştük. Çalışmamız bu türlü beyinlerin cidarlarını çatlatıyordu. Ve bizlere yönelik temel soru şuydu; Bunlara karşı nasıl bir tuzak kurulmalı?

Ama bizim için Konya'da başlattığımız ve MB ile de Türkiye'ye yaygınlaşan bu çalışma Allah'a adanmış olduğumuz inancıyla yürüttüğümüz bir çalışmaydı ve bu yüzden de güzeldi, gerisi hiç önemli değildi. Halk kültürlenmiş, sanki doping almıştı. Mesela yarım saat konuşma fırsatını bulduğunda devrin etkin devlet adamları Ecevit'i ve ya Mustafa Üstündağ'ı bildiği doğruları anlatarak bunaltıp bocalatan terzi Abdullah Oflaz gibi halktan, esnaftan, işçi ve köylülerden nice insanlar yetişmişti.

İşte bu dönemler, bazılarında, sözünü ettiğimiz kültürlenmiş müslümanlara sahip çıkma ve yönlendirme telaşı başladı. Serdengeçti (Osman Yüksel) geldi olmadı. Cevat Rifat Atilhan geldi olmadı. Necip Fazıl geldi olmadı. Tahsin Demiray geldi olmadı. Hasan Aksay geldi olmadı. Çünkü bunlar ele avuca sığacak insanlar değildi. Devlet bunların yanında değildi. Konya'ya birileri gelmeliydi ve bu hazır hale gelmiş potansiyele sahip çıkıp, oy potansiyeli haline dönüştürmeliydi, Ve oldu da. Devlet'in, Türkiye'nin güvendiği emin eller Necmeddin Erbakan hocayı Konya'ya getirdiler. Türkiye'nin güvendiği insanlar Albay Seyfeddin Doğan, Bizim Anadolu Gazetesinin sahibi Mehmet Emin Alpkan, Prof.Dr. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Dr. Mustafa Çalışkan, Prof. Dr. Saadettin Çalışkan rol üstlendi. Bu üstadlarımızın tasvip ve tezkiyesinden geçen insanlar Türkiye'de söz sahibi oldular.

Böylece MB'nin faaliyetlerini değerlendiren, özellikle Konya'daki potansiyeli kuşatan neticelere varılmış oldu.

Yani MB'nin oluşturduğu potansiyel dıştan kuşatıldı mı demek istiyorsunuz?

Evet. MB'nin böyle bir kuşatma ile karşı karşıya kaldığını görmek mümkün. Görmek isteyenler görebilir. Çünkü bu işler hissettirmeden yapılıyordu. Ancak anlayanlar anlar...

Sanırım bir de MB'nin içten kuşatılması hadisesi var. Bu hale MB'nin jargonuyla "gaflet ya da ihanet" suçlamasıyla da yaklaşılabilinir. Bu konuyu irdeleyecek olursak; şöyle diyebilir miyiz? MB kurulurken istişari temelli bir beraberlik tanımlanmıştı. Ama bu beraberliği kuran insanların fikri ve tecrübi donanım yetersizliği dolayısıyla zaman içinde bazı sapmalar ve farklılaşmalar oluşmuştu. Lakin çok büyük fedakarlıklarla ortaya konanları feda etmeme duygusuyla bu farklılaşmalar görülmemeye çalışıldı.

Evet.

Bağlı olarak şöyle de diyebilir miyiz? Şura temelli bir hareketi götürecek insanlar, yeterli fikri netliğe, fikri donanıma ve tecrübeye sahip olmadan bir yapı, cemaat veya teşkilat oluşturmaya kalkışmaları dün de, bugün de, yarın da yanlış ve riskli bir davranıştır.

MB halis niyetlerle kuruldu. Ama fikri ve imani bir olgunluğa ermeden kuruldu. Netleşmiş bir şekilde İslam düşüncesi ve İslami hareket anlayışı oluşmadan davranıldığından zaman içinde bazı arkadaşlarımızda fikri sapmalar oldu. Bu sapmalar karşısında acaba ilk kararlarımıza ve halis tavırlarımıza döner miyiz, diye beklemede olmuşuz. Ama maalesef ki 1969'da oluşmaya başlayan bu tür rahatsızlıklar karşısındaki bekleyiş en azından kendi şahsım adına 1978'e kadar devam etti. Yine kendi adıma söyleyeyim. Bu 9 senelik sabırla yanlışları ıslah edebilme niyetiyle sürdürülen bir bekleyiştir. MB örneğinde yaşanan fedakarlıklar üzerine kurulmuş bir teşkilat zor bulunur. İslami, imani ve İslam kültürü konusundaki yetişmişlik oranı yeterli değildi, ama fedakarlık ve hizmet konusunda bu kadar açık özveri ve fedakarlık yapan bir grup o güne kadar oluşmamıştı. MB ve YMM dergisi bütün eksikliğimize rağmen Türkiye'de ses getiriyordu. Arkadaşlarımız ilk niyetlerimize tekrar dönebilir miyiz diye ümitle bekledik. Ama olmadı, Arkadaşların fikri ve şahsi kaprisleri kimin tarafından zorlandığı sorulabilir. Bu zorlama dışarıdan da gelmiş olabilir, içerden de bazı arkadaşların ihtiraslarına destek olan yanlışlar yapılmış olabilir. Allah'a gereğince teslim olmayanlar, nefislerini ilahlaştıranlardır. Ve önde olan bazı arkadaşlarımız nefsi ve ilkesiz davranışlar içinde oldular ve hareketi eritip daha sonra da parçalattılar.

MB'ni İslami duyarlılık ve samimiyetle oluşturan insanların çoğunluğu YMM dergisinin yayın politikasının belirlenmesinde etkin olmadıkları İntibaını ediniyoruz. YMM yazı kadrosu daha ziyade Aykut Edibali'nin öğretileri doğrultusunda yetişmiş ve bu öğreti formlarıyla yazı yazmış kişiler olarak değerlendirilebilinir mi?

Aslı zatında Aykut Edibali YMM'nin başyazılarını yazıyordu. Onun dışında kapak konularını istişare ediyorduk. İç konuları da yaptığımız istişareler sonucu derginin yazı kadrosu araştırıyor ve kaleme alıyordu. Zaten Edibali'nin derginin iç muhtevasına doğrudan karışacak kadar da zamanı kalmıyordu. Ahmet Taşgetiren, Hüseyin Gülerce gibi arkadaşlar iç sayfalardaki yorumları yapıyorlardı.

Bütün eksiklik ve hatalarına rağmen, onun zamanında YMM gibi canlı bir dergi yoktu. Sonraları gündem dolduran dergiler oldu. O zamanlar bugünkü kadar da dergi yoktu. Diyanet görevlilerinin çıkardığı Hakses vardı; sudan bir dergiydi. Oku dergisi vardı. Hilal dergisi vardı. Hilal dergisinde 196O'lı yıllarda çok güzel yazılar yer alıyordu. Sonradan kimler onu engellediyse eski canlılığını yitirdi. Kemalettin Şenocak'ın İslam dergisi vardı. Ancak çok az sayısında öyle iğneleyici konularla ilgili yazı çıkmıştı. Aralıklarla çıkan Büyük Doğu vardı. Bütün bu dergiler şahısların gayretleriyle çıkan neşriyatlardı. YMM dergisi ise cemaat dergisi bir kadro dergisi idi. YMM hareketi elemanlarının Türkiye çapında takip edip ulaştırdıkları önemli haberler dergide yer alıyordu. Hareket bu dergiyle nitelikli elemanlar istihdam etmişti. Diğer dergileri çıkartanlar dergi için boş vakitlerini ayırırken YMM yazar, çizer ve muhabir kadrosunun işi gücü bu dergiyi çıkarmaktı. Buna rağmen hareketin bağlıları da dergi çıkartma işlerinde gönüllü olarak bir proje dahilinde görev alıyorlar, matbaa, taşıma, paketleme, postalama, dağıtım işlerini fiili olarak yürütüyorlardı. Bütün bunlar bir ibadet anlayışı içinde yapılıyordu. Dergi dışarıda satılıyordu. Mesela kapalı çarşıda, vapur iskelelerinde, meydanlarda, dergi sergilenirken tanıtım amacıyla halka bir nevi nutuk çekiliyordu. Dergi satan arkadaşlar elde ettikleri kültürel birikimleriyle dakikalarca konuşuyorlar, sanki dergi satışı yerine meydan mitingi yapıyorlardı. Bundan sonraki dergilere de bu konuda örneklik yapılmış olundu. Aslında amaç cadde ve meydanlarda dergi satmak değil, bir kültürü aktarmak faaliyetiydi.

Dediğim gibi derginin bazı yanlışları ve eksiklikleri vardı. Bu açıdan YMM sorgulanmalıdır. Ama böylesine fedakarca hizmet eden gençlerin bağlısı olduğu bir dergi ve böyle bir hareket sonradan İslami camia içinde oluşmamıştır. Grup grup oluşmuştur. Daha net ve daha İslami çizgide olan gruplar oluşmuştur, ama bu tarzda canlı ve çarpıcı olamamıştır.

Bu konuya bir de şu açıdan baksak. Sözünü ettiğiniz açıklıkta ve yaygınlıkta oluşan ve kendini kamuoyuna tanıtan hareket; DGM'leri, orduyu, anti-komünizmi, milliliği ve devleti savunduğunda, bir dönem sonra da siyasi arenada kurulan Milli Cephe hükümetlerini savunduğunda, acaba rejimin veya hakim güçlerin müsamahasına hatta onayına mazhar olmuyor muydu?

Öyle de denebilir. Rejim bu dergiye müsaade etmiştir denebilir. İslam dünyasındaki veya bir Mısır'daki gibi İslam'a Türkiye'de hizmet etmek o zaman çok sıkı değildi. Mısır'da olduğu kadar müslümanların başına binmiyorlardı.

Ama Türkiye'de açıkça kendini İslami kimliği ile ortaya koyan eğilim de henüz gelişmemişti. Zaten bunun için 163. madde gibi açık kanuni engeller vardı. O dönemlerde İslam'ı anlatırken değişik ifadeler kullanmak gerekiyordu. İnsanları artık bir cepheye almak gerekiyordu. Örneğin Köy Enstitüleri'nde işlenen havayı, ateist saldırıları giderebilmek için, Hz. Muhammed'e Cüce Muhammed diyen Fakir Baykurt, İslam'a çöl kanunu diyen Metin Toker gibilerinin saldırılarını giderebilmek için ortak cepheye almak istediğimiz insanlar olmuştur. Bu saldırılara karşı olanları ortak cepheye almak müslümanların işine yarardı. Bu sayede İslam'ı daha fazla anlatıp yaygınlaştırabileceğimizi düşünüyorduk. Daha doğrusu kiminle ne şekilde konuşacağımızı bilir hale gelmiştik. Milli Cephe ifadeleri de bu yaklaşımdan doğmuştu. Belki bu yanlış bir taktikti. O zaman bu kadar görebiliyorduk. Eğer İslam'ı anlatmış olsaydık, belki çok daha güzel neticeler alacaktık.

Bu Milli Cephe taktiği, daha sonra YMM dergisinde masonların inisiyatifinde olduğu sıkça hatırlatılan AP liderliğinde oluşan sözde Milli Cephe hükümetini destekleme yanlışını oluşturmadı mı?

Bir taraftan milli cephe derken, bir taraftan da AP'nin gençlik kollarını ele geçirme gibi politik bir çizgi oluşmaya başladı. Orayı ele geçirirsek devlete varmış oluruz, İslam'ı daha güzel olarak anlatırız, devlet kanalıyla anlatırız gibi fikirler gelişmeye başladı.

Yani inkılap ilminde işlenen inkılapçı yöntemi bırakıp Nurcuların, Süleymancıların eleştirilen uzlaşmacı, sığınmacı, faydacı yöntemine evrilme oldu?

Evet Öyle de diyebiliriz. Değişik şeyler oldu. Aykut Edibali bir yerde ben ancak baş olurum, herhangi bir yerin muavini olmam derdi. Ancak yine Edibali öncülüğünde AP gençlik kollarıyla birlikte Bursa'da miting yapıldı.

Müstakil parti olsak çok itibar edilmezdik. Çünkü çok genç bir kadro idik. O zaman en yaşlı eleman bendim. Ancak siyasi yanımız baskındı. Böyle güncel siyaseti takip eden bir harekette arkadaşları istihdam etmek de kolay olmuyordu. Temayüz edenler değişik siyasi mahfillere meyledebilirlerdi. Talep çoktu. O zaman bu potansiyeli topluca bir yerde tutma fikri ağırlık kazanıyordu. Hem TBMM'ye girilirse müslümanların sorunları daha aktif olarak gündeme getirilebilir ve İslam'ı anlatma imkanı elde edilebilirdi.

O dönemde AP gençlik kollarında çalışılması için Aykut Edibali ile Süleyman Demirel'in ilişkilerini Mehmet Emin Alpkan sağlamış ve bir diyalog oluşmuştu. Fakat daha sonra bu tutum ve daha önceki sapmalar yoğun olarak tartışılmaya başlandı, parçalanmalar oldu ve Mücadele Birliği hareketi bitti.

O zaman şu genellemeyi yapabilir miyiz? 1960'lı yıllarda evrensel İslami hareketlerin Türkiye'ye sözlü ve yazılı yollarla aktarılan birikimi ile oluşan İslami uyanış, müslüman genç bir kuşak oluşturuyordu. İslami bir endişe ile kurulan MB veya YMM hareketi var olan İslami birikimi sistematize etme gayreti ve İslami mücadeleyi organize etme iddiası ile 196O'lı yılların oluşan bu müslüman genç kuşağını büyük ölçüde etkilemiş ve bünyesine almıştır. Ancak bu potansiyelin zihnî yapısını bazı politik mülahazalarla kasıtlı olarak veya kendi yanlışlıkları yüzünden bulandıran YMM hareketi; 1960'lı yıllarda oluşan İslami potansiyelin diri gücünü tevil edilerek içselleştirilen sağcı, devletçi, milli politikalarla yozlaştırıp eritmiştir.

Ben bu yaklaşıma pek katılmıyorum. Irkçılık, Türkçülük anlamında bir millilik söz konusu olsaydı, Türkeş'in hareketiyle bir birleşme veya ittifak doğabilirdi.

YMM hareketinde yetişip politik arenaya atılan insanların çoğunun Türkeş'in yanında yer almadıkları doğrudur. Ama genelde şu olmuştur. Türkeş marjinaldir ve risklidir. Ama Özellikle 12 Eylül'den sonra oluşan Türkiye siyasi hayatında bu tip kişiler aktif olarak ANAP'ın, DYP'nin ve son dönemlerde yıldızı parlayan RP'nin içinde yer alabilmişlerdir.

Bu tür arkadaşlarımız siyasi bir kültürlenme içinde olmuşlardı. İslami alt yapıları yetersizdi. Yavuz Arslan Argun, Halil Şıvgın, Cemil Çiçek, Yusuf Arkoç, Ziya Belviranlı gibi arkadaşlarımız ANAP'lı olmuşlardır. Daha sonraları bazıları DYP'li olmuşlardır. Onun arkasından Melih Gökçek, Ömer Vehbi Hatipoğlu gibi bazı arkadaşlar da RP'li olmuşlardır. Fakat tüm bu farklılaşmaya rağmen bu kişilerin bulundukları yerlerde gözle görülür bir kıvraklıkları da vardır.

Zaten bu insanlar YMM hareketinde İslami hassasiyetten ziyade teşkilatçılık hassasiyetini kapmışlardır.

Evet. Evet. Kapamadıkları şey İslam olmuştur. Tabii bu tutum abilerden kaynaklanmıştır. Abiler teşkilatçılığı din haline getirmişlerdir. Ancak abilerin, şeyhlerin, cemaatin veya teşkilatın ilahlaştırılması hadisesi biz doğu toplumlarına has olay mıdır nedir? Ancak bu kutsama olayı şirktir. Her türlü şirk ise ancak Kur'ani bir bilinçle aşılabilir. İhtiyacımız olan da budur.

Site yöneticisi notu: Genel çerçevemiz yorumsuz yayınlamak yönünde olsa da, Necmettin Bey'in söylediklerine katılmadığımızı, müslümanlara karşı "kapamadıkları şey İslam olmuştur" şeklinde bir yaklaşım sergilemenin doğru olmadığını hatırlatma ihtiyacı duyuyorum. Hz. Ömer devrinde sahabe, Hz. Ömerin yakasına yapışıp yanlış gördüğünü söyleyebiliyorsa, bu kadarını söylemek de bizim hakkımızdır diye düşünüyorum.
Bitti
 

alp-eren

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,567
Puanları
38
Sokakta Ülkücüler, koridorda Mücadeleciler -

Osman İridağ


Mücadele Birliği çatısı altında toplanan bir grup idealist gencin amacı sağın antitez hareket olmadığını ispatlamaktı. Sol ile mücadeleyi silahla değil fikirle yapmayı amaç edindiler ve Marksizmi bir solcu kadar öğrendiler. Kısa sürede çoğaldılar ve Türkiye’nin ihtiyacı olan ‘milli’ kadronun oluşmasında etkili oldular. Bugün ülkücülerin ve akıncıların gölgesinde kalmalarına rağmen solun en çekindiği hareket olmayı başardılar.

Metin Toker, ‘Solda ve Sağda Vuruşanlar’ kitabında Mücadele Birliği ile Dev—Sol’u mukayese ederek Yeniden Milli Mücadeleciler için sağın Dev—Genç’i tanımını yapmıştı. Yetmişli yılların başında solun en büyük örgütü olan Dev—Genç’in muadilinin Ülkü Ocakları ya da Akıncı örgütleri değil de Mücadele Birliği olarak görülmesi bugün biraz garip görünebilir. Kendisi de Mücadele Birliği üyesi olan Hüseyin Gülerce’ye göre ise bu tanımlama son derece normal; “Biz sokak çatışmalarında olmadığımız için o dönemde nazara verilen daha çok ülkücülerdi. Metin Toker sağın Dev—Genç’i diyerek bilinenin doğru olmadığını, sağdaki en güçlü teşktilatın Mücadele Birliği olduğunu söylemek istiyor.” Sola yakın sağa uzak olan Metin Toker’in bu tanımlaması dışında Mücadele Birliği’nin aktif üyesi olan ve sonrasında hareketten ayrılan Cemil Çiçek de Yeni Şafak’ta yayınlanan röportajında bu hareketle ilgili ilginç bir iddiada bulunmuştu: “Yeniden Milli Mücadeleciler devletin ilgisi ve bilgisi dahilinde çalıştı.” (site notu: Devlet kurum olarak tabi ki kitlesel hareketlerle ilgilenecek ve bilgi toplayacaktır. Buradan birliğin devlet güdümünde olduğu sonucu çıkartılmamalıdır) İki tanım arasında kalan bu hareket yetmişli yıllara damgasını vuran öğrenci örgütlerinden biri oldu. Sağın fikir kalesiydi, Türkiye’nin ihtiyacı olan kadroları yetiştirmek için yola çıktılar. Ne kadar başarılı oldular? Mücadele Birliği’nin anlamı neydi? Hangi amaçla kuruldu, ne kadarını gerçekleştirdi? Nasıl bir ‘misyon’ üstlendi? Bilgili ve donanımlı insan yetiştirmesindeki sır neydi? Kurtuluş Savaşı’ndan 50 yıl sonra neden kendilerini Milli Mücadeleci olarak tanımladılar? Soruları uzatmak mümkün. Cevaplar ise fazlasıyla aşağıda...

Fikre karşı fikir.

Altmışların sonu ve yetmişli yılların başı. Sol üniversitelerde kısa sürede örgütlenmiş ve onbinlerce taraftar bulmuş. Sağda ise örgütlenme Milli Türk Talebe Birliği çatısı altında devam ediyor. Solla girişilen mücadele sonrası kazanılan bir kale olan MTTB dört yıl süreyle bu işlevini yerine getiriyor. Ancak altmışlı yılların sonuna doğru üniversitelerde sol rüzgarın karşısında MTTB’nin pasif kalması birlik içinde daha aktif olmak isteyenlerin seslerinin artmasına neden olur. Alparslan Türkeş’in parti kurmasıyla birlikte Ülkü Ocaklarına giden gençlerden ayrı olarak Aykut Edibali ve bir grup arkadaşı da “başka bir çatı” arayışına hız verir. Onlar solun argümanları karşısında sadece antitez olmak istemiyorlar ve karşı tezlerle birlikte solla fikri bir yarışa girmek istiyorlardı. Sol ise örgütlenmesini çoktan tamamlamış, fikri mücadele ile birlikte kendi ifadeleriyle “sokaklara hakim olmuşlardı”. MTTB’den koparak Ülkü Ocakları çatısı altında toplanan milliyetçi gençler sokaklara ve şehirlere inen sol grupların karşısında vatanı koruma görevini üstlenmek zorunda bırakılırken, Edibali ve arkadaşları Mücadele Birliği adıyla bir örgütlenme başlatır. Ancak Mücadele Birliği İstanbul yerine Konya’da kurulur. Edibali ile birlikte bu işin fikir babalığını yapan ve daha sonrasında da teşkilatlanmanın başındaki isim olarak görev yapan Yavuz Aslan Argun derneğin kuruluşunu şöyle anlatıyor: “Aykut Edibali ile biz çocukluk arkadaşıyız. Bütün öğretim hayatımız birlikte geçti. Necip Fâzıl, Nurettin Topçu, Peyami Safa, Nihal Atsız gibi sağın fikir adamlarının düşüncelerini hatmederek büyüdük. Mücadele Birliği fikri bizde uzun süre önce oluştu. Bu arada Afyon’a Konya Yüksek İslam Enstitüsü’nden stajyer vaizler geldi. Değişik camilerde vaaz veriyorlardı. Bu arkadaşları tanıdıktan sonra Anadolu’da ciddi bir kitle olduğunu gördük ve onlara fikrimizi açtık. Bu arkadaşlar 1968 yılında derneği kurdular. Altı ay sonra da İstanbul’a şubesini açtık. Tabii ki asıl merkez İstanbul oldu.”Aykut Edibali hareketin fikir babası olarak kendini görüyor ve kuruluşu 1964 yılına kadar götürüyor. Türk sağının MTTB çatısı altında belli bir noktaya geldiğini; ancak o noktadan sonra yeni arayışların başladığını söylüyor: “İnsanların ülke sorunlarının çözümü konusunda fikrî düşünceye, bilime dayanan bir hazırlığa sahip olmaları gerektiğini söylüyorduk. Amacımız projesi, dünya görüşü, amacı olan insan kadrosu yetiştirmek ve kadrolaşmaktı.” Birlik vitrindeki liderinin de ifade ettiği gibi kısa bir süre içinde üniversitelerde hakimiyet kurmaya başlar. Yüksek Öğretmen Okulları, Mücadele Birliği’nin kalesi haline gelir. İstanbul, Ankara ve İzmir’de bulunan Yüksek Öğretmen Okullarına hakim olmak öğrenci dernekleri için büyük prestij kabul edilmektedir. Çünkü bu okullar Anadolu’nun bütün rengini yansıttığı gibi, en zeki öğrencileri de bünyesinde barındırıyordu. Kendi illerindeki okullarda başarılı olup dereceye giren öğrenciler Yüksek Öğretmen Okullarında okumaya hak kazanıyorlardı. Anadolu’nun muhafazakâr geleneğiyle donanmış gençler “solcu değilsen adam değilsin” mantığının hakim olduğu üniversitelerde kısa süre içinde sol propagandanın etkisi altına girerek, bu özelliklerini kaybediyorlardı. O dönem Yüksek Öğretmen Okulunda öğrenci olan, Zaman Gazetesi yazarlarından Hüseyin Gülerce, namaz kılan, oruç tutan bir çok öğrencinin ilgilenen olmadığı için solcu olduğunu söylüyor: “Dev—Genç bu okulları üs olarak seçmişti. Mücadele Birliği, Ülkü Ocakları ve MTTB’den farklı olarak Yüksek Öğretmen Okullarında daha etkili bir kuruluştu. En güçlü olduğumuz yer ise İstanbul’du. 1970 yılında solcular Fen Fakültesini işgal edip sağcı gençleri okula almayınca biz de Yüksek Öğretmen Okulunu işgal ettik, oraya solcuları almadık.”

Altın dönem

Mücadele Birliği’ni diğer sağ derneklerden ayıran özelliklerinden biri hiçbir siyasi akımın temsilcisi ya da alt grubu olmamasıdır. Siyasi bir harekete dönüşmek yerine ülkeye hizmet edecek insan kadrosu yetiştirmek amaçlanıyordu. Aykut Edibali Türkiye’de yapılan ihtilallerin başarısızlığının en önemli nedeni olarak yetişmiş insan kadrosunun yetersizliğini gösteriyor. Hareket sonrasında dağılma sürecine girmesine rağmen kadro yetiştirme geleneğini uzun süre kaybetmeyerek bir anlamda başlangıçtaki hedefine ulaşmış oldu. Buna rağmen Ülkü Ocakları ve MTTB gibi çatılar varken ayrı bir derneğe neden ihtiyaç duyulduğu sorusu hep akıllarda kaldı. Edibali ile birlikte hareketin fikir babalarından olan Yavuz Aslan Argun bu farklılığı şöyle anlatıyor: “Biz elhamdülillah Türktük ama Türkçülük tarzı bir harekete o günlerde itibar etmedik. İçimizde Türk gökkubbesinin alt gruplarından insanlar var, onlara Ziya Gökalp tarzı Türkçülükle yaklaşmak doğru değildi. Necmettin Erbakan hareketini ciddi olarak hiç tasvip etmedik. T.C. devletinin kuruluşu ile Erbakan hareketinin İslami modeli arasında mutlak bir çatışma olacağını, ileride devletin iktidarına talip olsalar bile bu konuda ihtilaflı bir durumun ortaya çıkacağını ve Türkiye’nin zarar göreceğini düşünürdük. Bunu hissetmiştik.” İnançlarının emrettiği gibi yaşama konusunda da ülkücüleri pasif buluyor, hayatlarının tamamının ‘dava’ya adanması noktasında da bütün sağ gruplardan daha fedakâr olduklarını düşünüyorlardı. MTTB’nin ise disiplin anlamında yetersiz olduğunu ve öğrenci derneği olarak kalmasını istiyorlardı. 20 kişilik bir ekiple kurulan hareketin büyümesi ise oldukça hızlı oldu. 1968 yılından 12 Mart’a kadar geçen dönemi Mücadele Birliği’nin altın dönemi olarak ifade edersek yanlış yapmayız. Hareketin kurucuları arasında yer alan 20 kişiden bir çoğuyla yaptığımız görüşmeden çıkan sonuç bu. Çünkü o tarihe kadar birlik içinde hiçbir ayrım, bölünme ya da ‘isyan’ olmuyor.

“Bir kişinin burnunu kanatmadım”

“Ben hiçbirinin burnunu kanatmadım, çocuğum gibi üzerlerine titredim, sattırmadım, ne kan sattım ne sattırdım. Türkiye’de benden başka hiçbir lider bunu diyemez” Bu sözler Aykut Edibali’ye ait. Edibali’nin kişisel hırsları ve yanlışları nedeniyle ayrılmaların yaşandığını düşünenler bile bu görüşe itiraz etmiyor. Yani sokakların kan gölüne döndüğü yetmişli yıllar boyunca bir tek Mücadele Birliği üyesinin burnu kanamamıştı. Çünkü hareketin özelliğinin başında şiddete karşı olmaları geliyordu. Yavuz Aslan Argun şiddet konusunda örgütün kesin emri olduğunu ifade ediyor: “Arkadaşlarımıza hep sokak kavgalarından uzak kalmalarını söyledik. Mücadele sadece fikri planda yapılacak diye kesin emir verdik. Bizim aktif elemanımız olan hiç kimse bu dönemde öldürülmemiştir. Biz de karşı taraftan kimseyi öldürmemişizdir. Şer hareketlere karşı bunu yapabilmiş olmak bizim en büyük efsanemizdir.” Ancak tamamen şiddet olmadığını söylemek güç. Nitekim Hüseyin Gülerce de silah kullanmadıklarını ama gerektiğinde sopalarla nöbet tuttuklarını ve okullarına yapılan saldırılar karşısında kendilerini müdafaa ettiklerini söylüyor. Bireysel olaylar dışında kurallara katı olarak uyuluyordu. Zaten konjonktür de onların sokağa inmelerine gerek duymuyordu. Hareketin ilk yıllarında sekiz yıl süreyle haftalık olarak yayınlanan Yeniden Milli Mücadele Dergisi’nin (Dergi ismi nedeniyle bu kişiler Yeniden Milli Mücadeleciler olarak da biliniyor) sahibi olan Ömer Ziya Belviranlı, Mücadele Birliği’nin ne olduğunu şöyle anlatıyor: “O günkü şartlarda sağın en büyük eksikliği ilmi temele dayanan fikir hareketlerini modelize edememek olmuştu. Sol karşısında sağ antitez olarak kalıyordu. İnancımızdan ve temel kültür değerlerimizden kaynaklanan ciddi bir doktrin hareketine ihtiyacımız olduğunu biliyorduk. Bunun için temel kaynakların tamamını tarayarak bir inkılap ve ilmi sağ modeli oluşturmaya çalıştık. İlmi sağ, kaynağını doğrudan doğruya inancımızdan alan milli, yerli ve bizim kültür değerlerimizi, sanat değerlerimizi en ince ayrıntısına kadar modelize edip ona sahiplenen bir harekettir. Propagandaya dönüştürülmesi için yapılması gereken eğitim çalışmalarını çok ciddi bir disiplin içinde yaptık. Böylece teşkilatımız bünyesindeki arkadaşlarımızda fevkalade bir kültür birliği oluştu. Bu kültür birliği ortak hareket birliğini sağladı. Bu da ister istemez muhataplarımıza etkisini gösterdi.” Belviranlı, Mücadele Birliği’nin zamanla sağdaki dağınıklığı, kendini ifade edememe problemini çözerek karşı tarafı ciddi anlamda paniğe sevk ettiğini de söylüyor.

Sol kadar solu öğrendiler

Birlik üyeleri kendilerini yetiştirme konusunda o kadar disiplinlidirler ki sadece sağ fikirleri öğrenmek yerine bir solcu kadar Marks’ı, Lenin’i, 17 Ekim Devrimi’ni, sosyalizmi ve solun diğer argümanlarını öğrenmek zorunda kalırlar. Öyle ki bir çok solcuyla girdikleri fikri münakaşada solcuları pes etmek zorunda bırakırlar. Solun ideologlarından biri olan İdris Küçükömer de bu gerçeği teyit ederek, “Bu mücadeleciler solculuğu bizden daha iyi biliyor” demek zorunda kalır. Tabii herşeye rağmen sağın klasik söylemlerinden de kurtulamazlar. Türkiye’de bütün olayların arkasında Yahudi zihniyeti aranıyor, ülkenin komünizm ve siyonizm tehdidi altında olduğu iddia ediliyordu. Zaten Mücadele Birliği üyeleri de kendilerini tanımlarken antikomünist, antikapitalist, antisiyonist, antiemperyalist, milli değerlere bağlı ve İslama saygılı olma vurgusunu yapmayı tercih ediyordu.

En teşkilatlı dernek

Mücadele Birliği’nin özelliklerinden biri de sağdaki en disiplinli teşkilat olmasıdır. Aykut Edibali’nin imzasını taşıyan “Milli Mücadelede Kadroların Vazifeleri” isimli kitapta mücadeleci bir gencin ne yapması, nasıl davranması gerektiği anlatılıyor. Kitap müşterek yazılmış olmasına karşın Edibali’nin ismiyle yayınlanmış. Disiplin ve hiyerarşi anlayışıyla dikkat çeken kitap bir mücadelecinin 24 saatini düzenlemeyi amaç edinmiş. O dönemde hareketin içinde yer alanların bugün de öğünerek söyledikleri bir şey var: “Türkiye’nin herhangi bir yerinde bir mücadeleciyle tanışırsanız, Türkiye’deki bütün mücadelecilerle tanışmış olursunuz.” Yavuz Aslan Argun’a göre bu kitap sağda ilk kadrolaşma hareketiydi ve ülkücü hareket de bu kitaptan esinlenmişti. Mücadele Birliği’nde diğer sağ örgütlenmelerde görülmeyen uygulamalardan biri de tart olayı idi. İslami hiçbir müessesede uygulanmayan, bir sahabeye Peygamber Efendimiz döneminde çok kısa süreli tatbik edilen ‘tart’ uygulaması mücadeleciler tarafından oldukça sık kullanılmış. Kitapta belirtilen kurallar dışına çıkan birinin hareketle bütün ilgisi kesilmiş, onunla konuşulması yasaklanmış. Türkiye’de sol örgütlerin çok sık uyguladığı bu sistemin fikir babası olan Lenin, Hıristiyanlıktaki aforoz uygulamasından esinlenerek bu uygulamayı başlatmış. Ne yazık ki bu uygulama zaman içinde Yeniden Milli Mücadelecilerin felaketini hazırlamış.

Bilge lider eksikliği

Yaşlı ve bilge bir liderin olmaması hareketteki ayrılmaların nedenlerinden biri olur. Bir kadro hareketi olarak ortaya çıktıkları için doğal lider yoktur. Eşitler içinde en eşit olarak Aykut Edibali lider seçilir. Yeniden Milli Mücadele dergisinde kimsenin imzası kullanılmaz. Yazılar ortaktır, hareket ortaktır, yaşam ortaktır ve dava ortaktır. Bu hareketin Mehmet Zahid Kotku, Necip Fâzıl, Seyyid Abdülhakim Arvasi, Said Nursi gibi bir yol göstericisi de yoktur. Zaman içinde Aykut Edibali’nin şahsi hareket tarzı ve liderlik hevesi de ayrılmalarda etkili olur.

Muhtıra ile gelen kırılma

12 Mart 1971 tarihi, Yeniden Milli Mücadeleciler için de yeni bir dönemin habercisi olur. Hareketin çekirdek kadrosu parçalanır. Necmettin Türinay, Cemil Çiçek, Ömer Ziya Belviranlı, Taha Akyol gibi isimler Mücadele Birliği ile yollarını ayırır. Kimilerine göre bu kırılmanın nedeni Aykut Edibali’nin kişisel yanlışları olurken kimilerine göre de ‘misyon’un bitmesidir. İlk ayrılan grup arasında yer alan Ömer Ziya Belviranlı ayrılma gerekçelerini lidere bağlıyor: “Bazı taktik ve söylem hataları oldu. Bunları mümkün olduğunca düzeltmeye gayret ettik. Fakat bazı dönemlerde fazlasıyla hareketin siyasallaşması, bazı insanların dolaylı etkileri sebebiyle asıl hedeflediğimiz düşüncelerden ve hareketlerden uzaklaştık. Gelişen olayları müzakere etme ve tavır koyma noktasındaki eksiklikler arttı. Bizim hayal ettiğimiz birtakım gelişmeler bazı insanların durgunluğu ve meseleye ciddiyetle eğilmemeleri nedeniyle hüsrana uğruyordu. Alttan gelen isimlerin ön plana çıkması lider pozisyonundaki bazı ağabeyleri rahatsız etti.” Hüseyin Gülerce, Mücadele Birliğinin askeri muhtıra sonrası dağılma sürecine girdiğini düşünüyor: “Bu süreçte Aykut Edibali’nin tavrı çok önemlidir. 12 Mart’tan sonra sanki Mücadele Birliği kendisine verilmiş bir vazifeyi tamamlamış da görevini yapmış, artık kendisine ihtiyaç kalmamış gibi bir anlayışla dağılma süreci yaşadı. Bu dönemde kimlerin, hangi kurumların, hangi şahısların ne şekilde görev yaptıklarını bilemem. Bizim bütün hayatımızı verdiğimiz ve özel hayatımızın tamamen sıfırlandığı bir şekilde çalıştığımız Mücadele Birliğinde 12 Mart’tan sonra yaşananlar arzuladığımız şeylerle hiç bağdaşmıyordu. Yanlışlığı liderinize söylüyordunuz ama o yanlış düzeltilmek yerine daha büyük bir yanlış yapılıyordu.”

Devletin eli

Hüseyin Gülerce Mücadele Birliği için iki tanım yapıyor. İlk tanımda Türkiye’yi kurtarmak için yola çıkan idealist gençlerin samimi tavırlarını örnek verirken, ikinci tanımı bugün bilinen manasıyla yapmak gerektiğini söylüyor ve “Bugün Mücadele Birliği’nin ne anlama geldiğini, asıl itibariyle ne ifade ettiğini en güzel devletin arşivlerinde buluruz” diyor. Bu, Cemil Çiçek’in “Yeniden Milli Mücadele Hareketi devletin bilgisi dahilindeydi” açıklamasıyla örtüşüyor. Aykut Edibali iddiaları şiddetle reddedip, böyle bir şey olsa gocunmayacağını, devletiyle iftihar ettiğini söylerken, Yavuz Aslan Argun da kendilerini yönlendirmek isteyenlerin olabileceğini ancak denilen tarzda bir durumu bilmediğini söylüyor. Belki de birlik ile ilgili en çok yapılan spekülasyonun başında bu konu geliyor. Yavuz Aslan Argun, hareketi fikirleriyle etkileyen isimlerden biri olarak Ziya Uygur’u gösteriyor. Argun, emekli bir asker ve Emekli Orgeneral Nurettin Ersin’in sınıf arkadaşı olan Ziya Uygur’la ilgili şunları söylüyor: “Kendisi asker emeklisi, ciddi, kaliteli, bilgili bir insan. Bizim siyasi ufkumuzu açan çalışma ve eğitimleri oldu. Ciddi olarak tabi olmak değil fakat söyledikleriyle yön tesbitinde bize istikamet verdi, okuma yönünde teşvik etti. Okuyarak, çalışarak meselelere doğru yaklaşmamız gerektiğini gösterdi, dost düşman ayrımını onun sayesinde daha iyi anladık.” Ziya Uygur’la girilen yakın ilişki hareketin devletle olan bağlantısı konusunda akıllardaki soru işaretlerinin artmasına neden olur. Yeniden Mili Mücadele Dergisi’nin devlet güçleriyle ilgili yayınlarında da gözle görülür bir değişim yaşanır. Bu organlara yapılan vurgu ve yüklenen anlam artar.

AP ile gelen bölünme

İlk kırılmanın ardından hiçbir şey eskisi gibi olmasa da Mücadele Birliği gerek yayınları, gerekse etkinliği ile kendine biçtiği misyon doğrultusunda faaliyetlerine devam eder. Yetmişli yılların ortalarına kadar küçük bölünmeler yaşanır; ama bunlar belirleyici olmaz. 1975’e gelindiğinde hareketin siyasal parti haline gelmesi için çalışmalar yapılır. Aykut Edibali, Millet Partisi’ni ele geçirerek siyaset yapma isteğini gösterir. Ancak başta Yavuz Aslan Argun olmak üzere beyin takımında olanlar itiraz eder. Argun’un fikri merkez sağda herkesi toplayan bir partide siyaset yapmaktır: “Türkiye’de sol ve sağ çatışma yükselirken mutlaka askeri müdahalenin ülke için gerekli olduğunu görüyorduk. Bu kavgayı ayıracak olanlar, ayırma anında yeni bir siyasetin oluşmasına neden olacaklar. Mücadeleciler de merkez sağdaki büyük partiyle birleşerek siyasete devam edebilirler diyorduk. Ama Aykut Edibali kendi inisiyatifiyle Millet Partisi fikrini ortaya attı.”Millet Partisi fikrinin tabandan gelen tepkiler sonucu başarıya ulaşamaması birliğin siyaset arayışında yeni hedefler belirlemesine neden olur. Bu kez de merkez sağın en büyük partisi Adalet Partisi ile ilişki başlar. Tabandan gelen itirazlara rağmen yönetim AP ile anlaşıp, bu partinin gençlik kollarını örgütleme yoluna gider. Yeni söylem Mücadele Birliği’nin doğuş gerekçeleri arasında yer alan siyaset dışı kalma ilkesinin tamamen sona erdiğini gösterir. Ayrılmalar artar ve 12 Eylül darbesi olmadan Hüseyin Gülerce’nin ifadesiyle Yeniden Milli Mücadelecilerin yüzde 95’i yuvayı terk eder. Bir dönem aynı davaya hizmet ettikleri arkadaşlarıyla mücadeleye girmemek için de yeni bir oluşum istemezler. 12 Eylül sonrası Aykut Edibali kendisini terk etmeyen arkadaşlarıyla birlikte Islahatçı Demokrat Parti’yi kurarak Mücadele Birliği’nin yerinin artık siyasal parti çatısı olduğunu göstermek ister. Ancak birlikte yola çıktığı insanların büyük kısmı artık yanında değildir. Yetmişli yıllarda Yeniden Milli Mücadele Dergisi’nde yazılar yazan ve hareketin içinde yer alan Yeni Şafak Gazetesi yazarı Ahmet Taşgetiren siyasallaşmanın normal ama zaman ve yönteminin tartışmalı olduğunu düşünüyor: “Siyasallaşmanın zamanı mıydı? Açılım alanı AP mi olmalıydı? Bunlar üzerinde düşünülecek, tarifi yapılacak konular. Daha sonra bu hareket bağımsız siyasal hareket olarak ortaya çıktı. Mücadele Birliği AP ile ilişki kurarken kendi kadro bütünlüğünde bir yaralanma yoktu, ama IDP hareketine geldiğinde düşünce çizgisi itibariyle de ciddi bir sapmanın içine girdi.” Mücadelenin ilk yıllarında hareketin kalesi olan Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’nda öğrenci liderliği yapan ve bugün Öğretim Üyeleri Derneği Başkanlığı görevini yürüten Prof. Dr. Şefik Dursun amaçlarının asla siyaset olmadığı iddiasında: “Bu memlekete bağlı, zekası iyi, kabiliyetli insanları eğitmek, birbirlerini sevdirmekti amaç. Toparlanalım da Türkiye’nin siyasetini şöyle yapalım demiyorduk. Milli devlet diyorduk. Bu milletin menfaatlerine dayalı çözümler üretecek, milletini kucaklayacak bir devlet arzumuz vardı.”

Kardeşlik birliği

Birlik dağılmış olsa ve ayrılanlar eski liderleri hakkında hiç de iyi sözler söylemese bile ayrılanlar kendi aralarındaki ilişkiyi koparmamayı başarır. Bu Türkiye’de sol örgütlerin en iyi yaptığı işlerin başında geliyor. Bugün resmi olarak hiç bir örgütlenme altında bir arada değiller; ama hâlâ birbirlerini seviyor ve kolluyorlar. Bunun sırrının ne olduğunu yine kendilerine sorduk. İşte Ömer Ziya Belviranlı’nın sözleri: “Bizim aramızdaki ilişkilerde fikir beraberliği ötesinde müthiş bir ideal birliği vardır. Bu öz kardeşliğin üzerindedir. Her şeyiyle paylaşım, yardımlaşma öyle bir alışkanlık haline gelmişti ki bizi gören insanlar farklı gözle bakmaya başladılar. Biz de birbirimize daha fazla sahiplenmeye başladık.” Hüseyin Gülerce de bu sorunun cevabını uzun yıllardır düşündüğünü belirterek şöyle bir cevap bulduğunu söylüyor: “Biz o dönemde canımızla imtihan olduk. Yanınızdaki arkadaşınız kurşunlanıyor, dövülüyor ve hiç bir özel hayatınız yok. Kendinizi tamamen Allah rızası için milletinize adıyorsunuz. Aslolan Türk milletinin geleceğidir, kurtulmasıdır diyorsunuz. Birbirimizle karşılaştığımız zaman aradan geçen 30 sene bir anda kayboluyor.”

“Türkiye’yi salladık”

Bugün artık ellili yaşlarını yaşayan ve bir dönem üniversite gençliği üzerinde etkili olarak ‘milli’ kimlikle donanımlı kadroların yetişmesinde öncülük yapan Mücadele Birliği artık tarihte kaldı. Peki hedeflerine ne kadar ulaştı? Son sözü Aykut Edibali’ye bırakıyoruz: “Mücadele Birliği bir kültür hareketi, bir mektep olarak vereceğini fazlasıyla verdi. Renkleriyle, çeşitleriyle çok farklı yerlerde olan insanlarıyla bunu başardı. 20 tane adam Türkiye’yi salladı.”
 

alp-eren

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,567
Puanları
38
Müslümanlar Birbirlerinden Korkmaktan Vazgeçsin - Bekir Fuat

Aykut Edibali’nin liderliğini yaptığı ve 1967-1980 yılları arasında etkin olan ‘Yeniden Milli Mücadele Hareketi’nin kurucularından İrfan Küçükköy bu hareketi ‘Bir Uyanışın Anatomisi’ ismiyle kitaplaştırdı. Küçükköy’ün ‘Bir milli uyanış hareketi’ olarak tanımladığı ‘Mücadeleciler’ masonlara karşı aldığı tavırla da biliniyordu. 12 Eylül hareketinden sonra dağılmalarına ve ‘birileri’ tarafından kara listeye alınmalarına rağmen mensupları Türkiye’nin resmi ve sivil kurum ve kuruluşlarında üst düzey görevlerle karşımıza çıktılar. Adalet Bakanı Cemil Çiçek’ten Milliyet gazetesi yazarı Taha Ayol’a kadar pek çok seçkin mücadeleci kökenli politikacı ve aydın var. Biz de Türkiye’nin belli bir dönemine damgasını vuran ve hala etkisini sürdüren bu hareketin önde gelen isimlerinden Araştırma ve Kültür Vakfı Ankara Şube Başkanı Mehmet Özutku ile ‘Mücadeleciliği’konuştuk.

- ‘Yeniden Milli Mücadele’ neyi ifade ediyor ve nasıl doğdu?
-Ülkenin üç asırdır içinde bulunduğu kültür erozyonu her aklı başında insanı çareler aramaya sevk etmiştir. Biz de gençliğimizden itibaren ülkenin meseleleri üzerinde bir gurup arkadaş düşünmeye başladık. 50’lerin sonunda… Bu dostluk daha sonra bir harekete dönüştü. Bizim Aykut Edibali ve Yavuz Aslan Argun’la orta okul-lise çağlarından itibaren arkadaşlığımız vardı. 68’de Afyon’da teşkilatın Afyon sancağı açılışı dolayısıyla aktif olarak harekete katıldım.

- Ne tür faaliyetleriniz vardı?
-Kültür çalışmaları yapıyorduk.

- Hedefiniz neydi?
-Milli devletti. Dış baskılardan azade, sömürüden uzak, içeride birbiriyle uyumlu, bir millet. Hedef, ülkenin içinde bulunduğu meselelerden kurtuluşu sağlayacak bir kadronun oluşmasıydı. Bugün bir milli mücadele hareketine dünkünden daha çok ihtiyaç var.

- Milli Mücadele Hareketi dini bir hareket miydi?
Tabii temel kimliğimiz İslam. Bu kimliği hayata nasıl yansıtabiliriz, bugünün meselelerine, bu kimliğimizle nasıl çözüm üretebilirizin derdindeydik.

- Ne tür kitaplar okunuyordu?
-Okuduğumuz temel kitap, Kur’an-ı Kerim’di. Siyer vardı bir de. Daha sonra kendi yayınevimizin yayınladığı Kadroların Vazifeleri gibi temel düşüncelerimizi oluşturan kitaplar vardı. ‘Kavgam’ falan yoktu onu merak ediyorsanız.

- Bir ihtilal düşüncesi var mıydı?
-İhtilal falan da yoktu kafamızda. Ülkenin meselelerini çözebilecek insanlar yetiştirmekti derdimiz.

- Lideri nasıl belirlediniz?
-Başlangıçta çalışmalar fevkalade disipline idi. Ve lider düşünceydi, inançtı. Lider bu inançlara uyduğu sürece muteberdi. Bu düşüncelerle Aykut Edibali lider olarak seçildi.

- Mensubu az ama etkisi büyük bir hareketti… (site notu: 75-76 senesinde dağılmaya başlamadan önce mensubu az bir hareket değil, kitlesel bir harekettir)
-Halka intikal etmiş bir hareket olduğu için böyleydi. İçerdeki eğitim faaliyetleri belli bir süre sonra dışarıya da açıldı. Bu suretle biz de kendimizi test etmiş olduk. Gerek politikada, gerek edebiyatta gerekse sosyal hayatta düşüncelerimiz, projelerimiz çok büyük rağbet gördü. ‘Yeniden Milli Mücadele’, ‘Gerçek’ ve ‘Pınar’ dergileri birbirini takip etti. Her hafta gündemi tayin eden bir baş yazı vardı. Ayrıca Türkiye ve dünyadaki politik, ekonomik ve sosyal gelişmelerin analizi yapılıyordu. Bu ülkenin meselelerine samimiyetle çözüm aranıyordu.

- Peki böyle samimi bir harekette sonradan niye bölünmeler söz konusu oldu?
-Dışarıya açılan hareketlerin zaman içinde bir takım zaaflara düçar olması mukadderdir. Bizim Çanakkale için bir tespitimiz vardır: Büyük bir cesaret, büyük bir fedakarlık ve çok büyük bir zaferdir ama liderliği çok zayıf bir zaferdir. Ben bizim hareketimizi de buna benzetiyorum. Yani liderlik çok zayıf kalmıştır, zayıf kaldığı için taşıyamamıştır kitleyi.

- Bu bölünme sürecinde neler yaşandı?
-Başlangıçta lider inançtır, fikirdir, idealdir diye yola çıkanlar sonradan liderin söylediği her şey doğrudur noktasına geldiler. Onun için de ayağı topallaya başladı. Tabii böyle davrananlarla bundan rahatsız olanlar arasında bir sürtüşme de başlamış oldu.

- Ayrılığın fikri bir temeli yok muydu yani?
-Tabanın eğitimi ve sorumlulukları karşılanamadı. 1971’den sonra hareket kendisini tekrarlamaya başladı. Fikir üretimi durdu, o dönemde aşağıdan ikazlar yapıldı ama bu ikazlar dikkate alınmadı. Aslında düşüncede bir farlılık yoktu, fark metottaydı. Liderin söylediği tek doğrudur çizgisinde olanlar devam etti. Biz de bu dönemde, 77-78 yıllarında hareketten koptuk.

- Devletin milli mücadele hareketini kullandığı yönündeki iddialara ne diyorsunuz?
-Bizim takip ettiğimiz politika ile Amerika’nın veya Türk devletinin takip ettiği politikalar arasında uyuşan noktalar vardı. Mesela, Amerika da anti komünistti, biz de öyleydik. Türk devleti anti kapitalist, anti Siyonist, milli değerlere bağlı bir devletti, biz de böyleydik. Biri beni kullandı paranoyasından kurtulmalıyız. Benim de işime geldiği için beraberdik. ABD’nin desteğini ve Türk devletinin desteğini almak benim işime geliyordu, benim desteğim almak da onların işine geliyordu.

- Bugün de böyle mi düşünüyorsunuz?
-Evet, her şeyden önce ben kendime güveniyorum. Biz dün daha çok anticilikle uğraştık. Bu hataydı, oysa nasıl tez olabiliriz bunu düşünmemiz gerekiyor. Birileriyle bir araya ya da karşı karşıya gelmekten korkmamızın temel nedeni tezimizin olmaması. Bizim günümüz meselelerine çözüm önerebilecek insanlara ihtiyacımız var.

- Hareketin finansmanıyla ilgili çeşitli iddialar da oldu. Hareketi İngilizlerin, Siyonistlerin finanse ettiğinden söz edildi…
-Bir söyleminiz, bir davranışınız filan şahsa benzeyebilir, ama bu sizin o şahıs olduğunuzu yada o şahıs tarafından desteklendiğinizi göstermez. Hareket, harekete gönül veren insanların fedakarlıklarıyla finanse edildi. Benim hanımım bileziklerini koymuştur. Ben aldığım maaşın eve yetecek kısmını ayırmış, ötesini faaliyetler için kullanmışımdır. Bütün arkadaşlarımız böyleydi.

- O dönemde Aykut Bey’in bu insanlardan toplanan paraları ‘iç ettiği’ söylentileri de gündeme geldi…
-Evet bu tür çirkin iddialar ortaya atıldı. Biz şunu söylüyorduk; bu hareketi para için, pul için, mevki ve makam için baltalamayalım, bu hareket, gerçekten Allah rızası için bir araya gelmiş insanlar topluluğudur, para istiyorsanız para buluruz, mevki istiyorsanız mevki de buluruz, yeter ki bu dostluğa bu arkadaşlığa, bu davaya kıymayın. Mesele para meselesi değildi. Genel merkez benim dediğim tek doğrudur anlayışındaydı, asıl mesele buydu. Bu tarz uygulamalardan sonra kopmalar başladı zaten. Yoksa parasal, maddesel meseleler konuşuluyordu ama çok önemli konular değildi. Yalnız liderleri itham etmek yanlış, hepimiz bu işte mesulüz ve vebaldeyiz. Kendimizi ak kaşık gibi kenara çıkarıp sadece iki, üç kişiyi günah keçisi ilan etmek yanlıştır.

- Peki Milli Mücadele Hareketi’nin en büyük yanlışı neydi?
-İstişare mekanizması zayıftı. Bu mekanizma Anadolu’da yürüyor ama İstanbul’da çökmüş. Savrulduğumuz 78’e kadar bundan bizim haberimiz yoktu. Lider kendi çevresinden uzaklaştı. Temel yanlışımız buydu.

- Dağılmış bir hareketin kadroları Türkiye’nin en önemli yerlerinde etkin görevlerdeler. Bu nasıl bir hareket ki, dağıldıktan sonra bile neredeyse ülkeyi yönetiyor?
-Bu bir kadro hareketi. Ülkenin içinde bulunduğu kültürel, siyasal, sosyal, askeri badireden nasıl kurutuluruz üzerine kafa yormuş, seçkin beyinlerden oluşan bir kadro hareketi. Türkiye’nin siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel hayatında söz sahibi konumuna gelen insanların olması böyle bir hareketin sonuncunda gayet doğaldır. Ayrıca hareket dağılmış olsa da mensuplarının idealleri, aşkları sönmüş değil. Bu ülkenin dertleri oldukça dünkü milli mücadelecilerin her biri bu dertle dertlenip bu ateşi içinde taşıyacaktır.

- Ben de bunu sormak istiyordum, bu insanların aralarındaki bağ hala kopmuş değil, nasıl başarıyorsunuz bunu?
-Mesela bizim bir vakfımız var; Araştırma ve Kültür Vakfı. Bu vakfın temel hedefi dünkü dargınlıkları ortadan kaldırmak, arkadaşlarımızı yeniden bir araya getirmek.

- Yeni bir örgütlenme mi başlıyor?
-Bir örgütlenme tarzında değil. Tamamen insani. Bu çatı altında toplanan insanlar yeni bir gayretle yeni bir çalışmanın içine giriyor.

- Peki Aykut Edibali ile de bir araya gelmeye açık mısınız?
-Bizim davetimiz herkese açıktır. Ama yeni kimliklerimizle, yeni kazanımlarımızla birbirimizi kabullenmek şartıyla. Yeniden Milli Mücadele Hareketi üzerine düşen tarihi görevi ifa etti. Türkiye’nin aydın ihanetiyle karşı karşıya olduğu bir dönemde sözünü ettiğimiz pek çok insanın yetişmesine vesile oldu. Cesaret edilemeyen pek çok şeyi söyledi ve tarihe mal oldu.

- Cemil Çiçek’i nasıl görüyorsunuz?
-Cemil Çiçek sevdiğimiz ve değerli bir arkadaşımız. Cemil Çiçek’in aleyhinde söylenebilecek çok az, ama lehinde söylenebilecek çok şey vardır, elbette insanız ve hatalarımız var.

- Aleyhine söylenebilecek şeylerden biri AK Parti trenine son dakikada binmesi olabilir mi?
-AK Parti zaten son anda kalkan bir tren. Cemil Çiçek de kalkarken kaptığı en önemli değerlerden biridir.

- AK Parti içinde de ‘Bu mücadeleciler her yerde karşımıza çıkıyorlar kardeşim’ yakınmasının olduğunu duyuyoruz…
-Biz içi dışı bir olan insanlarız. Bu nedenle bizim dostluğumuza güvensinler, düşmanlığımızdan da korksunlar. Çünkü biz Allah için dost oluruz, Allah için düşman oluruz. Aynı hedef için koşan insanların birbirlerinin hızından rahatsız olmasının hiçbir anlamı yok. Biri beni geçebiliyorsa geçsin. Bizi geçebilen insanlara ihtiyacımız var. Birbirimizi sevebilmeliyiz, temel mesele bu. Birbirimize karşı gayet açık olmalıyız, bizim kafamızın arkasında başka bir niyet yok. Ne söylüyorsak hayatımızda da o var. Müslümanlar birbirlerine paranoyak yaklaşmaktan artık kurtulsun.

YENİDEN MİLLİ MÜCADELE KÖKENLİ ÜNLÜ SİMALAR

Aykut Edibali, Yavuz Aslan Argun, Melih Gökçek, Necmettin Erişen, Cemil Çiçek, Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, Halil Şıvgın, Mustafa Ruhi Şirin, Haşim Vatandaş, Prof. Dr. Zeki Ceyhan, Atila Yayla, Ali Müfit Gürtuna, Ahmet Taşgetiren, Gaffar Yakın, Mehmet Akif Ak, Cevat Özkaya, Dr. Necmettin Turinay, Hacı Ali Bozdam,İrfan Küçükköy, Doç. Dr. Mustafa Aydın, Galip Demirel, Ömer Vehbi Hatipoğlu, Ömer Ziya, Belviranlı, Rifat Yörük, Mehmet Taşdiken, Mehmet Çiçek, Recep Vidin, Hüseyin Gülerce, Kemal Yaman, Özcan Palut, Kadir Demir, Prof. Dr. Muhammet Nur Doğan Burhan Özfatura, Recep Kırış, Taha Akyol.
 

alp-eren

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,567
Puanları
38
MÜCADELECİLİKTEN PARTİLEŞMEYE BİR BÜYÜK AKSİYONUN ÖYKÜSÜ

MİLLET PARTİSİ

Bize bir cihan devleti kaybettiren,ülkemizi ve toplumumuzu bir yok oluşun eşiğine getiren buhranımız karşısında,anarşinin kol gezdiği şairin mısralarında ifadesini bulan “Kara göklerin kül rengi bulutlarla kaplandığı”o karanlık günlerde,bir avuç inançlı gencin o muhteşem hareketi başlıyordu.

Yıl 1965 Kurtuluş savaşının o yüce mücadelesinin sonuçlarını devşiremeyen ve buhrana sürüklenen toplumunun,yeni bir silkiniş ile, dedelerinin yaptığı o mübarek mücadeleyi tekrar başlatmayı ve yeni başarılarla taçlandırmayı hedefleyen Aykut Edibali liderliğinde kurulan Mücadele Birliği Hareketi,kendine şu sloganı şiar edinmişti

“YENİDEN MİLLİ MÜCADELE”.

O sıkıntılı günlerde,kurtuluşun Mustafa Kemal’in veciz ifadesinde bildirdiği gibi”Milletin azim ve kararında”olduğunu bilen Aykut Edibali ve arkadaşları,Türk milletinin ilmin kılavuzluğunda girişeceği bilinçli çabalar ile bu buhranı aşabileceğine inanmaktadırlar. Mücadeleciler Türk insanına aklına milli manevi değerlerine güvenmeyen kökü dışarıda kurtuluş çabalarının,Türk insanına mutluluktan ziyade,yeni bunalımlar ve buhranlar getireceğini savunmakta ve kötü amaçlı bu yanlış telkinlerin Türk milletinin egemenliğini dahi tehdit eden meşum bir planın parçası olduğunu da,kulakları yırtarcasına haykırmaktadırlar.

MİLLETİM UYAN.

Yıl 1970. Anarşinin bir karabasan gibi ülkemizin üzerine çöktüğü,anarşiyi körükleyen dış mihrakların iç çekişmeyi ve kutuplaşmayı azdırdığı o günlerde Edibali ve bir avuç arkadaşı,harçlıkları ile kurdukları Yeniden Milli Mücadele Dergisi’nin ilk sayısında neden çıktıklarını Türk Milletine ilan etmektedir.”Hareket sola karşı bir protesto hareketi değildir,bizzat millet ideolojik yapısının ilimleşmesi ve hareketlenmesi”hareketidir. İlme büyük değer veren mücadeleciler,Yeniden Milli Mücadele Dergisi ile derhal bir ilim seferberliği başlatırlar.Hareketin gayesi anarşiye kesinlikle katılmadan Türk insanını bilgilendirmektir.Ve buhranımızın sebepleri,Yeniden Milli Mücadele Dergisi’nde uzun uzadıya.anlatılır.

EdibaliVatanBölmeFaaliyetleri,Avrupa topluluğu,siyonizm,emperyalizm ve mücadelenin başarı şartları konusunda yazdığı yüzlerce makale ve kitapla toplumunu bir okul gibi bilgilendirir. Yayın hayatına soktuğu Gerçek ve Pınar Dergileri ile milli sanatı şekillendirmeyi hedefler. Daha sonraki zamanlarda Edibali ve arkadaşları çıkartılan günlük,haftalık Bayrak Gazetesi ve Dergileri ile de Türk siyasi hayatının nabzını tutmaya çalışırlar.Türk toplumunu doğru siyasete yönlendirmek için birbiri ardınca Milli Karar Toplantıları düzenlerler. Türkiye’nin problemlerinin çözümünün,mahalli düzeyde faaliyet gösteren milli güçlerin teşkilatlanmalarını ülke düzeyinde tamamlamaları halinde mümkün olacağını savunan Edibali ve arkadaşları tüm milli güçlerin ortaklaşa çözümler üretebilecek bir yapılanma içerisinde olmalarını isterler. Savundukları fikirlerin Müslüman Türk Milleti’nin varlığı ve bekası için hayırlı sonuçlara vesile olacağına inanan Mücadeleciler, görüşlerinin Türk Milleti tarafından da tasvip görmesi ve iktidar olmasının yolunun demokratik bir mücadele ile mümkün olacağını düşünürler.Bunun yolu ise siyasi parti olmaktır.

Ve Nisan 1984’te Mücadeleciler ,kamuoyuna,”Demirin altının paranın devri değil insanın devri başlıyor”diyerek duyurdukları, ilkeleri, ilim,ahlak,meşruiyetçilik,gelişmecilik olan ISLAHATÇI DEMOKRASİ PARTİSİ’ni kurarlar.

Böylece Türk siyasi hayatına,”Siyaseti yalandan dolandan riyadan,ayıracak ibadetin kardeşi kılacak”kutlu bir hareket mührünü basmış olur. Edibali ve arkadaşları ilk büyük kongrelerinde yaptıkları büyük çıkış ve verdikleri mesajlar ile tüm medyayı ve kamuoyunu şaşkına çevirirler. Zira Türkiye de kadrosu önceden eğitilmiş ve hazırlanmış olan bir siyasi hareket, siyasi parti kimliği ile ortaya çıkmaktadır, çıkışları da muhteşem olur. Yaptıkları kongre ile devrin iktidar partisi Anavatan Partisi ve Adalet Partisi’nin misyonuna sahip çıkan Doğru Yol Partisi’nin kongreleri bile gölgede kalır. Basın ilk günün şaşkınlığının ardından kongreye”Kim bunlar,ne yapmak istiyorlar”,”Abdülhamit yanlıları gövde gösterisi yaptı” diyerek sütunlarında yer verir. Daha sonra ise belli bir yerden emir almışçasına Islahatçı Demokrasi Partisi ile ilgili tüm yayınlarını keserler.Bundan sonra ise medyanın I.D.P ilgili tavrı hep görmemezlikten gel politikası olur.Edibali ve arkadaşlarının tüm çalışmaları kamuoyundan gizlenir.Tüm bunlara rağmen eskinin Mücadelecileri yeni Islahatçılar hemen çalışmaya koyulurlar. Edibali ilk iş olarak “Partiler arası konfederatif işbirliği”teklifi ile demokratik sağ partilere ortak hareket etme ve ülkenin problemlerini beraberce çözme önerisini götürür.Ancak o dönemde emanetçi liderlerle iyi niyetle yürütülen bu çalışmalar 12 Eylül den sonra siyaset yasağı getirilmiş ,yasaklı parti liderlerinin yasaklarının kalkması ve partilerinin başlarına dönmeleri ile sekteye uğrar.

Islahatçı Demokrasi Partisi,Refah Partisi ve Milliyetçi Çalışma Partisi ile 1991 seçimlerinde İTTİFAK yaparak meclise üç milletvekili sokar. RP ve MÇP ittifakı bir seçim işbirliği olarak gördüklerini söyleyerek, Edibali’nin , ittifakın dağıtılmaması ve genişletilerek kurumsallaştırılması yolunda yaptığı çabalarına rağmen, ittifakı dağıtırlar. . “Hakka ve hayra yapılan çağrı ve işbirliği teklifleri, parti liderlik ihtiraslarının kahrolası engellerini “aşamaz. Islahatçı Demokrasi Partisi’nin ikinci olağan büyük kongresinde(23 Kasım 1992) Birlik Barış Partisi,Bayrak Partisi ve Millet Partisi I.D.P ‘ye katılırlar ve yeni partinin adı MİLLET PARTİSİ olur.

Millet Partisi,hayatın gerçek gayesini anlatma ve Müslüman Türk Milleti’nin varlık ve beka davası olan davasını,aldığı hiçbir sonuca aldırmadan ”Kin,nefret ve husumet dalgalarını da göğüsleyerek, devam ettirme kararından ,asla vazgeçmeyecektir.
 

alp-eren

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,567
Puanları
38
Kapak, 18 Nisan 1972, Vahşete LANET! Önkuzu Nasıl Şehit Edildi


http://bp2.blogger.com/_q6gPTaS3CN4/SHMrN6QGjII/AAAAAAAAAEo/Sj_kL-NjXWg/s400/1.jpg




E.Önkuzu cenaza töreni:

 

alp-eren

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,567
Puanları
38
Mücadele Birliği (Bir Uyanışın Anatomisi)


http://www.kitapstore.com/i/k/40/40553_k_2998.jpg


İrfan Küçükköy
Yazarın Kendi Yayını;

Mücadele birliği,1967-1980 yılları arasında aktif olan bir milli uyanış hareketinin adıdır. Kısaca ve yaygın olarak 'Mücadeleciler' diye de isimlendirilirler.
Bu kitap, Mücadele Birliği'nin hatırat ağırllıklı tarihçesidir. Binlerce Mücadele'cinin gençliklerinin baharında, canfeda emekleri ile yazılmış ve hareketin öncülerinden olan yazar tarafından kaleme alınmıştır. Kuruluş, gelişme ve dağılma dönemlerindeki olaylara ayrıntılı yer verilmiştir. Bir bakıma Mücadele Birliği'nin anatomisidir.
 

alp-eren

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,567
Puanları
38
Bir kitap vesilesiyle mücadele birliği...

Bir kitap vesilesiyle mücadele birliği...

Türk siyasetinde isim bırakmış pek çok hareket ve örgüt var. Dönemin şartları içerisinde doğan, gelişen ve belli işlevler gördükten sonra tarihe intikal eden çeşitli örgüt ve hareketlerin anlaşılması siyasetin temel dinamiklerinin işleyişi konusunda bazı ipuçları verebilir.

Otuzlu yıllarda etkili olmuş bir Kadro hareketi, ellilerde Milliyetçi gelişmeler, altmışlarda Yön/Devrim hareketi, yetmişlerde çeşitli gençlik ve ideolojik hareket ve örgütler, seksenlerde liberal ve muhafazakarlık temelindeki gelişmeler, doksanlarda İslamcı oluşumlar siyasette derin izler bırakmıştır. Bir hareketin sürekliliğe sahip olması ve her dönem siyaset ve sosyal gelişmeler üzerinde etkili olması çok zor. Bu nitelikte bir hareketin varlığı kolay olmuyor. Ancak değişen dünya şartlarına göre kendisini yenileyebilen hareketler ayakta kalabiliyor ve varlığını sürdürebiliyorlar.

Altmışlı yılların ortasından 12 Eylüle kadar siyasette ve sosyal olaylarda etkili olan "Mücadele Birliği" adında bir hareketi o günleri bilenler hatırlayacaktır. Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'nda temelleri atılan Yeniden Milli Mücadele Hareketi, özellikle gençlik kesiminde etkili olmuş, yetmişlerdeki siyasi kaosta belli bir misyonu temsil etmiş bir hareketti.

Bu örgüt saflarında yer alanlara "Mücadeleciler" adı veriliyordu. Başlarında Aykut Edibali vardı. Yeniden Milli Mücadele adında bir haftalık, Pınar adında aylık ve Gerçek adında mevsimlik dergileri ile Bayrak ve Bizim Anadolu adında günlük gazeteleri vardı.

Önceleri Konya ve Afyon'da örgütlenmiş yetmişlere doğru ise ülkenin pek çok yerinde örgütlerini tesis etmişlerdi.

Yüksek okul ve üniversite öğrencileri arasında etkili olan Mücadeleciler temelde sola, komünizme, siyonizme, masonluğa ve Batıya karşı bir duruş sergilemişlerdi. İç politikada Cumhuriyet Halk Partisi ile soldaki diğer partilere karşı acımasız bir eleştiri ve karalama politikasını sürdürüp gençleri bu partilerden uzak tutmaya çalışırken dış politikada da hem Sovyetler Birliği'ne hem de Amerika Birleşik Devletleri ve genel olarak Batıya karşı bir mücadele sürdürüyorlardı. Özde milliyetçi, yerli ve muhafazakar bir çizgide görülüyorlardı.

Her politikanın "milli"sini savunuyorlardı. Yönetimde "gayr-i milli unsurların" hakim olduğuna inanıyor bunların temizlenmeleri için mücadele ediyorlardı. Temelde bir Anadolu merkezli hareket olarak doğan ve gelişen Mücadele Birliği hareketi yetmişli yılların sonlarına doğru yönetim katlarındaki bölünme ve parçalanma sonucu pasifleşmiş ve seksenlerden sonra marjinalleşerek daha çok önce Islahatçı Demokrasi Partisi, arkasından da Millet Partisi çatısı içinde varlığını sürdürmüştür.

Mücadele Birliği hareketinde baştan beri bulunmuş, kendi ifadesiyle "ilklerden" biri olan İrfan Küçükköy'ün "Bir Uyanışın Anatomisi: Mücadele Birliği" (Konya, Alagöz Matbaası, 2005) adlı hatırat türü çalışması önemli bir kaynak özelliği taşıyor. Bu hareketin içinde bir kurucu aktör olarak yer almış, liderler katında sorumluluklar üstlenmiş, hareketi yönlendirmiş, stratejik kararların alınmasına katkıda bulunmuş, belli bir süreçten sonra ise örgüt içerisinde "tasfiye"ye maruz kalmış, bunun sıkıntısını ve açmazlarını yaşamış biri olarak İ. Küçükköy'ün hacimli kitabında ele aldığı konular çok önemli. Zira Mücadele Birliği veya Mücadeleciler hakkında sağlıklı bilgi eksikliği ciddi boyutta. Spekülatif nitelikli bir takım bilgiler varsa da bunlarla sağlıklı değerlendirme yapma imkanı yok.

Bununla birlikte Küçükköy'ün kendisinin de içinde yer aldığı bir hareket hakkında ne kadar objektif olacağı, gelişmeleri tarafsız şekilde nasıl yansıtacağı, ideallerini ve inançlarını mı yoksa gözlemlerini mi aktardığı gibi ciddi sorular ortada bulunuyor. Sanıyorum kitabın en önemli açmazı yazarın gözlemlerinden çok inançlarını konuşturuyor olmasıdır. Zaten kendisi "bildiğimi değil, inandığımı yazıyorum" (298)demektedir. Öyle bir örgüt disiplini ve şartlandırma söz konusu ki aradan çeyrek asır geçmesine rağmen hala bir eylemi, kararı veya politikayı sorgulayabilme cesareti yok. Toplumun bu hareketle ilgili sorduğu sorulara tatmin edici cevaplar ortada yok. En büyük eksikliği ise bu hareketin dönemin şartları ve uluslararası dengeleri temelinde irdelenmemesidir.

Davut Dursun/Yeni Şafak
 

alp-eren

Usta Üye
Katılım
14 Mar 2009
Mesajlar
2,567
Puanları
38
Sloganlar

. İman et, mücadele et, zafer senindir!
. Yaşasın Millet, kahrolsun Millet Düşmanları!
. Ordu-Millet el ele!
. Kan kan kan, Kıbrıs, Küdüs, Türkistan!
. Zafer Hakkın ve Hakk'a inananlarındır!

Yeniden Milli Mücadele Dergisi, 1. Sayı Kapağı

http://bp0.blogger.com/_q6gPTaS3CN4/SBA1egvcNxI/AAAAAAAAAB4/Brkn0RYiZ0I/s320/1.JPG

http://www.milletpartisi.org/With_Flash/Html/images/kadrolar.png

http://bp3.blogger.com/_q6gPTaS3CN4/SFWPKZALPiI/AAAAAAAAADA/_KKObddlaBE/s320/sancak2.


Ayaktakiler:
Aykut Edibali, Mehmet Kutlular, Enver Ören, Ergün Göze.
Oturanlar:
İrfan Atagün, Sait Bilgiç, İsa Yusuf Alptekin, Mehmet Emin Alpkan
 

degirmencibasi

Acemi Üye
Katılım
21 Mar 2015
Mesajlar
8
Puanları
0
Yaş
46
YENİDEN MİLLİ MÜCADELE DERGİLERİ OKUNURSA
MÜCADELE BİRLİĞİ
HAKKINDA DAHA DOĞRU SONUÇLARA ULAŞILIR.

eskikitaplarim SİTESİNDE VAR
 

degirmencibasi

Acemi Üye
Katılım
21 Mar 2015
Mesajlar
8
Puanları
0
Yaş
46
Yeniden milli mücadele dergisi pdfleri

YENİDEN MİLLİ MÜCADELE DERGİLERİ OKUNURSA
MÜCADELE BİRLİĞİ
HAKKINDA DAHA DOĞRU SONUÇLARA ULAŞILIR.

eskikitaplarim SİTESİNDE VAR
 

degirmencibasi

Acemi Üye
Katılım
21 Mar 2015
Mesajlar
8
Puanları
0
Yaş
46
YENİDEN MİLLİ MÜCADELE DERGİLERİ OKUNURSA
MÜCADELE BİRLİĞİ
HAKKINDA DAHA DOĞRU SONUÇLARA ULAŞILIR.

eskikitaplarim SİTESİNDE VAR



http://www.eskikitaplarim.com/forumdisplay.php?f=635



 
Moderatör tarafında düzenlendi:

degirmencibasi

Acemi Üye
Katılım
21 Mar 2015
Mesajlar
8
Puanları
0
Yaş
46
YENİDEN MİLLİ MÜCADELE DERGİLERİ OKUNURSA
MÜCADELE BİRLİĞİ
HAKKINDA DAHA DOĞRU SONUÇLARA ULAŞILIR.

eskikitaplarim SİTESİNDE VAR







 

ovonuhasi

Acemi Üye
Katılım
25 Mar 2020
Mesajlar
1
Puanları
1
Yaş
38
<a href=" ">Amoxicillin Online</a> gfe.xfyo.tarihbilinci.com.xhu.fu
 
Üst Alt